NEVERMORE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NEVERMORE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2010 Pazar

Nevermore - This Godless Endeavor (2005)

Heyo konsere gidiyorum.
Öncesinde grubun zamanında dinleyemediğim bu albümü hakkında bir kaç şey çiziktireyim. Evet, bu albümden hazzetmeyen ender kişiler arasında yerimi yavaş yavaş yengeç yürüyüşüyle alıyorum. Vokalin operet havasının söndürüldüğü derdest edildiği bu albümde gitarlar öne çıkıyor. Besteler ise kompleks yapısıyla dikkat çekiyor. Bana göre akmıyor şarkılar bir türlü. Gruuvi öğesi var ama bir garip. Bana göre değil yane. İşin aslı bu grubu dinlememde en önemli sebep vokaldi. Enstrümanlar ya da vokal yumuşamış değil ama ne bileyim, sevmedim yafu. Gelmeyin üstüme.

6,0/10

30 Haziran 2010 Çarşamba

RETRO: Nevermore - Enemies of Reality (2003)

Grubu dinlemeyi bıraktığım albüm. Bunda sadece sahte gürültülü prodüksiyonun, bazen garipleyen gitar tonunun, pataküte davul kaydının (ki St.Anger'daki hiç olmazsa hırçın ruhhalini yansıtmada başarılıydı), geride vokallerin katkısı yok. Bestelerin yapısı da bir garip, aniden parlıyor duruluyor, sıkıyor bığuyor azdırıyor gaz veriyor. Dengesiz anlayacağınız. Parçaların bazılarını da misal Noumenon dinlemeyi yarıda bırakıp kırları yeşillikleri börtü çiçekleri izlemeye koşuyorsunuz. Tabiri caizse garip bir albüm, benim için fazla progresif ve modern bir çalışma.

7,0+/10

26 Haziran 2010 Cumartesi

RETRO: Nevermore - Dead Heart in a Dead World (2000)


Bugüne kadar grubun dinlediğim albümlerine bakarsam en iyisinin bu olduğunu düşünüyorum. Warrel Dane'in vokalinin yetkinleştiğini, müzikteki bazen rahatsızlık verici ham thrash etkisinin kontrol altına alındığını, enstrümanların vokalle özellikle yükselme anlarında uyumunun önceki albümlere göre daha başarılı olduğunu da ekleyebilirim. Şarkıların nakaratları hiç olmadık bir şekilde hep beraber söylemelik, eşlik etmelik. Evolution 169 ve Believe in Nothing'de olduğu gibi. Albüm grubun en mühim parçalarından biri olan The River Dragon Has Come'ın yanısıra şans eseri aslının Simon and Garfunkel grubuna ait olduğunu öğrendiğim Sound of Silence gibi bir hitin yeniden yorumunu da içeriyor. O naif şarkının geçirdiği transformasyon şaşırtıcı doğrusu. Elbette Dead Heart in a Dead World gibi bir kapanış parçasının adını da anarak grubun sevdiğim çoğu bestesinin bu albümde yer aldığını belirtebilirim.

9,0/10

RAMMSTEIN KONSERİ

Yeni bir başlık açmaya erindim gayri. İş çıkışı apar topar bol yürümeli bir yolla İnönü'ye vardık. Kapıda satılan biletlerin fiyatını görünce yine vaktinde biletini alan benim gibi müzikseverlerin cezalandırıldığını gördük. Neyse yola devam, yürü yürü , kalabalık eh fena değil. Anaaa, saha içi yarısında bitti, sermişler engeli. Ohh babam sahanın yarısı sahne önü. Evet orda uzakta bir Rammstein var, o Rammstein bizim Rammstein'ımızdır. Gitmesek de görmesek de .. Neyse, yine can sıkıcı bir durum. Daha sıkıcı olan ise bu setin sahne önü ile arkası arasında ayrım yapan asıl hat olmadığını sonradan öğrenmem :-( Farketmez, hiç olmazsa biraz yükseltiydi durduğum yer. Konser başlar, şov öğeleri esirgenmemiştir. Hala genç izleyicilerin kudurduğunu görebilmek güzel. Ancak ses vasat, sert ama kısık. Uzaktan taa sahnenin ordan bir yerden geliyor. Müziğe entegre olmak zor. Şarkı seçimi peki, daha iyi olamaz mıydı? Artık kaçıncı neyseyi çektiğimi bilmiyorum, müthiş bir ses dinledik ve büyük ekrandan hoş bir şov izledik. Bir buçuk saat için bissürü para verip aklımda çok daha iyi olabilirdilerle ayrıldık. Ancak sahne önündekilerin süper eğlendiğinden eminim. Dalga oldular dalgalandılar kayık taşıdılar.

19 Haziran 2010 Cumartesi

Nevermore - Dreaming Neon Black (1999)


Her nedense bu albümü dinlemeyi es geçmişim. Ancak Poison Godmashine gibi klasikleşmiş devasa parçayı daha önceden bilmişliğim var. Albüm önceki thrash çizisinden yine bir miktar vazcayıp progresif heavy metale yine bir çimdik yaklaşıyor. İşlediği konsept konudan kaynaklı karanlık bir sound hakim albüme. Vokalin sevgilisi dini bir tarikata katılıp ortadan kayboluyor ve öldüğü sanılıyor. Gerçek bir hikaye. Vokallerin melodikleştiği ve bir miktar çeşitlendiğine tanık olsak da beni rahatsız eden disharmonik tavrı korumaya devam ediyor. Müzik de aşırı teknik olmasa bile kolayca sindirilemeyen, içinde konsepte uygun bir tepkisellikte lö agresyon ve hiddet biriktirmiş bir yapı sergiliyor. Sonlarda ise enteresanlıktan uzaklaşıyor parçalar. The Death of Passion, Dreaming Neon Black ve The Fault of the Flesh diğer kuul besteler.

8,0-/10

10 Haziran 2010 Perşembe

RETRO: Nevermore - The Politics of Ecstasy (1996)

In Memory ile aynı sene çıkan bu albümde de sound pek fazla değişmiyor. Belki birazcık daha thrashy denilebilir. Yahu gayet thrashy. Bizim popidik demir Çelik misali müzikle alakasız ve biraz da didaktik vokal tekniği devam ediyor. Biraz da olgunlaştığını söyleyebilirim. Yine devam eden ciddi ve reel sözler biraz daha incelmiş profesyonel bir hale bürünmüş. Bu ilerlemeyi albüm kapağında da görmek isterdik doğrusu. Çok 90'lar... Bu incelikli tavır tüm albüm boyunca sürmüyor. Misal albüme ismini veren parça kızgın ve tepkisel sözleri progresivite ile birleştirmeyi başarıyor. Ha keza Tiananmen Man ile birlikte politik sözlerin müzikalliği de tartışmaya açılabilinir. Ancak gönüllere taht kuran parçanın Next in Line olduğunu söylemem gerekli.

7,75/10

2 Haziran 2010 Çarşamba

RETRO: Nevermore - In Memory (1996) EP


Beş parça içeren bu EP çeşitlilik arzetmekle beraber yavaşlayan temposu ile dikkat çekiyor. Opitimist or Pessimist gibi baba bir şarkıyla açılan albüm maalesef ultra yavaş keyifsiz bir parça ile sonlanıyor. Diğer şarkıların özellikle nakaratlarında thrash sertliği ilgiyi alakayı uyanık tutuyor.

8,0/10

26 Mayıs 2010 Çarşamba

RETRO: Nevermore - Nevermore (1995)


Vokali ilk duyduğumda çenem iki seksen açılmıştı, bu adam kabız olup tualette acı içinde çığırsa ben kapı dışında mest olurum yafu diyodum. Albümlerini dinleyince, ne yalan söyleyeyim, biraz hayalkırıklığına uğradım. Vokal kısımlarıyla genelde uyumsuz enstrümanlar, karanlık ve yabancılaştırıcı atmosfer, ağır ve yeterince hızlı olmayan temposu yadırgadığım bazı noktalardı. Şimdi tekrar dinlediğimde mırıldanarak melodilere kolayca eşlik edebilmek şaşırtıcı doğrusu. Aldığım keyif de bir kaç numero artmış görünüyor.
Grubun tarzını belirlemek zor. Power metal diyen bile çıkıyor. Tamam thrash'i anlarım hatta gitar tonunda felan death bile hissedilir de power mı? Tabi Avrupa tarzı klasik tarzda değil bu farklı Iced Earth gibi derler. OK uzatmıyorum ama bence bu progresif/heavy metal gibi bir şey. Dinlemek bazen ağır kaçsa bile işin sırrı şu: Usul usul akan vokale direnmemek ve kendini akışa bırakmak. Şarkıların hepsi güzel ala ama albümün ilk kısmı pek ala. Sanity Assassin ve Garden of Gray klasik değerde.

8,50-/10