28 Haziran 2026 Pazar

Parks and Recreation (Sezon 1) - The Expanse (Sezon 6) - Cunk On Earth - Love, Death+Robots (4. sezon) - The End of the F***ing World (Sezon 1-2) - Stranger Things (5. sezon)

 2009'da ilk çekilen bu işyeri komedi dizisi biraz Office ekolünü devam ettiriyor. Utandırıcı, garip ve itici durumlar karşısında karakterlerin iletişimsellik çabası, kameraya bakıp belgeselimsi demeçler felan. Tarz olarak bana yakın değil amma Office'den bir kademe daha alışabilirsiniz. O diziyi sevenler ise bir kademe daha az sevecektir. Bu sarışın kadın karakter bir kasaba belediyesinde parklar ve bahçeler müdürlüğünde çalışıyor, işini gereğinden ciddiye alıyor, yine küçük ölçekli de olsa ondan çok önde olan yerel politikacı annesinin gölgesinde kalmış. Bir inşaat alanını parka dönüştürme projesini üstlendiğinde hem mahalle halkı ile hem iş arkadaşları ile ki içlerinden birine yanıktır bayağı biraz da, aksiyonlar. Herşeyin olumlu tarafını görerek kendi kendini motive etme yöntemi ayrı usandırıcı. Ben devam etmeme hakkımı kullanmak istiyorum müsadenizle.

İttire kattıra biraz da hayran kitlesinin zorlaması ile 2021/2022 tarihleri arasında 6. sezona ulaşan bu hardkor bilim kurgu dizisi, hikayeyi tamamlayamamayı başarıyor. Büyük bir gayretle uzata uzata sonunda bu son sezonu ile izleyeni mağdur ediyor. İşin kötü yanı bu sezonda işler civcivleniyor, bir heyecanlanmalar kıpırdanmalar başlıyor. Kuşaklı, dünyalı, marslı ihtilafının ötesinde (ki göktaşı saldırısı karşısında çaresizlik iyiydi beya) bilinmeyen bir uzaylı tehdidi bir yana yabancı bir gezegende başka kumpasların izini izleme imkanı buluyoruz. Buluyoruz da ne oluyor, koca bir hiç.

Cunk on Earth sadece 5 bölüm süren ve ayrıca filmi de olan sanırım bir BBC komedisi. Dizi bir tık daha iyi. Yine alaycı bir belgesel tadında dünyanın tarihi işleniyor. Konunun gerçek uzmanları, bilim insanları, tarihçiler, tıpçılar konuk olarak alınıp akla gelmeyecek en saçma sapan, alık, aptalca sorulara maruz bırakılıyor. Aptala yatan bir tavırla keskin gözlemlerle sunum yapıyor ablamız. Garipliklerle dolu bir komedi daha. Yeni nesil hayatın bu absürtlüğünü seviyor demek ki.

Netflix'in özel bilim kurgu animasyon serisi Aşk, Ölüm ve Robotlar dördüncü sezona ulaşmış. Ancak artık eskisi gibi çılgın değil. Hatta tabiri caizse tekrar girdikleri de düşünülebilir. Sansasyonel bir şekilde biraz beyin kurcalatan bir tarafı vardı dizinin. Şimdi bu gücünü kaybetmeye başlamış görünüyor. Kim bilir, belki de devam etmez, bilemedim şimdi. Tabi böyle dedik diye 

ilginçlikler yok diyemeyiz. Dev bebe titanların olduğu bölüm şaşırtıcıydı. Tiranozorlu ölüm yarışı da oldukça heyecanlı. Çirkin RHCP klibi ise bir o kadar anlaşılmaz. Çekim ve animasyon tekniği deneyselliği öne çıkıyordu sanki.

Daha çok ergenlere yönelik Şu Lanet Dünyanın Sonu dizisi azçokbiçok ses getirmişti diye hatırlıyorum. Gerçekten de izlenilir, bir yandan psikolojik bir tarafı var, bir yandan da kara mizah. Bu çok yönlülüğü, sözde aksiyonda tasarruflu hareketi ile gayet modern bir çizgide, yeni nesile olduğu kadar bizim gibi insanlara da hitap etme başarısını gösteriyor.
Peki ne sığdırmış bu iki sezona? Bir liseli ergen çocuk var, annesi çocukken gözleri önünde canına kıymış. Babası bir garip. Bu da kendini psikopat sosyopat sanıyor, acıyı hissetmek için bir dönem elini bile haşlamış, hayvancıkları öldürüyor felan. Kafasına birini öldürmeyi koymuş, hissiyatı merak ediyor, çünkü hissiyatını kaybetmiş. Dünya yabancısı yani. Kızı da babası terk etmiş, anası başkasıyla evlenmiş, bebe bir üvey kardeşi olmuş ve ailenin tüm şefkati bebeğe. Burada ihmali görmüşken üvey babasından da ufak ufak tacizler başlamış, anası görmezden geliyor. Öfkeli bir mizaca sahip. Okulda gördüğü bu tuhaf çocuğu ikna edip evden kaçıyorlar. Çocuk da bari ben bu kızı öldüreyim diyor. Fİlan filan birbirlerine ısınmaya başlarken boş sanarak sığındıkları bir evde, kızı evsahibi sapık profesörün tecavüzünden kurtaracığım derkene bol kanlı bir şekilde oğlanın katil oluşunu izliyoruz. Polisten kaçıyorlar bir müddet, kızın sorumsuz üvey babasına sığınıyorlar. İlk sezon çocuğun vurulmasıyla bitiyor. Sonrasında aylar geçmiş, oğlan hastanede tekrar yürümeye başlamış. Kızın anasının zorlamasıyla kızı reddetmiş. Değişik İngiliz kanunlarına göre de serbest kalmış. Tok, babası kalp krizi geçince arabada yaşamaya başlar. Bir tehdit mermisi alınca da kızı koruma gayesiyle takibe başlar ki ne görsün kız başka bir oğlanla yakınlaşmış, evleniyor bile. Tehdit eden ve aslında bu ikiliyi öldürmeyi kafaya koyan siyah kadın ise sapık profesörün bir aşığı. İntikam peşindeyken bunların aracına otostop çekerek bir müddet niyetini belli etmiyor. Yani herkes kendi bunalımını yaşıyor. Neyse öyle böyle mutlumsu sona doğru bir gidişat.

Stranger Things'i de bitirme gayesiyle bitirdim. Her şey sonuçlansın, sonu bağlanmadık bir şey kalmasın. Baştan beri diziyi saçma bulduğum gizli değil. Askerlerle çatışıyorsun, Rambo gibi onlarcasını öldürüyorsun ama bizim ekiptekilere bir şey olmuyor felan. Fantastik bir dizi de fantastik kurguya bu dizi ile adımımızı atmadık. Kendi içinde mantık diye bir kural seti de icat edilmiş. Burada o yok işte. Woke itiraflar, gözleri belerte belerte uzun diyaloglar, iç dökmeler vs. Nostalji yanı eski kuşağa, bu bahsettiğim formüller Abd'nin yeni kuşağına hitap ediyor. Dizinin başarısı da bu. Rezalet değil tabi ki, kendini izlettiriyor, aksiyon tarafı kuvvetli. Bitti, sonunda bitti. Darısı Witcher'ın başına.





Sólstafir - Hin helga kvöl (2024)

 2 sene geriden geliyorum. Sevdiğim grupların albümleri bile bir kenarda bekliyor zira dinlediğim kayıtların hakkını vermeden bırakmıyorum. Solstafir melankolik bir damarı olan, kendine has sesi inşa edebilmiş güzel gruplardan biri. Bu son albümü kötü tepkilerle  demeyeyim de aynı helecanla karşılanmadı. Bence biraz da haksız değerlendirmelere konu olmuş. Bir iki haklı oldukları eleştiri var bittabi. Albüm sıkıcı değil ama bazı parçaların uzadığı, tekrara düştüğü, bir türlü atılım yapamadığı aşikar. İşin ironik tarafı uzun parçalar ve yavaş yavaş kendini inşa edip patlayan bestelerde başarılı grup bu kayıtta kısa şarkılar yapmayı amaç edinmiş. Demek ki %100 başardıkları söylenemez. Grubun geçmişini biliyoruz, dinleyeni sarsıp titretme kudretine sahipler. Diğeri de şu: Progresif metal yapan gruplarda popülist-soft-elektronik ve pop ritimleri kullanımındaki artan eğilim. Özellikle bateri dans ritimlerine yaklaşıyor bazen. Bu albümün ilginçliği ise sound olarak her bir tür örneği içermesi, dağılmış mı dağılmamış mı, bence ayarı tutturabilmişler. 2. şarkı misal tam tersine inanılmaz güzel bir agresiflik sunuyor. Hin helga kvol diyorum yani. Devamında ise poptiri poptiri ritimler yine de hoş bir parça inşa ediyor. Post rock çalışması Salumessa süresi uzun kaçmış. Son şarkı ise tam bir süpriz: dark jazz örneği olarak kaydın en iyisi olabilir de olmayabilir de. Bu vesileyle Böhren ve Kilimanjaro gibi karanlık caz gruplarını özlediğimin farkına vardım. Neredelerdir acaba arşivleri, kurcalamak lazım. Bu çeşitlilik niye olabilir, bir düşünürsek belki de bir konsept kayıt bu. Sözleri artık çok kurcalamadığım için bilmiyorum, tahmin sadece.

8,0-/10

26 Haziran 2026 Cuma

The Gathering - Home (2006)

 Bu haftaki konser zincirine gidecek enerjiyi de, sağlık açısından sağlamlığa da sahip değildim. The Gathering konseri de bu hafta taze taze kaçanlardan, hemi de orijinal kadrosu ile birlikte. Belki eş grup zorlasaydı her şey farklım olabilirdi. Bu albüm Anneke'li son kayıt. Başkaları tersini söylüyor ama bence Souvenirs'den daha ilgi çekici. Özellikle ilk yarısı gayet etkileyici. Atmosferik tarafı daha baskın diyebiliriz. Yazın zor tabi böyle melankolik şeyler dinlemek. Sonbahar dinlemelerine saklamanızda fayda var.

7,50+/10

25 Haziran 2026 Perşembe

Richard Wagner - Die Walküre (1966, Solti) (2001, Levine)

 4 saatlik bir yolculuğa hazır mıyız? Nibelung destanının ikinci sıradaki Valkürler'ü Wagner besteleyerek ses kazandırıyor. Valkürler, Odin'in hizmetinde ruhani savaşçı bakireler oluyor. 50-60'lı yıllarda Solti'nin bu destan serisini kayıt ettiği albümler pek ünlüdür. Video kaydı olarak ise James Levine şefliğinde New York'daki ünlü Metropolitan Opera'sında kaydedilen görece daha yeni versiyonu seçtim. Kayıtlar yine oldukça güçlü bir intro ile açılıyor. Ardından bestecinin o yoğun ve dramatik anlatımcı tarzına geçiyoruz. İlk sahne'de bu anlatımcılık yoğun ve biraz da bu yüzden sıkıcı. Savaşçı Siegmund aç ve susuz ve yaralı bir eve sığınır. Evin hanımı Sieglinde ile bir hoşlaşmalar başlar. Evin adamı Hunding gelir, kimsin kimlerdensin diye sorar. Meğerse kendi kabilesinin saldırılarından kaçan düşmanıymış, der bu akşamlık misafirimsin, yarın silahını vereceğim, kapışacağız. Hunding lanet biri, haydut belli, karısı onu uyutup Siegmund'a der ki, tek gözlü bir ihtiyar, Odin mi Wotan mı babası mı neyse, geldi şu kılıncı şu ağaca tıktı, kim onu çeker kurtarır hem kılıncın hem de benim gönlümün efendisi. Bunlar konuşur hasbıhal ederken uzun zamandır ayrık düşen ikiz kardeş olduklarını anlarlar.
Her iki kaydı sopranosu, baritonu karakter karakter karşılaştırmanın manası yok. Ama ilk sahnede Solti'nin Sigmund'unum çok daha rahat bir biçimde söyleyebildiğini duyabiliyoruz. Levine'in Sieglinde'si ki görsel olarak da tanık olabildiğimiz gibi histerik bir tarz izliyor. Ve işe de yarıyor. Solti'nin kaydında enstrümanlar daha önemli belli ki, belli bir keskinlikte çalınarak destanın şiddet-savaşgan yönü vurgulanmış.
İkinci sahne de etkileyici bir şekilde, Star Wars benzeri bir heyecanla açılmakta. Tanrılar katındayız. Wotan'ı karısı Freya haşlamaktadır. Gittin ölümlülerle beni aldattın, ikiz çocukların oldu, bir de bunlar ensest ilişkiye girdiler, tüh Allah belanı versin diye. Diyalogları gerçekten uzun sürüyor. Ortasındaki keman harmonisi Levine versiyonunda oryantalist kulakları şenlendirmekte başarılı. O kadar dırdıra teslim oluyor Wotan, ağlaya sızlaya kızı baş valkür Brünnhilde'ye oğlu Sigmund'un canını alma emrini veriyor. Brün kızcağız, acıyor bu suçlu çifte, kıyamıyor canlarına. Zaten kız Siegliende suçluluk ve vicdan muhasebesinde derbeder olmuş. Kaçak çifte boynuzlanan koca Hunding yetişir ve Wotan'ın verdiği güçle Sigmund'u öldürüverir. Wotan oğluna veda ederek, kız Brunn benim emrimi çiğnedin, peşine düşmek boynumun borcu olsun der ve sahne sona erer. Ağdalı, temposu genel olarak çok yavaş, dramatik diyaloglarla yüklü sürünen, süründüren bir sahnedir.
3. sahne valkürlerin tantanası yani o ünlü marş ile açılıyor. Valkürler dağda toplanmış, babasının hıncından kaçan kızkardeşleri Brün ve terkine attığı Sieglinde'nin gelişini gözlüyorlar. Sinire dokunan holölö savaş çığlıkları da eksik değil. İrezil Sieg (neden? Çünkü kardeşinden olma bir bebeği vardır karnında) kaçar ama Brün ona yetişen babasının cezalandırmasını kabul eder. Babası onu bir kahramanı bulana dek derin uykuyla cezalandırır. Saatlerce ah kızım, vah kızım, sen beni zorladın diye acıklı ağıtlar yakar. Koruma amaçlı da ateşten bir duvar örer kızın etrafına. Sonuç olarak drama ve duygusallıktan ziyade destansı atmosferi önceleyen Solti kaydı bir tık önde. Ama dinlediğim üç Wagner bestesine göre en ağır, en temposu düşük, en zorlayıcı beste de budur. Seveni çok sever, sevmeyeni de eh işte...

6,25+/10 / 6,25/10








20 Haziran 2026 Cumartesi

Destruction - Mad Butcher (1987, EP)

 Oldukça dengeli amma ufak tefek bir mini albüm bu. Kayda ismini veren şarkı oldukça beğeniliyor anladığım kadarıyla. Oturmuş enerjik bir sounda sahip şarkı bitime yakın da ilginç bir geri dönüş yapıyor. Diğer bir parça ise bir cover, gotik ve teyatral kökü seçilebiliyor. Solo yakışmış diyebiliriz. Akustik gitar ile başlamasına rağmen takip eden parça klasik thrash çizgisine çığlık vokallerle birlikte kısa sürede varıyor. Yine uzun sololar karşılıyor dinleyeni. Özlemişiz yani böyle şeyleri. Ve son şarkı ise gitar performansa dayalı bir enstrümantal parça, bence gayet hoş, arkadan askeri bir ritim de verilmiş. Albümün kendisi gibi kısa ve bir yere bağlanmıyor. 

6,50/10

19 Haziran 2026 Cuma

Can Gox - DEM (2024)

 Geçenlerde Tırt FM'de en iyi 40 gibi bir listeye denk geldik, yarım kulak dinliyoruz. Yarısında off deyüp kapattık zira şarkılar hep eskilerin iğfal edilmiş versiyonlarıydı. Can Gox'unkiler daha güzel, yanlış anlaşılmasın da bu birinci eleştirim. Bir albüm tümüyle coverlardan mı olması lazım, ikna olamadım. İkinci eleştiri ise tabi biliyoruz, Can Gox'un sesi fazlasıyla Cem Karaca, ki albümde de Islak Islak yorumu eksik kalmamış, ki böyle burnu tıkalı gibi genizden söylemesi de kaşındırıyor beni. Herkese hitap etmeyeceği malumdur yani. Performans özellikle enstrümanlar da bana İstiklal'deki eski bar programlarını hatırlattı bazı anlarda. Buradaki iddia Ahmet Kaya'dan Teoman'a, Manço, Livaneli'ye ve hatta Tan Taşçı'ya farklılık gösteren sanatçılarla bütünleşmiş parçaların nasıl Can Gox potasında eritilebileceğini göstermek olsa gerek. Böyle anladım.

5,50/10

18 Haziran 2026 Perşembe

Yann Tiersen - Les retrouvailles (2005) + Model/Actriz 2026 İstanbul Konseri

Yann Tiersen'in yine içi dolu, sağlam bir kaydıdır. Tarz aynı, hani devamlı tekrar etmeyelim bahiste. Popülaritesi yüksek parçalar da var. Hatta rakamsal olarak biraz yüksek. Farklılıklara eğilirsek, A Secret Place diyeceğim, vokale Stuart A. Staples geçmiş. Yani demem o ki Tindersticks'i çok ihmal etmişim. Yaz maz, iç titreten grubun 2024 albümünü dinleme listeme, dediysem de 2 ay sonra sırası gelir anca, alıverdim. 

7,75/10


Model/Actriz konseri için sadece hayatımda izlediğim ilk 5'te diyip konuyu açtığım gibi kapatacaktım. Biraz daha açmaya karar verdim, her nedense. Mekan Blind, Asmalıçeşme'de Babylon yerine açılmış, bir süredir faaller. Üst katında balkonu da olan küçük ama ferah bir yer. Çok kalabalık, tıkış ıkış kıkış bir performansa denk gelmezseniz rahat edersiniz. Hiç de bahsettikleri gibi kapı açılıyor, sesler karışıyor durumu da yoktu, en azından bu konserde. Ses de iyiydi, IF'e nazaran çok iyiydi. Normalde sık konsere gitmem, hele hafta içi namümkün. Ama bu konsere gözü kapalı gitmeye karar verdim ilahi bir çağrıyla. Malum olmuş böyle süperinden bir eğlenceye tanık olmak demeyeceğim, parçası olmak. Bir kere ortamdaki en yaşlı kişi olabilirim, değilse de ilk üçteydim. Bir yandan yeni müzikleri aramayan, yaşını almış arkadaşlara kızacağdım amma vazgeçtim, gelip arkadaşlarınızla -benim kızım şu okula gidiyor, oğlum böyle, samet ne yapıyor- muhabbetleriniz çekilmezdi. Gençlerle takıldım, odağımız müzikti, eğlenmekti, kurtları dökmekti, memnunum. Öncesinde DJ arkadaş Prodigy tarzına yakın agresif bas yoğun parçalarla ortamı ısıttı. Hani ben metalciyim ama düz durmanın imkanı yok. Partisine gidilir bu arkadaşın. Sonra da grup ve vokali, tabi, seyirciyi avucuna aldı, kedinin yumakla oynadığı gibi evirdi çevirdi, o duvardan bu duvara fırlattı. Oturun dedi oturduk, zıplayın dedi zıpladık, hep oramız buramız oynadı. Tamam grubun gay temasını biliyordum da iri yarı bıyıklı kirli sakallı vokal arkadaşın siyah uzun kadın tuvaleti giyip yurtmacını sıyırıp tekmeler sallamasını, diva tavırlarıyla seyircinin arasına karışmasını, orada durmayıp bir ara balkonda kaybolmasını, insanları bizzatihi dans etmeye teşvik etmesini beklemiyordum. Çok iyi geldi, neye ihtiyacınız olduğunu bilmediğiniz şeyi yapınca farkına varırsınız ya, öyleydi. Son şaşırdığım nokta da grup öyle büyük bir grup değilmiş ya, RYM'nin oyunları işte..

16 Haziran 2026 Salı

Darkwood Sakinleri #1-2-3-4-5 / Bu Çağ #2-3-4

 


Çok süper bir şey buldum, tarihin tozlu raflarında. Ömrü 12 sayıya yeten bir çizgi roman kültürü dergisi: Darkwood Sakinleri. Zagor'dan ilhamla ismini alan dergi çizgi romanın tarihi, dergiler, çizgi bantlar, efsane kahramanlar, çizerler gibi çizgi romancılık ile ilgili dört yana yayılmış farklı konuları içeriyor ve üstüne üstlük türün meraklısının genel kültür açlığını gidermeyi de başarıyor. Yer verdiği çizgiler hem yurt içinden hem yurtdışından daha çok tanıtıcı mahiyette ve biraz daha deneysel/ fikri boyutlarda. Ayrıca bilimkurgu olarak Nemesis ve Oğuz isimli eserler farklı sayılara yayılmış maceralarıyla öne çıkmış. İçerik o kadar zengin ki hangi birinden söz etsek. İlk sayıda ismini borçlu oldukları Zagor'a farklı bir bakış açısıyla hayli yer verilmiş. Takip eden sayıda ise Temel Reis'in izini sürüyoruz. Çizgi romanlara konu olduğu kadarıyla kızılderililerin hikayesine de yer verilmiş. Türkiye'de Baytekin olarak bilinen Flash Gordon başta olmak üzere pek çok kahramana hayat veren A.R. Raymond ile Malkoçoğlu'nun yaratıcısı Ayhan Başoğlu 3. sayının sayfalarına konuk oluyor. Devamındaki sayıda öne çıkan başlıklar Goscinny-Uderzo ikilisi ve onların en önemli eseri Asteriks (Türkçe'de 2 farklı yayınevinin seçimleri doğrultusunda bazı karakterlerin değişik isimlendirildiğini biliyor muydunuz? Hopdediksi mi bilirsiniz Oburiksi mi?), Nemesis'e de ev sahipliği yapan 2000 AD dergisi ve bu vesileyle  İngiliz çizgi romancılığı , İtalyan western ekolünden Tex, Suat Yalaz ve en büyük eseri Karaoğlan. Ve okuyabildiğim son sayı 1996 yılına ait, beşinci sayının konuklarını ise şöyle sıralayabiliriz: Tarzan ve çizeri B.Hogarth, çizgi romandaki gerçekçilik problemi, Japon çizgi roman tarihi, diyalogsuz bir macera: Gon, yerli çizerlerden Şahap Ayhan.


İlk sayısını beğendiğimiz şiir, kültür, sanat, düşünce ve toplum gazetesi Bu Çağ'ın takip eden sayıları da içerik olarak tatmin edici seviyede. 2. sayıda Oğuz Atay'dan esinlenerek Türkiye'nin ruhu var mı diye bir soruşturma yapılmış. Bazı hamaset cevapların ötesinde Cenk Gündoğdu'nun demir leblebi cevabını bir taraf tutuyor gibi tuttum. Bugün yolunuzun geçtiği bir Anadolu köyünde size meyve ikram eden dayılar, rüzgar döner, bir şeyinize gıcık olur ve gözünüzün yaşına bakmadan işkence ede ede sizi öldürebilir. Yoksulların gücetapan ahlakı. Gündoğdu'nun şiiri de bana şair gibi İzmir kamplarında kısa süreliğine misafir olduğum gençliğimin acıklı bir dönemini hatırlattı. Modern çağın düşünürlerinden Alain Badiou'nun Şiir ve Komünizm isimli yazısı, Ahmet Güntan şiirinin şiirin eylem-oluşu etrafında tahlili, Attila Jozsef dosyası da zengin içerikler. 3 nolu sayıda Tanıl Bora ve Maggie Nelson söyleşilerini, Metin Kaygalak ve Cemal Süreya analizlerini okuma imkanı buluyoruz. Soruşturma konusu ise politik şiir ve editoryal çizgi dahil çok da katılmayacağım daha doğrusu sert bulduğum eleştirilere rastlayabiliyoruz. Bununla birlikte son sayfada Ketebe ilanı var.
4. sayıda ise artık eskimeye başlayan değil çoktan eskimiş olan İkinci Yeni dosyası kapakta. Yine de Hasan Bülent Kahraman başta olmak üzere bu soruşturmaya cevap olarak yazılanlar son noktayı başarıyla koyuyor diyebiliriz. Konu burada kapansın artık... Walt Whitman'ın hayatı ilgi alaka uyandırıcı. 1917-1919 sanatsal avangard konulu makale de hayli bilgilendirici. Online dergilerdeki şiirlere bakış da kışkırtıcı. Dergideki bu iddialı tavrı,  içeriğine her zaman katılmamakla birlikte genel olarak seviyorum. Herkese yaranmaya çalışan, oportünist, faydacı, çıkarcı, ortacı çizgiyi sise sevmiyorum.


15 Haziran 2026 Pazartesi

Led Zeppelin - Led Zeppelin [IV] (1971)

 Led Zeppelin hayranı değilim. Acayip seviliyorlar, filmlerde ve diğer her bir ortamda kült seviyesinde bir bağlılıkla isimleri geçiriliyor. 55 sene öncesinde çıkmış bir kayıt ve aradan geçen bu kadar zamanın tozlarını barındırıyor. Folk, çayır, çimen, blues..Stairway to Heaven... Sadece bir şey ne kadar fazla övülüyorsa, her ne ile ilgili olursa olsun, beni aynı oranda kendisinden soğutuyor. Ters bir herifim.

7,50+/10

14 Haziran 2026 Pazar

THKP-C ve Devrimci Yol'dan Bugüne Geçmiş Değerlendirmesi: Bu Tarih Bizim / Teslim Töre - THKO Hareketi ve Bazı Anılar

 Bu Tarih Bizim isimli bu eser, DY'nin bugün kitle örgütü olarak Halkevleri içinde örgütlenen kanadı tarafından yayınlanmış. Devrimci hareketin sorunları, kendi tespitleri ile ortaya konup hem THKP-C'nin doğuşu ve dağılışı, hem de ardından DY'nin doğuşu ve likidasyon süreci analiz edilmiş. Tabi geriye dönük özellikle bugün Sol Parti ekseninde ilerleyen eski liderliğe eleştiriler içermekte. Bu eserde de DY'nin aktif direniş çizgisi, iç savaş teorisi, direniş komiteleri sahipleniyor. Bu doğrultuda geçmişi büyük oranda sahiplenen diğer DY yapıları ile olan fark flulaşıyor. Hareketin lider kadrosunun salıverilmesi ardından daha önce başlamış olan Devrimciler çalışmasının tartışma süreciyle legal koalisyonlar partisine sonuçlandığı dönemde muhalif tavır alan grup bu yayının tarihi 2006'da hala ülkeyi sömürge tipi kapitalizm ve sömürge tipi faşizm kavramları ile tahlil ediyor. Yeni işçi sınıfına vurgu yapılmakla birlikte geçmişte PASS ve BDS gibi pratiklerde ortaya konan halk savaşı stratejilerinde somutlanan yeni sömürge devriminin bugüne ışık tuttuğunu belirtmeleri ilginç bir detay. Ayrıca tam da kendi yaptıkları aşağıdaki saptamanın bugün kendileri için doğrulandığı görülebilir.

Bu durum bizim için, başı sonu belli olmayan bir "partileşme süreci" yaklaşımıyla gündelik olayların peşinde sürüklenen bir politik kadro kümesine dönüşme tehlikesi yaratmaktadır. 


Sonradan TKEP'yi kuracak devrimci önderlerden Teslim Töre, sektolojinin parçası sol anılar türünde 1979 gibi çok erken bir tarihte bu eseri kazandırıyor. THKO'nun diğer kanadının kendisi için getirdiği eleştiriler bu broşür/kitabın yazılmasını tetiklediği görülüyor. Nurhak dağlarında kır gerillası oluşturma çabalarının trajik sonuna kadar olan süreci ve ardından GMK'nın oluşturulması ve Parti Bayrağı'nı oluşturacak ekipten kopuşu detaylıca anlatılmış. Durmadan fikir değiştirip zikzak çizen maoist kanat olabildiğince eleştiri oklarının hedefinde

13 Haziran 2026 Cumartesi

Eivør - Enn (2024)

Faroe adalarından yükselen  yeni alternatif pop yıldızı Eivør, bir yandan ülkesinin geleneklerini yani viking müziğini kaynak almış, bir yandan özellikle baslarda somutlanan modern prodüksiyonun nimetlerinden faydalanıyor. Ritim ise atmosferi besleyecek bir tempoda kullanılmakta. Strangers Things gibi bir dizinin İskandinav versiyonuna eşlik edecek gibi ses veriyor besteler. Bazı şarkıların dinleyen üzerine büyüleyici bir etki bıraktığı doğrudur, mistik bir ambiyans böyle sisler içinde imaj olarak zihni işgal ediyor. Ama biz albümü bütünüyle değerlendirmeliyiz. Zayıf , dreamy atmosfer içinde kaybolan anlar da var çünkü. Hareket eksik yani.

6,50+/10

11 Haziran 2026 Perşembe

The Gathering - Souvenirs (2003)

 Dinledikçe kendini açan bir albüm bu. Anneke'nin daha grubu bırakmasına var. Sound çoktan oturmuş zaten. Grubun o dönem işlerini tanımlarken hep bir eksiklik hissediyordum ve bir yerden okuduğum tanımlama cuk cukadanak oturdu. Trip hop vardı bir ara bilirsiniz onun rock/metal versiyonu dersek yeridir. Bir yandan da prodüksiyon bana fazla steril geldi. Maalesef her şarkı güçlü ve vurucu değil. Genel kamuoyunun olumlu tepkilerini biraz abartı buldum. Hani öldüm bittim diyemem. Bardağın dolu tarafında da gönül titreten şarkılar da var.

7,25+/10


8 Haziran 2026 Pazartesi

Lamb of God - Sacrament (2006) + Vega Konseri IF 2026

 Çok metalkordan ve varyasyonlarından, yakınadüşenlerden anlayan biri değilim, biraz da beni zorlar. Trivium'da bir denemem olmuştu. Converge'ü ayrı tutuyorum. Bu albümde LoG da gruvi çizgiyi melodik bir metalkor hattına çekiyor. Vokal zaten kirli bir tınıya sahip, bir kaç varyete farklılık da yapabiliyor. Burada eze eze söylüyor şarkıları. Şarkılarda yine yavaşlama breakdown anları felan feşmekan. Fakat bir ortalama hal hissiyatı var ki üzerinizden atamıyorsunuz. Parçalar arasında çeşitlilik de pek yok. Ashes of Wake gibi bir kaydın arkasından çıkması sanırım tersten psikolojik bir etki yaratıyor. Zayıf karnı da budur. 

6,50+/10

Yalavuz olduğum cumartesi günü ne varmış, ne yokmuş, eskilerden Vega konser varmış. Eski gruplar layığıyla yeniden toparlanıp konserler veriyor ne güzel ne güzel, Vega da seyrek faal bir grup ama tamtamına ara verdilermiydi vermedilermidiydi bilemedim. Beşiktaş'taki IF performans  holü hakkında o kadar tühkahkaha şey duydum ki bir nevi denemiş de oldum. Bir kere Beşiktaş'a ulaşımın kolaylığı Üsküdar'dan şaka mı ki gerçektir de Beşiktaş'ta bir şey yok, avuç içi kadar yine de bir iki mekanı not ettim konser saatini beklerken attığım tur sayılarında keşfettiğim tabana kuvvette. Salona çok sıcak derlerdi ki pek hoş serinlik vardı zaar, kokteyller şıktı lakin bira pek pahallı. Büyüklük orta ancak ful dolu çekiyor. Zorlamasalar bilet satacağız diye, deseniz yeri geldiğinde sold out yane. Yeni neslin kaliteli grupları keşfedip salonu doldurması pek şahane. Amma bu genç oğlanlarda, kızlar azcık et yeyin!, bizde Allahın esirgediği bir şey var ki o da boy. Çin seddül bahir hepsi pek mübarek. Mikrofon başında sempati kraliçesi Denizimizi uzaktan gördük görmedik, omuz kafalardan seçtik seçemedik. Ben diyorum ki öne hobitler, sonrasına elfler, hatta en sona da dağ trolleri askeri nizam sıralansın. Konser eyiydi güzeldi de ses bir gerçekten fenaymış yafu. Denizciğimiz diyor sesim çok yüksek geliyor. Boğuk ve yankılı, artırsalar ne olur a canım. Sözler seçilmedi, gönülden dinledik, Serzenişleri Ankaraları söyledik. Sallandık sallandık sallandık. Pöfür pöfür vapurla döndüğümüz Üsküdar'da sosisliyi gömdük.

5 Haziran 2026 Cuma

RETRO: Barış Manço - Nick the Chopper (1976)

 Gençliğimde bir şekilde elime geçen bu albümü yoğuncana dinlediğimi hatırlıyorum. Yeniden keşfedildiği vakitlerdi, demek ki 2000 başları. Biraz ergen şakasına muhataplıktı dinleme amacı ama tersine bayağı ısınmıştım. Zamanla insan o kadar da değişmiyor yağni. Hala sıcak ve saf bir albüm bu ve hala da çok bir hoş. Şiir analizlerinde Türk edası diye bir şey vardı, yanlış hatırlamıyorsam. Burada da hareket içinde melankoliyi duyabiliyoruz bu manaya yakın. Misal Lonely Man'e bakın. Ayrıca bu kayıt sayesinde folk ezgilere yabancı sözde düzenlemeler nasıl olur fantezisini deneyimlemek de mümkün. En başta Uzun İnce Bir Yoldayım yorumu Tell Me Old Man ki aşırı fazla coverlanan bu türkü için ferah bir an sunuyor. Bir yandan da batı ekolü prog folk denemeleri eksik kalmıyor. Bu manada birbiriyle hiç de çelişmeyen değişik bir denge kurulmuş. Nazar Eyle'nin Emerald Garden versiyonu, tabi ki Nick the Chopper ile Blue Morning Angel bende öne çıkan şarkılar olmakta.

8,0-/10

4 Haziran 2026 Perşembe

Bargou 08 - Targ (2017)

 İnanılmaz geniş bir coğrafyaya yayılmış Arap milleti birbirinin aynı olmadığı gibi müzikleri de tıpkısının aynısı değil. Bu folklorik çalışma Tunus yöresinden. Hem standart hem farklı. Bilemiyorum belki modern revizyonist dokunuşlar da vardır. Perküsyondan şüpheleniyorum, elektirik cereyan veriyor dinleyene, titretiyor mazallah. Geleneksel çalgılar suçlu gibi duvara dizilmiş zaten albüm kapağında. Biraz böyle köylü havası da var, türküler bağrılarak söyleniyor. Prodüksiyon ise tam tersi, gayet cilalı ve de parlak. Albüm kendini de bayağı dinlettiriyor, çok da sıkılmıyorsunuz. Bu da başarı hanesine yazılmalıdır elbette.

7,25/10