SOL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SOL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2026 Salı

Todd May - Şiddetsiz Direniş

 Postyapısalcı anarşizm kuramcısı Todd May'in savunduğu şiddetsiz mücadelenin tanım ve sorunları, sınırları üzerine yazdığı kitaptır. Öncelikle yapılan bir araştırmaya dayanarak şiddete dayalı mücadelelere nazaran daha başarılı sonuçlar ürettiği savlanır. Şiddetsizlik, şiddeti özellikle de şiddetin belirli türlerini reddeder. İster fiziksel, ister psikolojik, ister yapısal olsun, kişinin haysiyetine leke süren şiddeti reddeder. Bu haysiyet ise hasımlar da dahil olmak üzere başkalarının, ölüm yada aciz bırakma tehdidinden bağımsız bir şekilde anlamlı faaliyetlere girişebileceği, insani bir hayat yaşama yetisinde temellenir. Şiddetsizlik en az iki temel değerin varlığı üzerinden nitelendirilir: eşitlik ve haysiyet. İlk dinamik hasmın yeni bir ahlaki bakış açısına sahip olmasına yol açmaktır. Bunun yanısıra zor kullanma dinamikleri de bulunur. Halk gösterileri, katılımı reddetme, canlı kalkan olma gibi. 

14 Haziran 2026 Pazar

THKP-C ve Devrimci Yol'dan Bugüne Geçmiş Değerlendirmesi: Bu Tarih Bizim / Teslim Töre - THKO Hareketi ve Bazı Anılar

 Bu Tarih Bizim isimli bu eser, DY'nin bugün kitle örgütü olarak Halkevleri içinde örgütlenen kanadı tarafından yayınlanmış. Devrimci hareketin sorunları, kendi tespitleri ile ortaya konup hem THKP-C'nin doğuşu ve dağılışı, hem de ardından DY'nin doğuşu ve likidasyon süreci analiz edilmiş. Tabi geriye dönük özellikle bugün Sol Parti ekseninde ilerleyen eski liderliğe eleştiriler içermekte. Bu eserde de DY'nin aktif direniş çizgisi, iç savaş teorisi, direniş komiteleri sahipleniyor. Bu doğrultuda geçmişi büyük oranda sahiplenen diğer DY yapıları ile olan fark flulaşıyor. Hareketin lider kadrosunun salıverilmesi ardından daha önce başlamış olan Devrimciler çalışmasının tartışma süreciyle legal koalisyonlar partisine sonuçlandığı dönemde muhalif tavır alan grup bu yayının tarihi 2006'da hala ülkeyi sömürge tipi kapitalizm ve sömürge tipi faşizm kavramları ile tahlil ediyor. Yeni işçi sınıfına vurgu yapılmakla birlikte geçmişte PASS ve BDS gibi pratiklerde ortaya konan halk savaşı stratejilerinde somutlanan yeni sömürge devriminin bugüne ışık tuttuğunu belirtmeleri ilginç bir detay. Ayrıca tam da kendi yaptıkları aşağıdaki saptamanın bugün kendileri için doğrulandığı görülebilir.

Bu durum bizim için, başı sonu belli olmayan bir "partileşme süreci" yaklaşımıyla gündelik olayların peşinde sürüklenen bir politik kadro kümesine dönüşme tehlikesi yaratmaktadır. 


Sonradan TKEP'yi kuracak devrimci önderlerden Teslim Töre, sektolojinin parçası sol anılar türünde 1979 gibi çok erken bir tarihte bu eseri kazandırıyor. THKO'nun diğer kanadının kendisi için getirdiği eleştiriler bu broşür/kitabın yazılmasını tetiklediği görülüyor. Nurhak dağlarında kır gerillası oluşturma çabalarının trajik sonuna kadar olan süreci ve ardından GMK'nın oluşturulması ve Parti Bayrağı'nı oluşturacak ekipten kopuşu detaylıca anlatılmış. Durmadan fikir değiştirip zikzak çizen maoist kanat olabildiğince eleştiri oklarının hedefinde

30 Mayıs 2026 Cumartesi

Günümüzde Yeni Siyasal Yaklaşımlar III: Kadın ve Siyaset - Kültür - Toplum - Eylem (ed. Hilal Onur İnce)

 Hilal Onur İnce editörlüğündeki serinin üçüncü cildi yayınlanalı 11 sene olmuş. Bu ciltte 4 ana başlık altında Sunuş yazısı haricinde 12 makale yer alıyor. Emma Goldman'ın benimsediği anarşizm ile paralel doğrultuda farklı sorunlara karşılık görüşleri, Beauvoir ile Irigaray'ın özgürlük ekseninde feminizme yaklaşım farklılıkları, Julia Kristeva'nın Lacan'dan hareketle geliştirdiği  cinsiyetin psikanalitik analizi ve feministler arasında beyaz egemenliğin ve ırkçılık karşıtlarında da kadın düşmanlığının izini süren bell hooks (ilk harflerin küçük yazılması düşünürün kendi isteği) kadın ve siyaset başlığı altında açımlanan makale konuları. Kültür başlığı ile ilgili konular ise biraz esnetilmiş. Devrimci tiyatronun öncüsü Bertolt Brecht'in Gramsci ile örtüşür şekilde ürettiği teori bir yana, cinsellikle bağdaştırdığı psikanalize dayalı fikirleriyle faşizmin kitlelerce benimsenmesine cevap arayan Wilhelm Reich (faşizm, dünyanın bütün uluslarında, insan toplumunun bütün örgütlerinde ortaya çıkabilecek evrensel bir hastalık potansiyelidir, insan kitlesi köleliğe yatkın, özgürlüğe karşıt, gizemcidir ve karşı karşıya kaldığı bir takım gelişmelere istinaden verdiği bilinçdışı tepkileri faşizme yol açar. Küçük adamın korkak, hain ve zalim, gerçek görev duygusundan, insan olmak ve insanlığı korumak sorumluluklarını duyma yetisinden yoksun olarak tanımlanmasına neden olan en önemli unsur, cinsel arzuların bastırılması sonucu ortaya çıkan ruh halidir), popüler kültürün de bir mücadele alanı olduğunu ortaya koyan Stuart Hall, çok kültürcü kimlik tabanlı siyaseti liberal teorisinin omurgasına oturtan ama kadın haklarında örneğin kötü sicili olan şeriatçıların batılı ülkelerde tanınma mücadelesi hakkında pek de ikna edici savunma yapamayan Charles Taylor diğer bir yanda. Eylem başlığında ise ayrıntılı bir Zizek okuması (Foucaultcu tavırla yasaklayıcı-baskıcı iktidar yerini, iktidarın kendi yarattığı Lacancı "fantezi"ler ile sürekli güdülenen ve serbestliğe vurgu yapan bir iktidar işeyişine bırakmıştır, ancak bu durum aynı zamanda kontrol mekanizmalarının görünümünü gizlediği için de hiç olmadığı kadar yoğun hegemonik bir sürece denk gelmektedir. Dört ana antagonizma: çevresel facialar kaynaklı tehditler, özel mülkiyetin sözde entelektüel mülkiyet için uygunsuzluğu, yeni tekno bilimsel gelişmelerin sosyo-etik sonuçları, ayrımcılığın yeni biçimleri, yeni duvarlar ve dışlanmışlar. İlk üçü Hardt ve Negri'nin ortaklıkların özü ama sonuncu seçenek, dışlanmışlar en önemli olan), Ranciere'e eleştirel bir analiz (Marksizmin de devam ettirdiği Platon'un eşitsizlik karşıtı düzlemine karşı radikal demokrasi), analizinde Arap baharı odağına alarak sıradanın sessiz tecavüzü, pasif ağlar, sokak siyaseti, hareket olmayan hareket, refolution gibi kavramları üreten Asef Bayat yer alıyor. Sahne ışıkları ise varlık felsefesi alanındaki ana eserleri (Varlık ve Olay serileri)  dahi henüz Türkçe'ye kazandırılamamış olan Alain Badiou üzerine yazılı makale üzerinde parlıyor. Zor olsa da metodolojisi sayesinde kolaylaşan bir okuma sunuluyor. 

Felsefe bilim, sanat, politika ve aşk koşullarında üretilen farklı hakikatları kapıp yakalar, bunları bir-arada-mümkün kılar. Hakikatler bilgide bir delik açtıkça var olacaktır. Varlık Bir değildir, "saf ve tutarsız çokluk" olarak varlık, kendisini ancak bir-olarak-sayma işlemi ile çokluk olarak gösterebilir. Dolayısıyla "durum" denen şey, saf ve tutarsız çokluğun, bir-olarak-sayma işlemi ile tutarlı hale gelişidir. Saf ve tutarsız çokluk ancak bir "sunum" içinde tutarlı çokluk olarak görülebilir ki bu sunulmuş çokluk bir durum oluşturur. Çokluk, ancak bir-olarak-sayma işlemiyle, birlik kazandırılarak düşünülebilir hale gelmektedir. Ancak bu sayma işleminden kaçan bir "boşluk" mevcuttur. Her durumun içinde bir boşluk vardır. Boşluk, sunumun sunulamayanı olarak, durum içinde kavranıp tanımlanamaz özellik gösteren bir saf ve tutarsız çokluk parçasıdır. Bu boşluk üst yapı tarafından istikrara kavuşturulmak istenir. İkinci bir sayma işlemine ki "temsil" diye adlandırılır ve Devlet'tir , tabi tutulsa da yine kaçan bir boşluk olacaktır. Doğal durumda yalnızca olgusal gerçek söz konusu olsa da sunulan ama temsil edilemeyen tekillikler olay felsefesinin temelini oluşturur.  Özne olmanın koşulu bir kararverilemezin bulunmasıdır ve özne bunun içinde risk üstlenip karar vermekle, akıp giden olayı adlandırarak sabitlemekte, sonsuz olmayı, ölümsüz olmayı mümkün kılabilecektir. Özne ancak tekil çokluk karşısında öznellik kazanacaktır. Özne ancak bir olay sonrasında ortaya çıkabilir. Bir hakikat , bir durum içinde cereyan eden ama ona ait olmayan bir olayın sonuçlarına gösterdikleri sadakati dirençle koruyan özneler sayesinde varlık kazanır. Tarih boyunca sınırlı sayıda olay olmuştur: Paris komünü, (Çin) kültür devrimi, Arap baharı gibi.

19 Nisan 2026 Pazar

Hasan Oğuz - Bir Sevdanın Arka Yüzü / Eray Yılmaz - Veli Yılmaz (1950-1993): Devrimci Gazeteci

 Hasan Oğuz, TDKP'nin sönümlenmesinin birebir tanığı olarak tepkilerini anı-roman türünde dile getirmiş bir yazar. Bu kitap öncesinde de Marksizm ekseninde pek çok araştırma eserine de imza atmış. Roman için tekniğin yeterli geldiğini söylemek mümkün değil. Zaten edebiyat yapma gibi bir gayesinin olmadığı da açık. Otosansür ve maskeleme yöntemlerine başvursa da burada sert bir şekilde eleştirilen şey TDKP'nin kendi içinde çökmesi ve legal bir harekete evrilmesi ve bu süreç hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. 1987 kongresine delege olarak katıldığında  merkezi organda tasfiyecilerin tasfiye edildiği, kimin ne karar aldığı belli olmayan bir sürece tanıklığı ardından o da partisinden kovulur ve kongreye geldiği Almanya'da ilişkileri kesilip kendi başına terk edilir. Politik hayatı memur hareketi ve Emeğin Bayrağı çevresiyle devam ettiran yazarın Enver Hoca gibi stalinist figürleri hala benimsediği anlaşılıyor.

Aynı hareketin merkezi komitesine yükselmiş ve neredeyse tek başına Halkın Kurtuluşu gazetesini var etmiş Veli Yılmaz'ın hayatı yeğeni tarafından kaleme alınmış. Profesyonel ve akademik duruşun duygusal popülizm ile dengesi yakalanmış. Arka planda ise solun tarihine yer verilmesi atlanmamış. Şebinkarahisar'daki lisede Atsız hareketinin gücü ve onlarla mücadele ilginç bir detay. Eklektik, tutarsız ve faydacı politikalarına rağmen oldukça kitleselleşen TDKP'nin kuramı, bibliyografisi, polemikleri de derine girmeden ama yaygın bir şekilde ele alınmış. Kendi gibi gazeteci olan eşi Neyyire Özkan ile aşkı 11 senelik hapis hayatında burada da örneklerine yer verilen mektuplarla sürmüş. Devrimci gazeteciliğe karşı hukuksuzluğu öne çıkarmak için çok sayıda kitap yazarak mücadelesine devam etmekle birlikte örgütlü siyasal hayattan kopmuş Veli Yılmaz. Bu kitapta da eserleri hakkında özet anlatımlar unutulmamış. Salıverildikten kısa bir süre sonra hayatını kaybeden Yılmaz'ın ve ailesinin çok sayıda fotoğrafına, dergi gazete küpürlerine de yer verilerek titiz bir çalışmanın timsali olmuş bu eser.

29 Mart 2026 Pazar

M. Hardt & A. Negri - Ortak Zenginlik

 Bir çokluk demokrasisi ancak hepimiz ortak varoluşu paylaştığımız ve ortak varoluşa iştirak ettiğimiz için tahayyül edilebilir ve mümkündür. "Ortak varoluş"la her şeyden önce, maddi dünyanın herkes tarafından paylaşılacak ortak zenginliğini; klasik Avrupa metinlerinde genellikle bir bütün olarak insanlığın mirası olarak sunulan hava, su, toprağın meyveleri ve doğanın tüm cömertliğini kastediyoruz. Ayrıca ve daha önemlisi ortak varoluşu; toplumsal üretimin bilgiler, diller, kodlar, ve riler, duygulanımlar gibi, toplumsal etkileşim ve daha fazla üretim için zorunlu olan sonuçları olarak değerlendiriyoruz. Dünyanın dört bir yanındaki neo-liberal hükümet politikaları, son yıllarda kültürel ürünleri -örneğin enformasyon, fikirler, hatta hayvan ve bitki türlerini bile- özel mülkiyete çevirerek ortak olanı özelleştirmeyi denedi. Mesele, "ne olduğumuz değil, oluş sürecinde ne olduğumuzdur; yani Öteki, bizim öteki-oluşumuzdur."Bu hakim noktadan bakıldığında, bugünkü politik eylemin kilit sahnelerinden biri de öznellik üretiminin özerkliği veya kontrolüne dair bir mücadeleyi içermektedir. Çokluk kendisini, ortak varoluş içerisinde bu süreçten doğan tekil öznellikleri oluşturarak yaratır.

Ancak modern cumhuriyetçiliğin özel bir tanımı eninde sonunda diğerleri karşısında galip geldi: mülksüzleri dışlayan ya da ikinci plana atan, mülkiyet egemenliğine ve özel mülkiyet haklarının dokunulmazlığına dayanan bir cumhuriyetçilik. Zengin kesim, mülkiyet cumhuriyeti kisvesi altında tüm toplumu temsil ediyormuş gibi yaparak yalan-yanlış evrensellik iddialarında bulunur; ama aslında birliği ve homojenliği mülkiyet sahipliğiyle teminat altı na alınmış, dışlayıcı bir kimliğe sahiptir

Bedenlerin fenomenolojisi, Foucault'da en yüksek noktasına biyo politik analizinde ulaşır ve burada, eğer temel şeylere odaklanırsak, Foucault'nun araştırma gündemi oldukça basittir. Ortaya atılan ilk aksiyom şudur: Bedenler varlığın biyo-politik dokusunun yapıcı unsurlarıdır. İktidarın sürekli oluştuğu ve dağıldığı biyo-politik düzlemde bedenler direnir; bu da ikinci aksiyomdur. Bedenler varolabilmek için direnmek zorundadır. Tarih bu yüzden, sadece biyo-iktidarın tahakküm aracılığıyla gerçekliği kurguladığı ufuk olarak anlaşılamaz. Bilakis tarih, biyo-politik antagonizmler ve biyo-iktidara karşı direnişler tarafından belirlenir. Foucault'nun üçüncü aksiyomu, bedensel direnişin öznelliği sadece yalıtık veya bağımsız bir şekilde değil; aynı zamanda diğer bedenlerin direnişiyle girift dinamikler içinde ürettiğidir. Öznelliğin bu direniş ve mücadele aracılığıyla üretimi, analizimizin öngördüğü gibi sadece varolan iktidar formlarının tahribi için değil; aynı zamanda alternatif özgürleşme kurumları için de bir merkez sağlar. Biyo-iktidar (oldukça kabaca) yaşam üzerindeki iktidar, biyo-politika ise direnmek ve alternatif bir öznellik üretimi belirlemek için yaşam gücü olarak tanımlanabilir.

Cumhuriyetin baskın biçimi mülkiyet tarafından tanımlandığı için çokluk, yoksullukla karakterize edildiği sürece, onun karşısında durur. Fakat bu çelişki, sadece zenginlik ve yoksulluk çerçevesinde değil; aynı zamanda ve daha da önemlisi üretilen öznellik biçimleri bakımından kavranmalıdır. Özel mülkiyet, aynı anda hem (birbirleriyle rekabetleri içinde) bireysel olan hem kendi mülkiyetlerini (yoksula karşı) korumak için bir sınıf olarak birleşen öznellikler yaratır. Büyük modem burjuva cumhuriyet anayasaları, bireyselcilik ve mülkiyetin sınıf çıkarları arasındaki bu dengeye arabuluculuk eder. Yoksul, hiçbir şeyi olmayanı değil; sosyal düzen ya da mülkiyet gözetmeksizin, toplumsal üretim mekanizmalarına dahil edilenlerin oluşturduğu geniş çokluğu ifade eder. Yoksul kesim ise tam aksine, toplumun dışlayıcı bir bölümünün kimliği değildir; daha ziyade tüm çeşitliliği içinde açık ve çoğul bir öznellik üretimiyle can bulmuş, rütbeye ya da mülkiyete bakılmaksızın toplumsal üretim mekanizmalarına yerleştirilenlerin tümünün bir oluşumudur.

 Entelektüel, anti-modernitede sıkışıp kalmaktan kaçınmalı ve onu aşarak üçüncü bir aşamaya geçmelidir. Fanon için devrimci sürecin doğrudan sonucu, modemite ve anti-modernite arasındaki statik karşıtlığın ötesine geçen ve yaratıcı, dinamik bir süreç olarak ortaya çıkan yeni bir insanlığın yaratımı olmak zorundadır. Anti-moderniteden alter-modemiteye geçiş, zıtlıkla değil, kopuş ve dönüşümle tanımlanır. Sosyalizm müphem bir şekilde modernite ve anti-modernite arasında dururken; komünizm, alter-modernite yollarını geliştirmek için ortak varoluşla doğrudan bağ kurarak hem modernite hem anti moderniteden kopmak zorundadır.

Bu eğilimlerden birincisi, kapitalist değerlenme süreçlerinde, maddi olmayan üretimin hegemonya veya ağırlık kazanması eğilimidir. Andre Gorz "ürünlerin maddi olmayan boyutları" yani sembolik, estetik ve toplumsal değerleri, "onların maddi gerçekliğine baskın çıkıyor" şeklinde bir iddiada bulunur. Örneğin imgeler, enformasyon, bilgi, duygulanım, kodlar ve toplumsal ilişki ler; kapitalist değerlenme süreçlerinde, maddi metalara veya metaların maddi yönlerine ağır basar hale geliyor. Elbette bu, otomobil ve çelik gibi maddi malların üretiminin ortadan kaybolduğu veya nicel olarak azaldığı anlamına değil; bu malların değerinin gitgide maddi olma yan faktör ve mallara bağlı ve tabi olduğu anlamına gelir. Hizmet işi, duygusal emek ve düşünsel emek gibi, maddi olmayan mallar (veya maddi malların maddi olmayan yönlerini) üreten emek biçimleri, gün delik dilde kafa ve kalp emeği olarak isimlendirilebilir. Bu dönüşümün merkezinde canlı varlıkların sabit sermaye haline gelmesi yer alıyor ve yaşam biçimlerinin üretimi katma değerin temeli haline geliyor. İkinci si çalışmanın kadınsılaşması, işgününde niteliksel bir değişime; yani hem erkek hem kadınlarda emeğin zamansal "esnekliği"ne işaret eder. Emeğin teknik bileşiminin üçüncü ana eğilimi, toplumsal ve ırksal karışım süreçleri ve yeni göç motiflerinin sonucudur. Bugün kapitalist birikim, üretim süreçlerine giderek artan bir biçim de dışsaldır ve bu nedenle sömürü ortak varoluşa el koyulması biçimini alır. Emek gücünün sömürüsü ve artı-değer birikiminin, kar yerine kapitalist rant çerçevesinde anlaşılması gerekir. Sermaye, biyo-politik emeği kontrol etmek ve ortak varoluşa el koymak için her müdahalesinde, süreci baltalayarak sekteye uğratıyor.

Metropolün kendisi devasa bir ortak zenginlik deposudur. Bununla birlikte, bugün endüstriyel metropolden biyo-politik metropole bir kaymaya tanıklık ediyoruz. Fabrika endüstriyel işçi sınıfı için neyse, metropol de çokluk için odur. Metropol biyo-politik üretimin alanıdır; çünkü ortak varoluşun, bir likte yaşayan insanların, kaynakları paylaşmanın, iletişimde bulunmanın, metaları ve fikirleri değiş tokuş etmenin alanıdır. 

Kapitalist toplumun, ortak varoluşun yozlaşmış bir biçimde görüldüğü en önemli üç toplumsal kurumu aile, şirket ve ulustur. Üçü de ortak varoluşa hareketlilik katar ve ona erişim sağlar; ancak aynı zamanda onu kısıtlar, çarpıtır ve bozar. Çokluk, faydalı olanı seçmek ve ortak varoluşun zararlı formlarını terk etmek zorundadır. Bu kurumlardaki ortak varoluşun yozlaşmış hali, artık görebileceğimiz gibi, hiyerarşiler, ayrımlar ve sınırlar aracılığıyla söz konusu kurum ların öznellik üretimini ve dahası ortak varoluş üretimini tıkamasıdır. Seçim ve toplu çıkış aracılığıyla çokluk , tekrar harekete geçmek, üretim süreçlerini tekrar açmak zorundadır. Örgütlenme alanı, çokluğun devrimci bir figür olabileceği yerdir ve gerçekten de bugün devrime muktedir tek figür çokluktur.  Sevginin ontolojik olarak kurucu olduğunu söylemek, basitçe sevginin ortak varoluşu ürettiği anlamına gelir.  O halde ortak varoluşun yozlaşmış biçimleri olan aile, ırk ve ulus, şaşırtıcı olmayan bir şekilde sevginin yozlaşmış biçimlerinin de temelidir. Yabancı sevgisi, en uzaktakinin sevgisi ve baş kalık sevgisi, sevgiyi daima aynıyı tekrarlamaya zorlayarak onun üret kenliğini sakatlayan ve çarpıtan özdeşleştirmeci sevginin zehrine karşı bir panzehir işlevi görebilir. O halde burada sevginin bir başka anlamı, biyo-politik olay olarak ortaya çıkar: Sevgi sadece varolandan kopuş ve yeninin yaratımına işaret etmekle kalmaz; aynı zamanda tekilliklerin üretimi ve bir ortak varoluş ilişkisinde tekilliklerin oluşturulmasını da ifade eder.

Devrimci politika kimlik ten başlamak zorundadır fakat orada bitemez. Burada önemli olan şey, kimlik politikası ve devrimci politika arasında bir ayrım yapmak değil, aksine kimlik politikası içerisindeki -muhtemelen hepsi paradoksal bir şekilde kimliğin ortadan kaldırılmasını amaçlayan- paralel devrimci düşünce ve pratik çizgilerini takip etmektir. Başka bir deyişle, devrimci düşünce, kimlik politikasından kaçınmayıp, kimlik politikası aracılığıy la iş görmeli ve ondan öğrenmelidir. Kimlik, mülkiyet cumhuriyetinin bir silahıdır; ancak kendisine karşı çevrilebilen bir silahtır. Devrimci Marksizm geleneği, yal nızca işçi sınıfının maruz kaldığı şiddet ve acıyı açığa çıkararak değil; sermayeye tekrar saldırma ve özgürlüğünü ondan kazanmaya muktedir olan bir işçi gücü figürü inşa ederek de proleter kimliği sermayeye karşı bir silah ve sınıf mücadelesinin motoru olarak sunar. O halde, kimlik politikasının ikinci görevi, tahakküm altına alınmış kimliği özgürlük arayışında bir silah olarak kullanarak; tahakküm yapılarına karşı öfke den isyana ilerlemek ve böylece o geleneksel rolü, devlet iktidarının ele geçirilmesi rolünü oynamaktır. Çokluk, başka hedeflere yöneltmek için bile olsa devlet aygıtlarının kontrolünü ele geçirmekle ilgilenmez; daha doğrusu, çokluk devlet aygıtlarını sadece onları parçalamak için ele geçirmek ister. Çokluk devleti bir özgürlük alanı olarak değil, kapitalist sömü rüyü teminat altına alıp, mülkiyet egemenliğini savunmakla kalmayan, aynı zamanda da tüm kimlik hiyerarşilerini sürdüren ve denetleyen bir tahakküm odağı olarak değerlendirir. Devlet kurumlarıyla politik ilişkilenme, tahakküm karşıtı mücadeleler için zorunlu ve faydalıdır; ancak özgürleşme hareketi yalnızca bu kurumların yıkımını hedefleyebilir. Bu ayaklanmanın kurumlara ters düştüğüne işaret ediyormuş gibi görüne bilir ama aslında, belirttiğimiz gibi, ayaklanmanın kurumlara ihtiyacı vardır; ama farklı türde kurumlara. Geleneksel sosyolojik gö rüşe göre kurumlar bireyleri ve kimlikleri oluştururken, bizim kavrayı şımızda tekillikler kurumlan oluşturur ve bu nedenle kurumlar sürekli olarak akış halindedir.

Aslında, mevcut hükümetlerin ve küresel yönetişimin çeşitli kurumlarından talep edilebilecek ve edilmesi gereken bir progra mın temel taslağından zaten bahsetmiş bulunuyoruz. Bunun için kurulacak ilk platform sefalete karşı yaşam desteği talep etmelidir, yani hükümetler herkese temel yaşam ihtiyaçlarını sağlamalıdır.  İkinci bir platform herkesin toplumun kuruluşun da, kolektif öz-yönetimde ve diğerleriyle yapıcı etkileşimde temsil edil me hakkına sahip olmasına imkan tanımak suretiyle hiyerarşiye karşı eşitlik talep etmek zorundadır. Herkesi demokratik karar alma sü recinde temsil edecek insanların sınırları geçmesine ve istedikleri yerde yaşamalarına izin verecek bir yönetim istiyoruz. Üçüncü platform, özel mülkiyetin engellerine karşı ortak varoluşa açık erişim talep etmelidir. Bu üç platform, bugünün egemen iktidarlarından isteyebileceğimiz meşru ve makul taleplerdir.

9 Şubat 2026 Pazartesi

Mehmet Süreyya Karakurt - Devrimci Yol Hareketi

 74-80 arasındaki istisnai dönemi sosyolojik açıdan derinlemesine araştıran eser, dağınık değerlendirmeler bir yana bırakılırsa bu kadar derli toplusuna pek rastlanmayan bir örnek oluşturuyor. Polemiklere de neden olan yapıt konu olarak o zamanın en kitlesel sol hareketini konu almış. Dev-Yol'un öncülü THKP-C'nin ideolojik mirası ile olan çetrefilli ilişkisinden başlayarak pratikte de izdüşümü bulan (misal aktif savunma konsepti) teorik yanını serimliyor. Amaç ise merkezileşme sorunu yaşayan ve mahalli varlıklardan teşekkül hareketin (yazar savını hareketin ademimerkeziyetçi bir yapıya sahip olduğu üzerine kurmuş) nasıl kitleselleştiği ve darbe ile birlikte bu kitleyi nasıl kaybettiği üzerinde yoğunlaşmış. THKP-C ile kitle örgütü hüviyetinde Dev-Genç arasında ayrım ortaya konmuş. Can güvenliğini merkeze alan ve bu sayede kitleyi arkasında konsolide eden aktif hat, şiddet sarmalında boğulan halkın çözüm beklentisine karşılık veremeyince darbe başlamadan önce bile psikolojik bir yenilgiye dönüşüyor. Yazar performativit tanımını analizin temeline koysa da basit bir lisan halkın ve devrimcilerin karşılıklı bir faydacılık ekseninde hareket ettiği anlaşılıyor. 

12 Ocak 2026 Pazartesi

Çağatay Anadol - Şu Bizim Sosyalist İşçi Partisi / Ali Taşyapan - Duvarın İki Yakası

 Bir Barbar Aşısı (TSİP 1974-1990) alt başlığını taşıyan bu sol tarih/anı kitabını partinin üst yönetiminde bulunan Çağatay Anadol partinin birlikçi tutumunu eksene alacak şekilde inşa ediyor . Merkezi konumda üstlendiği rol icabı üst yönetimin görüşlerini dinlemek önemli, genelde yerel aktivistlerin anılarına dayanan külliyata aşinayız. Kapsam oldukça iyi ve yazarın arkadaşları da kendi tarihlerini de ekleyerek katkıda bulunmuş. TSİP'in kuruluşuna yol açan etkenlerden başlayarak SBP içine likidite ( Türkiye sosyalist hareketine varlığını armağan ettiği) olduğu dönem ayrıntısıyla eserde yer bulmuş. Ama idealizm damgasını vurmuş. Geriye yönelik olarak partinin birlikçi tutumu o kadar övülüyor ve buna karşı çıkanlar yeriliyor ki... darbe döneminde kapalı faaliyete  kusursuz geçişi. Yine de bir siyasi partiyi tüm cepheleri ile aktarabilmek zor. Başta TÖB-DER olmak üzere dernek ve sendika faaliyetlerinin üzerinde pek durulumamış.


Ali Taşyapan yenilgi sonrası TKP/ML Koordinasyon Komitesi üyesinden siyasi hayatına devam ettiği TKP/ML Hareketi bünyesinde sempatizanlığa kadar düşüş hikayesini zehir gibi bir hafızanın ürün olarak oldukça nükteli ve rahat bir lisan ile aktarıyor. Bu açıklığı sadece siyasi yaşamını değil özel hayatında da sergiliyor. Ayrıca ayrıntılı şekilde birlikte mücadele ettiği kişileri anılarıyla kitaba misafir etmiş. Hacmine rağmen akıcı bir okuma sunuyor. Tanıklıklar ekseninde önemli bir belge olarak sol tarih külliyatında yerini buluyor.

10 Aralık 2025 Çarşamba

Jean Paul Sartre - Yöntem Araştırmaları

 Sartre bu eserinde varoluşçuluk felsefesinin neden Marksizm içinde kendine ait bir alanı olduğunu anlatmayı amaçlıyor. Deney alanı olarak Fransız tarihi masaya yatırılmış. Felsefenin bir araştırma ve açıklama yöntemi olarak toplumsal ve siyasal bir silah olarak kullanımı bahis konusudur. Marx da Descartes ve Lock ile Kant ve Hegel gibi isimlerinin ardından felsefenin 3. anına denk düşüyor. Bu noktada  Kierkegaard ve Hegel üzerinden Marks'ta yabancılaşmanın temelleri anlatılırken Jasper'in varoluşçuluğu ile aradaki farkın altı çiziliyor. SSCB'de sosyalizmin inşası ve vatanın güvenliği Marksizmi durdurdu, kuram ve uygulama arası ayrıldı. Marksizmin kavramları anahtar iken buyruğa dönüştü, amacı artık bilgi edinmek değil, kendini a priori mutlak bilgi içinde kurmak. Varoluşçular aksine hiç bir şeyin tamamlanmadığına inanıyor. Marksizm insanı fikrin içine hapederken varoluşçuluk onu her yerde, işinde,evinde sokakta, aramaya koyulur. Marksist ilkelere bağlı kalarak, üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin genel çelişkilerinden tekil somutu, yaşamı, gerçek ve tarihli mücadeleyi, kişiyi üretmeyi mümkün kılan dolayımları bulmak niyetindedir. Marksizimi, insan yaşamının bütün somut belirlenimlerini rastlantıya bıraktığı ve tarihsel bütünleyişten, soyut bir evrensellik çerçevesi dışında hiçbir şey almadığı için eleştiriyoruz.

Tasarı, öteye doğru bir kaçış ve sıçrayışla, eş zamanlı bir yadsıma ve gerçekleştirme edimiyle, kendisini aşan devinimle yadsınmış olan aşılmış gerekliliği alıkoyup bu gerçekliğin üzerindeki örtüyü kaldırır. dolayısıyla insan kendi ürününün ürünüdür. İnsan tasarısıyla tanımlanır. Bu maddi varlık, kendisi için yapılan koşulu sürekli olarak aşmakta, kendini yapıt, eylem ve davranış aracılığıyla nesnelleştirebilmek için, söz konusu durumu aşarak bu durumu açığa vurmakta ve belirlemektedir. Ne bir istenç ne bir gereksinim ne de bir tutkudur, fakat tutkularımız ve düşüncelerimizin en soyutları gibi gereksinimlerimiz de bu yapıya katılır. Gereksinimlerimiz her zaman kendilerinin dışına doğru yönelirler. Varoluş dediğimiz şey budur ve bununla anladığımız kendi içinde bulunan kalıcı bir töz değil, sürekli bir dengesizlik, tüm bedenin kendinden koparılmasıdır. Nesnelleşmeye yönelen bu atılım, bireylere göre çeşitli biçimler aldığından bizi, bir kısmını diğerlerini dışta tutarak gerçekleştirdiğimiz bir olanaklar alanına attığından, bu atılıma seçi yada özgürlük diyoruz.
Varoluşçuluğun nesnesi, Marksizmin düştüğü yanılgıdan ötürü, toplumsal alandaki, kendi sınıfındaki, kolektif nesnelerin ve diğer özgül insanların arasındaki özgül insandır; işbölümüyle sömürünün yol açtığı, saptırılmış araçlar aracılığıyla yabancılaşmaya karşı mücadele eden ama her şeye karşın direncini yitirmeksizin güç kazanan, yabancılaştırılmış, şeyleşmiş, aldatılmış bireydir. Çünkü diyalektik bütünleyiş, iktisadi kategoriler gibi, edimleri, tutkuları, işi ve gereksinimleri de kuşatmak durumundadır, bunun yanısıra kişiyi yada olayı, hem tarihsel konumu içine yerleştirip onu oluşmun yönüne göre tanımlamalı hem de söz konusu biçimde gerçekleşen bugünün anlamını tam olarak belirleme yoluna gitmelidir.

19 Ekim 2025 Pazar

Kurtuluş - Devgenç'ten Günümüze Devrimci Hareket / Kamil Yıldız - Tarihimizin Devrimci Muhasebesi

 Daha sonra kendini lağvederek diğer gruplarla birlikte SYKP bünyesine katılan Kurtuluş Hareketi'nin SDP'den ayrılmasının hemen ardından yayınlandığı anlaşılan broşür skandal derecesine varan bu ayrılığın yanısıra çok ayrıntılı bir geçmiş değerlendirmesini sunuyor. Sosyalist demokrasi tezine sıkıca bağlı olan broşür pratiğin hiç de öyle işlemediğini kabul etmek zorunda kalmış. Aslında hayli eleştirel olan dil polemik yaratımına da yataklık yapmakta. O zaman demezler mi ki bu özeleştiri değil midir ve ders alınmadan aynı kapta sunulan aynı yemeğin manası nedir? Dolayısıyla bu noktada en azından Türkiye sosyalist tarihine grubun ne gibi katkılarda bulunduğunu vurgulamak şart oluyor. Belki de Kürt milliyetçiliği, feminizm ve yeşilci siyasete kanal olması en büyük katkısıdır. Sektolojik ihtiyaçlar için kıymetli bir eser olarak değerlendirilebilir.

Diğer geçmişin muhasebesi temalı kitap ise TSİP'den ayrılan ve bugün darala darala/değişe değişe/birleşe ayrıla DKP/Birlik'e dönüşen TKP/B hareketine. odaklanmış. Klasik eleştirel sovyetik bir grup iken radikalleşen, Avrupa merkezciliği reddedeyim derken  aydınlanmacılığı, ilericiliği, laikliği ve batıcılığı tümden karşısına alıp elkaide/işid ile benzer fikri düzleme düşen, sünni kitlelere ulaşmayı hedeflerken gerillacılıkla tecrit olan grup kendisi dahil her akıma eleştiri getirirken, teori alanında o zaman siz ne yaptınız sorusuna karşılık ancak yine özeleştiriden öte bir cevap veremez duruma düşüyor. Varlık ve bekasını devlete bağlayan kitlenin sosyolojik çözümlemesini doğru yaparak anti-Türk duruşa teslim olmayan grup, bu çizgiyi PKK'nın Türk halkının yanında olduğuna dair fantastik bir görüşle birleştirecek bir başarıyla taçlandırıyor. Sektolojik ihtiyaçlar için kıymetli bir eser olarak değerlendirilebilir.




4 Eylül 2025 Perşembe

Tarihi Konuşuyoruz Sempozyumları 1: Türkiye Sosyalist Hareketi Tartışıyor / Kitle, İlke, İşçi Gerçeği, Genç Sosyalist Geleneğinden Gelenler Kendilerini Tartışıyor.

 Uzun soluklu olamayan 14 Mayıs Platformu'nun devamı gelemeyen sempozyumunun kitap halidir. İlk bölümde farklı sosyalist hareketlerden gelenler yetmişli yıllarda nasıl da kendilerinin haklı olduklarının muhabbetini etmekteler. Sempozyumun ikinci günü ise kopanlar ve bölünenleriyle TSİP geleneğini sahiplenmiş olanların değerlendirmelerine ayrılmış. Yalnız anlaşılıyor ki hem platform hem de sempozyumun kemiğini TKP(B)'liler oluşturuyor. Sadece TSİP genel merkez değil GSB ayrılığı da temsil edilmemiş. Özellikle doktorcu gelenek ile olan girift ve sisli geçmişe ve öz eleştirilere geniş yer verilmiş, TSİP geleneğinden kopuşların gerekliliği sorgulanmış. Ulusal ve dini sorun ile gençlik ve kadın hareketi karşısında geleneğin tutumları üzerine sunumlar da sonraki bölümlerde yer alıyor. Sektolojik manada öğretici bilgiler sunmaktadır.

26 Temmuz 2025 Cumartesi

Kurtuluş Kendini Anlatıyor V: Seksiyon -VI: Sevdaların Yangınından Geçtik

 Serinin beşinci cildi Seksiyon başlığı altında Kurtuluş hareketinin sömürgecilik tezleriyle uyumlu politikasının sonucunda tam işlevselliğe kavuşamayan Kürdistan seksiyon örgütlenmesini ve Kürt-Arap nüfus yoğun illerde örgütlenme çabalarını konu almakta. Konunun özneleri Mardin, Kızıltepe ve Dersim kökenli devrimcilerin hiç biri politik hayatlarına grup ile devam etmemiş, ilginçtir yarısı Kürt siyasetinin PKK'ya bırakılmasını eleştirirken diğer yarısı ise o tarafın legal yapılarında görev almışlar. Bu cildi okurken sekterlik, sol içi şiddet, delikanlılık-lümpenlik yada feodalitenin yansımaları daha öne çıkıyor.
Serinin son cildinde ortak bir tema bulunmuyor, anılarını anlatan devrimcilerin çoğu yine hareketin yöneticilerine karşı tepkili. Özellikle polis karşısında iyi bir sınav veremeyen yöneticilerin tekrar başa geçmesi, sosyal demokrasi tezlerinin geliştirildiği seksenlerde dahi grup içi farklı görüşlere karşı olan tahammülsüzlük dile getirilen belli başlı eleştiriler. Nihayetinde hareket 80'lerdeki reorganizasyon sürecinde aslında kemikleşerek küçülüyor ve bağımsız solcu veya feminizm gibi odaklara kaynak teşkil ediyor. Sol içi çatışmalara katılmadığı için cezaya çarptırılma gibi bir anı, daha önceki ciltlerde işte şöyle karşıydık, böyle karşıyız gibi beyanların aksine pratikte her grubun bu tarz eylemlere giriştiğinin kanıtı oluyor. Şiddet şiddeti, silah ölümü getiriyor.





4 Mayıs 2025 Pazar

Kurtuluş Kendini Anlatıyor III (Fırtınalı Bir Denizdir İçimiz,)-IV(Daha Dinmiş Değil Fırtına)

 3. ciltte İsmail Metin Ayçiçek, İzzet Köylüoğlu, Mustafa Öztürk, Saim Koç, Seyfi Öngider, Ziya Sümer, 4. ciltte Burhan Tanrıverdi, Celal Polat, Doğan Fırtına, Haşim Barış, Süleyman Toklu Kurtuluş'un 80 ortalarına kadar olan tarihini kendi açılarından anlatıyor. Anlaşılıyor ki kurucu diye sıfatlanan ilk üçlü grup tarihsel konumlarına güvenerek bütün kitlenin kendi peşlerinden geleceğine dair bir önkabul ile DY ayrılığının şokunu yaşıyorlar. Kuruluş arkasından da kibirli ve sözde sosyal demokrasi tezleri ile çelişkili davranışlarını devam ettiriyorlar. Ve bu tavırlar pek çok yönetici konumda kadronun da hareketten kopuşunu hızlandırıyor. İşin daha ilginci bu iki kitapta yer verilen 2. kademedeki MK ve il komite üyeleri de kendilerini eleştirdikleri merkeze dahil etmiyor. 

Halbuki yönetici konumundaki bu isimlerin de alttaki kadrolara ve sempatizanlara karşı bir sorumluluğu var. Olanaksızlığın koşullarındaki ortaklık herkesi eşitlese de en azından yöntemlerde empatik davranışların anlamlılığı fark yaratıyormuş. İşin özü bu. Herkesin de bahanesi bu. Ama ilk iki ciltte bu bahanelerin aktarımın bile ne kadar saygısızca olduğunun şimdi farkına varılıyor. Hele cezaevlerindeki verilen başarısız sınavları öğrendikten sonra. Diğer ilginç bir husus ise işçici Doğan Tarkan ve ekibine yapılan davranışın haksızlığına dair genel kabul. Halbuki troçkizme yada troçkizmin kendi şahsına münhasır bir koluna yakınlaşıp kendi arkadaşlarından da kopan bu şahsın hareketin kendisiyle kan uyuşmazlığı olduğu bariz gözlemleniyor. Sonrasında ne olduğunu da tarih göstermekte. Ona gösterilen hoşgörüyü (yada geçmişe yönelik günah çıkarma seansı) kendi arkadaşlardan sakınarak hareketi aşındırma yolunun seçilmesi de hareketin önde gelenlerin psikolojisi konusunda ipuçları veriyor. Ve tabi ki bu tarz kapalı organizasyonların sosyolojik analizi açısından da.








21 Ocak 2025 Salı

Kurtuluş Kendini Anlatıyor I-II (İlhami Aras, Ali Demir, Şaban İba/Mustafa Kemal Kaçaroğlu, İsmet Öztürk, Mahir Sayın, Doğan Tarkan)

 Bugün de farklı siyasetlerde varlığı devam eden yetmişlerin önde gelen sosyalist gruplarından Kurtuluş hareketinin hikayesini  yöneticilerinin ve ileri gelen mensuplarının kendi ağızlarından, kendi dillerinden aktarma imkanı veren seri, grubun kurucularıyla yapılan röportajları içeren ve Kurucular alt başlığını taşıyan iki kitapla başlıyor. Kurtuluş grubu bugün de özellikle HDP çizgisi ile neredeyse eleştirisiz bir ittifakın parçası olması ile bilinir. Bir neviTürk seksiyonuna dönüşmekle suçlandıkları olmuştur. Ana akım SYKP ve SMİ, muhalif akım ise BDP ile DKP/BÖG çizgisine evrilirken ortodoks hatta KSD ismiyle küçük bir gruba hayat verir. En önemli kopuşunu ise bu kitapta da öncülünden bahsedilecek DSİP vasıtasıyla yaşar. THKP-C çizgisine eleştirel bir tutum geliştirerek gerillacılık yerine teoride işçi ayaklanmasını vurgulayıp  ana çizginin Kemalizm ve Kürt sorunundaki görüşlerini baştan sona değiştirirler. 
Sonrasında da hareketin tarihinde özellikle şahsi sebeplerle  gerçekleşen gelişmeler neticesinde 3 asli yerde kırılma gözleniyor. İlki kuruculardan merkezi oluşturan 3 kişi  ile diğer merkez komite üyeleri arasındaki uyuşmazlık, ikincisi darbe sonrası yurtiçinde yönetimi bıraktıkları politbüro ile MK arasındaki çelişki ve tabanda dar örgütlenmenin dışında kalan ve darbe sonrası yalnız bırakıldıklarını düşünen aktif sempatizan bir kitle ile yönetim arasındaki küskünlük. Buradaki söyleşileri de okudukça grubun merkezini oluşturan kişilerin güçlü egoya sahip olma noktasında ortaklaştıklarını görebiliyoruz. Kendi aralarındaki eleştirilerin hepsi kulağa doğru geliyor. Tabi ki  sorularla da tayin edilmeye çalışılan belli başlı hususlarda (kadın, sol içi şiddet ve birlik vb.)  özeleştiriler de anlatımlar da yerini buluyor.

7 Eylül 2024 Cumartesi

Naim Kandemir - Ömrümüzü Hayat Yaptığımız Yıllar / Hayati Yıldız - Dİyarbakır'da Devrimci Mücadele 1976-86 (Urfa,Mardin,Diyarbakır,Bitlis,Siirt,Van,Ağrı)

 

Liseli yıllarında Karadeniz Dev-Genç ile tanışan Samsunlu genç Naim Kandemir esprili bir lisan ile iyi kötü anılarını bu eserde kaleme almış. Aslında bu tür kitaplar hayatını kaybeden arkadaşlarını anmanın bir yolu da aynı zamanda. Ankara'da üniversitede Kurtuluş saflarında kendilerine feodaller diye şaka yollu taktıkları arkadaş çevresiyle yaşadıklarını mizah çerçevesinde yansıtıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse bu mizah tarafı bende pek yer etmedi. Yine de bütün zorluklara, bu gözle bakmanın evrensel bir tedavi edici kıymeti vardır. Ailesi, arkadaşları ve tarihi belgelerin resimleri ile bu çok da hacimli olmayan kitabın sayfaları çeşitlendirilmiş durumda.


Aynı yayınevinden çıkan diğer bir kitap ise farklı bir siyaseti ve farklı bir bölgeyi ele alıyor. Derlenen yazılar daha sistematik, hem Dev-Yol'un güneydoğu'daki Kürt illerindeki varlığını serimliyor hem de bu süreçte yer alan isimlerin ağzından hikayeler ile kişisel boyutta insani yöne de yer veriyor. Fakat tanıklıkların çokluğu ve arka arkaya sıralanması olayların kronolojisini de bozduğu için kafa karışıklığına sebep veriyor. Hayati Yıldız bu isimlerden biri olsa da aslında derlemeyi yapan da kişi. Üstte belirttiğim gibi hayatını kaybedenler için de ayrı bir bölüm açılmış durumda. Anlıyoruz ki DY, Malatya, Elazığ, Dersim gibi sınır şehirlere istinaden bölgede bazı gençlerle sağladıkları istisna kabul edilebilecek irtibatlandırmalar hariç dışarlıklı kalmış. Daha çok üniversite öğrencileri ve öğretmenler ile seksiyon kurma çabasına girişildiği anlaşılıyor. Ortalama yüz bin tiraja ulaşan dergi bölgede belki bin tiraja ulaşamamış. DDKD'lilerle çatışma süreci, genel merkez ile yaşanan diyalog ve tartışmalar, bir itirafçının polis ifadesi gibi detaylar eserin ilgi çekici tarafları. Bundan dolayı da kitap, nıların derlemesini aşan belge niteliğinde bir esere dönüşüyor.

4 Ağustos 2024 Pazar

Alain Badiou - Fransız Felsefesinin Macerası : 1960'lardan Günümüze

 Çağdaş politik felsefenin en önde gelen isimlerinden Baidou olumlu yada olumsuz bir esin kaynağı olarak kendisini etkileyen farklı düşünürler ve onların savunduğu veya öne sürdüğü bazı kavramlar üzerine hasbihal ediyor. Tabi bağlamından kopan ve diyalog ve hatta polemik usulüyle ilerleyen yazıları anlamak bu manada anlamlandırmak biraz güç. Dolayısıyla eserin isimlendirmesi umutlandırdığı vaadi yerine getirmekte bir miktar zorlanmakta. Çokça aşina olduğumuz Sartre, Althusser, Lacan,Deleuze, Foucault, Derrida, Ranciere gibi fikir adamların yanısıra coğrafyanın bu tarafında çok da bilinmeyen Cangulheim ve Ricoeur gibi isimler konuk edilmiş. Diğer yandan önsözde ayrıca Fransız Felsefesi tanımının alanında nereye denk düştüğüne dair bir tanıt koyma çabası öne çıkıyor. Altı adet nokta ortaya koyuyor yazar: 

+Kavramın canlı olduğunu, bir yaratım, bir süreç ve bir olay teşkil ettiğini ve bu sebeple varoluştan ayrı olmadığını göstermek.

+Felsefeyi modernliğe kaydetmek, yani diğer bir deyişle, onu akademiden çıkarmak, yaşamda dolaşıma sokmak. 

+Bilgi felsefesi ile eylem felsefesi arasındaki karşıtlığı terk etmek.

+ Felsefeyi doğrudan siyaset sahnesine yerleştirmek.

+Özne sorusunu tekrar ele almak, düşünüm modelini terk etmek, böylelikle bilince ve dolayısıyla psikolojiye indirgenemeyecek bir özne düşüncesi konusunda psikanalizle tartışmak

+ Yeni bir felsefi serimleme tarzı yaratmak, edebiyata rakip çıkmak.

24 Haziran 2024 Pazartesi

Cafer Solgun - Demeyin Anama, İçerdeyim / Arzu Demir - Medreseden 5 Nolu'ya Nuri Yoldaş

 

Sol anı kitaplarından biri de ilk gözaltılarını çocuk yaşta yaşayan ve 80'leri hapishanede geçiren Dev-Sol hükümlüsü Cafer Solgun tarafından kaleme alınmış. Darbe sonrası genç yaşta sorumluluk üstlenen yazar cezaevi sürecinde de uzlaşmaz tavrını öne çıkartıyor. Zamanla Dersim Alevi kimliğinin öne çıktığı gözlemlenmekte. Bu eseri de doksanların çalkantılı dönemi öncesinde tahliyesi ile sonlandırıyor. Cezaevi sürecinde yaşadığı kimi zaman işkence ve direniş odaklı kimi zamanda insancıl gözlemlere dayanan anılar aktarılıyor. Sonrasında Kürtçü harekete yakınlaşması, Yüzleşme derneğine başkanlık etmesi, yazın dünyasına ağırlık vermesi ve hatta Taraf gibi gazetelerde yazması gibi gelişmeler bu kitabın konusunun dışında. 

Diyarbakırlı 70'ler TKP'sinin mensubu Nuri Duruk ve ailesinin hikayesi onların ağzından veya onlarla birlikte Arzu Demir tarafından kaleme alınmış. Diyarbakır cezaevindeki zor koşullar ve işkence ardından Hizbullah'ın baskısıyla İzmir'e göçme ve ayakta durma çabası bütün aile fertlerinin tanıklığıyla anlatılıyor. Nuri Duruk 80 öncesi döneminde sağlık çalışanı olarak Tüm Sağlık Personelleri Derneği yönetiminde yer alan isimlerden biridir.

5 Haziran 2024 Çarşamba

Mehdi Bektaş - Devrim Bitmeyen Sevda

 

Kemalist ve sosyalist bir görüşe sahip olduğu belli olan yazarın gençliğimizdeki İnkılap Tarihi dersini hatırlatır ve gerçekten de hatırlamayı hakeden  ve Osmanlı'dan 70'lere süren zaman çizelgesini okuyucuya yansıtan bir çalışma. Çocukken biraz da çevrenin etkisiyle cumhuriyetin ilk kuruluşundaki sağcı muhalefetin taraftarıydım. Uzun bir süredir değil elbette. Bu değişiklik vicdan ile duygusal bir bağlamda gerçekleşmişti. Hala da toplum hazır olmadığında devrimlerin adım adım gerileyeceğine inanan reformist birisiyim. Şimdi düşünüyorum da Atatürk'ün manipülatif otoriter davranışları gerçekten de büyük bir cesaret gerektiren bir ihtiyaçmış. Toplum o kadar geriymiş ki inkılaplar bugün pek çok noktada geriye düşse de büyük bir zihni atılımın tohumlarını atmış. Ayrıca muhalifin ne kadar vizyonsuz, parçalı ve oportünist olduğu gerçeği de netlik kazanmış durumda. Hayatta inandığım bir şey vardır. Tarihte öyle olması gerekiyormuş ki öyle olmuş. Tıpkı 25 senelik şu anda da yaşadığımız dönem gibi .

29 Ocak 2024 Pazartesi

Davut Kurun - Sınırlara Sığmayan Sınırsız Anlar / Cemil Gündoğan - Kawa Davası Savunması ve Kürtlerde Siyasi Savunma Geleneği

 

Kürt sol hareketinin radikal kanadında yer alan Kawa grubunun önde gelen isimlerinden Davut Kurun bu anı kitabında memleketi Dersim'e yönelik toplumsal gözlemleri ve hikayeleri Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya gibi lider kadroyla hemhal olduğu siyasi aktiviteye bağlıyor. Bir yandan da her zaman Dr. Şıvan'a sempatisini kaybetmediği anlaşılıyor. Kawa bölünmesinde muhalif kanatta yer alan yazar, politik hayatına Avrupa'da devam ediyor ve PYSK'de somutlanan ve dağılan birleşme sürecinde aktif rol alıyor. Yazım tarzı biraz dağınık ve argo kullanımı feodal kafa karışıklığını sergilemekte. Sektolojik açıdan bir seviyeye kadar doyurucu.

Aynı hareketin merkez kanadı yöneticilerinden Cemil Gündoğan'ın eseri ise akademik konu ve üslubu ile üstteki tarzın diğer kutbunda yer alıyor. Sık sık ünlü sosyolog Bourdieu'nun terimlerine başvurarak eleştirel bir okuma yapıyor. Kürt isyancıların romantize edilerek efsaneleştirilmesine, modern Kürt mitlerindeki uydurmalara değinmekten kaçınılmıyor.  Kawa hareketini besleyen kökler ve hareketin sönümlenmesi bir bölüm, yazarın kaleme aldığı hareketin savunmasının yazıldığı cezaevi koşulları ayrı bir bölümde yer alıyor. Kitabı asıl bölen hat ise ideolojik ve siyasi savunma geleneği kapsamında Osmanlı'dan günümüze Kürtçü hareketlerin mahkemelerdeki tavır ve savunmaları üzerine şekilleniyor. En sonda ise Kawa'nın politik görüşlerini ve saptamalarını içeren savunması tam tekmil yayınlanmakta



25 Eylül 2023 Pazartesi

Haz. Kader Çeşmecioğlu - Ateşe Uçan Pervaneler: Devrimci Yolcu Kadınlar Anlatıyor / Pamuk Yıldız - O Hep Aklımda

 

Sol belge/anı/tarih dizisinde devrimci hareketler içinde kadınların yerini sergileyen iki kitaptan ilki yaklaşık 30 kadın devrimcinin kendi ağzından yaşadıklarını anlatıyor. Birbirine benzeyen bir hayat deneyimini paylaşıyorlar. Erken yaşta haksızlığa, adaletsizliğe karşı duyarlı olma, sol literatürle tanışma ve kadro olarak çalışmaya başlama. Bir çoğu hapishanelerde benzer sıkıntılar ve sonrasında ise maddi koşulların getirdiği zorluklar. Geçmişlerine yönelik hatta feminizm açısından bile pek de özeleştiri mekanizmasının çalıştırılmadığı resmi sol tarih çizgisine yakın bir derleme.

Gelişmiş ya da gelişmekte olan değil vicdanıyla, ahlakıyla, kültürüyle gerilemekte olan bir toplumuz. Hani burjuva deyişi vardı ya, "fikrine katılmıyorum ama". Bunun çok uzağında olmayı geçiyorum, katilin, teröristin, tecavüzcünün, ne kadar adi bir suçlu  olursa olsun, hukukun halk adına karar verip cezalandırılması yerine işkenceyle öldürülmesini, linç edilmesini gönül ferahlığıyla çoğunluğumuzun kabul edeceğini ve bilakis isteyeceğini biliyoruz. Politik taraflardan azade bir şekilde hem de. Halbuki bu bir turnusol. İnsan canından daha önemli pek az şey var.  Ne alaka demeyin. Yunus Emre'ye, Mevlana'ya bakın, onları utandırıyoruz. Bir yandan da savunduğumuz değerler deriz, mevlevi ayinlerini turist mezesine çeviririz. İkiyüzlülük artık karakteristik bir özelliğimiz olmuş. Niye bu sızlanmalar, mıymıntılıklar benim cephemden? Bu kitapta anlatılanların, işkencelerin, eziyetlerin yarısının bile doğru olma ihtimali. Tüyler ürpertici geçmişimiz. 12 Eylül ile hesaplaşma bir kaç general üzerinden değil alttan başlamalıydı da onda da dönüverdik hızlıca.


23 Ağustos 2023 Çarşamba

Metis Defterleri - Göçebe Düşünmek

 

Deleuze Düşüncesinin Sınırlarında altbaşlığını taşıyan bu eser Türkiye kökenli yazarların kaleminden çıkma 13 makaleyi biraraya getiriyor. Siyasetten sinema ve müziğe geniş bir yelpazede konu çeşitliliğimsağlanmış. Şahsen Deleuze'ün yarının siyasetçisi olduğunu kabul etmekle beraber anlatısını büyük tutması sebebiyle, evrensel bir çözümleme ve ayrıştırıcı keskin tarzı, kendisine çok da ısınamadım. Birbirleri arasında tamamlayıcı olarak inşa ettiği terim ve kavramların muğlaklığının (hatta tezat göndermelerin: kaçış çizgileri çağrıştırdığı teslimiyetten ziyade direniş ve yaratıcılık noktasında ricatın ilk adımlarına ya da göçebe olmak seyyar olmak manasında değil bu kaçış çizgilerini yaratan özneye daha fazla denk düşmektedir) fikirlerinin muhteviyatını aşarak modern düşünürlerin aklını çeldiğini ve günümüzde fikirleri  hakkında en çok yazılan  düşünür olmasında çantasından çıkardığı bu aletlerin gücünün etken olduğunu da düşünürüm. Fark, oluş, virtüel, molar, moleküler gibi özgün kavramların bahsi özellikle başlangıçtaki makalelerde yer bulsa da Deleuze'ün fikirlerine bunun ötesinde bir aşinalık , bu derlemeyi sindirebilmek için gerekli bir şart halini alıyor. Zira yaratılan bir etkinlik olarak hakikatın kaynağı, yaratıcılık da öznel değilse ne olabilir paradoksuna aranan cevabı konu alan makaleyi okumak için çok da beklemeye gerek kalmıyor. Aynı Deleuze'ün Hegel ile diyalektik üzerinden derdini irdeleyen ilgi çekici makalede olduğu gibi.

iktidar aynı anda hem molar/ağacımsı hem de moleküler/köksapımsı hatlarda işler

günümüzün kontrol toplumunda öznellik çok sayıda kurumun farklı kombinasyonlarda ve dozlarda eşzamanlı olarak üretilmesiyle oluşur.

marksist kategorilerden yararlanmalarına rağmen totalleştirici, indirgeyici ve temsile dayanan düşünceleri çapraz ateşe aldılar. marksizmin vücuda geldiği modern sosyalizm deneyimlerine, parti siyasetine, öncü aydın konumuna keskin eleştiriler getirdiler. Marksizmin toplumsal analiz kategorilerinden üretim ilişkileri kavramı yerine arzulayan toplumsal makineleri, yapısal ilişkiler kavramı yerine de toplumsal akışlar kavramını tercih ettiler. Sınıfsal çıkar, sınıfsal çelişkiler ve ideoloji yerine şizo-analize, maddi üretim yerine toplumsal üretim ve bilinçdışına öncelik tanıdılar. Çalışmaların odağı ve amacı psikanalizin bir devlet dini, terapistin de bir devlet rahibi haline geldiği bir çağda, modern söylemlerin ve kurumların arzuyu nasıl sömürgeleştirdiğini göstermek ve arzuyu özgürleştirmektir. Arzu bilinçdışı tarafından yaratılmış, duygulanımsal ve libidinal enerjiler üreten bir makinedir. Arzunun devrimci bir arzu olmasına gerek yoktur çünkü arzunun kendisi zaten devrimcidir.

kapitalist toplumda artık efendiler yoktur, başka köleleri kumanda eden köleler vardır. 

göçebe savaş makinesi, devlet aygıtının ve kapitalist makinanın ölümcül makinasına meydan okuyan bir makinadır. Savaş makinasının amacı isminin çağrıştırdığı bütün militarist anlamlara karşın savaş değil, yaratıcı bir kaçış çizgisinin çizilmesi, pürüzsüz bir uzam ve bu uzamdaki insanların hareketinin bilişimidir. devlet aygıtının "kapma" savaşına karşı kurucu bir göçebeliktir. çünkü bu makinayı bir askeri aygıta , bir savaşa dönüştürebilecek tek şey, bir devlet aygıtı tarafından kapılma ihtimalidir.