7 Temmuz 2021 Çarşamba

Kesmeşeker - İnsülin (1998)

 şimdi acil bir şekilde yaşamak gerek


Güven Erkin ağbimiz Acıların Kralı'nı amma çok çalmıştı zamanında. Şu anda dinlediğimde de böyle nostaljik bir şeyler (ki bazı riffler günümüzün rockçılarını ki kaldı mı öyle şeyler, paket yapıp eve gönderir), semt olarak çok hayranı olmasam da Kadıköy havası , böyle 80-90'lar İngiltere'si aklıma üşüşüyor. Dinlediğimde çok da benimseyemediğim bazı Brit rock gruplarına niye ahalinin bu kadar değer verdiğini de bu vesileyle bir kez daha anlıyorum. Söz, atmosfer, eleştirel ifade ve kültür hepsi biraraya geliyor. Bu kayıt da erken dönem rock gruplarımızda olduğu gibi (70'ler değil kastettiğim) sokaktan, mahalleden sesleniyor. O samimiyeti dinlerken de geçiriyor. 

7,50/10

6 Temmuz 2021 Salı

Song Exploder (Cilt 1+2) - The Good Place (3. sezon ilk 3 bölüm) - Peaky Blinders (2. sezon) - Star Trek: Voyager (6-7. sezon) - Modern Family (1-2-3-4. sezon) - Dark (3. sezon)

 

Patlama yapan şarkıların namındaki 8 bölümlük bu Netflix belgeseli sadece klasikleri değil bir çoğunu hiç de duymadığım ve itiraf etmek gerekirse anlamlandıramadığım modern besteleri de konu almakta. Baştan sayarsak : Dua Lipa - Love Again, The Killers - When You Were Young, Nine Inch Nails - Hurt, Natalia Lafourcade - Hasta La Raiz, Alicia Keys - 3 Hours Drive, Lin-Manuel Miranda - Wait For It, R.E.M. - Losing My Religion, Ty Dolla $ign - LA . Hit olmuş parçalar genelde seslendiren grup yada kişilerce pek sevilmez. Eski şarkıların da yazım sürecini bestecilerin hatırlaması güç olur. Dinlediğimizde hissettiğimiz aynı şevk ve heyecanı yıllar sonra bestecileri anlatırken onlarda duyumsamamak hayal kırıklığı yaratabiliyor. İşin kötüsü bu belgesel de bu yazım süreci ve bestecilerin o anki ruh hallerine yoğunlaşmış durumda. İnsanlar üzerinde etkisi eksik gibi. Bir de anlamadığım şekilde bazı bölümlerde şarkının tamamı gösterilirken orijinal video veya konser kaydı yerine kıçıkırık dijital bir görselin kullanılmış olması. Aslı uzun yıllardır süregelen bir podcastin Netflix ekranlarında tv şovuna dönmüş olması hasebiyle içeriğin garipliği , zira pek çok bilindik şarkı podcast'te gösterilmiş olmalı, bir derece anlaşılabilir.

Good Place, good place... 3. sezonun ilk üç bölümü on bölüm gibi geldi. Elemanlar hafıza kaybına uğrayıp dünyaya dönüyor. İyi mi kötü mü olacaklar diye teste tabi olurken Michael yerinde duramıyor ve grubumuza müdahalelerde bulunuyor. Artık komik değil, eğlenceli değil. Bizimle değilsin Good Place.

Artık daral getirecek bunalımlı şeyleri izleyemiyorum. Bizim millet de tersine , Gülseren Budayıcıoğlu imzalı herşeyi baştacı ediyor. Peaky Blinders her ne kadar etkileyici olsa da izlemekte zorlandığım bu tarz yapıtlardan biri. Neyseki sezon başına bölüm sayısı az. Ve bu sezonda da yer yerinden oynuyor. Hala izleme listemde. Sindire sindire...

Allahıma şükürler, Uzay Yolu Voyager 7. sezonu ile sona erdi. Tam da sinemalık leziz bir son bölümle. Diğer Uzay Yolu frençaysları gibi belli başlı karakterleri ve hikayesiyle aklımda yer tutacak. Enterprise yada Deep Space Nine'dan aşağı kalamayacak şekilde... Yine de inanılmaz bir fırsatın , evrenin bambaşka bir köşesine gitmişsin, tamamıyla yeni ırklar ve dünyalarla karşı karşıyasın ama yine de ana düşmanın ki hiç de kötü işlendiğini düşünmemem bir yana, Borglar oluyor. Muhafazakar bakış açısı işte...

Yeni komedi dizimi buldum. Uzun soluklu, karakterlerin büyüdüğüne, yaşlandığına tanık olabileceğiniz süper şirin bir aile komedisi. Üstelik Evli ve Çocuklu'nun babası namı diğer Al Bundy de burada ailenin dolap üreticisi hali vakti yerinde babası rolünde. Bu aile biraz değişik bir aile. İsmi üstünde modern. Bu yaşlı baba kendine Kolombiyalı dünyalar güzeli bir hatun bulmuş, evlenmiş. Kadının ilk evliliğinden olan tombalak oğlu da onlarla yaşıyor. Şimdi karakterlerin özelliklerinden bahsetmek gerekli, bir parantez açıp. Çünkü sonraki bölümlerde bir miktar sıkmakla beraber zaman geçtikçe bu özellikler stereotip şekline dönüşüyor, kurgu da hep bu zıtlaşmalar üzerine. Bu geniş ailenin dışında bir dünya yok sanki, var da etkisi zayıf. Yine de geldiğim bu beşinci sezona kadar iyi idare etmiş durumda. Özellikle 2. sezonda kahkaha attığım bazı bölümler oldu ki ben Darth Vader suratlıyımdır. Baba sert mizaçlı, muhafazakar klasik bir beyaz. Golfe gider, kulübe üyedir, manly man'dir, en bir erkektir.  Kolombiyalı karısı ise mini etek ve topuk kombinasyonunu değiştirmeyi aklına dahi getirmeyecek, güzelliğini silah gibi kullanabilen, ara ara sinirli yine de kocasına aşık bir tip. Oğulları ise garip huylu. İlkokuldayken hırka giyen, yaşlı adam formatında , kendi yaşıtlarından kopuk, iflah olmaz bir romantik. Gelelim Al Bundy yani Jay'in avukat oğluna. Mitchell gay ve sevgilisi Cameron ile yaşıyor. Uzakdoğudan evlatlık bir kız almışlar. Cameron amerikanın kırsalından gelmiş, aşırı alıngan ve yaygarıcı bir tipken Mitchell de ondan aşağı kalmayan hassaslıkta. Biraz olmadıkları gibi görünmeye çalışan gösterişçi bir çift. Jay'in kızı Claire ise babanın istemediği bir evlilik yapmış. Egzantirik kocası ve birbirinden değişik üç çocuğıyla birlikte ikamet ediyor, diğer yarışmacılara başarılar diliyor. Kocası aptal kelime oyunlarına dayalı şakalar yapan, sihirbazlık gibi amerikalı ineklerin hobilerine meraklı, tezcanlı, kayınbabasına yakınlaşmaya çalışan bir emlakçı. Claire ise babası gibi hırslı, agresif, takıntılı , sinirli, stresli bir karakter. Bu arada dizinin çekimleri de bir garip. Sanki reality şovmuş gibi kameraya bakıyorlar, Claire'in göz devirmeleri çok iyi. Büyük kız durmadan selfie çeken, tembel , dış görünüşüne önem veren klişe bir tip iken diğer kız ise tam tersine ineğin ineği, entellektüel inek ve illaki gözlüğü var. Küçük oğlan ki şu anki sezonda çok da çirkin büyüdüğüne tanık olacaksınız şirinliğiyle insanları büyüleyen, dediğim gibi ilk sezonlarda, ama şapşal ve düşünmeden hareket eden bir çocuk ve diğer oğlan Kolombiyalı hatun Gloria'nın oğlu Manny ile aynı sınıfa gidiyor. Kafa karıştırıcı biliyorum, izledikçe açılırsınız.

Dark da tam zamanında sona erdi. Bence 3-4 bölüm fazlalığı bile var. Her karakteri içselleştiremedik belki, olayların tümünü de anlamadık. Gerek de yok zaten. İşin nereye vardığını tahmin etmeye başlamıştık. Ve de bomba gibi bitti, çok güzel oldu. Yalnız efsane diziler arasına girer mi, tartışılır. Ama oralarda bir yerlerde olduğu kesin.

5 Temmuz 2021 Pazartesi

Koray Sarıdoğan - Yeraltı Kütüphanesi


Metal başta olmak üzere alt-kültür üzerine yayınlanmaya başlayan diğer yapıtların farkındalığıyla, onlara da selam çakarak farklı alanlara yoğunlaşmakta bu kitap. Dolayısıyla eksik kalan bir boşluğu doldurma gayterinde. Biraz müzik üzerine basılan kitaplar, biraz fanzinler, biraz Beat kültürün Türkiye'de izleği, biraz ülkemizden öne çıkan profiller, biraz gazete küpürleri ve kapaklar, röportajlar (Altay Öktem, Aptülika, Çağlan Tekil, Murat Beşer, Şenol Erdoğan) ve bolca analiz. O döneme tanık olan birisinin kaleminden değil ama biraz uzaktan, biraz içinden, o dönemi analiz etmeye çalışan fikir ağırlıklı bir eser. Yer verdiği okuma listesi güzel kaynaklar sunmakta.

4 Temmuz 2021 Pazar

Orhan Kemal - Kırmızı Küpeler Babil Kulesi

Bu öykü kitabı beklediğimden daha az eleştirel gerçekçi bir duruş sergilemekle birlikte fakirlik, yandaşlık, peşin hükümler, iletişim eksikliği gibi konular da toplumsallık içinde değil midir zaten? Tema tekrar tekrar bu öğeler etrafında şekillenirken biçim arada farklılık gösteriyor. Gazetelerde eskiden çok okunan fıkra yazarlarının kalemiyle gözleme dayalı bir yol sıkça izleniyor. Hatta bazı öykülerde yazar gözlemlediği karakterlerden ilhamla hayatlarını kurgulamakta Yine de ucunu açık bırakmayıp bu karakterlerle hikaye sonunda iletişime geçiyor ve hayal ve gerçek arasındaki farkı vurguluyor, yazar. Ayten karakteri hakkında yazdığı bir kaç öyküyü arka arkaya okuyunca Orhan Kemal'in kaleminin roman ürününde daha kuvvetli olduğunu anlayabiliyoruz. Kendi kızının harçlığından çalmak zorunda kalan baba (Hırsız), yalancılığıyla farklı bir hayal dünyasında yaşadığı ortaya çıkan bıçkın delikanlı (Santimci), Hacca götürdüğü adayların parasını dolandıran namus bekçisi (Delil) gibi karakterler yazarın kurgudan çok karakter yaratımında hiç de zorluk çekmediğini göstermekte. Yıllardır değişmeden süregelen bu toprakların insanları yani sözkonusu olan.


3 Temmuz 2021 Cumartesi

Ulver - Flowers of Evil (2020)

 

Yeni Ulver'in hala metal konserlerinde yada metal dergi ve internet mecralarında yer bulduklarına tanık oluyorum. Merak ettiğim şey bunca yıldır tür değiştirdikten sonra elektronik sahnede yeterince tanınır olup olmadıkları. Dinleyen kitlenin büyük miktarı da öyle yada böyle metale bulaşmış kişilerden oluştuğu düşünülürse acaba diyorum, bir Şeytan gelip dürtüyor, geçmişlerini mi istismar ediyorlar. Halbuki, tüm albümlerini dinleme olanağı bulamadım ama biliyorum ki metal sonrası ki artık müzikal kariyerlerinin daha uzun bir bölümünü kapsıyor, dönemlerinde de gayet güçlü yapıtlara imza atmışlarken bu durum garibime gidiyor. Yine de biz halimizden memnunuz, metalin de yobazı değiliz. Güzel bir synth pop albümüyle yine karşı karşıyayız. Güçlü kuvvetli lafını geçirmişken maalesef bu kaydın bir önceki yapıtları The Assasination of Julius Caesar'ın gölgesinde ezildiğini söylemek mümkün. Hala 80'ler ve iç karartıcı gizemli harmoniler atmosfer yaratımında başat unsur olarak kullanılsa da yeterince güçlü değil. Albümün başından itibaren dinlerken elbette iç gıcıklayıcı vokal ve enstrümantal düzenlemelerin dansı büyük keyif veriyor. Ancak albümü kapattığınızda zihinden siliniyor, bir kaç nakarat haricinde. Hemen hemen her şarkıda kullanılan bu etkileyici kombinasyonun nefesi bırakın albümü ait oldukları şarkı bitimine bile yetmiyor. Bestelerin başka bir şeye, derinlik katacak başka öğelere de ihtiyacı var. Enerji sorunu belki de. Sonlara doğru ise sıkılmaya başlamanız kaçınılmaz olmakta. O ve bu ve şu yüzden hakettiklerinden daha da azıyla değerlendirilecekleri kesin. Albümün kapağı ise çarpıcı şıklıkta.

6,75+/10

27 Haziran 2021 Pazar

George Frideric Handel - Six Concerti Grossi, Op.3 (The Brandenburg Consort/Roy Goodman 1993)

 

Barok dönemi sadece enstrümantal boyutta değil harmonileriyle de benzeşme gösteriyor. Klasik müziğe hiç ama hiç hakim olmamakla birlikte merak etmiyor değilim, o dönemin Avrupa'sında farklı tınılarda eserler ortaya koyan besteci var mıydı diye. Handel onlardan biri değil elbette. Bir Firework'un ihtişamına sahip değil ama uykunuza eşlik edecek sakinlikten de çok uzak bir çalışma. Zaman zaman melodilerine eşlik etmeye çalışacağınız hayat dolu, hayatta huzura ermiş, ormanın ortasında güneşin yansıdığı bir açıklıkta sevdiklerinizle yaptığınız çakırkeyif bir pikniğin keyfini andıran bir şeyler. Böyle şeyleri bir müzik eserinin İstanbul keşmekeşliğinin tam ortasında hissettirebiliyor olması herkesin harcı değil. 


8,0/10

23 Haziran 2021 Çarşamba

Solstafir - Í Blóði og Anda (2002)

 Grubun dinlemediğim ilk iki kaydına kulak vermek gerekirse başlangıç noktam debüğleri ile olacaktır elbet. Ve daha bu çıkış albümlerinde elemanların kafasının normal çalışmadığı anlaşılıyor. Oturmuş, olgunlaşmış bir sounda sahip olmamakla birlikte black metal çatısı altında değerlendirilen bu yapıtın vokali çığırtkan screamo iken, altyapı ise bayağı bayağı punk etkisi taşımakta. Kombinasyon ne kadar tutmuş, tartışmalı ancak bu başlangıç enerjisi, muhteşem Underworld Song ya da ilk şarkıda göz dolduran ataklıkta ifa olunur, çok hoş, pek etkileyici. Sonra böyle piyano bas folklorik post punkımsı bir şeyler ve kadın vokal korsan yayın gibi kayda sızıyor. Nihayetinde albümün ikinci yarısı atmosferik ama uzunluğu abartılı bir kaç parçadan oluşan bir kayıt tarafından ele geçiriliyor. Besteler yavaş yavaş acitasyona bağlayan post-rock normlarını takip etse de bu tarafta kopuş nakaratında vokaller bir nebze albümün başlangıcındaki bağı devam ettiriyor. İsteyene albümdeki parçaların demo kayıtlarını içeren bonus sidi de ekleyivermişler. İlk dikkati çeken şey bu kayıtların ilk albümden 4 sene öncesine uzanması ve ikincisi de tabi ki prodüksiyon kalitesinin yerlerde sürünüyor olması. O kadar maceraya gerenk yok deyip asıl sidide kalmak da bittabi hakkınız. Solstafir neredeeen nerelere gelmiş diyorsanız ve sert müzikle de aranız iyiyse pişmanlık duymadan, spor yaparken (ya da benim gibi spor denerken) de bayağı bayağı gazlanarak keyif alaraktanan höpürdetebilirsiniz. 

7,50+/10

22 Haziran 2021 Salı

RETRO: Orphaned Land - Sahara (1994)

 

Halk müziği bu kadar yüreklere işleyen bir toplumun bu kadar acımasızlığa teslim olması ne kadar da büyük bir travmanın sonucudur. Zaten ezilenlerin öfkesinin en zalim gaddarlık çeşidi olduğuna dair bir şeyler okumuştum. Hak vermemek elde değil. Uzun lafın sünnetlisi İsrail türküleri ağırlıklı olsa da Ortadoğu ezgilerini melodik death metal ile birleştiren grubu seviyoruz. Progresif beste yapısı ve doom atmosfer de yer yer belirgin. Sözkonusu ilk resmi albümlerinde soundlarının tam oturmadığı aşikar olsa da bu albümü de sevdik. Seasons Unite diye bir şarkı var bir kere. Bu parça baştan sona folklorü ve metali başarıyla birleştirmiş, enerjiyi de heybesine koymuş. Evet, grubun ağır tarafını , erken dönem doom death metal örneklerini hatırlatsa da, pek hazzedemedim. Folk ve metal tam kaynaşamamış olmakla beraber bana uyar. Ama metal kısmı daha gel gitli, yükseldiği anlar da var, doom tarafında özellikle indiği anlar da. Hayat gibim bir şey, dolambaçlı. Gerçek olan şu ki göründüğünden daha değerli bir kayıt.

7,75-/10

17 Haziran 2021 Perşembe

Ruhi Su - Şiirler Türküler (1974)

 

Ruhi Su'nun bu albüme kadarki kayıtlarında şarkıların tümünün o davudi sesine birebir uyduğunu söylemek mümkün değil. Bazen kulağımın kaşındığı olmuştur. Ses olarak bu kayıt ise en olgun yapıtı. Vokal performansı üzerine hiç bir olumsuz laf edilemez. Enstrüman olarak ise oldukça minimal bir yol izlenmiş. Ha, ben rahat duramadım, yine rahatsız olacak bir şey buldum. Her şeyde eğlenecek bir şey bulan alaycı yeniyetme darbakışçılığı unutalı çok oldu. Yine de Mevlana'ya ait olsa da şu sözleri bir türküde dinlemek ne bileyim garip, ötegarip. Yenilmez sesli bir adama hele uyuşmuyor hiç.


Düşman saçmasapan lâflar eder,

duyar can kulağım.

Benim için kötü şeyler düşünür,

görür can gözüm.

Üzerime köpeğini salar,

ısırır köpek ayağımı,

çok acılar çekerim, çok acılar.

Köpek değilim, onu ısıramam,

ısırırım dudağımı.


8,0/10

16 Haziran 2021 Çarşamba

Metis Defterleri : Komünizm: Yeni Bir Başlangıç

 2011, Komünizm Fikri 2. konferansı sunumları en azından bu derleme basımda Baidou ile açılıyor ve Zizek ile kapanıyor. Badiou yazısında terör ekseninde anti-komünist argümanlara cevap vermekle yetiniyor.

Sovyetlerin beş yıllık planları ve Mao'nun "Büyük Atılım" ı zorlama inşalardı. "On beş yılda İngiltere'yi yakalayacağız" gibi sloganlar zorlamaya, Fikrin çarpıtılmasına ve nihayetinde Terörü uygulamanın bir mecburiyet haline gelmesine işaret ediyordu. Doğası itibarıyla hem demokrasinin hem de halkın yanında olan, halk arasındaki çelişkilerin doğru bir biçimde ele alındığı zamana özgü olan bir yavaşlık gereklidir. Bu yüzden, vaktiyle insanların sosyalist fabrikalarda yavaş yavaş çalışmış, kimi zaman pek çalışmamış olması, keza bugün Küba'da insanların hala yavaş yavaş çalışıyor olması o kadar da kötü bir şey değildir. 

Ben aklıma gelen soruları yazacağım. Sovyetlerin yıkımında gözünü kapitalist ülkelerdeki tüketime (sadece lüks maddelere yönelik değil karnesiz, sırasız temel ihtiyaçlar) dikmiş insan psikolojisi, tamah etmeye hazır olmayan idealizmi bir kenara itmiş şartlanmış kitlenin payı... 

Hristiyan Sorunu Üzerine isimli makaleden,

Marx'ın seküler olduğu iddia edilen modern devletin tam kalbinde Hristiyan bir temelin gizli varlığını ne derece sürdürdüğünü görmesine imkan sağlamıştır

Materyalist felsefenin din karşıtlığı da madeni bir paranın diğer yüzü gibi Hristiyan temelli batı uygarlığının parçası değil midir? Demokrasi diktatörlük yada iç savaş gibi anormalliklerle geçici kesintiye uğrayan bir süreç değildir, bazı şeyler örtüktür ama görüyoruz ki demokrasi yaftasını bırakmadan kolaylıkla ve çarçabuk otoriter ve şiddete meyilli (sadece fiziksel değil her aykırı görüşü terörizm ile, vatan hainliği ile suçlayan süreklileşmiş bir retorik baskı da) bir hale bürünebiliyor. Bu demokrasi ise demokrat değilim tepkiselliği de toplumda yayılmayı hak ediyor.

Komünist Bir Etik'ten Müşterekçi Bir Etiğe isimli makaleden,

Tartışmacı siyaset , iki tarafın da birbirine bağlı olduğu bir toplumsal ilişkidir. İki taraf da bu oyunu oynamak zorundadır. Direnişimizin sınırlı ve geleneksel anlamda bir sınıf savaşı çerçevesinde neoliberal, kapitalist düzene ortak olması hiç şüphesiz muhafazakarlığın ekmeğine yağ sürecektir... Tabi olduğumuz sistem, dünyamızı gitgide daha fazla bünyesine katan sistem yalnızca kontrolden çıkmış değildir aynı zamanda cezalandırıcı, akıldışı ve ahlakdışıdır. ..Yurttaş  seçmenlerin özgür seçimleri, ne özgürdür ne seçimdir.

Muhalefet sınırlar çizgisinde hareket edebiliyor ve uzman bir satranç oyuncusunun karşısında her hamlesi karşı tarafı besliyor. Sınıf savaşı yok olmadı ama aktörler kendilerini unutmuş durumda. Paradigmalar değişiyor yeni müşterekler, yeni biçemler, yeni ilgi ve yaşam alanları doğuyor. Influencerlar, PC/PS/telefon oyunlarıyla sosyalleşenler, sanal para kumarbazları ... Daha gelecekte yapay zeka var . Ya da sadece görünür makyaj mı değişiyor?

Komünist Arzu isimli makale Walter Benjamin'den alıntı yapıyor. "sefalete karşı mücadeleyi bir tüketim nesnesi haline getirdiği". 

Disiplin, çalışma ve örgütlenmeyi gerektiren benliği bilinçli ve pratik olarak kollektif bir komünist iradeye tabi kılmak. Nesne ve nesne-nedeni (özne) arasında her zaman bir boşluk vardır. Sömürülen ve üreten çoğunluk olarak halk ile komünist arzunun nesnesi olarak sömrünün olmadığı ,eşitlik,adalet ve özgürlüğün olmasıyla karakterize edilmiş, üretimin müşterek olduğu, bölüşümün ihtiyaca göre yapıldığı, kararların ortak iradece gerçekleştirildiği bir dünya. Komünist Arzu bu boşluğu , kurucu eksiğini ve açıklığını öznelleştirir.

Olanaksızı Hatırlamak ismindeki sunu somutluğuyla dikkat çekiyor. Kapitalizm insanı sadece kendi çıkarı uğruna yaşama derecesine indirgediğini, insanlıktan hayvanlığa bir gerilemeye sebep olduğunu söylüyor. İnsan-hayvan arası bir şey. Apple ürünleri satın alıp Starbucks'da keyif çatmak, instagram'da hava  atmak gayet de insani görünse de.

Kapitalizm patolojik bir günlük yaşam modeli sunar ve öznenin hayvani oluşumunu , bedenini merkeze alan -çünkü bedenler tanımlanabilir, dolayısıyla da doğallaştırılabilir- bir özne anlayışına yol açar... Kapitalizm herkesi (her bedeni) kendi ticari becerilerine, kendi çıkarlarına, küçük arzularına ve fetişizmlerine indirger ve dolayısıyla genelleştirilmiş bir ticari hayvanlık üretir. 

Bu tanım da yazarın Badiou'dan alıntıladığı idealizmsiz idealizmi içerir materyalist diyalektik karşısında yer alan demokratik-materyalist ideolojik bir parçanın projesine eşitleniyor. Aslında tam da adını koyamasa da bunun farkında olan azımsanamayacak bir kitle var. Ve tüm kafa karışıklığıyla fundamentalist yada ırkçı akımlara kendilerini kaptırıyorlar. Kimisi hedefe Batı'yı, kimisi Yahudileri kimisi İslamı ve göçmenleri koyuyor. Tutarsız ahlakçılığımız da cabası. Hepimiz öyle ya da böyle zehirlenmişiz. Geçmişi güzelleme hatasına da düşüyoruz. Şempanze savaşına bakılmalı wikipedia'dan. Sakın insanı insan yapan aç gözlülüğümüz, hırsımız, otoriterliğe ve şiddete yatkınlığımız olmasın.

Günümüzde Komünizm isimli makale de komünist hareketin seküler bir dine dönüştüğünü (mezhepleri bile yok mu bolca?) belirterek Spinoza'nın ünlü "hiç bir kurumun kendi sönümlenişine doğru işlemediği" aksiyomunu Lenin'in devletin sönümlenişi savının karşısına koyarak hatırlatıyor. Yazarın gündeme getirdiği her soru temelleri sarsacak tartışma konuları: üretim araçlarının mülkiyeti,piyasa ve plan ilişkisi, işyeri demokrasisi, eşitlik, demokrasi, enformasyon ve iletişim kanallarının devletten bağımsızlığı, örgütlenme özgürlüğü. Her biri reel sosyalizm denemelerinde karın ağrısı olmuş argümanlar. 

Zizek de cevaplardan çok pratik politiğe dair sorular içeren sunumuyla konferansı sonlandırmakta.

11 Haziran 2021 Cuma

Mdou Moctar - Akounak Tedalat Taha Tazoughai (2015)

 Sanatçıyı bilenler bile bu albümü soundtrack olmasından ötürü es geçmiş- olmalılar. Evet, prodüksiyon ve besteler arasında bazı uyumsuzluklar göze çarpıyor. Ama diğer yandan da samimiyet fark edilmeyecek gibi değil. Sinema ile bu müziğin senkronizasyonu nasıldır bilmem. Lakin gözden kaçırılmaması gerken bir hazine yatıyor burada. Albüm kapağındaki gibi morlara bürünmüş süper Tuareg kahramanı Hamdi Muhtar, kötülere gitarın nağmeleri ile günlerini gösteriyor.  Düğün kına funk ayarında albüm ilerliyor. Eğlenmeyen de ne bileyim. Ha ince sızım bir hüzün olacak elbet. Ya da ben manyağım burada bile böyle şeyler hissedebiliyorum. O zaman Adounia hepimize gelsin.

8,0+/10


9 Haziran 2021 Çarşamba

Sólstafir - Endless Twilight of Codependent Love (2020)

 

Daha sert olduğuna dair doğru ve destekleyici kritiklere bakmayın, her ne kadar sert ve yumuşak sound arasında salınan dinamik bir yapıya sahip olsa da bu albüm, genel olarak grubun en iyi yapıtları arasında değerlendirilmedi. Ben de hem fikirim. Altyapıda, ince işte ve çeşitlilikte dökülen terler , verilen emek göz doldurucu. Bestelere en fazla progresif harç kattıkları albüm olsa gerek. Yüksek sesle ve kulaklıkla, vokali duymazdan gelip farklı seslere odaklanmak pek keyifli bir meşgale. Ama ağır konsepti gereği belki de ağlamaklı vokal, belki de uyandırdığı arşa çıkmış melodram duygular biraz zorlayıcı.  Üstelik albümün başında o daha önce dinledim mi bunları diye hissettiren tanıdıklık duygusu. Bir ara dedim eski şarkıları yeniden mi mikslemişler. Dionysus'un sertliği bile vokaldeki gereksiz aşırılık sebebiyle samimiyetini kaybetti ve kulağımı tırmaladı. Or namındaki parçaları ise albümün yapmak istediği , varmak istediği o merhalenin mükemmel nişanı olmakta. Zaten bu şarkının bir önceki üç arkası albümün de parladığı yerler. Sonuç olarak grup hala büyük, yaptıkları iş bir sanat eseri, ben de onların hala hastasıyım. Lakin nerelere kadar, izleyip göreceğiz.

7,50++/10

3 Haziran 2021 Perşembe

Carpenter Brut - Trilogy (2015)

Çok ses getiren bir 80'ler retro syntwave çalışması. Gerçekten de titizlikle her bir şarkı üzerine kafa patlatıldığını anlıyorsunuz. 20 parça gibi devasa bir bütünlükte bu disiplin ancak üç farklı kısa albümün derlemesi olarak bu kaydın satışa çıkarılmasıyla sağlanabilirdi ki öyle zaten. İlk üçte birlik kısım yani 2012 tarihli EP I melodi riff yüklü, inişi çıkışı bol kaotik parçalardan oluşuyor. 2013 tarihini taşıyan 2. EP'deki besteler daha incelikli işlenmiş. Hap atmış Kara Şimşek ve adrenaline bağlamış Daft Punk elele kolkola çayırda koşuyorlar. Yine de parçaların nefes aldığı, melodileri tekrar ederek rolantide dinlendiği yerler var ve değerini artırıyor kaydın. Kısacası sinematik etkinin belirgin olması öne çıkmakta.  Derleme ile aynı tarihi paylaşan son kısım için aklıma gelen sıfatlardan biri de sensational, siz Törkler ne der, hissi, duygusal, iç gıcıklıyıcı tınılara sahip ve epik.  Buradaki elektronik bölümler transcore sertliğine sahip. İlginçtir vokalli (ender)  bir şarkıda neredeyse Ghost'u hatırladım.  Aslında kendini tekrar eden looplardan ziyade introlu , gelişmeli kompleks yapısıyla besteciliğin bir rockçı metalci tavrı barındırması bu projenin arkasındaki ismin bilinçli tercihinin yansıması. Tabiri caizse synthpopu görüntüdeki aptallığından kurtarmak belki amacı. Ara ara başvurduğu gerilim ve korku temasını anlıyorum da neden özellikle albümün karanlık diye nitelendirildiğini pek anlayamadım. Ben olsa olsa karaktere sahip diyebilirim.

7,25+/10

30 Mayıs 2021 Pazar

Empyrium - The Turn of the Tides (2014)

 Grup 12 sene sonra bu albümle tarz değişikliği yaparak arzı endam etmiş. Tabi arada boş durduklarını sanmıyorum. Misal Marcus Stock özellikle blackgaze gruplarının işleriyle hemhal olmuş. Bu deneyimin tarz değişikliğine ne kadar sirayet ettiği üzerine konuşmak mümkün. Yeni tarzı neoklasik darkwave olarak nitelenmekle birlikte seksenler martial ve neofolk etkisi de aşikar. Atmosfer besteciliği eziyor ve kaydı kıymetli kılan güçlü bir öğesi oluyor. Dead Can Dance, Elend , Sopor Aeternus gibi isimlerin at koşturduğu bu alanda öne çıkan bir çalışma olduğunu belki söyleyemeyiz. Ancak Empyrium kendine has büyüsünü hala işletebiliyor.

7,50/10

29 Mayıs 2021 Cumartesi

RETRO: Orphaned Land - The Beloved's Cry (1993, Demo)


 Her Türk metalcinin itiraf etse de etmese de gönlünde sevdiği, okşadığı, büyüttüğü, yeri geldiği birlikte dans ettiği gruplardan biridir İsrailli Orphaned Land. Benim de öyle. Yeniden dinlemeye de demodan başlamak lazım. Doom atmosferi taşıyan death metal ile ilk adımlarını atmışlar. İllaki daha o dönemde ortadoğu ezgilerine başvurulmuş. Bu da grubun tür içinde ayrışmasına ve öne çıkmasına sebep oluyor. 6 parçada biri, albümün adını taşıyan tamamıyla akustik ve düz , temiz vokalle kaydedilen , kadın vokalin destekte bulunduğu bir balad. Her ne kadar genel olarak sevilse de ben ilk ve son şarkıyı pek tutarım. İniş çıkışları ve henüz oturmamış olgunlaşmamış soundu ile zedelense de sağlam sayılabilecek bu girişin devamını getirebilen , şahlandıkça şahlanan grubu daha sonraki işleri ile takip ettik. Favori gruplarımızdan biri oldu. Ama aklımdaki soru hep aynı, ortadoğu ezgilerinin metal müzikte sakil kalacağı ve ucuz tınlayacağı bir ana ulaşacağız. Ulaştık mı, daha var mı?

6,75+/10