30 Mart 2026 Pazartesi

The Bulgarian Voices »Angelite« & Moscow Art Trio feat. Huun-Huur-Tu - Mountain Tale (1998)

Fly, Fly My Sadness'ın başarısından gaz alınarak 2 sene sonrasında kaydedilen Rus himayesindeki Angelite ve Huun-Huur-Tu işbirliği çalışması biraz mali kaygıları öne alması ve sanatsal açıdan ilk işbirliği çalışmasının gerisinde kalmasıyla eleştiriliyor. Hatta kimi yerde yerden yere dahi vuruluyor, üzerinde tepiniliyor. Haklı oldukları nokta iki grubun senteze dayalı bu projede samimiyet sorunu üzerinde şekilleniyor. Peki kendi seslerine ağırlık verdikleri şarkıların daha sıkıcı olmasına ne demeli? Halbüküm, Albüme adını veren ilk şarkıda ve son şarkıda Bulgar kızlar, Grand Finale'de her iki ekip hatta cazcı trionun da katkısı var, gayet etkileyici işlere imza atmış. Ben devamı gelse de dinlesek diyenlerdeyim.

7,50/10

29 Mart 2026 Pazar

M. Hardt & A. Negri - Ortak Zenginlik

 Bir çokluk demokrasisi ancak hepimiz ortak varoluşu paylaştığımız ve ortak varoluşa iştirak ettiğimiz için tahayyül edilebilir ve mümkündür. "Ortak varoluş"la her şeyden önce, maddi dünyanın herkes tarafından paylaşılacak ortak zenginliğini; klasik Avrupa metinlerinde genellikle bir bütün olarak insanlığın mirası olarak sunulan hava, su, toprağın meyveleri ve doğanın tüm cömertliğini kastediyoruz. Ayrıca ve daha önemlisi ortak varoluşu; toplumsal üretimin bilgiler, diller, kodlar, ve riler, duygulanımlar gibi, toplumsal etkileşim ve daha fazla üretim için zorunlu olan sonuçları olarak değerlendiriyoruz. Dünyanın dört bir yanındaki neo-liberal hükümet politikaları, son yıllarda kültürel ürünleri -örneğin enformasyon, fikirler, hatta hayvan ve bitki türlerini bile- özel mülkiyete çevirerek ortak olanı özelleştirmeyi denedi. Mesele, "ne olduğumuz değil, oluş sürecinde ne olduğumuzdur; yani Öteki, bizim öteki-oluşumuzdur."Bu hakim noktadan bakıldığında, bugünkü politik eylemin kilit sahnelerinden biri de öznellik üretiminin özerkliği veya kontrolüne dair bir mücadeleyi içermektedir. Çokluk kendisini, ortak varoluş içerisinde bu süreçten doğan tekil öznellikleri oluşturarak yaratır.

Ancak modern cumhuriyetçiliğin özel bir tanımı eninde sonunda diğerleri karşısında galip geldi: mülksüzleri dışlayan ya da ikinci plana atan, mülkiyet egemenliğine ve özel mülkiyet haklarının dokunulmazlığına dayanan bir cumhuriyetçilik. Zengin kesim, mülkiyet cumhuriyeti kisvesi altında tüm toplumu temsil ediyormuş gibi yaparak yalan-yanlış evrensellik iddialarında bulunur; ama aslında birliği ve homojenliği mülkiyet sahipliğiyle teminat altı na alınmış, dışlayıcı bir kimliğe sahiptir

Bedenlerin fenomenolojisi, Foucault'da en yüksek noktasına biyo politik analizinde ulaşır ve burada, eğer temel şeylere odaklanırsak, Foucault'nun araştırma gündemi oldukça basittir. Ortaya atılan ilk aksiyom şudur: Bedenler varlığın biyo-politik dokusunun yapıcı unsurlarıdır. İktidarın sürekli oluştuğu ve dağıldığı biyo-politik düzlemde bedenler direnir; bu da ikinci aksiyomdur. Bedenler varolabilmek için direnmek zorundadır. Tarih bu yüzden, sadece biyo-iktidarın tahakküm aracılığıyla gerçekliği kurguladığı ufuk olarak anlaşılamaz. Bilakis tarih, biyo-politik antagonizmler ve biyo-iktidara karşı direnişler tarafından belirlenir. Foucault'nun üçüncü aksiyomu, bedensel direnişin öznelliği sadece yalıtık veya bağımsız bir şekilde değil; aynı zamanda diğer bedenlerin direnişiyle girift dinamikler içinde ürettiğidir. Öznelliğin bu direniş ve mücadele aracılığıyla üretimi, analizimizin öngördüğü gibi sadece varolan iktidar formlarının tahribi için değil; aynı zamanda alternatif özgürleşme kurumları için de bir merkez sağlar. Biyo-iktidar (oldukça kabaca) yaşam üzerindeki iktidar, biyo-politika ise direnmek ve alternatif bir öznellik üretimi belirlemek için yaşam gücü olarak tanımlanabilir.

Cumhuriyetin baskın biçimi mülkiyet tarafından tanımlandığı için çokluk, yoksullukla karakterize edildiği sürece, onun karşısında durur. Fakat bu çelişki, sadece zenginlik ve yoksulluk çerçevesinde değil; aynı zamanda ve daha da önemlisi üretilen öznellik biçimleri bakımından kavranmalıdır. Özel mülkiyet, aynı anda hem (birbirleriyle rekabetleri içinde) bireysel olan hem kendi mülkiyetlerini (yoksula karşı) korumak için bir sınıf olarak birleşen öznellikler yaratır. Büyük modem burjuva cumhuriyet anayasaları, bireyselcilik ve mülkiyetin sınıf çıkarları arasındaki bu dengeye arabuluculuk eder. Yoksul, hiçbir şeyi olmayanı değil; sosyal düzen ya da mülkiyet gözetmeksizin, toplumsal üretim mekanizmalarına dahil edilenlerin oluşturduğu geniş çokluğu ifade eder. Yoksul kesim ise tam aksine, toplumun dışlayıcı bir bölümünün kimliği değildir; daha ziyade tüm çeşitliliği içinde açık ve çoğul bir öznellik üretimiyle can bulmuş, rütbeye ya da mülkiyete bakılmaksızın toplumsal üretim mekanizmalarına yerleştirilenlerin tümünün bir oluşumudur.

 Entelektüel, anti-modernitede sıkışıp kalmaktan kaçınmalı ve onu aşarak üçüncü bir aşamaya geçmelidir. Fanon için devrimci sürecin doğrudan sonucu, modemite ve anti-modernite arasındaki statik karşıtlığın ötesine geçen ve yaratıcı, dinamik bir süreç olarak ortaya çıkan yeni bir insanlığın yaratımı olmak zorundadır. Anti-moderniteden alter-modemiteye geçiş, zıtlıkla değil, kopuş ve dönüşümle tanımlanır. Sosyalizm müphem bir şekilde modernite ve anti-modernite arasında dururken; komünizm, alter-modernite yollarını geliştirmek için ortak varoluşla doğrudan bağ kurarak hem modernite hem anti moderniteden kopmak zorundadır.

Bu eğilimlerden birincisi, kapitalist değerlenme süreçlerinde, maddi olmayan üretimin hegemonya veya ağırlık kazanması eğilimidir. Andre Gorz "ürünlerin maddi olmayan boyutları" yani sembolik, estetik ve toplumsal değerleri, "onların maddi gerçekliğine baskın çıkıyor" şeklinde bir iddiada bulunur. Örneğin imgeler, enformasyon, bilgi, duygulanım, kodlar ve toplumsal ilişki ler; kapitalist değerlenme süreçlerinde, maddi metalara veya metaların maddi yönlerine ağır basar hale geliyor. Elbette bu, otomobil ve çelik gibi maddi malların üretiminin ortadan kaybolduğu veya nicel olarak azaldığı anlamına değil; bu malların değerinin gitgide maddi olma yan faktör ve mallara bağlı ve tabi olduğu anlamına gelir. Hizmet işi, duygusal emek ve düşünsel emek gibi, maddi olmayan mallar (veya maddi malların maddi olmayan yönlerini) üreten emek biçimleri, gün delik dilde kafa ve kalp emeği olarak isimlendirilebilir. Bu dönüşümün merkezinde canlı varlıkların sabit sermaye haline gelmesi yer alıyor ve yaşam biçimlerinin üretimi katma değerin temeli haline geliyor. İkinci si çalışmanın kadınsılaşması, işgününde niteliksel bir değişime; yani hem erkek hem kadınlarda emeğin zamansal "esnekliği"ne işaret eder. Emeğin teknik bileşiminin üçüncü ana eğilimi, toplumsal ve ırksal karışım süreçleri ve yeni göç motiflerinin sonucudur. Bugün kapitalist birikim, üretim süreçlerine giderek artan bir biçim de dışsaldır ve bu nedenle sömürü ortak varoluşa el koyulması biçimini alır. Emek gücünün sömürüsü ve artı-değer birikiminin, kar yerine kapitalist rant çerçevesinde anlaşılması gerekir. Sermaye, biyo-politik emeği kontrol etmek ve ortak varoluşa el koymak için her müdahalesinde, süreci baltalayarak sekteye uğratıyor.

Metropolün kendisi devasa bir ortak zenginlik deposudur. Bununla birlikte, bugün endüstriyel metropolden biyo-politik metropole bir kaymaya tanıklık ediyoruz. Fabrika endüstriyel işçi sınıfı için neyse, metropol de çokluk için odur. Metropol biyo-politik üretimin alanıdır; çünkü ortak varoluşun, bir likte yaşayan insanların, kaynakları paylaşmanın, iletişimde bulunmanın, metaları ve fikirleri değiş tokuş etmenin alanıdır. 

Kapitalist toplumun, ortak varoluşun yozlaşmış bir biçimde görüldüğü en önemli üç toplumsal kurumu aile, şirket ve ulustur. Üçü de ortak varoluşa hareketlilik katar ve ona erişim sağlar; ancak aynı zamanda onu kısıtlar, çarpıtır ve bozar. Çokluk, faydalı olanı seçmek ve ortak varoluşun zararlı formlarını terk etmek zorundadır. Bu kurumlardaki ortak varoluşun yozlaşmış hali, artık görebileceğimiz gibi, hiyerarşiler, ayrımlar ve sınırlar aracılığıyla söz konusu kurum ların öznellik üretimini ve dahası ortak varoluş üretimini tıkamasıdır. Seçim ve toplu çıkış aracılığıyla çokluk , tekrar harekete geçmek, üretim süreçlerini tekrar açmak zorundadır. Örgütlenme alanı, çokluğun devrimci bir figür olabileceği yerdir ve gerçekten de bugün devrime muktedir tek figür çokluktur.  Sevginin ontolojik olarak kurucu olduğunu söylemek, basitçe sevginin ortak varoluşu ürettiği anlamına gelir.  O halde ortak varoluşun yozlaşmış biçimleri olan aile, ırk ve ulus, şaşırtıcı olmayan bir şekilde sevginin yozlaşmış biçimlerinin de temelidir. Yabancı sevgisi, en uzaktakinin sevgisi ve baş kalık sevgisi, sevgiyi daima aynıyı tekrarlamaya zorlayarak onun üret kenliğini sakatlayan ve çarpıtan özdeşleştirmeci sevginin zehrine karşı bir panzehir işlevi görebilir. O halde burada sevginin bir başka anlamı, biyo-politik olay olarak ortaya çıkar: Sevgi sadece varolandan kopuş ve yeninin yaratımına işaret etmekle kalmaz; aynı zamanda tekilliklerin üretimi ve bir ortak varoluş ilişkisinde tekilliklerin oluşturulmasını da ifade eder.

Devrimci politika kimlik ten başlamak zorundadır fakat orada bitemez. Burada önemli olan şey, kimlik politikası ve devrimci politika arasında bir ayrım yapmak değil, aksine kimlik politikası içerisindeki -muhtemelen hepsi paradoksal bir şekilde kimliğin ortadan kaldırılmasını amaçlayan- paralel devrimci düşünce ve pratik çizgilerini takip etmektir. Başka bir deyişle, devrimci düşünce, kimlik politikasından kaçınmayıp, kimlik politikası aracılığıy la iş görmeli ve ondan öğrenmelidir. Kimlik, mülkiyet cumhuriyetinin bir silahıdır; ancak kendisine karşı çevrilebilen bir silahtır. Devrimci Marksizm geleneği, yal nızca işçi sınıfının maruz kaldığı şiddet ve acıyı açığa çıkararak değil; sermayeye tekrar saldırma ve özgürlüğünü ondan kazanmaya muktedir olan bir işçi gücü figürü inşa ederek de proleter kimliği sermayeye karşı bir silah ve sınıf mücadelesinin motoru olarak sunar. O halde, kimlik politikasının ikinci görevi, tahakküm altına alınmış kimliği özgürlük arayışında bir silah olarak kullanarak; tahakküm yapılarına karşı öfke den isyana ilerlemek ve böylece o geleneksel rolü, devlet iktidarının ele geçirilmesi rolünü oynamaktır. Çokluk, başka hedeflere yöneltmek için bile olsa devlet aygıtlarının kontrolünü ele geçirmekle ilgilenmez; daha doğrusu, çokluk devlet aygıtlarını sadece onları parçalamak için ele geçirmek ister. Çokluk devleti bir özgürlük alanı olarak değil, kapitalist sömü rüyü teminat altına alıp, mülkiyet egemenliğini savunmakla kalmayan, aynı zamanda da tüm kimlik hiyerarşilerini sürdüren ve denetleyen bir tahakküm odağı olarak değerlendirir. Devlet kurumlarıyla politik ilişkilenme, tahakküm karşıtı mücadeleler için zorunlu ve faydalıdır; ancak özgürleşme hareketi yalnızca bu kurumların yıkımını hedefleyebilir. Bu ayaklanmanın kurumlara ters düştüğüne işaret ediyormuş gibi görüne bilir ama aslında, belirttiğimiz gibi, ayaklanmanın kurumlara ihtiyacı vardır; ama farklı türde kurumlara. Geleneksel sosyolojik gö rüşe göre kurumlar bireyleri ve kimlikleri oluştururken, bizim kavrayı şımızda tekillikler kurumlan oluşturur ve bu nedenle kurumlar sürekli olarak akış halindedir.

Aslında, mevcut hükümetlerin ve küresel yönetişimin çeşitli kurumlarından talep edilebilecek ve edilmesi gereken bir progra mın temel taslağından zaten bahsetmiş bulunuyoruz. Bunun için kurulacak ilk platform sefalete karşı yaşam desteği talep etmelidir, yani hükümetler herkese temel yaşam ihtiyaçlarını sağlamalıdır.  İkinci bir platform herkesin toplumun kuruluşun da, kolektif öz-yönetimde ve diğerleriyle yapıcı etkileşimde temsil edil me hakkına sahip olmasına imkan tanımak suretiyle hiyerarşiye karşı eşitlik talep etmek zorundadır. Herkesi demokratik karar alma sü recinde temsil edecek insanların sınırları geçmesine ve istedikleri yerde yaşamalarına izin verecek bir yönetim istiyoruz. Üçüncü platform, özel mülkiyetin engellerine karşı ortak varoluşa açık erişim talep etmelidir. Bu üç platform, bugünün egemen iktidarlarından isteyebileceğimiz meşru ve makul taleplerdir.

Savatage - The Wake of Magellan (1997)

 Albüm kapağına bakınca böyle denizli menizli konsept bir albüm havasını ediyoruz. Introlarda felan dalga fırtına eksik olmamasından bunu duyabiliyoruz da. Amma sound ve besteler tıpkımsı iki sene evvelki Dead Winter Dead gibim. Önceki kaydı kronolojik olarak önce dinlediğim için daha kıymetli, daha değerli. Bu ise biraz tekrara mı dönmüş ne? Vokalde de bazı bazı erozyon duymuyor muyum mu ne? Bir şarkıda da repe yakın bir vokal boşalması yok mu ne? Süresi uzun mu ne?

7,50-/10

25 Mart 2026 Çarşamba

Kelly Moran - Moves in the Field (2024)

Post-modern çağların klasik müziğine ses veren bir piyano albümü bu. Sol el-sağ el mantığıyla mı kaydedilmiş , üst üste mi bindirilmiş bilmiyorum, bir el akıcı melodiye yön veirken, bir el ritim tutuyor tüm parçalarda. Bu tarzın bazı yerlerde katkısı açık olmakla birlikte çoğu yerde sık aralıklarla tekrar eden ritim beni rahatsız etti. Piyano söz konusu olunca biraz daha eski kafalıyım sanırım. Prodüksiyon da fazla steril geldi. Piyano çalarken üfleyen, pohlayan, melodileri ağzında geveleyen icracılara alışmışız. Duygusal olarak da bir kaç istisna parça dışında bana hitap edebildiğini söylemem güç.

6,50-/10

24 Mart 2026 Salı

Wu-Tang Clan - Enter the Wu-Tang (36 Chambers) (1993)

 Wu-Tang Clan, Cartel gibi ama çok daha uzun solukta varolabilen bir proje ve tarzı da benzemiyor değil. Proje çünkü o dönemde isim yapmış RZA, Method Man, GZA, Ghostface Killah, Raekwon gibi rapçileri barındırıyor. Bu çıkış albümü de hem o dönemde çok ses getirmişti ki MTV Türkiye'den klibini ve sevdiğimi hatırlıyorum hem de yıllar geçtikçe türünün klasikleri arasında ön sıralarda yerini almıştı. Çok sample ve alıntılı, konsept gereği uzakdoğu etkisi duyuluyor. Bom bom bir ritim ve hareketli flowlar ile tanımlanabilir. Hafiften cazımsı etkiler piyano ve ve üflemeliler sayesinde, kaydı bir değişik yapıyor. Bu etkiler ritmi sağlamada önemli. Konuşmaların ve küfürlü ergen atışmaların uzaması biraz sinir bozuyor. Bayağı bayağı sesli dinleyince alacağınız keyif de artıyor. Lakin kadar büyütülmüş ki, aklım uçmadı yani.

7,25+/10

22 Mart 2026 Pazar

Ὁπλίτης [Hoplites] - Τρωθησομένη (2023)

 İlk albüm felan gibi diyorlar da bu bir kaç gömlek üstün. Burada kaosa güzellik ve şiddet yani hiddetin estetiğini kazandırmada gayet başarılı olmuşlar. Artık sadece black metal demek de mümkün değil, death metal de. İnanılmaz bir hardkor/metalkor enerjisi, mathcore ikizler burcu değişkenliği, iğnelemeler, tokmakla döğmeler, kazanda çevirmeceler, thrash riffleri curcunası ile karşı karşıya değil bizzatihi fırtanın gözbebeğindeyiz. Elbette parçaların genel olarak taslak-beste hüviyetinin ötesine geçtiğini de söyleyebilmek güç. Fikirler ritimler rifler podyumda yürüyor. Olsun, tam da dünyanın bu ahvalına böyle sert bir cevaba ihtyiaç duyduğumuz şu günlerde, içimizin yağlarını eritiyor.

8,50-/10

21 Mart 2026 Cumartesi

Lamb of God - Ashes of the Wake (2004)

 Bir önceki albümün mantıklı devamı olan bu kayıt bir yandan anaakım formüllere uzanırken bir yandan da arşa bir dokunuveriyor. Tahmin ettiğimden çok daha fazla bana hitap ettiğini söylemek zorundayım. Metalkor breakdownlar orijinal sayılır mı sayılmaz mı bilmem, çünkü birileri bir yerlerde tartışıyor, ama güzel ve yerinde kullanılmış. Gruuvi melodiler tam tamına oturmuş. Bir kaç yerde oynayıp deneyip buldukları değişik ses ve tavırlarda ısrarcı olup headbang süresini uzatabilirlermiş demekten kendimi alıkoyamadım. İsim ver, isim ver! Blood of Scribe misal. Ayrıca yine bazı şarkılarda bateri ucuz ama gaz işlere imza atıyor. Bir iki şarkı birleştirilip albüm kısaltılabilirmiş gibi yorumum da olacak. Hiç lafı uzatmanın manası yok, konserlerde güzel gidecek kopartan besteler bunlar. Umutlandım, öyleyse bir albümlerini daha aldım listeme, hadi bakalım.

8,50-/10

20 Mart 2026 Cuma

Metro Last Light - Omega Strike - Hades - Serial Cleaner

Metro serisinin 2. oyunu oynanışta getirdiği farklılıklarla bir miktar öne çıkıyor. Hikayeyi bilirsiniz, Rusya metrolarında yaşayan faşist, komünist ve bizim mensubu olduğumuz Polis fraksiyonları var. Diğer yandan yeryüzü zehirli gazlarla yaşanmış hale gelmiş, mutant yaratıkların oyun bahçesine dönüşmüş. Bir de üstüne uzaylı mı başka boyutlu mu nedir,  karanlık varlıklar var. İlk oyunda onların inlerini başlarına yıkmıştık. Meğerse kötü değillermiymişlermiş. Bu oyunda da geriye kalan çocuk karanlık varlıkla iletişime geçiyor ona yardım ediyoruz, diğer yandan da kızılların entrikasını ifşaya çalışıyoruz. Oynarken özellikle karanlık dehlizlerde yol bulamama , bataklığa düşme ya da gaz maskesinin bataryasını değiştirmeyi unutma neticesinde bir çok kez ölebiliyoruz ve bir kaç bölüm canavarında ter döküyoruz. Su aygırı gibi olanda artık cephanem bitince gözümü karartıp ya Allah deyip bıçakla saldırım başarılı çıkınca sevinmiştim misal. Bunlar güzellik katan unsurlar diğer deyişle. Binaenaleyh vow değil, lakin oynanır hala.

Çok çok çok kısa oynadığım pikselli 2 boyutlu ve o kadar şirin oyun Omega Strike. Her biri kendi avantajına ayrı hareket çektiren 3 ayrı karakterle yer altından yer üstüne çıkış mücadelemiz, pat pat mermi eşliğinde sürüyor. Kontroller kolay, patır patır ilerliyoruz ta ki ilk boss'a kadar. Metroidvaniaymış. Mükemmel zıplamalar, el çabukluğu, bilek kıvraklığı gerektirecek, belli. Hiç bana gelmez. 
Yakınlarda devamı çıkan efsane bir oyun. Karakteri geliştirme ve  farklı silahlarla sürekli kesip biçme aksiyon rol yapmaları hatırlatıyor. Diablo ruhunu üst seviyeye çıkarmışlar. Ayrıca mekaniği çok şık, şiir gibi akıyor. Babamız Hades'in yer altı krallığından kaçmaya çalışıyoruz. Güçlenmelerin bir çoğu geçici , ölünce aynı odaya hemen hemen ilk halinizle geri dönüyorsunuz. Her denemede farklı odalar açılıyor. Lakin aynı sendromdan muzdaribim. Oyuncuların %85'inin geçtiği ilk boss tanrıça beni yoruyor. İlgimi kaybediyorum. Ve inanıyorum ki bu oyunu sabırsız genç nesilden ziyade daha eski kafalar baş üstünde tutuyor.

Serial Cleaner genelde vasatın üstü olarak değerlendirilse de benim bayağı hoşuma gitti. 1970'lerde sanırım mafyaya çalışan bir eril bir şahısız ve gelen telefonlara istinaden cinayet mahallerine gidip polislere görünmeden cesetleri ortadan kaldırıyor, kanıtları yok ediyor ve kan revanı temizliyoruz. Her mekan kendine özgü zorluklar içeriyor. Bitkilere ve dolaplara saklanıyoruz ya da dikkat dağıtıcı sesler çıkararak sonraki odalara sızıyoruz. Grafik ve renkler sanatsal ama bazen zorluğun parçası olabiliyor. Her yakalandığınızda ki polisler sizden daha hızlı koşuyor, şanslıysanız gizlenme noktası size daha yakındır, yoksa tüm haritaya baştan başlamak zorunda kalıyorsunuz. Ve bazen haritadaki görevleri bitirmişseniz bile arabanıza dönerken yaptığınız bir küçük hata sinir bozucu olabiliyor. Ama çabuk sıkılan ve zorluklara gelemeyen biri olarak belli bir noktaya kadar keyifle oynayabileceğinizi belirtebilirim. 10. görevde paydos ettim, getirebilirdim ama şiarımızı hatırlıyoruz: hayat kısa , kuşlar kabız.







19 Mart 2026 Perşembe

Tolgahan Çoğulu & Sinan Ayyıldız - Amorphous (2021, EP)

 Caz duyarlılığıyla kaydedilmiş 4 türkü sağlıklı bir değerlendirme için kafi değil sanki. Sözsüz bu parçalardan Nabat Xanım, Keesher Bar ve Azeri olmasının etkisiyle her daim baştacı olma potansiyeli taşıyan Aman Avcı geleneksel türküler iken Blacksea Rhapsody çift saplı sazın tellerini tıngırdatan Sinan  Ayyıldız bestesi. Mikrotonal gitarın başında ise Tolgahan Çoğulu bulunuyor. Virtüözite ve deneyim ve icra konusunda denecek bir şey yok. Çalma tarzı ile hop oturup hop kaldıracak bir bir enerji akışını sağlamışlar. Yalnız şöyle bir durum var. Ben mikrotonal ve perdesiz gitar sesine her zaman gelemem, Karadeniz müziğinin de Karadenizli olmama rağmen bende sağı solu belli olmaz. 

6,75/10

18 Mart 2026 Çarşamba

Temrin #145 - Doğu Batı # 102-103

 Şiirlerini uzun süredir okuduğum şairi kapak yapması sebebiyle dergiyi satın aldım. Temrin, Orta Asya Türk devletleri ile de bağı bulunan bir düşünce ve edebiyat dergisi , 18 yaşında. Kareye yakın yanlamasına dikdörtgen ebatıyla farklılık arz ediyor. Derginin sayfaları Dağlarca şiirleri ile okuyucuyu karşılıyor. Bu şiirleri Ertan Mısırlı, Engin Turgut, Serkan Öngel, Seyhan Korkmaz, Melih Cevdet Anday, Gökçenur Ç., Hilmi Bitim, Turgay Kantürk, Eser Ceran Erdi, Süleyman İleri kaleme almış. Hayatını ve anıları anlatan yazılar şairin yaşamına ışık tutuyor. Eserleri dışında günlük hayatından da izlekleri okumak önemliydi. Bildiğim kadarıyla Dağlarca tedrisatına yakın bazı isimler de varken onların kaleminden yazılara raslayamamak bir eksikliktir. Sayfaların devamında da deneme, öykü, eleştiri türünde örnekleri okuma imkanına sahibiz.

Düşünce dergisi gözüyle şiir dünyası. Modern batı şiiri konseptli 102 ve 103 numaralı sayılar Yücel Kayıran editörlüğünde hem tanıtıcı hem akademik yazıların bir araya getirilmesinden müteşekkil. 20. yüzyıl kapsamında Cevat Çapan öncelikle bir özet tablo ortaya koyuyor. Ancak diğer makalelerde moderniteyi besleyen pınarın Homeros'a ve 1800'lü yıllara dek götürülmesi tartışmalara açık bir sunumu işaret etmekte. Mekansal dağılım ise Abd'den Rusya'ya geniş bir coğrafyaya uzanmakta. 102. sayının başlıklarını sıralamak faydalı olacaktır.

Cevat Çapan Modern Batı Şiiri

Özgür Taburoğlu Modern İmgenin Hidroliği: Bergson, Simmel, Benjamin

Yücel Kayıran Uhrevi Poetika, Dış Dünyanın Keşfi ve Modern Şiir [Modern Şiirle Karşılaştığımızda, Şiirimizin Poetik Temeli Neydi?]

Tansu Açık Batı’nın Kurucu Metni Olarak Homeros Destanları - II (Geç Antikçağ, Doğu Yazı Gelenekleriyle Karşılaştırma, Ortaçağ Kültürel Belleğinde Homeros) 

Mehmet Barış Albayrak Hölderlin ve Transendental Şiir

Mehmet Barış Albayrak Novalis: Dünya Romantikleşmeli!

Hasan Aksakal Devrim, Doğa ve Deneyim: İngiliz Şiirinde Romantik Çağ (1789-1832)

Azade Seyhan Heinrich Heine, Almanya. Bir Kış MasalıDönüşü Olmayan Sürgün

Ataol Behramoğlu Rus Şiiri-Ulusaldan Modernliğe

Fahri Öz Dickinson ve Whitman: Modern Amerikan Şiirinin Kurucuları

Özdemir İnce Aloysius Bertrand ve Düzyazı Şiirin Doğuşu

Cemalettin Aykın Baudelaire’de Şiirin Ana Kaynakları ve Nitelikleri

103 nolu sayı kronolojik olarak günümüze biraz daha yaklaşıyor. Okuyucuyu ise okuması oldukça zorlu bir Ezra Pound analizi bekliyor. Göndermesi bol metinler arasılık arasında kaybolmuş bir teknik herkese hitap etmeyebilir. Bu sayıdaki içindekiler indeksi ise şu şekilde.

Nedret Öztokat Kılıçeri Stéphane Mallarmé: Şiirde Dünyanın Gizemini Yakalamak

Ece Korkut En Genç Simgeci Arthur Rimbaud’yu Nasıl Biliriz?

Aytek Sever Rabindranath Tagore: Sonsuz Dünyaların Sahilinde

Senem Kurtar Yıkıntılardan Yükselen Ağıtlar: Açık, Ölüm, Hayvan Bir de Aşk

Levent Kavas Yırtma Yapıştırma: Ezra Pound’a İlişkin Bir Kırkyama

Ezra Pound / Levent Kavas IV. Boy / Yamalar

Cem Yavuz Başlangıcımdadır Sonum Zamanın Çağıldayan Kabuğunda

Bülent Ayyıldız Eugenio Montale veya Şiir Hâlâ Mümkün mü?

Alova Lorca Şiirinin Kaynakları

İclal Cankorel Oyun Yazarı Brecht ve Epik Tiyatro

Oğuz Demiralp Pablo Neruda

Cevat Çapan Çağdaş Yunan Şiiri

Oğuz Demiralp Meksika’nın Sesi, Evrenin Nefesi

Cem Yavuz Sesler, İşitin Bizi de...

Makbule Aras Eyvazi Mavi Anları Çılgınca Denemek

Başlıklardan yazı konusu şairlerin isimleri anlaşılmıyor, zikredelim. Rilke, TS Eliot, O. Paz, P. Celan, F. Ferruhzad.

15 Mart 2026 Pazar

The Pineapple Thief - Abducting the Unicorn (1999)

 Bugün dinlendiğinde doksanların alternatif rock sahnesi biraz garip kaçabiliyor. Zamanı ruhu diye bir şey var çünkü ve uzak kaldığımızda yabancısı kalabiliyoruz. Biz neyseki o dönemin çocukları olarak bu seslere alışığız. Ananas Hırsızı grup bu minvalde yayın yapıyor. Vokal başta olmak üzere ama enstrüman tonlamaları ve altyapı da eksik kalmamak üzere Smashing Pumpkins, Muse, azcık Placebo ile Radiohead gibi anıştırmalar çok fazla hissediliyor. Yankılı hayalperestlikler, elektronik efektifler alttan alttan yükseliyor. Yani biraz prog çeşnisi de diyebiliriz. Sololar güzel, özlemişiz. Beste inşası biraz zayıf. Atmosferik hissiyata, saykedelik ifadeye kaçıyorlar çoğu zaman. Daha iyi olabileceklerine dair inancım sebebiyle biraz düşük değerlendirdim, en az 15 stüdyo albümlerinin henüz ilk adımı olaraktan. 

6,75+/10

13 Mart 2026 Cuma

Yann Tiersen - L'absente (2001)

 Bence tabi, sanatçının en derli toplu çalışması olabilir. Bazı sinir bozucu tınlamalar yine eksik değil. Ve de lakin en hoş şarkıları misal Le Jour D'Avant içerir. Yine de Yann Tiersen'in kayıtlarında hep bir eksiklik, bir çatapatalık var gibi. 

7,50/10

12 Mart 2026 Perşembe

Yazz Ahmed - Polyhymnia (2019)

 Son yıllarda çok kültürcü yeni nesil bir caz ekolünün Londra semalarında yelkenini doldurduğundan bahsetmiştim. O müzisyenlerinden biri de trompetçi Yasemin Ahmed ki Yazz sahne adıyla endam etmiş. Kökenlerinin dayandığı Bahreyn'in Arap ruhunu müziğine işlemiş. Ortadoğu ezgileri, sesleri klasik batı cazı ile harmanlanıyor. Politik bir taraf da ihmal edilmiyor. Biraz sinematik bir tarzda belki de sözsüz bir hikayenin parçası olarak marşlara kadar uzanan tanıdık (ama ayrıştırıcı) melodiler duyulabiliyor. Böyle bir birleşim aksine heyecanlı ve hareketli bir tempoda ete kemiğe bürünüyor. Hatta bir iki adım daha atsalar neredeyse big band diyeceğiz. Kompozisyonda emeği, akıtılan teri duyuyoruz. Anlamama, idrak edememe gibi bir durum da yok, gayet de içime aldım. Lakin hoşlanabileceğim bir tarzın etrafında dönüp dolaşmışlar sanki, hedefi ıskalamışlar gibi.

6,75/10

10 Mart 2026 Salı

Skee Mask - Resort (2024)

 Ambiyans yanı güçlü bir elektronik albüm bu. Atmosferin derinliklerinde tekno olmayan tekno çağrışımını duymak da mümkün. Bunalmayacak tayfa için en güzel tadı kendinizi soyutlayıp içinize gömüleceğiniz, zenn olacağınız kutucuklarda hissedilir gibi hissediyorum. Tahmin zira misal beş dakika süren bir parça bana 15 dakika gibi geldiğinden ben bunalan ıkılan sıkılan tayfalardanım. Yine de abartmayayım, duygulanım estetik açıdan güzellikelre pencere açtı.

6,25/10

9 Mart 2026 Pazartesi

Gorki - Matvey Kojemyakin

 Çok bilindik bir eseri değil Gorki'nin. Pek sevdiğim Oda yayınları külliyatından elimde bulunması sebebiyle okudum zaten, bilinçli bir seçim değil. Bahsettim mi bilmem, babam matbaacıydı, bastığı kitapları getirirdi, annem de dağıtırdı, kalanlar bunlar. Bir kere 560 sayfa hacmiyle baştan bir yıldırma harekatını cephesindeyiz. Ama usul usul sindire sindire okuyunca keyifli. Sonunda ne oluyor, hiç bir şey... Rusya'da toprak köleliğinin kaldırılmasından 1905'e kadar olan bir dönemde, cehaletin hüküm sürdüğü taşrada bir halat üreticisi küçük burjuva ailenin anasız çocuğudur Matvey. Nemrut babası eve cici anne getirince çocuk da delikanlılığını hatırlar. Sonradan kasabada alay konusu da olacak bir skandal neticesinde hem babası hem de sevdiği cici annesini kaybeder. Büyüdükçe de kadınlarla arasını bir türlü düzeltemez, sevilemez, zürriyetsiz kalmasına hayıflanır sonra. Düşünce insanları ile bir araya gelir, çarlık baskısını sırtlarında hisseden. Her şey o kadar ilkeldir ki ideolojiler bile oluşmamıştır taşrada. Din namına hurafeler, ahlaksızlıklar, birbirinin kuyusunu kazan komşular. Bizim buralardan farklı değil yani. Aydınlar mı yönetsin, tüccarlar mı birlik olsun. Zavallı Matvey taşrada bütün ömrünü iyilik isteyen naif düşünceler içinde tüketecektir. Tanıştığı arkadaşları ise ya ölecek ya sürgüne gidecektir. Giden gelmez. Son günlerinde ise işçi ayaklanmaların gölgesi düşmüşken çiftliği etrafında öbeklenen gençlere umut bağlayarak pişmanlıklarını geride bırakıp gözlerini hayata kapar. İç burkan hikayenin ilginç bir noktası ise müslüman Tatar karaktere hiç olmadığı kadar pozitif bir rol biçilmesidir.