DÜŞÜNBİL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DÜŞÜNBİL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2024 Perşembe

Natama 38-39 / Düşünbil 108 / Arkeo Atlas 2024

 

Yahya Kemal'i resmi ideoloji açısından okumak resmi ideoloji 20 senedir hiç değişmemiş gibi sanki, ha babam vur. intihar için mangal gibi yürek lazım, e biliyoruz iki yüz yıldır tanrı öldüğünden beri ve amir barak için tonla dipnot gereklidir göz seçemeyecekse fotoğraf basmanın manası nedir girelim birlikte bir tavşan deliğine birkaçbin kişi usul usul, neyşınıl coğrafikte hayvanlı belgeselde yokuz

yenilgi mevsimi geldi çöktü toprağa düştü bahar bayraklarımız


Felsefe dergisi Düşünbil'in antik yaşam kültürüne dönüşeceğine şaşırdığım kadar derginin 17. seneye varmasına da hayret ettim. Akademik açıdan çok güçlü görünmemesi bir yana finansal açıdan da dayanaklardan yoksun gibi görünüyordu. Yeni haliyle de yine biraz light bir çizgide. Ancak renkler kuşeler çizimler dikkat çekiyor. Çatalhöyük dosya konulu dergiyi anlamlandıran şey Ian Hodder ile olan röportajı olsa gerek. Son yılarda Tanrıça diye düşünülen heykeciklerin aslında tarihte mevcut güçlü kadın figürler olduğuna dair bir kanı değişikliği yaşanıyor bu arada.
Ne zaman çıkacağı belli olmaz Arkeo Atlas dergisi bu sayısıyla göz ardı edilen neolitik Ege ve Kıbrıs coğrafyasına eğiliyor. Antik Yunan öncesi dönemde dahi adalar ile Ege kıyıları arasındaki bağlantılar ortaya konuyor. Hakeza Anadolu ile Kıbrıs arasında da. Kıbrıs'a pek çok hayvan türünün aslında anakaradan taşındığını biliyor muydunuz? Bununla da kalmıyor Ubeyd Halaf ve Samara kültürleri ile sınırlarımız dışına çıkıyor. Bence sonraki sayılarda Elam, Indus Vadisi ve Balkanlara, hatta Orta Asya'ya kadar çeper genişletilmeli. İçeriğinin yanısıra baskı kalitesini de düşününce yine okuyucusunu memnun eden bir sayıyla karşılaşıyoruz

19 Ağustos 2018 Pazar

Trip #3 #4 #5 Nepal #9 Düşünbil #69 Aktüel Arkeoloji #64


 Bugünlerde takip ettiğim yegane dergi Trip değişik değişik sayılarıyla eylüle hazırlanadursun, 3,4 ve 5 nolu sayılarına bakalım. Ya da vazgeçtim, tek tek bakmaktan erindim. Güzel olan şey şu ki, yeni yazarlarla kadro genişliyor. Popüler isimlerden Nilüfer Açıkalın, Mesut Yar'ın yanısıra Renan Çelik, radyocu Metehan Mert Çakır, tiyatrocu Kemal Başar ve Süreyya İzgi gibi isimler karşımıza çıkıyor. Son vakitlerde zor günler geçiren Füsun Demirel'e şans verilmesi de takdire şayan bir hareket olmuş. Üçüncü sayının kapağı V for Vendetta ile isyan günlerini selamlamakta. Sonra da sırasıyla Aziz Nesin ve Johnny Depp süslemekte. Bilim, uzay, tarih, müzik, edebiyat, sinema , çizgi roman, dizi gibi konular ardı ardına sıralanmakta. Belki de konuların genişliği Afro Zeybekler gibi efsanevi makalelerin sıklığını engelliyor. Bu yazıyı yazan Ali Özçelik gayretiyle, çabasıyla, araştırmacılığıyla takdirleri hak ediyor. Benzer derinlikte yazıların çoğalması dileğiyle diyelim. Tadı damağımda. Hazır iyi niyetli eleştirilere başlamışken tekrar boyut ve koku diyeceğim, bu bir, serzenişli yazıları artık arkada bırakıp tiyatro, sinema, kitap, müzik alanlarında spesifik ürünler üzerine eleştiri yazılarına sıra gelmedi mi diyorum ki son sayıda Irmak Zileli'nin yazısını örnek gösterelim, bu iki, üç, artık İran müziğini okumak yorucu olmaya başlamadı mı? Biraz daha sert müzik ve yeraltı edebiyatı ve edebiyat eleştirisine eğilinse mi acaba? Dördüncü mevzu ise bilindik isimlere yer verdikçe yazım kalitesinin düşme ihtimalinin belirmesi, aman aman diyelim.

Nepal artık kendisini alıştırdı. Kadro oluşturmak açısından ki kapalı bir kutu olarak görünüyorlar iyi bir şey olsa da diğer yandan şaşırtmamaya heyecanlandırmamaya başladılar. Bu noktada teorik yazılara ve kitap eleştirisine başlamaları çok doğru bir hareket. Yalnız böyle küçük boyutlarda aradabir çıkan sayılarıyla nereye kadar gidecekler, merak konusu...

Düşünbil dergisini pek okumamaya karar vermiştim açıkçası. Diğer yandan haklarını vermek lazım kapakları çok güzel, al beni al beni diye insanı tahrik ediyor. Dosya konusu Lacan olunca da tatilde okuma gayesiyle ben de almış bulundum. İnsanlara, az tanışık olan genel kitleye felsefeyi sevdirmek için bir araç görevi üstlenebilir. Yalnız akademik bilgiye aç olan ve Zizek'in efsanevi kitabı Ahir Zamanlarda Yaşarken'i okumuş, YKY'nin Cogito'sunu bilen biri için, o kişi ben oluyorum sanırım anladınız, bu sayı biraz tırt kalıyor. Kimsenin hevesini kırmak istemem, bazı şeyler böyle böyle ilerleyecek. Sadece felsefe alanında ne kadar geride kaldığımızı hatırlattığı için üzüldüm.

Aktüel Arkeoloji ısrarla çıkmaya devam ediyor. Bu kadar süre ayakta kalabilmesine şaşırıyorum doğrusu. Kaliteli işler sözkonusu olunca... Tatilde bir kaç günde seller sular gibi sömürdüm bu sayıyı. Çok sevdiğim Anadolu eski halkları ve etnografyası olunca tabi es geçemezdim. Ama tarihçilerin es geçtiği Kaşkalar için bile sayfa ayırmaları, nasıl diyeyim, gözlerim doldu :) Ionya dosyası ise yazı diliyle dahi tartışmaları aralayan bir yazıydı.

18 Haziran 2017 Pazar

Cazkedisi #9 - Düşünbil #59 - Sabun #1 #2 - Palyaço #2 #7

Cazkedisinin dokuzuncu sayısına şiirlerini veren isimler: Ahmet Günbaş ( ah, gümbür gümbürdü aşk hali!.../kalbim yerinden sökülüyor sandım), Jaroslav Seifert (eğer topları/kadınlar kullansaydı/güller yağardı/tüm dünyaya/belki öyle./belki değil), Oya Uysal, Özkan Mert (kimse savaştan güzel dönmez), Baki Ayhan T., Soner Demirbaş, Hüseyin Peker, Meryem Coşkunca (susmak ve kış, iki uzun vakit), Leyla Çağlı (erkenden açılmış mezar sabırsızlığıyla/en yakınına:"ilk toprağı sen at" demekle/ şiirini yazacak olana:"ilk dizeyi sen kur" demenin/ vaktiyle fark edilmemiş benzerliği), Özkan Satılmış, Ozan Eren, Baykal Dimli, Ercan Kaplan, Serap Erdoğan, Durmuş Taşdemir, Önder Çolakoğlu, Vural Engin (bkz aşağıya), Zeki Kırhan, Yağmur Sunar, Dimitris P. Kraniotis. Düzyazıda Edip Cansever üzerine Koray Feyiz'in, Metin Altıok üzerine Mehmet Sarsmaz'ın, La La Land filmi üzerine Ayşe Özgür Aydoğan'ın, Nihat Behram üzerine İmran Tali Aydın'ın makalelerinin yanısıra Mahzun Doğan'ın Caz Günlükleri ve genç şairler üzerine değerlendirmenin olduğu Genç Kedi köşesini okumak mümkün. Bu son köşede kalemi İlker İşgören devralmış bu sayıyla. Söyleşilere ise Aslıhan Tüylüoğlu ve Meryem Coşkunca konuk edilmiş.

Bu bir caz korosudur sokaktan akar
bu ise kıvrılmasıdır ellerin birbirlerine doğru
insanlar bununla dertlerini anlatır
karşında yılgınlığı törpüleyen deniz
denizin üstünde koca koca gemiler
gemilerin üstünde poulos'un insanları
insanların üstü gökyüzü
gökyüzünün üstü de gökyüzü

bizim bu yaptığımızsa bir yaşam çeşitlemesidir
kavgalarımız da aşklarımız da bu yöne bakar
deriz daha iyi bir yolu bulunur hayat denen sonuvar nesnenin
çünkü mutlaka vardır daha da iyisi en iyisinin
Bu bir caz korosudur sokaktan akar

Kapakta Sartre görünce almamam seçenek dışıydı elbette. Yine başlıkları yazmam dosya içeriğini anlamakta yeterli olacaktır kanısındayım.
Sartre'ın varoluşçuluğu ve hümanizm ilişkisi ile bireysel özgürlük ve özgürlük ahlakı meselesi, Jean Paul Sartre Özelinde varoluşçu özgürlük yorumu, Sarte'ın ahlaksal felsefesi üzerine: her yol mübah mıdır?, geleneklere veda yada züppenin anane ile kavgası (kabul ediyorum bu makalenin başlığı içerik konusunda çok açık değil), varoluşçuluk bir posthümanizm midir?, Jean Paul Sarte'ın Mezarsız Ölüler'i, İnsan Olduğumuzu Hatırlatan ve yaratıcılığa esin kaynağı olan çelişkilerimiz, Alfred Nobel'den Sarte'a, Camus'dan Orhan Pamuk'a Ödül Kültürü, Sartre'ın Varlık ve Hiçlik'i,Varoluşçuluğun kutsal kitabı mı?,karanlıkta bırakılmış bir kültür varlığının otobiyografisi: Sözcükler, Sarte'ı Neden Öldürmeliyiz?, (büyük harf küçük harf karmaşasını affediniz) Dosya konusuna ek olarak Hans Abendroth'un birbirinden vurucu felsefi alıntıları, Veblen ve Freud karşılaştırması, polisiyelerin felsefesi, Truman Show üzerine de yazılanları okumak mümkün. Yeri gelmişken yerli yazarlarımızın makalelerinin bazen özetvari bir biçimde derdini anlatmada zorluk çektiğine tanık olabiliyoruz. Derginin sayfalarında genel olarak gördüğüm bir problem. Diğer yandan zorlu Varlık ve Hiçlik okumamın doğru kanılarla birleştiğinin buradan da sağlamasını yapabilmem sevindirici oldu. Bu arada dergiyi yayınlayan arkadaşlardan bir rica: logonuzu değiştirmenin vakti gelmedi mi? Biraz daha özgün, orijinal bir şeyler?

Sabun fanzin aklınızı köpürtür sloganı ile görebildiğim kadarıyla iki sayı yayınlamış. Sayfalar fotoğraflar ve diğer görsellerle şenlendirilerek okuması kolay bir fırsat sunuyor okuyucuya. İkinci sayıdaki heykel ismindeki Naci Balık imzalı öykü oldukça hoş. Sayfalarına şiire boğmamak da güzel bir seçim. İkinci sayıda tam tarzlarını oturtmaya başlamışken kaybolmaları yazık olmuş. Bu iki sayıya issuu.com da ulaşmak mümkün.
Sabun gibi Palyaço fanzine de issuu.com'dan ulaşabiliyoruz. Muhalif bir tavra sahip olan fanzin 15 sayıya ulaşmış. Şiirler, denemeler, biyografiler, desenler, resimler ve öykülerle dengeli bir çizgi takip edildiği görülen fanzinde mahlasların kullanımı tercih edilmiş. Kendini aşırı ciddiye alıp büyük sözler edenlere karşı şöyle demeleri hoşuma gitti: bu fanzin bir anlık akıl kontrolsüzlüğünden doğmuştur, sebep ve amaç barındırmaz. Dolayısıyla fanzin ruhunu içselleştirdikleri kesin. Yalnız yer verdiği ürünlerin bir kısmında biraz ergen romantizmini hissettim.

15 Mart 2017 Çarşamba

Yabani #8 #9 Caz Kedisi #8 Peyniraltı Edebiyatı #38 Düşünbil #57 Kayıp Ruhlar Fanzin #1 Baykuş #1

Yabani'nin 8. sayısı yılbaşı özel konseptini sadece kapağında değil bir çocuk işçi çalıştırma hikayesi Santanizm, Noel Baba Avcılarını işleyen Damdaki Komançi, AVM'lerde çocukları kucağına oturtmaktan hoşlanan sapık Noel Baba hikayesi Noel Baba Öldürüldü çizgilerinde de görmek mümkün. Çok da anlayamadığımı söyleyeceğim Yılsonu Partisi çizgi hikayesi ile birlikte öykülerden 23:59:59 ve Milenyum da aynı ekseni takip ediyor. İntikam-ı Zevcan okuması eğlenceli bir zombi kadın bilimkurgusu gibi bir şey. Kralına İsyan ve Uçan Kale de ilerleyişini sürdürmekte.
9. sayının kapağı ise ayrı bir efsane olmuş.
Modern Sherlock Holmes filmlerini hatırlatan Seyfettin Efendi çizgisiyle, hikayesiyle bir Devrim Kunter emeği. Bu sayıda da çok anlam veremediğim bir çizgi hikaye var: Amsterdam'da 3 Yıl Nasıl Ayık Kaldım? Kılıç Dağı zor takip ediliyor olsa da epik hikayesi hoşuma gitti. Uçan Kale sonlanıyor. Hikaye genel olarak güzel olmakla birlikte karakterizasyon ve çizgiselleştirmenin temposu tatminsizlik yaratıyor. Kralına İsyan'da ise Korkut Dede'nin geçmişine dönüyoruz. Hikayelerden PC243 absürd korku fantastik bir hikaye olmasına rağmen dağılmamayı başarıyor. Diğer öyküler Maşuka ve Son Vapur pek de benim tarzım sayılmaz.
Caz Kedisi'nin bu sayısı Özdemir İnce'nin Dünya Şiir Günü Bildirisi 2010'uyla açılıyor. Şiirlerine yer verilen isimler, Neval Savak, Tomas Tranströmer, Mehmet Mümtaz Tuzcu, İlker İşgören (bana korkacak bir umut bırakmadılar/ölen kurtuldu diyorsun ya/kurtuldu deyişin bir öldürme biçimi/bir eve, üç ölüm çok değil mi sevgilim?), Kadir Sevinç, Sarp Keskiner, Hasan Varol, Melih Elhan, Yusuf Alper, Emre Şahiner (Allah ile aramızdaki gerginlikti dağlar...Çekemez deklanşör pili bitik sabahı/Bana aguşunu açmış tarlalar.Tarlalar yeryüzü yaralarıdır/Kuşlar iyidir. Allah ne büyük), Gülçin Sahilli,İbrahim Tığ, Ufuk Aymaz, Gülsüm Işıldar, Melek Ertan ve Juan Ramon Jimenez. Ayrıca kara şiirin çınarı olarak lanse edilen Langston Hughes hakkında yazılan makalede de şairin Nehirler ismindeki şiirini okumak mümkün. Düzyazı alanında ise Hüseyin Peker (şiirin Y harfi) , Hülya Deniz Ünal(fanzin ağırlıklı), Ayşe Özgür Aydoğan (Korkuyorum Anne film eleştirisi), M.Mahzun Doğan (güncesi), Devrim Dikkaya (jazz ve şiir festivalleri) imza atan isimler. M.Mahzun Doğan'ın Bir Kazım Koyuncu Kitabı olarak tanıtılan son eseri hakkında kendisiyle yapılan söyleşi, Yeşim Ağaoğlu ile yapılan caz konulu söyleşi, Ümit Yıldırım'ın Hüseyin Peker hakkındaki yazısı, Barış Erdoğan, Özgür Balaban ve Yağmur Sunar imzalı diğer makaleler de derginin bu sayısını tamamlıyor.

Nehirler bilirim
nehirler bilirim dünya kadar yaşlı
ve insan kanının insan damarlarında akışından daha eski.
Nehirler kadar derindir benim ruhum.
Fırat’ta yıkandım ben, şafaklar henüz çok gençken.
Kongo’nun kıyısına kurdum kulübemi ve o bana ninniler söyledi uyurken.
Nil’i kuşbakışı seyrettim, üzerinde piramitler kurdum onun.
Abe Lincoln New Orleans’a indiğinde Missisippi’nin söylediği şarkıları duydum
ve gün batımında çamurlu göğsünün tümden altın rengine büründüğünü gördüm.
Nehirler bilirim ben.
Yaşlı koyu renkli nehirler.
Nehirler kadar derindir benim ruhum

Peyniraltı Edebiyatı'nın bu sayısının kapağını aykırı şair Allen Ginsberg süslüyor. Sadece kafa resmiyle değil şiirleri, mektupları, hakkında yazılanlar ve ilham verdiği örneğin küçük İskender'in çarpıcı girizgahı ve Türkiye adındaki şiiri gibi, diğer yazılarla tanışıklığı olmayan okuyucu için doyurucu bir içeriğe sahip sayı. Yazılar sadece şairin kişiliği ve eserleri üzerine eğilmiyor, aynı zamanda çevresi, görüşleri gibi dinamik bir açıyı kapsıyor. Çevirmeni Süha Sertabiboğlu ile söyleşi, kendisiyle 60'larda yapılmış bir röportaj da bu çepere dahil edilebilir. Alis Harikalar Diyarın'dan bildiğimiz Lewis Carroll'a ait iki şiir çevirisi, kitap incelemesi, Uluma'nın film uyarlamasında oynayan James Franco ile yapılan söyleşi ve deneme (ki içeriğiyle yüzde yüz hemfikir değilim) ile birlikte derginin sadece ürün yayınlayan kimliğinden sıyrılmaya çalışması olumlu adımlar. Öykülerden Dilan Özdemir'in Pencereyi Kapama'sı ve Uğur Uçkıran'ın Yağmur Getiren'i özellikle hoşlandıklarım oldu. Yine şiirler şiirler...

Albert Camus  kapaklı Düşünbil sayısı da tam Sartre okuyorken alınmayacak gibi değildi doğrusu. Dergide değerlendirmelerin bir çoğu Camus'nun Cezayir Savaşında aldığı tutum ve Sisifos söylencesi örneğinin altı çizilerek Sartre ve varoluşçuluk ile farkı etrafında şekilleniyor. Antik Yunan miti olarak Tanrıları bile kurnazlığıyla alt edip kızdıran Sisifos namındaki bir kralın ilelebet bir kayayı yokuş yukarı yuvarlamasıyla cezalandırılması olarak bilinir bu söylence. Tam tepeye vardığı anda kaya gerisin geriye yuvarlanır ve sonsuza dek bu döngü devam eder. Bu didinme bile hayatı olumlayan bir mutluluktur Camus'ya göre. Yazıların başlıklarını sıralayayım:
Camus:Evet ve Hayır Arasında, Camus Her Daim Yabancı Kalacaktır,Camus'da İçkinsellik:Varoluşsal Bir Tepki Olarak Kaygı, Yaşamayı Seçmenin Absürt Cesareti, 20. Yüzyıl ve Diyalektik Çıkmaz:Albert Camus'da Uyumsuz Duygusu ve İntihar,İntihar ve Saçmadan, Cinayet ve Başkaldırıya: Albert Camus'da İnsanın Sefaleti, Camus'nun Bilinçdışı, Kendine ve Ötekine Yabancı Başka bir Albert Camus, Camus Neden Varoluşçu Değildi?,Başkaldırı: Varlığa Yönelen Sesleniş, Camus'da İnsanlık Durumu. Ayrıca dosya konusu haricinde Senem Kurtar'la Söyleşi:Sartre ve Yazarın Elleri Neden Kirli?, Sadelik Gerekli Bir Erdem midir?, Varolmanın Dayanılmaz Şaşkınlığı, Kant'ın Bir Öğrencisine Yazdığı Mektubunda Kalp Kırıklığı Üzerine, Beckett Tiyatrosunda Hakikat ve Teatrele Giriş, Herakleitos'a Göre Görmeyi Bilmek, Stoacılar Günümüz Problemleriyle Nasıl Başa Çıkardı gibi farklı başlıklara rastlamak da mümkün ki bazı makalelerin içeriğinin kısa kaldığını söylemek mümkün.

Kayıp Ruhlar Fanzin'in ilk sayısını internette bulmuştum. İnsanlık denen bu yoz toplum biz ne yaparsak yapalım yapageldiği şeyleri yapmaya devam edecek diyerek sadece canları istediği için bu fanzini çıkardıklarını söylüyorlar. İsmiyle tutarlı bir biçimde karamsar bir dille yabancılaşmış bir ruh halini sergileyen şiir, deneme ve öyküler mevcut. Bununla beraber bazı yazılarda edebi dil üzerine fazlasıyla titizlenilmiş bir izlenim bırakıyorlar. Fanzinde boşluk duygusunu uyandıran siyah beyaz fotoğraflar da yerini bulmuş. Ayrıca hayvan hakları başlığı altında hayvanat bahçelerinin manasızlığı üzerine de bir yazı bulmak mümkün.

Kayıp bir ruh yola nasıl çıkar?
veya
bir ruh nasıl kaybolur?
1. uzun yola çıkmaya hüküm giyilir
2. mataradaki suya tuz eklenir
3. azık olarak dünya üzerinde bir acı kök tadı seçilir
4. yaşanılan ısmarlama hayat terk edilir
5. gerisi zaten kendiliğinden gelecektir


Baykuş da amatör bir ruhla yayınlanan bir dergi. Renkli grafikleri ve çeşitlendirilmiş temaları ile dikkat çekiyor. Ünlü bestecimiz Münir Nurettin Selçuk, Virginia Woolf, Çehov Gorki mektuplaşmaları, Fikret Mualla, Rus şair Andrey Voznesenski ve Kemal Sunal gibi birbirinden farklı isimleri içeren bir yelpaze bu. İster istemez içerik tek odaklı bir bakış sergiliyor. Bununla birlikte mizanpajı ile ve farklı içeriği ile keyifli bir okuma sunduğu kesin. Son sayfalarında da bazı şiirlere yer verilmiş.
İnternet sayfalarında diğer bir kaç sayıya ulaşmak mümkün. Meraklısına.

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Yabani #1 #2 - Plüton #3 - Hiç #6 - Düşünbil #53

Küçüçük içi dolu fıçıcık bilimkurgu fantastik korku çizgi roman dergisi Yabani'nin ilk sayısını arayp bulamamışken mahalle arasında kelalaka bir marketin dergi rafında görünce kapağın yırtık olup olmamasına bakmaksızın, ki yırtıktı demek ki takılmışım bu mevzuya, satın aldım. Başkaları, işin duayenleri öykü öykü kare kare dergiyi anlatmış zaten. Bu sebeple hoşuma giden ürünlerin ismini anacağım. Ergene'de Yaz ve Misafirler'in çizimleri,sadece çizgisiyle değil öyküsüyle de Kralına İsyan ve süper öyküsüyle Bebek Fabrikası. İkinci sayıda da devam eden Şeytanın Gölgesi biraz hit and miss olmuş. Hikayenin aktarımı kesik kesik, kopuk kopuk ama iyi bir hikaye. İlk sayının tanıtım sayfalarını internette inceleme fırsatı bulmuştum. Basılırken karanlık ve belirsizlik hakim olmuş sayfalara. Kısacası basım kalitesi sorunlu. İkinci sayıda Şeytanın Gölgesi sonlanıyorken Kralına İsyan şenlenerek devam etmekte. Öykülerden Açık Artırma korku öğesini öne çıkartıyor. Yazarı Giddar'dan tanıdığımız Erbuğ Kaya. Yolcu ise fantastik kurgu güzelliğinde. Devrim Kunter'in hem çizer hem de hikayeci olarak desteği tam gaz devam ediyor. Baskı kalitesinde gözle görülür iyileşme, kendilerini geliştirerek daha iyiyi hedeflediklerinin bir işareti. Kapak pek bir şık. Çizerlerin birbirinden farklı yönelimleri sayfaları zenginleştirmekle beraber tartışmaları tetikleyebilecek riskler de alınmış durumda. İnşallah böyle devam maşallah.


Plüton dergi, şık tasarımı ile iddialı bir duruş sergiliyor. Katı ve fasit bir daire içinde hapis kalmayan bunun yanında sağlam bir politikaları oldukları izlenimi veriyorlar. Üçüncü sayılarından itibaren takip etmeye başladığım için ve manifesto tarzı bir yazılarını görmediğimden dolayı şimdilik bu saptama izlenim seviyesinde. Sadece şiir ya da öykü yok, film ve dizilere, sergilere, kitaplara, müziğe ve fanzinlere de yer verilmiş. Diğer yandan çizimler de es geçilmemeli. Dünya yazınından Mayakovski ve Anders Olsson da sayfalarda yer bulabilmiş. Şiirlerine yer verilen isimler Cüneyt Eşberk (mevsimlerden ki çay tadındadır her ayrılık/ raf raf boş bardaklar her biri hatıra dizili/ kırılacak kalbim gibi elinde bekleyen...), Bengi Nur Güvenç (Atılan her çentik artık daha kararlı.), Mikail Burak Özkar, Batuhan Perker, Emrah Sağlam,Onur Budak, Umut Köksal, Tozan Alkan (acı:yeraltı ırmağını/göğe taşıyan gözyaşı.), Pesimist Münzevi Adam, Toprak Şems Özcan (sevgi denen şey/güzeldir süveyda'm/sarılmakla elimize yüzümüze/bulaşabilir gerçi), Fırat Kadaganlı. Öykü, deneme ve diğer düzyazılarda ise Bora Aşık, Ali Oktay Özbayrak, Reyhaniye Kaya (bu sayıdaki favori öyküm), Eric Rose, Burcu Meltem Tohum, Kürşad Gürses, Hakan Keskin,Hasan Uğur Gür, Hazal Battaloğlu veYusufcan Artunal'ın imzalarına rastlamak mümkün. Bir eleştiri, yaptım ettim'li lirik şiirler sıkmadı mı?



Meksika Açmazı (Mikail Burak Özkar)


Hakan'a....



tüm meksika için bıyığımdaki romantik amerika!


birinci tutulan tabanca:

-burdayım!-
taşıdığı yükten habersiz bir hamal serseriliğinde
okyanus tıpası açılışını bekleyerek
tüm mumları dikip kalbime
us'lu köşemde

portakalları
ankebutla soyuyorum
kaç liraya aldığımı unuttuğum bu merdiven çıkarmıyor beni allah'a
bir balık olmamak için sudan çokça korkuyorum
ibrahim'in odunlarına mı çevirir beni bu şaşkınlığım, bir balığa....
kendini göğe bırakmaklardaki o kanaviçe kırgınlık
sevgilinin konuşturulması için yalvaran bakışlar
yahut etini durmadan çiğneyen yamyam
gibi bir şey
-se
 çaresizlik
ağzıma düşen payı üfleyerek duraksadığım bütün günlerde bulabilirim.
kûn fe yekûn
dilim sürçse, seni sevdiğimi söylesem sana

hiç beklenmedik bir anda gelen muştuyla
kalkıp
bitmeden atılan sigara izmaritlerinin yüreğimizde
göstere göstere çaldığı minareler
ve o minarelerin sırtımızı dayadığımız gölgeleri
kaçacağım tutuyor, hayatta olduğumu bilmesen inanıyorum aslında



ikinci çekilen tabanca:

şimdi öyle bir susmalıyız ki bütün dilsizlere inat olmalı bu duruşumuz
ve kurtarılacak bir şey kalmalı hayattan
ardına bakmadan gitmeli ve dönüp hiç gitmediğimiz yerlerde
daha önce hiç kimse aşık olmamışcasına
bağırarak şarkılar söylemekten vazgeçmeyerek....
ki ben bütün hayal kırıklıklarımı devletin ellerine bıraktım, umarım onları da yerler
inandım çünkü devletin kanının kuruduğuna!
seni her gördüğümde kendi ölüm ilanına rastlamış bir serçe gibi
ürken kalbim.

kendi romanına kahraman olarak doğan ve
bi' başkasının hikayesine nokta olarak bitenlere
bir paranteze alma işlemidir yaşamak
ki insan yaşadığı müddetçe ölümle tehdit olunur.
kaç kere daha kaybetmeli bir kere daha kaybetmek için
hep beni mi bulur o kurşun?

çünkü
bir gün ben bir japon olsam, hiroşima'ya gitsem
ibretler yüklesem zırhıma yine de bir baltaya sap olmam
çünkü bir gün ben bir japon olsam
yine de seni sevmeyi
düzenli hayata
sabah dokuz akşam altı mesailerine
refah yaşam seviyesine, borsanın hepçe kazandıran dalgalı kuruna
ve ya çokca seyehatlere
ve bir kere olsun kapadokya'yı görmeden ölmemeye
tercih etmem.



üçüncü çekilen tabanca:

dünyaya geldim, kimse nezaketen kolonya tutmadı
peygamber'in halid nerede sorusu üzerine medine'ye koyulan halid aceleciliğiyle
geçtim sudan görüntülerinizden
kitaba, kitaba
ve kitaba!
sığınmaktan başka bir çare bulamadım.
ağlamak, değil dindirdiğinden.
kalemimdeki kemiği durmadan kanatan ve durmadan dindiren
bir yerden bir yere hep yürüyüş mesafesindeki bu küçük şehirde
senin sokağın uzakta bir ülke gibi kalırdı.

kalbim çarpıyor, bir yerlere....
"korkma ya ebâ bekir, allah bizimle!"


Eyersiz ve Atsız (Anders Olsson)

fırlatıp atma güneş yılını
omzunun üzerinden
eyerim yok diye
atım yok diye
süvarinin gülüşü
dik tutuyor seni
boşluk
ayakta tutuyor
tomurcuğun içinden
yeni fışkıran yaprak
solup giden yaprak
kazandığın her şey
kaybettiğin her şey
dik tutuyor seni
herkes için ya a hiç kimse için
yağan yağmur ve
sofora ağacının dansı
ayakta tutuyor seni
sevdiğin her şey
dik tutuyor seni

Herkesin şair, herkesin yazar olduğu bugünlerde Hiç dergisi'nin önemli bir eksikliği giderdiğini daha önce belirtmiştim. Abdülhak Şinasi Hisar, kimin aklına gelirdi? Elif Sarıaslan ve Büşra Şengül'ün kaleme aldığı doyurucu dosya yazısının bayağı bir mesai aldığını tahmin etmek zor olmamalı. Ayrıca yazarın anılarından bir derlemeye de yer veriliyor. Bununla kalmıyor, dergi Cemil Kavukçu ile yapılan bir söyleşiye, iki sayfalık Oğuz Atay değerlendirmesine, Charles Dickens'ran Georg Eliot'a yazılan hayran mektubuna, Halit Ziya Uşaklıgil sempozyumuna, sahafçılık üzerine inceleme yazısına da sayfalarında yer ayırıyor. İki öykü, iki deneme, Muhsin Bey'den Gönül Yarası'na Şener Şen, kitap ve film kritiği ve bir şiir ile sayı sonlanıyor. Arka kapağı ise Ahmed Arif, Nazım Hikmet ve Orhan Kemal alıntıları süslemekte

Düşünbil dergisi benim gönlü nazarımda biraz dalgalı bir seyir izliyor. Sayılarında bazı ilginç yazıları basmakla beraber sayıları, sayfa dolduran gereksiz makalelerin de işgaline uğruyor, gibi geliyor bana. Foucault dosyasını içeren bu nüsha da çok farklı değil. Foucault'nun kendisinden ziyade diğer felsefecilerle mukayesesi, dolayısıyla eleştirel bir okuma dikkati çekiyor. Foucault ve Lacan: Üstat Kimdir?, Foucaultçu Queer Teorisine Lacanyen Bir Eleştiri, Marx ve Foucault'yu Birbirine Bağlayan Entelektüel Soyağacı, Feminist Teori ve Michel Foucault gibi başlıklara bakmak bile yeterli. Bir duruşu sergileyen bu tavır elbette sağlıklı. Ama içeriğin biraz daha doldurulması gerekmez mi? (ki bazı makaleler elbette kesinlikle boş değil) Cogito'nun özel sayısı ya da Madan Sarup'un Post-yapısalcılık ve Postmodernizm'i geliyor aklıma. Dergi ayrıca Yücel Dursun söyleşisine ve Felsefe'nin neden Türkiye'de bir meslek olarak seçilemeyeceğine dair güncele yönelik vurucu bir yazıya yer veriyor.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Hürriyet Gösteri #315 - Düşünbil #47 - Peyniraltı Edebiyatı #26 - Karga Mecmua #95

Hürriyet Gösteri


Bugüne kadar ürettikleri üretmedikleri ile eleştirilerin odağındaki bir isim, Doğan Hızlan yönetiminde üç ayda bir çıkan ve diğer bir sermaye destekli yayın olan Milliyet Sanat'ın tersine şiir başta olmak üzere edebiyata yoğunlaşan köklü bir dergidir. Bazı DR şubeleri haricinde ise aranıp bulunması, ulaşılması zor bir dergi. Eleştiri okları sadece genel yayın müdürü üzerine değil, sermaye desteğine, uyduruk üstte bir dil kullanımına, bürokratik siyasal çizgisine, 80-90'larda kısılı kalmış yenilik üretmeyen edebi çizgisine kadar uzanıyor. Eyvallah da beş liraya 160 sayfada beğenmediğiniz yerleri yırtıp atsanız dahi okunacak bir şeyler çıkıyor. Sıradan okuyucuyu bir bakıma idare edebiliyor yani. Hatta tam tersine ben dilde sadeleştirme yapıp biraz daha popüler yerli yazarlara ağırlık vererek halka inen bir yayın çizgisini kavuşmalarını dilerim. 315. sayı yine röportajların çokluğuyla dikkat çekiyor. Yeni kitabının şerefine Orhan Pamuk hem bir söyleşi hem de romanı değerlendiren bir yazıyla konuk edilmiş. Yaşar Kemal'i konu alan iki makaleye de yer verilmiş. Şairlerden Veysel Çolak ve Baki Ayhan T. söyleşisiyle, Nehçet Necatigil ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu şiir çözümlemeleri ile, Hilmi Yavuz tercüme ile ilgili eleştiri yazısı üzerinden, Gündüz Vassaf son şiir-romanıyla, Tuğrul Tanyol 80'ler şiiri üzerine kaleme alınan bir dizi çalışmanın parçası olarak, Hüseyin Alemdar son kitabı hakkındaki eleştiri yazısıyla, Sezai Karakoç ve Abdülkadir Budak yine kendileri ile ilgili makalelerle ve Selda Bağcan'ın sesinden dinleyip sözlerini biraz zorlama bulmakla daha önce eleştirmiş bulunduğum Anayasso'nun aslında bir zamanlar gençler arasında elden ele dilden dile dolaştığını öğrettiği bir makale vasıtasıyla unutulmuş yazarı Şemsi Belli dergide yer alan diğer isimler. Şairin niyeti ve Okurun niyeti başlığı altında sürekli hale gelmesini umduğum ilgi uyandıran köşe altında bir şiir,  hem yazarı hem de tecrübeli bir okuyucu ki başka bir şair olması sanırım kaçınılmaz, tarafından birbirinden habersiz değerlendiriliyor. Gökhan Arslan'ın şiirini yorumlayan Baki Ayhan T, bu bir yasak aşk şiiri derken yazarı ise hiç yaşanmamış bir şiirin ağıtı olduğunu belirtiyor. Bakalım siz ne diyeceksiniz?  Edebiyat haricinde sinema ve müzik ya da edebiyat ve müzik ya da edebiyat ve sinema ilişkisi, Sartre tiyatrosu ve Rönesans çağında Avrupa'nın Türklere bakışını konu alan bir resim sergisi üzerine yazılar bulmak mümkün. Yazılarda genel olarak bir derinleşememe ve sığlığı çoğaltıp sözleri uzatma sorunu mevcut olsa bile anlattığım içerik doyurucu şeklinde değerlendirilebilir.

içinden sevmek / gökhan arslan

sen giderdin, kokun seni takip ederdi
kötü niyetli masalların
dalları havalandıran kuşların arasından
hayat pencereden gülerek bakarken sana
aradıkça güzelleşirdi kalbin
tırnakların etinde, aşka yanlış akraba
üstünü örterdin yerde yatan gazete ölüsünün

taşlara dokunmak gibi bir şeydi senin için gitmek
içtiğin dip suları tuz oldu ömrüne
rüyana akbabalar, siyah badanalar karıştı
eteğindeki renkleri öpmek için eğilen çocuklar
ağızlarında taşla ayrıldılar yanından
sığamadığın boşluk içinde kaldı

sabahleyin sesinle uyanan incirler
süte durdu sen gidince
yokluğunda taşlara sürttüm boynumu
ayakkabılarımı ters giydim

inandım ateşinle uslanan kavimlere

sensiz, kırıldı omurgası yorgun dengenin
artık her harf bir kalp ağrısı
simurg, koynuna bıraktı otuz yumurtasını

Düşünbil


Hürriyet Gösteri'yi bulmak zorlaşadursun Düşünbil yaygın dağıtım kanallarına girdiğini duyurarak erişilebilirliğini genişlettiğini ilan ediyor. Bu sayının konusu Kuantum teorisi ve beyin. Bir, etrafımızda bildiğimiz fizik kurallarının işlediği makro dünya var. Bir de atom altı parçacıklarının hareketleri için tanımlanan kuantum fiziğinin işlediği bir mikro dünya. Bu öyle bir dünya ki neden sonuç ilişkisinden bağımsız eşanlı olarak birden fazla yerde bulunma olasılığını barındıran, ölçüm araçlarının ölçüm eğilimini yansıtan, hem parça hem de dalga özelliklerini gösteren parçacıkların hükmü sürüyor. Aklı çelen soru şu? Bilinçaltı nasıl çalışıyor? Hangi fizik kurallarına bağlı?


Peyniraltı Edebiyatı


Günümüzde ilginç bir şekilde Kürk Mantolu Madonna romanıyla çok satılanlar listesinde yer alan Sabahattin Ali'nin ümitsiz aşk hikayeleri yazarı zannını ortadan kaldırmak için ki aslında politik bir figürdür tarihimizde, sayfalarının yaklaşık yarısını ki bu da hep beklediğimiz bir gelişmedir, Sabahattin Ali'ye ayıran derginin 26. sayısını okumak elzem. Yazar, şairliği, yayıncılığı, romancılığı, öykücülüğü ile bir bütün halde resmediliyor. Yalnız  siyasi kişiliği biraz eksik kalmış gibi sanki. Şair olarak bu sayıda konuk edilen isimler yine yeni yeniden İsmail Sertaç Yılmaz, Cem Ardıç, Doğuhan Uzun, Çağrı Topsöken, Eren Bozkurt, Emre Varışlı (yaşam tehditleri alıyorum diyor), Mehmet Oktay Buğa, Mustafa Uysal, Ali İhsan Bayır, Öykülerden hoşuma gidenlerin ismini sayarsam şöyle derim: Cem Tunçer (Hicran) ve Tunahan Kahraman (Yarım Piç).

beni öldür, kendine göm / doğuhan uzun

sen beni keseceksin yasal olmayan öpüşmelerle bilenmiş dudaklarınla
ben seni yuvarlayacağım ruhumdaki onarımı süren asansör boşluğuna
sonra oturup ayaklarımızı sallandıracağız aramızdaki uçuruma
ben senin uzaydan fotoğrafını çekip haritadan ismini arayacağım
sen bedeninde beni gömeceğin bir yer seçeceksin şöyle kalbine yakın
sonra ayrılık bu şiire çarpmadan el ele tutuşup bu gezegenden atlayacağız
kutsal kitaplar okuyup kıyamet senaryoları yazacağız duvarlara
bak çok paramızda olmayacak sen susadıkça ben ağlayacağım
sevgilim asıl düşlerimizi çaldıklarında yoksul kalacağız
bir gece yarısı polisler baskın yapacak tedavisiz yalnızlığımıza
çünkü ben senin saçlarını daha çok sevdim bu ülkenin bayrağından
çünkü senin dudaklarında ruj yerine hürriyet şarkıları
sen beni keseceksin körelmiş bir bıçak gibi tuttuğun o yabancı el ile
ben seni asacağım bir gökdelene çarpan güvercinin ojeli ayaklarına
birbirimizi kırıp dökmeden rahatlamayacağız sanırım sevgilim
sen ikimize de birer demli çay daha koy
sonra gel birlikte ölelim

Karga Mecmua


Kadıköy'deki o ünlü Karga Bar tarafından yayınlandığını düşündüğüm ve her ne kadar ben internet sayesinde tanışsam da basılı nüshalarını da orda burda bulabileceğiniz yayının Temmuz sayısı, Burak Şentürk'ün çizimleri ile açılıyor. Musiki dünyasından sadece son albümleriyle Hot Chip ve She Past Away gruplarına yer verilmiyor ayrıca yeniden toparlanan 13th Floor Elevator isimli bir grubun gelmişi geçmişi de irdeleniyor. Azeri Jazz'ı üzerine inceleme yazısının ardından kişisel serbest stilde denemeler, öykümsemeler başlıyor. Film, kitap,dizi,albüm değerlendirmeleri ile birlikte günceli yakalayan, türler arasında kendini kısıtlamayan bir yayın olarak yani güncel eleştiriye yer verdiği sürece, takip edilebilir bir seyir çiziyor. Müzik üzerine bir şeyler okumayı özlemişim. Üstelik 96 sayı olmuşlar bile.

14 Haziran 2015 Pazar

Düşünbil # 46, Aç Yazı # 1, Peyniraltı Edebiyatı # 25, UP # XIV3, Meçhul # 10

Düşünbil

Quantum üzerine yayımladıkları son sayıdan önceki dosya konusu Din idi sözkonusu bilim ve düşün dergisinin. Aktif pozitivist bir tutumu yansıtan makalelerin çoğu dine dayalı şiddetin kaynağına bizzat dinlerin kendilerini ontolojik olarak neden gösteriyor. Hatta kimi makaleler Marx'ın dinin sönümlenmesi düşüncesini yumuşak buluyor. Bu sebeple açıkçası, dini, dindarı, kültürel inançlıyı, köktendinciyi, köktenci teröristi birbiriyle karıştırıp eşitlenmesinden ya da farklılıkların basitleştirilmesinden pek hazzetmedim. Açıkçası ben benim ama Je Suis Charlie'den çok herhalde Je Suis Ahmed derdim. Charlie Hebdo yazarları çizerlerinin yanısıra Freud ile Marx etrafında şekilleniyor bu makalelerin çoğu. Kapak konusu dışında da dergi, ütopya kavramı, Hint kültürü, cinsiyetçilik ve Freud, Marx ile Kierkegaar üzerine karşılaştırma içeren yazıları sayfalarına taşıyor.

Aç Yazı

İlginç işlere imza atan Norgunk yayınevinin yılda üç kez yayımlanan şiir ağırlıklı dergisi güzel bir tasarıma sahip. Ortasında Rene Char'ın şiirinin aslını yeşil post-it gibi sayfalara entegre ederek bir renklendirme sağlanmış. Aslında sayfalara hakim soluk beyazlık daha da bir renklendirilebilse şık olurmuş. Ahmet Soysal'ın ve Enis Batur'un Dağlarca üzerine yazılarıyla açılıyor dergi. Can Alkor, Lale Müldür, Rene Char, Enis Batur, Eugenio Montale, Gonca Özmen, Andre du Bouchet, Ufuk Üsterman, Henri Michaux şiirleri ile yer buluyor sayfalarda. İki adet de şiir üzerine yazı yer alıyor. Ayrıca fotoğraf ve ilüstrasyonlara yer verilmiş. Derginin isminden de anlaşılacağı gibi düşünmeye sevk eden modern tarzda bir şiir anlayışıyla Dağlarca'nın izinden gidiyorlar.


Sonuncu Yunus  / Enis Batur

"Beni burada balinamın beklediğini
kimse bilmiyor" diye bitiriyor defterine
yazdığı son metinlerinden biri. Altta
bir tarih, okunmuyor. Onun da altında
yer belirtkesi: Yunus sokak, Yunus oteli,
oda numarası iki."Yalnız mısınız?"
diye sormuş resepsiyondaki yaşlı kadın,
"hem de nasıl" yanıtını vermiş. Gece,
odasına girip kapıyı kapattığında ışığı
yakmamış, çantasını yere koyduktan
sonra dosdoğru yatağa uzanmış sırtüstü,
içinde kabaran denizden dev bir huzur
dalgası sökün etmiş ve alıp onu en son
uykusuna götürmek için bir anda yutmuş.

Meçhul


Meçhul'un onuncu sayısı Ahmed Arif'i kapağına taşınmış. Dolayısıyla ilk sayfaları kapsayan yazıların da şairin dramatik hayatını konu alması tesadüf değil. Şiirlerinden örneklerle şairin hayatı betimleniyor. Fanzinin sürprizi ise şairin oğlu Filinta Önal ile söyleşi yapılması.  Dahası sohbetin odağında Ahmet Arif olmakla beraber Filinta Önal'ın da heykelcilik ağırlıklı sanat üzerine kendini ifade etmesinin teşvik edilmesi, sıkıntılı tekdüze röportajcılığın önüne geçmiş. Seyahat köşesi Floransa'yı anlatıyor. Alihan Varkan'ın Elçi başlığını taşıyan yazısı ikinci bölümüyle sonlanıyor. Son sayfaya tarihin yapraklarında unutulan Yaşar Nezihe Bükülmez'in hayatını ve 1 Mayıs başlıklı şiirini taşıyarak güzel bir farkındalık ve farklılık yaratıyorlar.

UP


Kapak sayfasını, çok beğendiğim Björk süslüyor bu sayıda. Son albümü üzerine samimi bir söyleşiye yerilmekle beraber yetmedi diyebilirim benim gibi birine. Yine kadın müzisyenlerden Sonic Youth kadrosundaki Kim Gordon üzerine detaylı bir söyleşi/makale yer alıyor. Şenol Erdoğan Nakarat ve Papağan ismindeki ilginç bir deneme yazmış. Şiir veya şiirimsi metin olarak sayfalara Diane di Prima, Jack Kerouac, Selcan Peksan, Devrim Altıkulaç, Gennadiy Aygi, Ayşe Özlem Elçi, Emra Aydın sızmış. Selcan Peksan'a dikkat diyorum. Mimari üzerine yazılan makalelerden biri , orak çekiçli mutfak fabrikası oldukça bilgilendiriciydi. Alper Çeker'in yazılarından zaten hoşlanıyorum, bir de ironide zirve yapan Yusuf Ünal, Yemek Aşkı ismindeki yazısı ile katılmış, ortalık şenlenmiş güzel olmuş. Şöyle başlıyor yazı:

Bazen günlerce aynı noktaya bakabiliyorum sevgili okuyucu. Gözümü dahi kırpmadan o kadar güzel aynı noktaya bakabiliyorum ki, inanır mısınız bilmem ama bu denli başarılı şekilde saatlerce aynı noktaya bakabilmeme hiç tevazu göstermeden yaptığım şeye duyduğum hayranlık ile bir o kadar daha bakıyorum..

Peyniraltı Edebiyatı




Peyniraltı Edebiyatı geçen ayki sayısını ünlü öykücü ve oyun yazarı Çehov'a ayırdı. On sayfa kadarını. Kütüphanemde Vişne Bahçesi duruyor, en kısa sürede yani bir sene içinde bitireceğimi düşünüyorum. Çehov ile ilgili yazılar Erdal Öz, eski bir yazı alıntılanmış, Emre Kundakçı, Erhan Kıvanç, Nabokov (tercüme) ve Elif Benan Tüfekçi tarafından kaleme alınmış. Bu sayıda yer verilen şairler ise Kerem Advan, Serhan Oktay, Alp Yenibalcı, Bora Cem Özay, Hafize Çıvkın, Ali İhsan Bayır, Berk Nursal, Berker Berki, İsmail Sertaç Yılmaz, Buğra Giritlioğlu, Neslihan Yalman ve İbrahim Serhat. Çok, değil mi? Bazı isimler sürekli hale gelirken çoğu yeni yeni sayfalarda yer alma şansı buluyor. Ama o uzun şiirler, epik değilse eğer hiç okuyamıyorum ama ben onları. Basılan öykülerden Umut Tugay Temel'in Bir Arap'ı Öldürmeye Giriş:101 ki kurgu ile isim ve arabaşlıkları hiç anlamadım, Koray Koral'ın Acı Deniz, Onur Güzeldiyar'ın Barbarlık Çağı Hikayeleri, Emirhan Burak Aydın'ın Hayalet Gözlerinle sürekleyici ve garip kurgularıyla hoşuma giden parçalar oldu ki bir sayı için gayet iyi bir rakama tekabül ediyor. Alp Yenibalcı'nın Action Man adını taşıyan şiiri farklılığıyla dikkat çekse de uzunluğu sebebiyle buraya taşıyamacağım. Farklı kulvarda yer alan aşağıdaki şiir ile idare edebiliriz artık.

Korku/Sevi (Buğra Giritlioğlu)

ölümden değil
ölümlülüğümden korktum ben hep

daha doğrusu
ölümden korktuğumu sanırlar
en doğrusu
yaşamı sevdiğimi anlarlar diye

korktum:

sarılıverir kurtarıverir ölümsüzleştiriveririz diye
biriyle
birbirimizi

ama sonunda da hep saldım içimdeki
şıpsevdi köpeği
donukluk kulübemden, normallik bahçemden dışarı

gene gitti buldu işte peşinden koşup havlayacak en olmadık birini:
yeni sahibini

sevdim onu
güldüm ettim
belli ettim
ama nafile

ben de
haykırıp
huy kurutup
düzyazıya geçtim

düz görünce yazıyı
geçti sandık
ben de o da
şıpsevip şıpunuttu
dedik

amma velakin sonra
telesekreterindeki mesajımda
titrek sesim
ele verdi beni:

meğer seviyormuşum hala