
Bir çokluk demokrasisi ancak hepimiz ortak varoluşu paylaştığımız
ve ortak varoluşa iştirak ettiğimiz için tahayyül edilebilir ve mümkündür. "Ortak varoluş"la her şeyden önce, maddi dünyanın herkes tarafından paylaşılacak ortak zenginliğini; klasik Avrupa metinlerinde genellikle bir bütün olarak insanlığın mirası olarak sunulan hava, su, toprağın
meyveleri ve doğanın tüm cömertliğini kastediyoruz. Ayrıca ve daha
önemlisi ortak varoluşu; toplumsal üretimin bilgiler, diller, kodlar, ve
riler, duygulanımlar gibi, toplumsal etkileşim ve daha fazla üretim için
zorunlu olan sonuçları olarak değerlendiriyoruz. Dünyanın
dört bir yanındaki neo-liberal hükümet politikaları, son yıllarda kültürel
ürünleri -örneğin enformasyon, fikirler, hatta hayvan ve bitki türlerini
bile- özel mülkiyete çevirerek ortak olanı özelleştirmeyi denedi. Mesele, "ne olduğumuz değil, oluş sürecinde ne
olduğumuzdur; yani Öteki, bizim öteki-oluşumuzdur."Bu hakim noktadan bakıldığında, bugünkü politik eylemin kilit sahnelerinden biri de
öznellik üretiminin özerkliği veya kontrolüne dair bir mücadeleyi içermektedir. Çokluk kendisini, ortak varoluş içerisinde bu süreçten doğan
tekil öznellikleri oluşturarak yaratır.
Ancak modern cumhuriyetçiliğin özel bir tanımı eninde sonunda diğerleri karşısında galip geldi: mülksüzleri dışlayan ya da ikinci plana atan, mülkiyet
egemenliğine ve özel mülkiyet haklarının dokunulmazlığına dayanan
bir cumhuriyetçilik. Zengin kesim, mülkiyet cumhuriyeti kisvesi altında tüm toplumu temsil
ediyormuş gibi yaparak yalan-yanlış evrensellik iddialarında bulunur;
ama aslında birliği ve homojenliği mülkiyet sahipliğiyle teminat altı
na alınmış, dışlayıcı bir kimliğe sahiptir
Bedenlerin fenomenolojisi, Foucault'da en yüksek noktasına biyo
politik analizinde ulaşır ve burada, eğer temel şeylere odaklanırsak,
Foucault'nun araştırma gündemi oldukça basittir. Ortaya atılan ilk aksiyom şudur: Bedenler varlığın biyo-politik dokusunun yapıcı unsurlarıdır. İktidarın sürekli oluştuğu ve dağıldığı biyo-politik düzlemde
bedenler direnir; bu da ikinci aksiyomdur. Bedenler varolabilmek için
direnmek zorundadır. Tarih bu yüzden, sadece biyo-iktidarın tahakküm
aracılığıyla gerçekliği kurguladığı ufuk olarak anlaşılamaz. Bilakis
tarih, biyo-politik antagonizmler ve biyo-iktidara karşı direnişler tarafından belirlenir. Foucault'nun üçüncü aksiyomu, bedensel direnişin
öznelliği sadece yalıtık veya bağımsız bir şekilde değil; aynı zamanda
diğer bedenlerin direnişiyle girift dinamikler içinde ürettiğidir. Öznelliğin bu direniş ve mücadele aracılığıyla üretimi, analizimizin öngördüğü
gibi sadece varolan iktidar formlarının tahribi için değil; aynı zamanda
alternatif özgürleşme kurumları için de bir merkez sağlar. Biyo-iktidar (oldukça kabaca) yaşam
üzerindeki iktidar, biyo-politika ise direnmek ve alternatif bir öznellik
üretimi belirlemek için yaşam gücü olarak tanımlanabilir.
Cumhuriyetin baskın biçimi mülkiyet tarafından tanımlandığı için
çokluk, yoksullukla karakterize edildiği sürece, onun karşısında
durur. Fakat bu çelişki, sadece zenginlik ve yoksulluk çerçevesinde
değil; aynı zamanda ve daha da önemlisi üretilen öznellik biçimleri
bakımından kavranmalıdır. Özel mülkiyet, aynı anda hem (birbirleriyle rekabetleri içinde) bireysel olan hem kendi mülkiyetlerini (yoksula
karşı) korumak için bir sınıf olarak birleşen öznellikler yaratır. Büyük
modem burjuva cumhuriyet anayasaları, bireyselcilik ve mülkiyetin sınıf çıkarları arasındaki bu dengeye arabuluculuk eder. Yoksul, hiçbir şeyi olmayanı değil; sosyal düzen ya da mülkiyet gözetmeksizin, toplumsal üretim mekanizmalarına dahil edilenlerin oluşturduğu geniş çokluğu ifade eder. Yoksul kesim ise tam aksine,
toplumun dışlayıcı bir bölümünün kimliği değildir; daha ziyade tüm çeşitliliği içinde açık ve çoğul bir öznellik üretimiyle can bulmuş, rütbeye
ya da mülkiyete bakılmaksızın toplumsal üretim mekanizmalarına yerleştirilenlerin tümünün bir oluşumudur.
Entelektüel, anti-modernitede sıkışıp kalmaktan kaçınmalı ve
onu aşarak üçüncü bir aşamaya geçmelidir. Fanon için devrimci sürecin doğrudan sonucu, modemite ve anti-modernite arasındaki statik karşıtlığın ötesine geçen ve yaratıcı, dinamik
bir süreç olarak ortaya çıkan yeni bir insanlığın yaratımı olmak zorundadır. Anti-moderniteden alter-modemiteye geçiş, zıtlıkla değil, kopuş
ve dönüşümle tanımlanır. Sosyalizm müphem bir şekilde modernite ve anti-modernite
arasında dururken; komünizm, alter-modernite yollarını geliştirmek
için ortak varoluşla doğrudan bağ kurarak hem modernite hem anti
moderniteden kopmak zorundadır.
Bu eğilimlerden birincisi, kapitalist değerlenme süreçlerinde, maddi olmayan üretimin hegemonya veya
ağırlık kazanması eğilimidir. Andre Gorz "ürünlerin maddi olmayan
boyutları" yani sembolik, estetik ve toplumsal değerleri, "onların maddi gerçekliğine baskın çıkıyor" şeklinde bir iddiada bulunur. Örneğin
imgeler, enformasyon, bilgi, duygulanım, kodlar ve toplumsal ilişki
ler; kapitalist değerlenme süreçlerinde, maddi metalara veya metaların
maddi yönlerine ağır basar hale geliyor. Elbette bu, otomobil ve çelik
gibi maddi malların üretiminin ortadan kaybolduğu veya nicel olarak
azaldığı anlamına değil; bu malların değerinin gitgide maddi olma
yan faktör ve mallara bağlı ve tabi olduğu anlamına gelir. Hizmet işi,
duygusal emek ve düşünsel emek gibi, maddi olmayan mallar (veya
maddi malların maddi olmayan yönlerini) üreten emek biçimleri, gün
delik dilde kafa ve kalp emeği olarak isimlendirilebilir. Bu dönüşümün merkezinde canlı
varlıkların sabit sermaye haline gelmesi yer alıyor ve yaşam biçimlerinin üretimi katma değerin temeli haline geliyor. İkinci
si çalışmanın kadınsılaşması, işgününde niteliksel bir değişime; yani
hem erkek hem kadınlarda emeğin zamansal "esnekliği"ne işaret eder. Emeğin teknik bileşiminin üçüncü ana eğilimi, toplumsal ve ırksal
karışım süreçleri ve yeni göç motiflerinin sonucudur. Bugün kapitalist birikim, üretim süreçlerine giderek artan bir biçim
de dışsaldır ve bu nedenle sömürü ortak varoluşa el koyulması biçimini alır. Emek gücünün sömürüsü ve
artı-değer birikiminin, kar yerine kapitalist rant çerçevesinde anlaşılması gerekir. Sermaye, biyo-politik
emeği kontrol etmek ve ortak varoluşa el koymak için her müdahalesinde, süreci baltalayarak sekteye uğratıyor.
Metropolün kendisi devasa bir ortak zenginlik deposudur. Bununla birlikte, bugün
endüstriyel metropolden biyo-politik metropole bir kaymaya tanıklık
ediyoruz. Fabrika endüstriyel işçi sınıfı için neyse, metropol de
çokluk için odur. Metropol biyo-politik üretimin alanıdır; çünkü ortak varoluşun, bir
likte yaşayan insanların, kaynakları paylaşmanın, iletişimde bulunmanın, metaları ve fikirleri değiş tokuş etmenin alanıdır.
Kapitalist toplumun, ortak varoluşun yozlaşmış bir biçimde görüldüğü en önemli üç toplumsal kurumu aile, şirket ve ulustur. Üçü de ortak varoluşa hareketlilik katar ve ona erişim sağlar; ancak aynı zamanda
onu kısıtlar, çarpıtır ve bozar. Çokluk, faydalı olanı
seçmek ve ortak varoluşun zararlı formlarını terk etmek zorundadır.
Bu kurumlardaki ortak varoluşun yozlaşmış hali, artık görebileceğimiz
gibi, hiyerarşiler, ayrımlar ve sınırlar aracılığıyla söz konusu kurum
ların öznellik üretimini ve dahası ortak varoluş üretimini tıkamasıdır.
Seçim ve toplu çıkış aracılığıyla çokluk , tekrar harekete geçmek, üretim
süreçlerini tekrar açmak zorundadır. Örgütlenme alanı, çokluğun devrimci bir figür olabileceği
yerdir ve gerçekten de bugün devrime muktedir tek figür çokluktur. Sevginin ontolojik olarak kurucu olduğunu
söylemek, basitçe sevginin ortak varoluşu ürettiği anlamına gelir. O halde ortak varoluşun yozlaşmış biçimleri
olan aile, ırk ve ulus, şaşırtıcı olmayan bir şekilde sevginin yozlaşmış
biçimlerinin de temelidir. Yabancı sevgisi, en uzaktakinin sevgisi ve baş
kalık sevgisi, sevgiyi daima aynıyı tekrarlamaya zorlayarak onun üret
kenliğini sakatlayan ve çarpıtan özdeşleştirmeci sevginin zehrine karşı
bir panzehir işlevi görebilir. O halde burada sevginin bir başka anlamı,
biyo-politik olay olarak ortaya çıkar: Sevgi sadece varolandan kopuş ve
yeninin yaratımına işaret etmekle kalmaz; aynı zamanda tekilliklerin
üretimi ve bir ortak varoluş ilişkisinde tekilliklerin oluşturulmasını da
ifade eder.
Devrimci politika kimlik
ten başlamak zorundadır fakat orada bitemez. Burada önemli olan şey,
kimlik politikası ve devrimci politika arasında bir ayrım yapmak değil,
aksine kimlik politikası içerisindeki -muhtemelen hepsi paradoksal bir
şekilde kimliğin ortadan kaldırılmasını amaçlayan- paralel devrimci
düşünce ve pratik çizgilerini takip etmektir. Başka bir deyişle, devrimci
düşünce, kimlik politikasından kaçınmayıp, kimlik politikası aracılığıy
la iş görmeli ve ondan öğrenmelidir. Kimlik, mülkiyet cumhuriyetinin bir
silahıdır; ancak kendisine karşı çevrilebilen bir silahtır. Devrimci Marksizm geleneği, yal
nızca işçi sınıfının maruz kaldığı şiddet ve acıyı açığa çıkararak değil;
sermayeye tekrar saldırma ve özgürlüğünü ondan kazanmaya muktedir
olan bir işçi gücü figürü inşa ederek de proleter kimliği sermayeye karşı
bir silah ve sınıf mücadelesinin motoru olarak sunar. O halde, kimlik
politikasının ikinci görevi, tahakküm altına alınmış kimliği özgürlük
arayışında bir silah olarak kullanarak; tahakküm yapılarına karşı öfke
den isyana ilerlemek ve böylece o geleneksel rolü, devlet iktidarının ele
geçirilmesi rolünü oynamaktır. Çokluk, başka hedeflere yöneltmek için bile olsa
devlet aygıtlarının kontrolünü ele geçirmekle ilgilenmez; daha doğrusu,
çokluk devlet aygıtlarını sadece onları parçalamak için ele geçirmek
ister. Çokluk devleti bir özgürlük alanı olarak değil, kapitalist sömü
rüyü teminat altına alıp, mülkiyet egemenliğini savunmakla kalmayan,
aynı zamanda da tüm kimlik hiyerarşilerini sürdüren ve denetleyen bir
tahakküm odağı olarak değerlendirir. Devlet kurumlarıyla politik ilişkilenme, tahakküm karşıtı mücadeleler için zorunlu ve faydalıdır; ancak
özgürleşme hareketi yalnızca bu kurumların yıkımını hedefleyebilir. Bu
ayaklanmanın kurumlara ters düştüğüne işaret ediyormuş gibi görüne
bilir ama aslında, belirttiğimiz gibi, ayaklanmanın kurumlara ihtiyacı
vardır; ama farklı türde kurumlara. Geleneksel sosyolojik gö
rüşe göre kurumlar bireyleri ve kimlikleri oluştururken, bizim kavrayı
şımızda tekillikler kurumlan oluşturur ve bu nedenle kurumlar sürekli
olarak akış halindedir.
Aslında, mevcut hükümetlerin ve küresel yönetişimin
çeşitli kurumlarından talep edilebilecek ve edilmesi gereken bir progra
mın temel taslağından zaten bahsetmiş bulunuyoruz. Bunun için kurulacak ilk platform sefalete karşı yaşam desteği talep
etmelidir, yani hükümetler herkese temel yaşam ihtiyaçlarını sağlamalıdır. İkinci bir platform herkesin toplumun kuruluşun
da, kolektif öz-yönetimde ve diğerleriyle yapıcı etkileşimde temsil edil
me hakkına sahip olmasına imkan tanımak suretiyle hiyerarşiye karşı
eşitlik talep etmek zorundadır. Herkesi demokratik karar alma sü
recinde temsil edecek insanların sınırları geçmesine ve istedikleri yerde
yaşamalarına izin verecek bir yönetim istiyoruz. Üçüncü platform, özel mülkiyetin engellerine karşı ortak varoluşa
açık erişim talep etmelidir. Bu üç platform, bugünün egemen iktidarlarından isteyebileceğimiz
meşru ve makul taleplerdir.