HÜRRİYET GÖSTERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HÜRRİYET GÖSTERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2017 Pazartesi

Hacı Şair (3 sayı) & Hertz (2 Sayı) & Hürriyet Gösteri #320

Postmodern bir anlayışın temsilcisi olarak Adana'dan yayınlanmış ve çok da uzun süreli olamamış şiir ağırlıklı dergi Hacı Şair sayılarına farklı bir numaralandırma sistemi oturtmuş. Benim sanal alemde okuma fırsatı bulduklarım 6son, plaka51 ve sayı38. Yanılmıyorsam derginin çizgisi bugün Japonya ile daha oturmuş bir formatta ve geniş bir çevreyle devam ediyor. Dergi grafik ve tasarımı ile öne çıkıyor. İçerik olarak ürüne sıkışmış bir hattı zorlamasıyla en fazla 6son sayısı ilgimi çekti. Sami Baydar'ın resimler, sosyal medya analizi, Osman Özbahçe söyleşisi, Osman Erkan hakkında makale verilebilecek bir kaç örnek. Dergiyi sırtlanan Liman Mehmetcihat ve Nazmi Cihan Beken'in yanısıra şiirlerine yer verilen İpek Mecit, Nebil Bülent, Kadir Yanaç, Boran Gündoğdu, Münir Yenigül, Denge Esenterk, Salim Nacar, Orkun Destici, Duygu Öktem, Melih Tuğtağ, Serkan Gezmen, Enes Özel, Hayriye Ünal, Servet Turan, Onur Bayrak, İsmail Kemal Durhan'ın isimlerine rastlanıyor. Elbette plaka51 başlıklı sayıda Sami Baydar anısına ayrılan sayfalardan bahsetmeden geçmek doğru olmaz.

Hacı Şair'de de örneklerine rastlanan görsel şiirler tam anlamıyla sanal dergi
Hertz'de kendi yerini buluyor. 2 ve 3 nolu sayılarını internette bulabilmişim. Görsel ve somut şiir üzerine tartışmalar biraz da bu alanda faal sanatçıların zorlaması ile ara ara yapılageldi. Ben de şahsen daha çok grafik sanatlarına benzetiyor ve şiirin alanı içine dahil edilmesini çok idrak edemiyorum. Yine son söz bu alanda kafa kol yoranların. Hertz'in emekçisi Serkan Işın. 2 nolu sayının kapağına da yansıyan Barış Çetinkol'un Sözün En Çok Gittiği Yerler ve 3. sayıda Karl Hempton'ın Interlude isimli çalışmaları dikkat çekici. Ürünler dışında Infusoria sergisi ve Karl Hempton üzerine yazılan tanıtıcı makale sayılarda sırasıyla yer almış durumda.
320. sayısında Hürriyet Gösteri'de belli başlı başlıklar şu şekilde:
Ionna Kuçuradi-İnsan Haklarının Felsefi Bakışla Temellendirilmesi, Terleyen Sular Aşkına (Adonis ve Habip Aydoğdu işbirliğine dayanan sergi üzerine),Psikodinamik Açıdan Adnan Özer ve Şiiri, Veysel Çolak ve Zehra İpşiroğlu söyleşileri, Nedim Gürsel'in Uzun Sürmüş Bir Yaz adlı romanı için kısa bir yazı, Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm isimli romanı üzerine belki de aşırı irdelenmiş şeklinde değerlendirilebilecek bir analiz, Cenk Gündoğdu'nun yeni şiir kitabı Harap ve Reşad Ekrem Koçu'nun Yeniçeriler'i hakkında değerlendirmeler, Yves Bonnefoy Ardından, Can Alkor'un Sekseninci Yaşına Armağan, Edebiyat Sosyolojisinin İmkan(sızlığ)ı, Abdülkadir Budak'ın Çatışmalarla Büyüyen Şiiri, Jeanette Winterson'da Son Bakışta Aşk, Mimari Estetik Yoksulluğunda ve polemik olarak da Şiir Politikaları Düşünmeden mi Yazılır. Gültekin Emre Çalışma Masası'na , Yavuz Özdem ise Rüzgar Odası'na uğrayan kitapları yazmaya devam ediyor. Yönetmen-müzisyen birlikteliği köşesinin konukları Kusturica ve Goran Bregoviç. Şairin Niyeti ve Okurun Niyeti köşesinde Baki Ayhan T., Nilay Özer şiirine yer veriyor. Şiir namına Gülseli İnal, Hüseyin Atabaş, Sina Akyol, Adil İzci, Arife Kalender, İsmail Cem Doğru, Zehra Betül ürünleriyle sayfalarda yer bulabilmiş.

14 Eylül 2016 Çarşamba

Hürriyet Gösteri #319 - Yabani #3 - Cazkedisi #6, Artistik Bellek #11

Hürriyet Gösteri'nin 319.sayısı hacim olarak daha geniş bir yer kaplıyor gibime geldi. Yanılıyor olabilirim, zira kafam güzel, af dilerim. Konu başlıkları ilginç olsa da içerik teori yönünden biraz cılız kalıyor: Türk Edebiyatında Kadın Yazarlardan Feminist Uzamlar, Sönük Bir Kadının Silik Öyküsü. Ağaç-Kadın-Güzel Yaprak-Yapmak İlişkisi. Şairin Niyeti/Okurun Niyetinde Özcan Erdoğan'ın Singin isimli şiiri konuk ediliyor. Şair diyor ki: duygu gelip geçer, duyarlıksa devinir, aşkı ve şiiri yeniden yaratır. Şiir ağırlıklı yazılarda Selçuk Uçku Letrist şiiri ile, Gültekin Emre biyografisi ile, Cengiz Bektaş mekanları ile, Aydın Afacan tereddüt kavramı ışığında, Osman Çakmakçı genel bir değerlendirme ile, Selahattin Yolgiden göç temasıyla, Barış Erdoğan hümanist bakış açısıyla ve Joyce Carol Oates sadece şair kimliğiyle sınırlı kalmamak koşuluyla konu edilmiş. Oates hakkında genel bir değerlendirme ve zoraki bir söyleşi de sayfalarda yerini bulmuş. Oates'un Eski Amerika Evine Ölmeye Geldi şiiri gerçekten etkileyici. Söyleşiler Aşk Mavidir Öğretmenim kitabı ardından Atalay Girgin ve Barış Erdoğan ile devam etmekle beraber burada sonlanıyor. Yönetmen-besteci ilişkisinin irdelendiği köşede efsanevi westernlere değiniliyor. (spagetti olanlara mı desek?) Bu yazının kapsamı altında Sergio Leone ve Ennio Morricone ikilisinin yapıtları mercek altında. Yücel Kayıran'ın son şiir eleştiri kitabı ele alınmış. Temelsiz ve dayanaktan yoksun ama sağlam görülen ve öyle kabul edilen argüman ve kavram tanımlarının temelsizliğini ve dayanaksızlığını gösterme etkinliği olarak elenkhos kavramı bende de yankısı bulunan bir değinme oluyor bu yazı başlığı altında. Yaşamını son günlerde kaybeden değerli tarihçi Halil İnalcık'ın kitabı hakkında yazının kısalığını basımın daha öncesinde olmasına bağlıyorum. Müesser Yeniay, bir şair olarak şiir yazma itkisini kendi örneği üzerinde açıklıyor. Gültekin Emre yine Çalışma Masası ismindeki köşesinde çalışma masasına uğrayan öykü ve roman kitapları hakkında fikirlerini kaleme almakta. Hüseyin Atabaş'ın Çağdaş Şiirimizde Karadeniz Duyarlığı, Melih Ergen'in Varuna'nın Bin Gözü  ve Ömer Faruk'un Banka Soymuş Bir Devrimcinin Samimi İtirafları namındaki kitapları da makalelerde yankısını buluyor. Bir kaç sinema sanatı üzerine ilham alınan yazı da bulunmakta. Şiirlerine yer verilen isimler ise Veysel Çolak, Mehmet Yaşin (yok aslında yanlış anlaşılmasın/ ben de istemez miydim bir aşk yaşamayı?), Yavuz Özdem, Sadık Yaşar, Nisa Leyla, Barış Erdoğan.

Yabani'nin 3. sayısı orta şeker kıvamında okuyucuyu karşılıyor. Metal dünyasını aralayan Golgotha, kendini beğenmiş TV program yapımcısı bir gurmenin hikyesinin irdelendiği Itadakimasu, ismi üzerinde Zombi Günlükleri çizgi hikayeler olarak çizimlerde olmasa bile uyarlamada sıkıntılar sergiliyor. Bir duyarlık ve intikam hikayesi olan Kartel'in son karelerini anlayamadım bile. Kralına İsyan'ın ise büyük bir merakla sonraki gösterimini bekliyoruz. Hikayelerde korku unsuru taşıyan Istrancalar'da Kaçamak, eğer ironik bir komedi gözüyle de bakıyorsanız anlam kazanıyor. Temizlikçi sonu biraz aceleye gelmekle beraber iyiydi. Öteki de kusurları ile birlikte yine de kendini okutmasını bildi. Fırıldak'ta distopik arka yapısıyla ve klasik aşk-kıskançlık örgüsüyle akılda kalıcıydı. Şaka maka 4. sayıyı bekliyorum ki çıkmış sanırım bu aralar.

Caz Kedisi 6. sayıyı ile karşımızda. Tanıştığım geçen sayıdan sonra heyecanım biraz dinmiş durumda. Şairler: Serdar Koç,

sahi sen mi söylemiştin
konuktur diye insan yaşama

Mehmet Mümtaz Tuzcu,Ece Apaydın, Yusuf Alper, Can Sinanoğlu, Rahmi Emeç, Mustafa Demircioğlu (Senin Bütün Sarılar isimli dört kıtalık şiire yer vermek isterim ama neyse, başka bahara...), Gökhan Taner Günsan, Beytullah Kılıç, İmran Tali, Örsan Gürkan Aplak, Süleyman Aytaç, Muharrem Sönmez,

akşamı toplamak mı
işte o pazarcıların işi

Recep Özkan,, Osman Koca, Nesrin Z. İnankul,Şerif Tezgören ve çeviri şiirleriyle/taşlamalarıyla antik Roma'dan Marcus Valerius Martialis (bütün çevirileri alıntınlamayı hak ediyor). Hüseyin Alemdar 41 maddede kişisel manifestosunu açıklıyor. Hülya Deniz Ünal genç şairlerin yapıtları üzerine görüşlerini belirtmeye devam etmekte. Hüseyin Peker de şairlerin isimlerinden esinlenerek ansiklopedi benzeri bir açılışı A harfiyle gerçekleştiriyor. Barış Erdoğan'ın yazısı edebiyatta intihar örnekleri üzerine. Ray Charles'ın hayatını konu alan film eleştirisi, Hülya Deniz Ünal söyleşisi, Mozaik Müzik Topluluğu, Monolog diğer yazılar. Ayrıca Erkan Karakiraz ve Mahzun Doğan'ın günceleri de devam ediyor.

Artistik Bellek 11 nolu sayıda Street Beatfest Özel Sayısı ekini veriyor. Ek, Cemal Erdem,

gidiyorum, erken giden şiirler ardında
bileklerindeki kolanya kokusuyla feryat
figan
masallar ören annem aklımda

sırt çevrilmenin yarası
kesikli omuzlarımda

Zafer Yalçınpınar, Jack Micheline, Kenneth Patchen, Bella El-Sabha'dan şiirlerin yanısıra, deneme ve öyküler ile neo-beat açılımı üzerine tanıtım yazıları içermekte. Dergiye dönersek, iştah açıcı bir sinema yazısı ile karşılaşıyoruz. Zeki Demirkubuz'un Yazgı'sını izlemek istiyorum bu yazıyı okuduktan sonra. Türker Ayyıldız'ın öykü kitabı Şikeste'den bir tutam ağzımıza bal niyetine çalınıyor. Şiirlerine yer verilen isimler Aslan Kocaman, Damla Selen Eraydın, Kadir Sevinç, Tan Doğan, Ezgi Aslan, Cemal Erdem, Neslihan Yalman oluyor. Öykü ve denemelerine yer verilen isimler ise Enes Üzengi, Semih Samyürek,Yusuf Duran, Fahri Küçük, Merve Tavuskarlı ve Deniz Fırat.

9 Haziran 2016 Perşembe

Peyniraltı Edebiyatı #36 - UP #XIV8 - Aktüel Arkeoloji #51 - Hürriyet Gösteri #318 - Marşandiz #9

Georges Perec adını hiç duymadım. Bu sayıdaki yazılardan anladığım tek şey eserlerinden çok da hoşlanmayacağım oldu. İsmail Sertaç Yılmaz, İlayda Zengin,Recep Karaman, Mehmet Oktay Buğa, Uğur Demirkol, Ezgi Şimşek, M. Onur Kocabıyık, Nilüfer Altunkaya dosya harici şiirlerini ödünç veren isimler. Öykülerde ise Sonat Yurtçu'nun, Furkan Yücel'in, Önder Şit'in, Emirhan Burak Aydın'ın, Emre Varışlı'nın, Caner Almaz'ın imzalarını görüyoruz. Üç ay ara vermeleri iyidir, geri dönüşleri de iyi olacaktır inşallah.

UP'nin Kasım sayısında kapağı Tom Waits süslüyor. Yıllar yıllar öncesinden henüz ilk albümlerini yayınladığı dönemde yapılan röportaj pek bir keyifli, aç karnına leziz doyurucu. Seda Garzanlı yine tercümede yükü sırtlamış durumda. Kostüm tasarımcısı Barbara Baum, yeni tür rüzgar türbinleri, dikey bahçeler (yazılanın aksine eve börtü böcek doluşur, apartmanın kenarına tutunan asmadan eve fare girmişliği vardır, bilirim), Hırvat komünist/modern mimarisi (kabul edelim, çirkinler) bu sayıda el attığı yazıların konuları. Söyleşiler The Restars ile devam ediyor. Oz Büyücüsü'nün alegorisi üzerine ilginç bir bilgi notu, A.D. Winans ve Wolf Vostell şiirleri, Deleuze ve Guattari, popüler anarşi diğer öne çıkan yazılar oluyor. İyiymiş bu geçmiş sayı.

Aktüel Arkeoloji dergisi şiddet başlığını taşıyan bir dosyayı içerir sayı ile okuyucuyu karşılıyor. Tarih öncesi çağlardan günümüze insanlar arasında çatışmaların izlerini taşıyan çarpıcı örnekler ile sayı başlıyor. Kurban olgusu üzerinden Hitit ritüelleri, Asur'da sistematik politik şiddet, tarih boyunca kadına yönelik şiddet, Antik Yunan'da sportif şiddet,  gladyatörler gayet detaylı irdelenen başlıkları meydana getiriyor. Uzun soluklu olması ile oldukça takdir ettiğim dergideki makalelerin dilinin yazarların kimliğine bağlı olarak olması gerekenden bir miktar fazla akademik kaçtığını gözlemliyorum. Bir de Anadolu ve Ortadoğu'nun ötesine de ufku genişletirlerse her şey tastamam olacak.

Hürriyet Gösteri son sayısında yine birbirinden farklı konulara değinirken diğer yandan Şairin Niyeti-Okurun Niyeti , çalışma masası ve sinemada yönetmen müzisyen birlikteliği gibi köşeleri devam ettiriyor. Ayzenştayn ve Rus besteci Prokofyev işbirliği sonrakinin nesnesi iken Gökçenur Ç'nin güzel bir şiiri (hemen altta yer verdim) ilk serinin incelemesine dahil ediliyor. 'her ne kadar uzun yıllar bir kadın şair sayılmış olsam, kimi eleştirmenlerce şiirime kadın duyarlılığı (ne demekse) yakıştırılmış olsa da..' Gülümsedim içimden..Şiirimizde dişil dil,Oktay Rifat'ın Perçemli Sokak'ını çözümleme/yorumlama denemesi, Roman uzamında mesnevi okumaları oylumlu etine dolgun makalelerin başlıkları. Tiyatroda Genco Erkal'ın Bir Delinin Hatıra Defteri'ni tekrar sahnelere döndürmesine ve Küheylan ismindeki oyuna, plastik sanatlarda Tülin Kaynak ve Mübin Orhon'un kompozisyonlarındaki renk karmaşasına, müzik alanında da Arvo Part, Boulez ve David Bowie'ye değinilmiş. Söyleşilerde konuk alınan isimler ise Tahir Abacı, Yücel Kayıran ve Cengiz T. Asiltürk. Ceyhun Atuf Kansu'nun ünlü şiiri Dünyanın Bütün Şiirleri'nin yazılmasına vesile olan trajik olayın hikayesi de bu sayıda kendine yer bulmuş.

Yaz Sayısı (aşka sözü bulaştırmakla suçladılar bizi, deniz,
kumun günlüğünü temize çekiyor)

İşte yine buradayım, otların büyümeye acele etmediği bu yerde


Burada yazmak, rüzgârın dört sözcüklü diline çalışmak

aşınan taşlara bakmak, deniz kabuğu toplamak
bir yarayı kaşımak, bölünmeyi önlemek,
sandalı hazır tutmak, uyumak, uyumak…

Burada, iyi şiirler yazdım bir zamanlar

iyi şiirler ki ıslak otların arasında eşinen atlar,
rüzgârla çarpan bir kapı, duru yaz göğü, bir çekiç
bir çaydanlık, yağmurda ıslanan koyunlarla dolu bir vagon
ve her şey gibidir

Sabahları uzun yürüyüşlere çıktım,

balıkçılarla takıldım, yeni sözcükler
öğrendim ister istemez, havaya bakıp
bozacak dedim, bu nasıl yazsa
sonumuz hayrolsun, akşamları
balkonda yıldız rakısı yaptım,
bir şeyin dönüşmesi, bir alışkanlığa
istemeden…

Kötü şiirler de yazdım ve öğrendim

kötü şiirler ırmağın daraldığı yerde bir ağaç
rüzgârla çarpan bir kapı, duru yaz göğü, bir avuç çivi
bir konserve açacağı, dağın gölgesinde bir ağıl
ve iyi şiirler gibidir

Burada yazmak, kendini alışkanlıkların akışına bırakmak

zamanın imzasız bir mektup olduğunu varsaymak
Uyarı: Yağmur diye uzun bir şiire başlamak
temiz çarşaflara uzanmak, yastığına sarılmak
ve içerden gelen daktilo sesinin
tıkırtılı ırmağına gömülerek uyumak

Güneş yarın başka sözcüklerin ardından doğacak


Seni Gevran Caddesi'nde Bekledim / Ali Taş

seni gevran caddesi'nde bekledim
saatler bu kadar geri alınmamıştır
yürür gibi yürüyorsun farkında mısın
adımlarında bekleyene gitmek yok
uzak duruşlarda bilinçli gecikmek
sözcükler üstüne düşünen bir kızsın
"seni" diyorum ve sevmeler yarım kalıyor

ağzıma bıraktın sevgi zehrini

aşk söylemek böyle yamalak olmamıştır

cenaze bir kalabalığı sürüklüyor koşu yolu'nda

onlara katılır gibi gidiyorsun üzülür gibi

düşünen insanlar kurşunla ölçülüyor artık


gevran caddesi'ni daha sesin vurmadı ayakların

gelmelisin gelir gibi


Gerçeklerle arası iyi olmayan fanzin Marşandiz'in bu son sayıya ait kapağını zombiler basmış. Kaşıkadası zombileri özel sayısı damgasını taşıyor bu sayı. Zombilerle aram pek iyi değil, üstelik göndermeleri de anlamadım. Çoktan kült statüsüne erişmiş olan yerli yapım zombi filmine selam mı var, onu da izlemedim ki. O yüzden hele şiirler tam uçuk. Onur Akkiriş'in çizimleri keyifli. Yeri gelmişken Yabani isminde başka bir çizgi edebiyat fanzinin tanıtım sayısına rastladım internette. Basılı nüshasına kavuşmak için can attım doğrusu. Peyniraltının son sayısında da rastladığımız sonu iyi bağlanamamış yine de ilgi çeken fantastik hikayeler burada elbet özel sayı olma icabıyla pek çok bir yer tutuyor. Zombi = fantastik. Esaslı Bir Beyin Ölümü ve Bir Cikletin Tanrısı favorilerim oldu kusurları içre kaydıyla.

21 Şubat 2016 Pazar

Peyniraltı Edebiyatı # 32 - Hürriyet Gösteri # 317 - Samsa #2 - Nepal #1 - Hiç #4 - Keşke #15 - Anafor #3

Peyniraltı Edebiyatı

Peyniraltı Edebiyatı geçen ay dosya konusu olarak beat edebiyatının öncüsü Jack Kerouac'a yer verdi. Yolda ismi romanıyla bütün bir kuşağa ilham vermekle beraber savundukları ile takip edenlerinden farklı bir yerde durmanın sıkıntısını hayatı boyunca duyduğunu okuyoruz. Dosya oldukça farklı bir muhteva içeriyor. Yazar'ın Tanrı adındaki şiiri, bir Can Bonomo yazısı, Kerouac üzerinden beat kuşağına tiyatral bir bakış içeren bir makale, yazar üzerine aykırı şair Allen Ginsberg ile yapılan bir söyleşi gibi başlıklar bu çeşitliliği sağlamakta. Yine öyküler ve şiirler var. Bir çoğu yine olabildiğince asık suratlı. Abrakadavra gibi bir kaç öykü ironinin boşa düşmesini engelliyor. Güzel bir Akşam ismindeki şiirde de bu tarz bir yönelimin işaretlerini okuyabiliyoruz. Plastik Destan'ı okumamış mıydık biz, devamı mı, yeniden gözden mi geçirilmiş, önceki nüsha elimde olmadığı için kontrol edemedim.

ben,
hiçliği yok olarak doğurdum
ve hiçliği doğurarak var oldum. (Tan Babür)
..


şimdi dur yanımda
bakarken soğuk ve büyük bir aynaya

her şey yok olacağına varır (Emre Varışlı)

Hürriyet Gösteri

Arayıp bulmanın zor olduğu, bir çoğunun hala yayınlanıp yayınlanmadığını unuttuğu ve hatta umursamadığı derginin 2015'in son üç ayını kapsayan sayısı yine her sayıda olduğu gibi Doğan Hızlan girizgahını bir kenara bırakırsak, bir Yaşar Kemal değerlendirmesi ile açılıyor. Bu sefer merceğin odağında İnce Memed duruyor. Poetikada ise Tevfik Fikret, Cevat Çapan, Ataol Behramoğlu, Garip şiiri, küçük İskender, Edip Cansever, röportajıyla Şeref Birsel, 80'ler kuşağı yazı dizisi vasıtasıyla Murathan Mungan konuk ediliyor. Tabi bu şairlere hangi mercekle bakıldığını öğrenmek için dergiyi almanız lazım. Misal küçük İskender yazısının başlığı Aziz İskender'in Din Bilgisi. Şairin Niyeti ve Okurun Niyetinde Tozan Alkan'ın Duvardibi şiiri ele alınıyor. Çalışma Masası köşesinde Gültekin Emre öykü kitaplarına yer vermiş. Klasik yazar Panait Istrati üzerine oldukça kişisel bir yazı ile sayfalar şenlenmiş. Kendini bolca tekrar Nedim Gürsel ve Enis Batur üzerinden de yaşanıyor. Marksizm ve Dil başlıklı yazı dizisi de bütün hızıyla devam ediyor. Gelelim ilgi uyandıran diğer makalelere: Sinema müzisyen işbirliği konusunda bu sayıda yer bulan isimler De Palma ve Pino Donaggio. De Palma filmlerini izlemek istedim doğrusu. Ayrıca Ararat ve Kesik filmleri kıyasında, Ermeni sorunu üzerinden çözümsüzlüğü vaat eden Türk karşıtı sinemacılığın da ismi konması önemli. İlginç bir kurgu işleyen Aseksüel Koloni ya da Antiope isimli romanı konu alan son yazı da konu aldığı buroman dolayısıyla oldukça dikkat çekici.

Duvardibi / Tozan Alkan

şimdi sen öldün
şimdi tüm seherleri yeryüzünün
ölüyor bende

duvar dibinde bir avuç adam
atlardan konuşuyoruz uzun uzun
taşın yoğunluğundan
ve suyun nasıl yürüdüğünden betonda

evi boşaltacaklar evi
kimse eriklerden söz etmiyor
sanki erikler hiç yokmuş gibi

bir kadın elleriyle saçını tarıyor
yanı başında kutsal kitaplar yalvaçlar
kadının öpüştüğü yanık orman

durup durup başlıyoruz birbirimize
çizik bir plağa bozuk bir saate
aslında her şey güne gecikmek için
arada erikler oluyor
erikler ölüyor

biz duvar dibinde bekleyen adamlar
toprağın ağzına bakıyoruz dalgın
topraktan çıt çıkmıyor,

çıt.
çıkmıyor.

Samsa



İkinci sayı olarak imlenen bu sayıdan önce başka sayıların olduğunu bildiğim için, yakın dönemlerde baştan başladıklarına kanaat getiriyorum. Kapaktan anlamayacağınız gibi Italo Svevo'ya bir saygı duruşu mevcut. Calvino ile karıştırdığımın şu an itibariyle farkına vardım. Yaşlılık ve Zeno'nun Bilinci gibi eserleriyle bilinen yazarı başka yayınlarda konuk edildiğine pek sık tanık olamazsınız.
Dramatik bir bakış açısıyla başlayan Yazgı ismindeki hikayenin evrildiği noktayı çok beğendim, günler sonra ara ara aklıma gelen nihayetiyle bayağı keyiflendiğim oldu. Umarım bu beni psikopatlar sınıfına dahil etmiyordur. Bir bisikletin dilinden, ne demekse, dökülenleri aktaran bir hikaye ile bir haşerat firmasının işkenceli ölüm vaat ettiği el ilanı formatındaki diğer bir hikayeyi de düşününce dergideki egzantrik öykücü tavrın biraz öne çıktığını görüyoruz. Başrollerinde Tom Hanks'in oynadığı Cast Away filmindeki modernizm eleştirisine de 6 sayfa ayrılmış durumda. Kapaktan ziyade iç dizaynın daha göze hoş göründüğünü söylemeden de gçemeyeceğim..

Gözlerini açtığında, soğuk bir nezarethanede duvara sırtını vermiş titriyordu. Karşısında ise ayakkabısını yastık yapmış ve olduğu yere kusmuş baygın iki adam yatıyordu. O an içindeki derin sıkıntının farkına vardı. Kadının ölmesinden ziyade en büyük kederi insanlara kendini anlatmak zorunda kalacak olmasıydı. Anlamayacaklardı...
Yerinden doğruldu. Yerde yatan baygın adamların yanına giderek hangisinin kustuğunu anlamaya çalıştı ve kusmayan adamın karnına sağlam bir tekme yerleştirdi. (Yazgı'dan/Sinan Yaşar)

Nepal


2016'nın gelişiyle fanzin, okuyucularına merhaba diyor. Daha ilk dakikalarda gösterilen özeni hissedebiliyorsunuz. Sayfa tasarımları da sergiledikleri modern tavırla uyum içinde. Bununla birlikte anlaşılmazlık, anlamsızlık içinde kaybolmuyorlar. Fanzin'in en büyük sürprizi ise uzunca bir Osman Konuk şiiri: yazmak istedim. Öyle destek olsun diye verilmiş eften püften bir şey değil. Osman Konuk şiirine bütüncül açıdan yaklaştığımda hayranı olmamakla birlikte bu şiir gayet iyi, iyinin iyisi. Diğer şiirler, ustanın işiyle doğrudan karşılaştırılamasa da gözlemleri, samimiyeti, tutarlılıkları ile oldukça sıkı bir görünüm sergiliyor. Modernist bakış açısı sadece şiirler değil öykü ve diğer yazılara da sinmiş durumda. Okuması keyif veren bu ürünlerden Fatih Çünkioğlu'nun şiiri (hangi dizeyi alacağımı bilemedim: bir şeyler olduğunda bir şeyler olmuş gibi davranmanı engelleyen müzikler biliyorum diyeyim şiirine başlangıç olsun) ve Fazıl Hüsnü Dağlarca ile senkronize yüzme üzerine röportaj ismini taşıyan kurgusal yazısı ve Sevil Tekin'in öyküsü gözüme daha bir hoş görünenlerden. Kusuruma bakmayın ama Osman Konuk'un şiirinin tümüne yer vereceğim. İkinci sayıyı merakla bekliyoruz.

Not: fanzin editörlerinden Enes Kurdaş'tan gelen talep üzerine şiiri sünnet ettim. Çok yanlış ve gereksiz ve manasız bir politika, yine de saygılıyız efendim.

yazmak istedim

ne yaparsan yap, ne olursa olsun, nerede ve ne kadar kötü ve ne kadar korkunç kötü
nefes almaya devam et,devam et, nefes almaya devam et; yanına benim nefesimi de al
bir kesekağıdına doldurulmuş iki nefes, üstünde adım yazıyor;
eski ahit'e inanma, yeni ahit'e de; en son ahit'e göre nefes almaya devam et
şairler işlerine baksın, herkes işine baksın, nefes almaya devam et

yaşlı, kambur bir kadın akşam namazına yetişmeye çalışıyor; yetişirse ertelenecek
bir kıyamet sorumlusu gibi;
yetişiyor, erteleniyor
nefes almaya devam et, farzın ikinci rekatına yetişiyor; devam et
tarih coğrafyayı yeniyor; yaşlı, kambur kadın kıyameti yeniyor
çay içmeyi otuz iki yıl önce bıraktım, kumsal henüz yaratılmamıştı, sudan çıkmamıştık
kumsalı yaratan kumsalı görmüyor mu; kumsalı neden görmüyorsun
kızmakla üzülmek ayrı söylenmemeli; şairler nerde
farzın ikinci rekatında kıyamet erteleniyor; devam et, nefes al, hayatta kal

dostoyevski'yi yanlış anladıkları için ruslar hep ölüyorlar ve hiç gülmüyorlar
tekil ve şahıs olanlar biz diye konuluyorlar ve siyam ikizi bile değiller
kızmakla üzülmeyi birlikte ifade eden bir kelime yok; şairler nerde
m.s.'yi herkes milattan sonra diye yanlış okuyor; şairler nerde
bütün çöp bidonları, düşünce özgürlüğü bidonları ve huzurlu zamanlar ağzına kadar doluyor
romantizm romantikleri; 19. yüzyıl bütün yüzyılları ve sonsuz türde soslar ana yemekleri yendi
sonunda kendi kanıyla soslanıyor tekil şahıslar, mektup yazamadığı için sanatı icat eden; şairler nerde

yersiz dipnot:
en çalışkan şair de o şiiri yazamadı, ruhunu ve en güzel gömleğini sattı, zaten artık yeni soslarımız ve acılarımız var.

daha sakin ve teorideki yerine bakılırsa, klasik roman yeni romanı yener
bilinçle kullanılmış ve atılmış poşet çaylar ne acıklıdır
sonunu ve başlangıcını gördüğüm iki yüzyıldan
aklımda kalan tek resim, bir ayrılık sahnesi
hakkını helal et!, hakkını helal et!

halep

cemal'den bahsetmiştim, (yedi çocuk), halepli, kaçak gece işçisi,
akşamları görüyorum: "keyfe hal, cemal" diyorum, hemingway'e benziyor
sormadım ama dünyayı gezmek istemiyor kesinlikle, roman yazmıyor,
yedi çocuk, sabah evine vardığında,
çocuklarını saydığında, eksiksiz çıksın istiyor

yüzümdeki yeni çizginin bir isme ihtiyacı olacak
anlık bir iyimserlikle, diyelim ki yeni bir alfabenin ilk harfi
değilse de kolayı var, çizgisiz yüz unutkanlık işareti
yine de derinliğine düşününce
...
bu kadar düşünce özgürlüğü gereksiz

yazmak istedim

.
.
.


Hiç


Cengiz Aytmatov temalı dördüncü sayı, yine gelenekten beslenen ve tarihin parçası olarak merak uyandıran yazılarla zenginleştirilmiş durumda. Elbette içeriği eleştirecek bilgiye sahip değilim. Ama şair padişahlar ya da Mihri Sultan namındaki kadın divan şairi üzerine bir kaç sayfa bir şey yazıldıysa onları okumak, tekdüzeleşen ve gittikçe karamsarlaşan küçük dünyamdaki ufkun sınırlarını zorlamaya yarayacak olumlu bir harekete dönüşüyor. Aynı zamanda  Melih Cevdet Anday'ın  Olsun Da Gör başlığını taşıyan şiirinde olduğu gibi ustaların daha önce basılmış şiirlerine de yer verilmesini kesinlikle sayfa ziyanı olarak görmüyorum. Ömer Erim'in Ben Kazandım ismindeki öyküsü öne çıkan yazılardan. Artık folklor tarafında aidiyete dönüşen sözcüklerin etimolojik açıklamalarına yer verilmesi de gözden kaçmayan şık hareketlerden biri.

Keşke


15. sayıyla birlikte yeni bir formatta okuyucunun karşısına çıkıyor dergi. Boyutu ve profil resimli kapağıyla benzerleriyle benzeştikçe benim de dikkatimi çekebiliyor. Bu benzeşmeleri eleştirsek de fontlar dahil kapağıyla dergi, sade bir güzellikle beni mest ediyor. Belki Haydar Ergülen söyleşisi değil ama Hasan Ziya'nın kaleminden çıkan Haydar Ergülen de Nerden Çıktı Deme, Gün Gelir Elbet Sen de Düşersin O Küle başlıklı yazı oldukça kapsamlı. Öykülerden Beşeriyet Bahçesi ve şiirlerden aşağıda yer verdiğim örnek gözüme çarpanlardan. Kolektif kimlik olarak olmasa bile kimi yazılardaki dile bakınca muhafazakar bir anlayışın izlerini görmek mümkün.

'oniki çiçek' yarası / Aziz Kemal Hızıroğlu

                                              -göçe zorlanan bütün güzelliklere-

çocuktuk, afacandık, biz altı kardeş
terli bir temmuzdan beş gün çalınıp
yayladaki sütannemize götürüldük

yılan yollardan sesli bir gemiyle
bulutların üstünden gittik, sağ salim
aynı sesli gemiyle babaevine döndük

yandık yaylada, bronzlaştık, üşüdük
vargel çiçekleriyle karşılanmıştık
vargit çiçekleriyle uğurlandık

dönerken oniki farklı çiçek kopardık
çocuk başına ikişer güzellik olsundu
Karadeniz'le öpüşen bahçemize ekmeye kalktık

hiçbiri tutmadı çiçeklerin
iki gün geçmeden öldüler, usul usul ağladık
köpeğimiz Villis'in ulumasını günlerce durduramadık

o gün bu gün biz altı kardeş
ne zaman yayla sözcüğü duysak
göz göze gelmekten utanırız, hep utandık

topal ömrümüzle fındık kabuklarına girdik
çay bahçelerine karıştık çoluk çocuk
çiçek yetiştirmeye soyunamadık

anılarımızdaki kıyımla kaldık sis içinde
çiçekli evlere tahammül edemez olduk
kırlaştık kırklandık yaşlandık

yaramızı hala kapatamadık

Anafor


Sanal dergi üçüncü sayıyla sona ermiş görünüyor. Makalelerin başlıklarını sayalım: Antikapitalist ve Antiotoriteryen bir Politik Hareketi Düşünmek ve Şimdiden Hazırlıklı Olmalıyız(Occupy-Gezi gibi hareketlerden fazlasıyla beklenti içine girip kapitalist krizi abartan iki yazı), Üstün Faşizmi ya da Türcülükten Kurtulmak (neredeyse primitivizme  varacak hayvan hakları savunusu), Kimliklerden Sıyrılmak için:Queer Kuram, Camcorder (öykü), Dilenci (öykü), Bir Hristiyan Ölmek (şiir), Yaşamın Manipülasyonu, Thatcher'dan Bugüne Premier Lig, Marx ve Marxizm için: Kostas Axelos ile Bir Görüşme, Kök-Faşizm (Umberto Eco çevirisi), Çizgisel Olmayan Tarih, Toprak İnsana Değil, İnsan Toprağa Aittir (bu tarz kızılderili şefi mektupları bana fabrikasyon gibi geliyor da neyse). Ürettikleri değil ilettikleri ile fena değilmiş aslında.


27 Eylül 2015 Pazar

Peyniraltı Edebiyatı # 27 - UP # XIV6 - Hürriyet Gösteri # 316 - Hiç # 2

Peyniraltı Edebiyatı


Geçen ayın sayısı hayatına kendi elleriyle son veren Sylvia Plath'a adanmıştı. Ona ithafen yazılan şiirlerin yanısıra onunla ilgili röportajlar, yapıtlarıyla hayatının paralelliliğini irdeleyen yazılara yer verilmiş durumda. Sylvia Plath şiiri üzerine analizi vasıtasıyla da Nilgün Marmara sayının olmazsa olmazlarından biri olarak sayfalarda yer buluyor. Dosyadan bağımsız değerlendirme-eleştiri yazısı olarak Sivil Şiir başlığında makale ürüne dayalı politikanın değiştiğine dair ümit saçsa da yeni sayıda devamını görmüyoruz. Bu sayıdaki öyküler mükemmel olmasa da iç gıcıklayıcı olabiliyorlar. Çocuk, Hanım-efendiler, Başlangıç,Birisi, Adı Özlem'di gibi. 
Son / Berker Berki

Alsancak'ta bir alçak,
bir yüksek.
bir de tirşe rengi sütyeni olan teşne bir kız,
bolca şüphe ve otel odasına davet edilmiş
bir torbacı eşlik ediyor bize.
hangimiz sivil, hangimiz benim ölen kuzenim?
odamızın ortasında bir eza çeşmesi
akıp gidiyor tüm İzmirli kızların ortak neşesi ve teşnesi
mirket maymunundan bozma bir köpek etrafta dolanıyor
neyse ki yatak benim yatağım değil,
(yatağımı yeterince köpekle paylaştım ben)
duvarda bir niş, nişin içinde ucuz imitasyon bir put.
imitasyon putun yarattığı indüksiyon etkisi
acı haplar yalatıyor bize.
İzotopum kuş tüyü yastık, vektörüm magma yönünde.
Polis beni yakalayamaz, tirşe sütyen dokunamaz
torbacı adımı ağzına alamaz, mirket maymunu kulağımı yalayamaz.
"Köpeğime de biraz bira verin" diyor torbacı,
Bardağımız yok.
Cebinden kaburga kemiğim uzunluğunda bir bıçak çıkartıyor.
Bira kutusunun kıçını kesiyor, bira kutusu olmadığıma şükrediyorum.
Bir Havva boyu yarık açıyor kelebek, tenekenin cildinde.
İç kızım diyor. İç. Köpek de teşne, alkolik ibne.
Şıplama sesleri ve metal tenekenin bükülme seslerine kafa çevirmiyorum.
(Yeterince susamış köpek gördüm ben.)
Komidinin üzerinde endgame
bunca hengame
sonumuz hiç kötü değil fakat iyi de değil bu gidişle.
(Yeterince son göremedim henüz ben.)
Son sondur, iyisi kötü olmaz işte.

Ense Tıraşı / Tan Babür

ıssız bir caddenin buz kesmiş kaldırımının
sertliğini hissediyordum kıçımda
başıma gelecekleri avuç içim gibi biliyordum
ve seneler evvel doğramıştı bileklerimi babam

iki duble rakının arasına bir bardak çay sıkıştırınca mutlu olan esnafın
sofrasında bile gözü olan insan müsveddeleri
sırtlarını beton direklere dayamışlardı
ve ağızlarına gelen her lafı tükürüyorlardı
yeni dökülmüş, 
buharlar saçan asfalta
farkında değildim bu adamların
bir orospunun 2 haftadır değiştirmediği ucuz külotunu koklamak için
beni şişleyebileceklerinin

toydum,
erkekliğim bir kayısının üzerindeki tüylerden ibaretti
ve sokakları sadece kıran kırana geçen mahalle maçlarının üzerine içilen
-moraran bileklerimizin hakkıyla kazandığımız-
ılık, gazı kaçmış koladan tanıyordum

enseme vuran lokmamı alırdı
ancak ensemde saçlarım pek gür çıkardı
ufak tefektim, çelimsizdim
ve kendime gelmeye çalışırken bile yarım saat geç kalırdım

düşüncelerim
her gece gözbkapaklarımın gardları düşmeden
-hadi çabuk ol uykun gelmeden!-
beynime tecavüz ederlerdi
ben ise zevk almaya çalışırdım
zira nur topu gibi bir isyanı doğurmaktan başka çarem yoktu
güzel ülkemde kürtaj yasaktı ve benim doğum kontrol haplarına karnım toktu

özgürlüğü tadamadım belki ama
açtırmadıklarında gagamın fermuarını
insanlık namına sustum
apartman arkalarından koştum
berber duvarlarına tırmandım
ve kendime kaçtım
kucağımı da
sadece kendime açtım
kalbim patlayacak gibi atıyordu
gövdemi saran ince,kıllı kollarım ise bana güven veriyorlardı

öğrendim ki
ben sadece kendime vardım
ve suratıma gülen,
kafamı okşayıp, gözyaşlarınla suladığım yanaklarımdan makas alan

tüm sokak serserileri
ensemi onların cömert bir bağışı olan tıraş makinesiyle
tıraş etmemi istiyorlardı


Sigara Üfleyen Şiir'den (İsmail Sertaç Yılmaz)
.
.
bende kalabalık diye bir hastalık var / yol diye bir sancı/ 
düşünmek gibi bir bellek terlemesi / (sigarasını üfledi)
neyse ki kendim kendime adamakıllı benziyor / ama aynı dili konuşmuyorlar
kendime kalkan yumruk yine kendime iniyor

insanın kendine benzeyen bir kendiyle yaşaması zor /dil bilmezsin, din bilmezsin, iz bilmezsin
kendin kendinin kendinde açtığı izlerle yaralarla boğuşur durur/
kanaya kanaya boğar insan kendini kendinde/
sızmaz da, konuşmaz da ulan ağzından tek bir laf da çıkmaz/boğulur boğulur boğulur/
iki aynı yönde gitmekte ısrarlı bir tren değildir ki ruh ile beden/
sığmaz insan raylara (sigarasını üfledi) / ama gider gider gider hiç bir yere gidemese de.
.
.

UP



Kapağı Samuel Beckett süslese de ilk sayfaları Nobuyoshi Araki'nin erotik fotoğrafları kaplıyor. Kara sayfalarının bir kısmı Bela Tarr'ın sinemasının Deleuze'cü görüş ışığında irdelendiği teşvik edici bir yazıya ayrılırken diğer yarısı ise metalcilerin hep bir bildikleri Napalm Death'e ayrılmış durumda. Grubun biyografisinin wikipedia makalesinden öte bir ruhla, deneme ve eleştirinin dinamik süzgecinden geçirilerek yazılması çok daha etkileyici olurdu. Kapakta Beckett'in konuk edilmesinin sebebi, Pierre Tal-Coat, Andre Masson ve Bram van Velde ismindeki hiç duymadığım kimi ressamlar üzerine yapılan bir diyaloğa sayfalarda yer verilmesi. Mimari olarak ormanla uyumlu yarı şeffaf Hohlen evine yer veriliyor. Gary Snyder'ın yetmişlerde bir konferansa sunduğu Etnopoetiğin Politikası ismindeki metin biraz outdate kalsa da hala sorduğu soru sebebiyle güncelliğini koruyor. İlkel kabilelere antropolojik müdahale, asimilasyon, kültürel yıkım, kültürlerin kayda alınması gibi konulara kafa patlatıyor yazı. Şenol Erdoğan'ın Küf ismindeki oldukça tepkisel yazısı "pislikten, bağımlılıklardan, acıdan uzak bir hayatın içinde bembeyaz gömleğinle kitap okumaktasın. Git buradan!" narasıyla sona eriyor. Ben de UP'yi maziye gömüp gideceğim herhalde. 

Hürriyet Gösteri


Demiştim ki anaakım olarak eleştirilen bazı edebiyat dergileri ki elbette pek çok eleştiriyi hak etmekle beraber, birilerinin ontolojik varolma sebebi olacak kadar önemli bir yer tutmamalı. Bakın, bir internet sayfası bile yok bu derginin, kapak resmini bile bulamıyorum. Diğer yandan popüler kültür dergisi olarak bir OT var, ne bileyim Kafa var, Fil var. Bunlar kaç satar, içerik nedir, analize tutulmalı. Yine gayet geniş bir içerikle çıkan dergide söyleşi yapılan isimler: Eleştiri odaklı Ahmet Bozkurt, Paris ekseninde Cüneyt Ayral, yeni şiir kitabı üzerinden Yusuf Alper, güreşçileri konu alan romanı üzerinden Kemal Ateş. Eleştirilen romanlar arasında Eren Aysan'ın Gece Uyurken, Latife Tekin'in Berci Kristin Çöp Masalları bulunmakla beraber Tarık Buğra'nın Küçük Ağa ve Samim Kocagöz'ün Kalpaklılar karşılaştırması yapılan bir yazı da yer almakta. Venedik'te biten aşkları, ilişkileri yazıya döken Nedim Gürsel'in Aşk Kırgınları, kaybolan meslekler ve zanaatkarları konu alan Rita Ender'in Kolay Gelsin'i ve YKYden yeni yayımlanan Proust'un Edebiyat ve Sanat Yazıları isimli eseri deneme-inceleme tarzında konu alınan kitaplar. Gülseli İnal'ın ve Arife Kalender'in şiirini irdeleyen uzunca yazılar ilginç bir okuma sunuyor. Ayrıca yine şiir alanında şiir ve absent içkisi arasındaki bağlantıyı ortaya koyan ve Belçikalı sembolistlerin Ahmet Haşim üzerindeki etkisini yazıya döken makaleler de unutulmamalı. Stalin'in dil sorununa da el atıp oluşturduğu görüşler Marksizm ve Dil adlı makalede işlenmiş. Periyodik yazılarda 80 kuşağı şiiri üzerine Ahmer Erhan sayfalara taşınıyor, İsmail Uyaroğlu bu sefer öykü tadında bir metin ortaya koyuyor, sinemada yönetmen müzisyen birlikteliğinde Arabistanlı Lawrence, Dr Jivago gibi filmlere imza atan David Lean ile Maurice Jarre örneği inceleniyor. Şairin Niyeti-Okurun niyeti köşesinde Mustafa Fırat'ın bir şiiri yine Baki Ayhan T tarafından yorumlanıyor. 

*** (Devrim Bağman)

aynı yatağın
iki ayrı tarafındayız
sen cama yakınsın
ben kapıya
uçacaksın bıraksam
kanatların var senin
gitmek harcım değil benim
farkındayız ikimiz de
bakıyoruz açık kapıya

Hiç


Maalesef ana akım dergilerde ürünlerini sergileme fırsatı bulamayan grafikerler alternatif edebiyat dergilerini güçlendiren büyüten dalganın bir parçası olmayı başarabiliyorlar. Bu dergiyi de almamın bir sebebi kapak resmiyse ki arkadaki örnek de gayet şık, diğeri de Halikarnas Balıkçısını konuk almaları. Gayet mütevazi derginin bir diğer özelliği ise kısıtlı kadrosunun çoğunun kadınlardan oluşması. Kurgusal olarak yayımlanan öyküler en azından benim dikkatimi o kadar da celp etmese de yazarların dile hakimiyeti oldukça belirgin. Dergi aynı zamanda inceleme yazılarına da yer veriyor. Varlık sorununu inceleyen yazı felsefe içinde kaybolmaktan ziyade estetiğe başvuruyor. Yazı yine de divan edebiyatından örnekler verecek kadar bir derinlik sergilemeyi ihmal etmiyor. Halikarnas Balıkçısı eserleri bazında bir incelemeye tabi tutulmakla beraber çok sayıda öykü kitabının bir romana göre analizinin yapılmasının zorluğu yazının vuruculuğunu bir nebze etkiliyor. Bununla birlikte deniz ile, Bodrum ile Cevat Şakir Kabaağaçlı arasındaki tutkuyu hissedebilmemiz mümkün. Bodrum'a sürgün edilmesi dillendirilmekle beraber sebebi ve yazarın Anadolucu fikriyatı es geçilen başlıklar. Halikarnas Balıkçısının Aganta Burina Burinata adlı romanından alınan bir paragraf üzerinden yayın kurulundaki isimler bir öykü oluşturmuşlar. Tutarlı olduğunu söylemek zor olmakla beraber hangi yazarın nasıl bir kaleme sahip olduğunu görebilmek için güzel bir fırsat. Bu arada bu öykünün karşısındaki sayfada bulunan ve vesikalık bir resimden faydalanılan portreye bayıldım. İnceleme yazıları Rayiha yani koku üzerine bir yazıyla ve aşk derdiyle aldatma yoluna giren kadınları konu alan kitapları inceleyen Sevme Tutkusu ismindeki yazıyla ve Theodoros Angelopoulos'un filminden ilhamlanarak yazılan bir denemeyle devam ediyor. Şiir olarak ise Cahit Külebi'nin ünlü İstanbul şiiri ve Artvinli bir çobanın şiiri sayfalarda yer bulmuş. Yani aslında yeni ürün olarak şiire yer verilmemiş. Siyaset olarak da farklı düşüncelere sahip yazar ve şairlere aynı yazıda bile yer verebilen eklektizm, sergileyen ya da o ılımlılıkta, yine de divan edebiyatı gibi daha çok muhafazakarların ilgi alanına giren bir duyarlılık sergileyen estetik ağırlıklı bir görüşe sahiplermiş gibime geldi ki tek sayıda bunu anlayıp adlandırabilmek güç. 



11 Temmuz 2015 Cumartesi

Hürriyet Gösteri #315 - Düşünbil #47 - Peyniraltı Edebiyatı #26 - Karga Mecmua #95

Hürriyet Gösteri


Bugüne kadar ürettikleri üretmedikleri ile eleştirilerin odağındaki bir isim, Doğan Hızlan yönetiminde üç ayda bir çıkan ve diğer bir sermaye destekli yayın olan Milliyet Sanat'ın tersine şiir başta olmak üzere edebiyata yoğunlaşan köklü bir dergidir. Bazı DR şubeleri haricinde ise aranıp bulunması, ulaşılması zor bir dergi. Eleştiri okları sadece genel yayın müdürü üzerine değil, sermaye desteğine, uyduruk üstte bir dil kullanımına, bürokratik siyasal çizgisine, 80-90'larda kısılı kalmış yenilik üretmeyen edebi çizgisine kadar uzanıyor. Eyvallah da beş liraya 160 sayfada beğenmediğiniz yerleri yırtıp atsanız dahi okunacak bir şeyler çıkıyor. Sıradan okuyucuyu bir bakıma idare edebiliyor yani. Hatta tam tersine ben dilde sadeleştirme yapıp biraz daha popüler yerli yazarlara ağırlık vererek halka inen bir yayın çizgisini kavuşmalarını dilerim. 315. sayı yine röportajların çokluğuyla dikkat çekiyor. Yeni kitabının şerefine Orhan Pamuk hem bir söyleşi hem de romanı değerlendiren bir yazıyla konuk edilmiş. Yaşar Kemal'i konu alan iki makaleye de yer verilmiş. Şairlerden Veysel Çolak ve Baki Ayhan T. söyleşisiyle, Nehçet Necatigil ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu şiir çözümlemeleri ile, Hilmi Yavuz tercüme ile ilgili eleştiri yazısı üzerinden, Gündüz Vassaf son şiir-romanıyla, Tuğrul Tanyol 80'ler şiiri üzerine kaleme alınan bir dizi çalışmanın parçası olarak, Hüseyin Alemdar son kitabı hakkındaki eleştiri yazısıyla, Sezai Karakoç ve Abdülkadir Budak yine kendileri ile ilgili makalelerle ve Selda Bağcan'ın sesinden dinleyip sözlerini biraz zorlama bulmakla daha önce eleştirmiş bulunduğum Anayasso'nun aslında bir zamanlar gençler arasında elden ele dilden dile dolaştığını öğrettiği bir makale vasıtasıyla unutulmuş yazarı Şemsi Belli dergide yer alan diğer isimler. Şairin niyeti ve Okurun niyeti başlığı altında sürekli hale gelmesini umduğum ilgi uyandıran köşe altında bir şiir,  hem yazarı hem de tecrübeli bir okuyucu ki başka bir şair olması sanırım kaçınılmaz, tarafından birbirinden habersiz değerlendiriliyor. Gökhan Arslan'ın şiirini yorumlayan Baki Ayhan T, bu bir yasak aşk şiiri derken yazarı ise hiç yaşanmamış bir şiirin ağıtı olduğunu belirtiyor. Bakalım siz ne diyeceksiniz?  Edebiyat haricinde sinema ve müzik ya da edebiyat ve müzik ya da edebiyat ve sinema ilişkisi, Sartre tiyatrosu ve Rönesans çağında Avrupa'nın Türklere bakışını konu alan bir resim sergisi üzerine yazılar bulmak mümkün. Yazılarda genel olarak bir derinleşememe ve sığlığı çoğaltıp sözleri uzatma sorunu mevcut olsa bile anlattığım içerik doyurucu şeklinde değerlendirilebilir.

içinden sevmek / gökhan arslan

sen giderdin, kokun seni takip ederdi
kötü niyetli masalların
dalları havalandıran kuşların arasından
hayat pencereden gülerek bakarken sana
aradıkça güzelleşirdi kalbin
tırnakların etinde, aşka yanlış akraba
üstünü örterdin yerde yatan gazete ölüsünün

taşlara dokunmak gibi bir şeydi senin için gitmek
içtiğin dip suları tuz oldu ömrüne
rüyana akbabalar, siyah badanalar karıştı
eteğindeki renkleri öpmek için eğilen çocuklar
ağızlarında taşla ayrıldılar yanından
sığamadığın boşluk içinde kaldı

sabahleyin sesinle uyanan incirler
süte durdu sen gidince
yokluğunda taşlara sürttüm boynumu
ayakkabılarımı ters giydim

inandım ateşinle uslanan kavimlere

sensiz, kırıldı omurgası yorgun dengenin
artık her harf bir kalp ağrısı
simurg, koynuna bıraktı otuz yumurtasını

Düşünbil


Hürriyet Gösteri'yi bulmak zorlaşadursun Düşünbil yaygın dağıtım kanallarına girdiğini duyurarak erişilebilirliğini genişlettiğini ilan ediyor. Bu sayının konusu Kuantum teorisi ve beyin. Bir, etrafımızda bildiğimiz fizik kurallarının işlediği makro dünya var. Bir de atom altı parçacıklarının hareketleri için tanımlanan kuantum fiziğinin işlediği bir mikro dünya. Bu öyle bir dünya ki neden sonuç ilişkisinden bağımsız eşanlı olarak birden fazla yerde bulunma olasılığını barındıran, ölçüm araçlarının ölçüm eğilimini yansıtan, hem parça hem de dalga özelliklerini gösteren parçacıkların hükmü sürüyor. Aklı çelen soru şu? Bilinçaltı nasıl çalışıyor? Hangi fizik kurallarına bağlı?


Peyniraltı Edebiyatı


Günümüzde ilginç bir şekilde Kürk Mantolu Madonna romanıyla çok satılanlar listesinde yer alan Sabahattin Ali'nin ümitsiz aşk hikayeleri yazarı zannını ortadan kaldırmak için ki aslında politik bir figürdür tarihimizde, sayfalarının yaklaşık yarısını ki bu da hep beklediğimiz bir gelişmedir, Sabahattin Ali'ye ayıran derginin 26. sayısını okumak elzem. Yazar, şairliği, yayıncılığı, romancılığı, öykücülüğü ile bir bütün halde resmediliyor. Yalnız  siyasi kişiliği biraz eksik kalmış gibi sanki. Şair olarak bu sayıda konuk edilen isimler yine yeni yeniden İsmail Sertaç Yılmaz, Cem Ardıç, Doğuhan Uzun, Çağrı Topsöken, Eren Bozkurt, Emre Varışlı (yaşam tehditleri alıyorum diyor), Mehmet Oktay Buğa, Mustafa Uysal, Ali İhsan Bayır, Öykülerden hoşuma gidenlerin ismini sayarsam şöyle derim: Cem Tunçer (Hicran) ve Tunahan Kahraman (Yarım Piç).

beni öldür, kendine göm / doğuhan uzun

sen beni keseceksin yasal olmayan öpüşmelerle bilenmiş dudaklarınla
ben seni yuvarlayacağım ruhumdaki onarımı süren asansör boşluğuna
sonra oturup ayaklarımızı sallandıracağız aramızdaki uçuruma
ben senin uzaydan fotoğrafını çekip haritadan ismini arayacağım
sen bedeninde beni gömeceğin bir yer seçeceksin şöyle kalbine yakın
sonra ayrılık bu şiire çarpmadan el ele tutuşup bu gezegenden atlayacağız
kutsal kitaplar okuyup kıyamet senaryoları yazacağız duvarlara
bak çok paramızda olmayacak sen susadıkça ben ağlayacağım
sevgilim asıl düşlerimizi çaldıklarında yoksul kalacağız
bir gece yarısı polisler baskın yapacak tedavisiz yalnızlığımıza
çünkü ben senin saçlarını daha çok sevdim bu ülkenin bayrağından
çünkü senin dudaklarında ruj yerine hürriyet şarkıları
sen beni keseceksin körelmiş bir bıçak gibi tuttuğun o yabancı el ile
ben seni asacağım bir gökdelene çarpan güvercinin ojeli ayaklarına
birbirimizi kırıp dökmeden rahatlamayacağız sanırım sevgilim
sen ikimize de birer demli çay daha koy
sonra gel birlikte ölelim

Karga Mecmua


Kadıköy'deki o ünlü Karga Bar tarafından yayınlandığını düşündüğüm ve her ne kadar ben internet sayesinde tanışsam da basılı nüshalarını da orda burda bulabileceğiniz yayının Temmuz sayısı, Burak Şentürk'ün çizimleri ile açılıyor. Musiki dünyasından sadece son albümleriyle Hot Chip ve She Past Away gruplarına yer verilmiyor ayrıca yeniden toparlanan 13th Floor Elevator isimli bir grubun gelmişi geçmişi de irdeleniyor. Azeri Jazz'ı üzerine inceleme yazısının ardından kişisel serbest stilde denemeler, öykümsemeler başlıyor. Film, kitap,dizi,albüm değerlendirmeleri ile birlikte günceli yakalayan, türler arasında kendini kısıtlamayan bir yayın olarak yani güncel eleştiriye yer verdiği sürece, takip edilebilir bir seyir çiziyor. Müzik üzerine bir şeyler okumayı özlemişim. Üstelik 96 sayı olmuşlar bile.