Uzun süredir okumayı ihmal etmemin sebebi eseri öykü kitabı olması sanmam ve buna şüpheyle yaklaşmamdı. Her ne kadar roman olsa da işkonu Ölüm ve yaşını başını almış Cezzar dede'nin birbirlerine anlattığı kara mizah öğesi bol hikayeler ve masallar tahminimin çok da isabetsiz olmadığını kanıtlıyor. Yazar menzilden çok yolun güzelliğini vurgulamakta. Ayağı pek de yere basmayan kurguyu okuma serüveni ile eğlenceli vakit geçiriyoruz. Nihayetinde çocukluğun cennetin kendisi olduğuna dair bir savla noktalıyoruz eseri. Onun dışında post-modern anlatının genel kabulü olarak oradan oraya savruluyoruz. Yaşlandıkça beğenilerim gerçekçiliğe doğru kayıyor sanırım.
İHSAN OKTAY ANAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İHSAN OKTAY ANAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Ekim 2022 Çarşamba
27 Haziran 2017 Salı
İlban Ertem - Puslu Kıtalar Atlası
İhsan Oktay Anar'ın efsanevi romanının hayli hacimli bir şekilde çizgiye uyarlanmasıyla karşı karşıyayız. Okuduğum kadarıyla uyarlama konusunda eleştirilere uğramış bir eser bu. Seneler seneler önce okuduğum için hatırımda bir şey kalmadığından çok sağlıklı bir değerlendirme yapamam bu konuda. Yalnız post-modern ve tarihi dokusuyla bu romanın grafiğe uyarlanmasının da hayli güç olacağı aşikar. Böyle cesur bir hareketin de bence altından kalkınmış. Yani sayfaları çevirirken kurgusal zorluk dışında ben anlaşılmayacak bir şey göremedim. Yazara ve orijinal esere aşina olmayanlar elbette zorlanacaktır. Benim naçizane eleştirim ise karakter çizimlerinde çoğu vakit karikatürize bir çizgiye düşülmesi. Bu da çizerin Gırgır, Fırt, Hıbır gibi dergilerdeki deneyimi göz önünde bulundurulduğunda anlam kazanıyor. Kurguda açıkta kalan tek şey hınzır velet Alibaz. Anar'ın tek okuma fırsatı bulamadığım kitabı Efrasiyab'ın Hikayeleri'nde bu karakterin hayatının geri kalanı işlenmiştir belki, kim bilir.
Uzun lafın kısası özellikle geniş planlarda oldukça özenilmiş bir çizgiye sahip olan bu eseri kitaplığımda güzel bir yerde sergilemekten imtina etmeyeceğim.
8/10
Uzun lafın kısası özellikle geniş planlarda oldukça özenilmiş bir çizgiye sahip olan bu eseri kitaplığımda güzel bir yerde sergilemekten imtina etmeyeceğim.
8/10
21 Haziran 2015 Pazar
İhsan Oktay Anar - Galiz Kahraman
Eski zamanlarda hiciv ve taşlama gibi edebi türler vardı. Bu türü günümüze kurguyla buluşturarak taşıyan yergi kurgu gibi bir anlatıma sahip bir roman. Gerçekçiliğin büyücü cenahının mistifiye edildiği eski eserlerine istinaden yergi amaçlı bir yirminci yüzyıl hikayesinin yazar tarafından kaleme alınması, okuyucularını neredeyse ikiye bölmüş durumda. Evet, çok açık olan hikayenin süreksiz katman katman bir seyir izlemesi ve okuyucunun ilgisini çekip sürükleyeceği çengellerin azalması, dilin kıvrak kullanımı açısından varılan üst zirveyi ya da biraz göze göze batsa da cesur eleştirel tutumu gözardı edeceğimiz manasına gelmemeli. Hedef tahtasına akademya, edebiyat çevreleri ve olmazsa olmaz siyaset çakılmış durumda. Bununla birlikte hikayesi anlatılan İdris Amil Efendi sıradanlığın bir prototipi olarak kendi çıkarı peşine düşen, bencil mi bencil bir yurdum insanı, daha doğrusu politikanın zirvesinde de temsil edilen coğrafyasına hapis, sıradanlığın temsiliyeti. Bitimde yer vereceğim arka kapak yazısı gayet net bir özet geçmiş durumda. Buna rağmen fazlasıyla idealize edilip biraz tat kaçıran Efgan Bakara karakteri ise doğrularını takip edip hayatta yenilgi ardına yenilgi yaşamasıyla diğer kutbu teşkil ediyor. Fakat evrensel bir bakışa tabi tutulduğunda yengi-yenilgi değerlemesinin yer değiştirdiğini görüyoruz.
Bütün zamanların kahramanı olan bir insanın hikâyesidir bu. O hem herkes hem de hiç kimsedir. Dünyadan alacağını tahsil etmeye gelmiştir. Çünkü, Tanrı dahil herkesin ona borcu vardır. Vebâline girilen tüyü bitmedik yetim işte odur. Kadîm zamanlardan beri hakkı yendiğine göre, sonlu ama sınırsız bir evrenin engin ve derin merkezi olarak insan olmanın, ‘olmasa da olur’ hâlini icrâ etmesinde hiçbir sakınca yoktur. Romantik bir insafsızlığın bâkir tâcizcisi olmak, sonuna kadar hakkıdır. Sıradanlığın üst insanıdır o. Âsiliğiyle asîlleşememesi umurunda bile değildir. Onun umurunda olan tek şey, sadece ve sadece kendini algılamak, kendi küçük âlemine sığan kâinâtı kabul etmektir. Çünkü bilmektedir ki, gerçek bilgelik de zaten budur.
Bütün zamanların kahramanı olan bir insanın hikâyesidir bu. O hem herkes hem de hiç kimsedir. Dünyadan alacağını tahsil etmeye gelmiştir. Çünkü, Tanrı dahil herkesin ona borcu vardır. Vebâline girilen tüyü bitmedik yetim işte odur. Kadîm zamanlardan beri hakkı yendiğine göre, sonlu ama sınırsız bir evrenin engin ve derin merkezi olarak insan olmanın, ‘olmasa da olur’ hâlini icrâ etmesinde hiçbir sakınca yoktur. Romantik bir insafsızlığın bâkir tâcizcisi olmak, sonuna kadar hakkıdır. Sıradanlığın üst insanıdır o. Âsiliğiyle asîlleşememesi umurunda bile değildir. Onun umurunda olan tek şey, sadece ve sadece kendini algılamak, kendi küçük âlemine sığan kâinâtı kabul etmektir. Çünkü bilmektedir ki, gerçek bilgelik de zaten budur.
26 Nisan 2015 Pazar
İhsan Oktay Anar - Kitab-ül Hiyel
Büyülü gerçeklik akımının yurdumuzdaki en büyük temsilcisi İhsan Oktay Anar, benim kafamın hiç basmadığı mühendislik ekseninde ve çizimler eşliğinde iktidar ve güç arzusunu işliyor bu kısa romanında. Sınırsız enerji üretecek devri daim çalışacak bir makine icat etmenin peşinde ile iktidarı kovalayan Yafes Çelebi çok kısa süreliğine görünüp kaybolan iktidar taşını eline aldığında artık dervişliğe adımını atmıştır. Gerçeğin kendisi bir mucizedir. Ama her şeyini vasiyet ettiği kölesi Calûd, ustasının yolundan gitmeyecek ve gücün de kölesi olarak bir ömrünü bu yolda harcayacaktır. Zürriyeti için nice bebek ve kadını, Diyarbekir'den getirttiği ikizleri hatta ustası Yafes Efendi'yi bu yolda harcamaktan kaçınmayacaktır. Uzun İhsan Efendi'nin Peter Pan misali hep çocuk kalan evladı Davut, Calûd'un elinde yıllar boyunca eziyet görmesine rağmen masumiyetinden hiç bir şey kaybetmezken, çocuğun sukünetini bozduğu o tek anın Calûd'un hayatını nihayete erdirmesiyle, Uzun İhsan Efendi'nin neden çocuğun senelerdir o evde kalmasına müsade etmesi anlaşılır hale gelir. Calûd'un evlat edindiği Üzeyir ise seneler süren şartlandırmalara rağmen iktidarı garantileyecek savaş makinesi icadının peşini bırakır ve Uzun İhsan Efendi'nin yani yazarın meclisinde yerini alır.
9 Haziran 2013 Pazar
İhsan Oktay Anar - Yedinci Gün
Yazarın beklentileri karşılamayan son romanı elbette duygusal bir eleştiri sürecine tabi tutulmalı. Çünkü belli ki böyle bir kitap, başka bir yazarın magnum opus'u bile olabilirdi. Her ne kadar anlattığı hikayeler arasında kopukluk ağır bir dille birleşince okuma zorlaşsa da; her ne kadar yakın dönemi politik bir gözlük arkasından okuması, idealleştirdiğimiz (bizzat yazar tarafından önceki işlerinde dimağmıza kazınan post-modern bir emir cümlesine istinaden) hayal dünyamızı acıklı bir tarzda sarsarak uyanmak istemediğimiz dünyaya gözlerimizi aralatsa da; tam da bu noktalarda kaleminin hala kuvvetli olduğunu görüyoruz. Kitabın başlangıç aşamasında birbirine geçen mizahi hikayeler (Karaköy vampiri misal) ya da bütünsel açıdan sorunlu hissedilmekle (özellikle hissiyat) beraber tekvinhane örneğinde daha da parlayan yaratılış mitolojisinin yeniden okunması ya da yediuyurların cumhuriyet bürokrasiyle ilişkilendirerek uyandıran bir vazife görmeleri. Sarıkamış, dini bulan Paşazade'nin obsesyonu, hiç anlamayacağımız Osmanlı mühendislik dilinin tam da kastının tersine şiirselliği, satranç oyunu (evet son galibiyet tam bir hayalkırıklığıdır) ve demirminareler üzerinden teknolojinin etkisi. Kısacası iktidar ve post-modernizm turnusoluna tutulmuş sufizm gibi öğeleri başat tutmuş bu kitap rengarenk bir okuma sunuyor.
Elif Tanrıyar konuyu çok güzel özetlemiş.
http://www.sabah.com.tr/Cumartesi/2012/08/18/yedinci-gunun-kapagini-araladik
Elif Tanrıyar konuyu çok güzel özetlemiş.
Bu kez yüzeydeki ana hikaye -adı verilmese de- 2. Abdülhamid dönemi İstanbulu'nda geçiyor. Her zamanki gibi Anar'a özgü, Osmanlı minyatürlerini andıran çok çeşitli tiplemelerle karşılaştığımız uzun bir turun ardından, asıl kahraman olan İhsan Sait'e yoğunlaşıyoruz. Evet, bu romanın da ana kahramanı İhsan adını taşıyor. Son derece zeki ve kurnaz biri olan İhsan Sait, kısa zamanda talihinin de yardımıyla küçük bir servete sahip olduktan sonra, yolu tesadüfen, sonradan imanı seçen, ancak asıl olarak bilim âşığı bir paşazadeyle kesişiyor. Paşazade'nin bir tür camiyle bir tür radyo istasyonu arası tuhaf mekanını ele geçiren İhsan Sait'in asıl macerası ise gelecekten kendisine gönderilen bir aşk mektubuna iliştirilmiş fotoğraftaki Prenses Döjira adlı gizemli bir kadına âşık olmasıyla başlıyor. Kahramanımız, aşkına kavuşabilmenin tek yolu olan, mektubun ekinde planları bulunan, tuhaf aletin yapımı için zorlu bir maceraya girişiyor. Bu arada yolu sık sık kendisinin oğlu olduğunu iddia eden, kendisininse zerre kadar ilgilenmediği Ali İhsan adlı saf ve temiz bir gençle de kesişiyor. Romanın 1930'larda geçen son bölümünde ise İdris Amil adlı yeni bir karakter daha çıkıyor karşımıza. Evet, gördüğünüz gibi Yedinci Gün'de de yine İhsan Oktay Anar'ın kendine has masal ve söylentivari diliyle biçimlenen, tarihin içinden kopup da gelmiş hem çok tanıdık hem de çok farklı bir İstanbulla ve çok sayıda renkli tiplemeyle karşılaşıyoruz. Ve yine okurlarının aşina olduğu tuhaf icatlardan biri daha var bu romanda. Anar, bu kez havacılığa merak sarıyor ve İhsan Sait'e gelecekteki sevgilisiyle kavuşabilmesi için bir tür zeplin inşa ettiriyor. İhsan Sait'in bir tür zaman yolculuğuna çıkmasına da yardımcı olacak özel bir düzenleme eşliğinde... Romanın görünürdeki hikayesi bu olsa da, bilindiği gibi Anar'ın romanlarında hep 'bir ben vardır bende, benden içeri' misali, birden fazla katman yer alır. Görünen hikayenin ardında saklı duran çok güçlü bir ya da birden fazla hikayenin aktığını ve romanın asıl kimliğini oluşturduğunu görürsünüz. Yedinci Gün'ün bütününde de asıl olarak, adından da anlayabileceğiniz gibi, alemlerin ve insanın yaradılış efsanesi anlatılıyor. Şeytana kanan insanın cennetten kovulmasıyla başlayan macerasının dünya tarihi boyunca gelişimini hızla seriyor gözünüzün önüne. Öte yandan üç ana bölümden oluşan romanın Baba, Oğul, Hayalet adları verilen bölüm başlıkları da bir diğer ipucunu veriyor bize. Farklı bir okumayla, kendi bencilce zevklerinin peşine düşmüş baba İhsan Sait'i Osmanlı İmparatorluğu'nun, ilgilenmeyip savaşlarda yok olmasına göz yumduğu oğlu Ali İhsan'ı yıkılmakta olan İmparatorluğun halkının ve kısa bir zaman yolculuğu sonrası 1930'larda karşılaştığımız Osmanlı'nın hayaletini ise yeni oluşturulmaya çalışılan Türk milliyetçiliğinin, İdris Amil'i de merkezdeki tipik Türk insanının yerine koyduğumuzda, karşımıza bambaşka bir hikaye daha çıkıyor. Cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte, Osmanlı'dan kalan hayaletten, ideal ve mükemmel bir Türk kimliğinin yaratılma çabasının bir tür parodisini okuyoruz. İhsan Sait'in yani bir diğer okumayla Osmanlı'nın kavuşmaya çalıştığı, gelecekte bekleyen Prenses Döjira'nın neyi simgelediğini ise size bırakıyorum.
http://www.sabah.com.tr/Cumartesi/2012/08/18/yedinci-gunun-kapagini-araladik
24 Ağustos 2010 Salı
İhsan Oktay Anar - Suskunlar

Birkaç paragrafta ağır Osmanlıca'ya rahatça kayabilen bir teknik izleyen yazarın aslında dilini en yalın ve sürükleyici kullandığı kitabı bu. Kendini rahatça ifade edebilmenin kolaylığı daha önce zaman zaman düştüğü ağdalı konu (ve dil) tuzağından sıyrılmanın etkisiyle birleşince belki de yazarın en yetkin eserini ortaya çıkarıyor. Tabi ki bu eleştirilecek bir şey olmadığı manasına gelmiyor. Eflatun'un esrarengiz sesin peşindeki muhteşem arayışındaki içiçe geçmiş hikayelerin birbirine benzeşerek ders verir niteliği abartılması ya da Zahiri'nin hayliden öte Hz.İsa'yla özdeştirilerek gözçıkartılır bir basitlikle sunulması gibi. Tabi beşer bu , hiç bir şeyden ta anlamıyla memnun kalmaz, irdeledikçe..
Musikinin ve Mevlevi felsefesinin ana tema olarak işlendiği kitapta eski İstanbul'u mistik bir gölge altında ziyaret ediyoruz. Birbirinden ayrı duran karakterlerin ve hikayelerin kesişmesine tanık oluyoruz. Aşık olduğu kızın üzerindeki laneti kaldırmaya çalışan Davut'u, kendi halinde kardeşi Eflatun'un neyi keşfedişini, düşmanları için dahi dua eden Mevlevileri, paragöz Kalın Musa'yı, insanlar üzerinde tatbikle doktor meziyetini kazanan pis Rafael'i, müzisyenlere kin güden, ölümsüzlük peşinde, eski çembalo çalgıcısı cüce İskender efendi ya da nam-ı diğer Perevelli, kötülükleri bünyesinde toplayan yılan dilli Tağut....
Eminim alegorik temsiller de mevcuttur kitapta zayıf da olsa. Ama okurken hikayeler için de kaybolduğunuz için pek dikkat etmeyeceksiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



