26 Nisan 2026 Pazar

Fazıl Hüsnü Dağlarca - Bütün Şiirleri 2 (Bölüm 3)

 En son 1985 yılında kalmıştık. Bu yıla ait diğer bir eseri Dişiboy. En başta Antiller, Nepal, Hindistan, Mısır, Meksika gibi egzotik ülkelerin ilhamıyla kadınlara ithafen yazılmış şiirler. Olmadığı kadar aydınlık ve ferah mısralar. İlginç bir eser olan Sayılarda ise ismi üzerinde sayılar etrafında şekilleniyor. Biraz çocuksu bir merakla sayılar oyuncak nesnesine dönüştürülmüş. 1986 yılında ise toplumsal içerikli Sanık Ayağa Kalk adlı eseri savaş ve barış ekseninde kaleme alınmış şiirleri içeriyor.

Aruz ölçüsüyle klasik şaire ithafen yazılan şiirlerden oluşan Şeyh Galib'e Çiçekler adıyla yayınlanmış kitabı beklenmedik, en azından benim için. Divan edebiyatı ve Şeyh Galib'e dini çerçevenin dışından bir bakış.


XVI 
Sandım seni gör-
düğüm geceydi 
Annem dedi doğ-
duğum geceymis 



XVII
Bir göldü ölüm
İnanmamışken 
Öldükleri gün 
 Yıkandılardı

XXII
 Yüklendi otuz 
 Deveyle Sultan 
Ben sevgime bir 
Böcekle gittim 

1986 yılında yine ilginç isimli bir çalışmaya imza atıyor, şair: Takma Yaşamalar Çağı. O günlerin gündemi organ nakli gibi bir olgunun çağrıştırdıkları nakledilmekte.


Türkçem Benim Ses Bayrağım, şairin dilimize olan bağlılığın göstergesi olarak öne çıkıyor. Hatta eserin ismi neredeyse deyim olarak bugün dilimize yerleşmiş durumda. 

İstiklal derken 
Yok olur bağımsızlığımız bizim 
Yok olur 
Hürriyet derken özgürlüğümüz

Yurdana isimli eseri , Erzurum'un Rus işgalinde kahramanlıklar gösteren Nene Hatun simgesi üzerinden aşina olduğumuz bir yurt savunması güzellemesi.

Biri 
Şehit olurken 
Ağzındaki soluk kocamandı ya 
Gök küçüçüktü

Uzaklarla Giyinmek (Sığmazlık Gerçeği) hacmiyle fasikül benzeri diğer yapıtlardan ayrılıyor.  1990 yılında yayınlanan eser tema olarak evren ve insan ayrılamazlığını temel alan bir manifesto hükmü taşıyor. Bunu geçmişte de işlediği evrenin azameti karşısında çocukluğun şaşkın bakışı yerine yaşını almış olgun birinin deneyiminin ölçütüyle yapıyor. Ölçüt derken okumada somutlanan yönelim biraz da kulaklarda mekanik bir yankı bırakıyor. Evrenin  önce ağacıyla, dağıyla, deniziyle doğa, sonra gezegenler, güneş ve yıldızlar üzerinden gökyüzü ile resmi çiziliyor. Sığamamak , dışarısı içerisi ile sığamamak, madde doğa insan birliğinin aşkınsal sorgulanması, bir sınır belirleme çalışması. Hümanist bir bakış açısıyla da bu sığamadığımız  evrene, ürettiklerimizle, yapıtlarımızla, sevgiyle izimizi bırakarak varolma çabası.  

Doğa dedikleri görüntü bunlar / Yaradılışın /  Bilinç altında oluştuğu 

Yalaz degirmileri bunlar / Evrendeki ortak solunum - birleşik yapı / Geçer gövdelerimiz / Birinden Öbürüne

Nereye baksa / Orda görünüyordu / Orda daha görünüyordu nereye bakmasa 


Doğa oluşumundan kalmadır ses 
Bundan ötürü  
Birbirini çagırmasıdır bireylerin 



Kavak 
Maydanoz 
Sonra bitkilerin hepsi 
Yeraltı uzantılarıyla birlikte
Yıldız mıldız 
Bulut mulut 
Sessel messel 
Milyonlarca milyarlarca yazılı yapıtlar 
Milyonuncu milyarıncı insan gövdeleriyle birlikte 
.
Tespihböceği 
Kartal 
Sinek belki sivrisinek 
Hayvanların hepsi 
Ağızları açlıktan kanamış 
Bütün çağlardaki yüzlerimiz 
Birbirine karışık soyları 
Bütün gecmiçleriyle gelecekleriyle birlikte
.
Hadi kalk 
Nereye gideceğiz biliyor musun 
Kocaman bir toplantıya 
Kendimizi arayacağız 
Orada Kendimizden 

***
Sevenim ya ben 
Ne ki yüreğim 
Yeryüzü yuvarlağına da 
Evren yuvarlağına da 
Sığmamış

***
Bilinçaltım aydınlanıyor 
Kırmızı mavi sarı yeşil mor eflatun ah 
Yineleniyor içimde milyarlarca yıllık görüntülerim 
Açık seçik beliriyor hepsi 
Anımsıyorum yavaşça 
Dudaklarımın hemen üstündeki ışık damlası bile 
Dudaklarım bile duymadan 
Bu eskhi görüntü diyorum 
Çok önceleri ta oralarda 
Oynamıştım ben bunu  

***
Nice mutlu olsanız da dolduramaz 
İçinizdeki özel boşluğu 
Sayısız gürültüleri yeryüzünün 


Kataklysm - Goliath (2023)

 Arada kaldığım ve alışana kadar da mesai harcadığım bir albüm oldu bu. Bastırılmış ve durağan bir prodüksiyon engel olarak dipdikildi karşıma. Grup burada klasik melodik death kulvarında at koşturmuş. Daha önceki dinlediğim işlerinden farklı yani. Albüm kapağı zaten çok etkileyici, dinle beni diyor. Diyor da memnun kalır mısınız bilmem. Normal, bir şey katmadan bestelenmiş parçalar. Yapımda zorlandığımdan bahsetmiştim. Bazı dur kalk ve melodiler iyi. Ancak albümü asıl ayakta tutan bateri performansı. 

7,0-/10

25 Nisan 2026 Cumartesi

Goethe - Genç Werther'in Acıları

 1774 yılında alalede bir roman değil, mektuplar ve bulunmuş notlardan yazarın derlemesi şeklinde post-modern bir teknikte yazılan bir roman kaleme almış, Goethe. Şu tarihi alın ve bizim coğrafyamıza taşıyın, idrak edilmesi zor. Aradaki teknik değil mentalite farkı bir uçurum, neyse ki gittikçe azalıyor. Avrupalılar, bizim onlara yaklaşmamızdan daha büyük bir hızla bize koşarak geriliyor. Metin genç bir asilzadenin arkadaşına yazdığı mektuplarda, evli bir genç kıza beslediği umutsuzca aşkın bahsinden inşa edilmiş. Romantizmin zirve yaptığı o yıllara uygun olarak bu kara sevda, elbette iyi sonuçlanmayacaktır. Kürk Mantolu Madonna'da da somutlanan bu karamsar ve acınası zayıf romantizmin pek hayranı olduğumu söyleyemem. Realist yanım ağır basıyor. Yine de artık nihai son yaklaşıyorken bir heyecanlandığımı, sayfaları ardı ardına çevirdiğimi itiraf etmeliyim.

Black Uhuru - Sinsemilla (1980)

Reggae müziğini dinlerken beni sakinleştirdiği ve kafamı rahatlattığı için dub ritimlerini pek bi sevmekteyim. Belki de erken dönem işi olan bu türde eser veren arkadaşların Rastafaryan ruhaniliği ve tabi bolca duman eşliğinde, maksatları dahilindedir. Dolayısıyla bu albüm de farklı değil. Grubun ismine ve şarkılarına bakınca rahatlatıp uyuşturmanın aksine muhalif bir tavra bağlı olarak  aktivizme teşvik ettikleri görülüyor. Neyse ki güzel ülkemizde böyle şeyler söylemiyorlar. Klasiklerden yani ne diyek..

8,50--/10

23 Nisan 2026 Perşembe

Thy Catafalque - XII: A gyönyörű álmok ezután jönnek (2024)

 Önceki albüme kıyasla sertlik derekesinde bir  adım geri atmışlar ki, diskografileri de benzer bir örüntü izler ve üstelik önceki kayıtta death metale dokunmuşken ne bekleyebiliriz ki? ve türler yelpazesini daha da genişletmişler. Sert ve ritmik şarkı da var, elektronik kozmik dokunuşlar da var, Macar türküleri de var, gotik koro da, ful hatun vokalli soft parçalar da. İddialı bir albüm ki prodüksiyondan bile bunu duymak mümkün. Bütün heybeyi boşaltmış, hünerlerini, sentezlerini göstermeye çalışıyor gibi. Bana biraz bu albümle artık daha da büyümen lazım diye dışarıdan bir yönlendirme almış gibi geldi. Tabi bu profesyonel müdahale herkesin hoşuna gitmiş, ben hariç. Biraz yontulmamış şeyleri seven biri olarak sadece kafamda soru işaretleri var. Ancak bu da bu albümü ilk kez dinleyecekler için hakikaten de diskografisinde öne çıkarıyor. Çünkü daha önce yaptıklarını standardize ve rafine bir şekilde tekrar sunmuşlar gibisine.

7,75/10 

21 Nisan 2026 Salı

The Gathering - Disclosure (2012)

 Dengesiz bir albüm bu, çirkin kapağıyla beraber. Anneke sonrası dönemin ikinci kaydı ki, evveli The West Pole'u dinlediğim için yabancısı değilim. Vokal Anneke'yi andırıyor, bazı şarkılarda da katkısı var, az lakin. Genelde de vokal ne zaman devreye girse bir sıkıntı basıyor, sığ demek ki. Düzenlemedeki güzel katkıları da geriye çekiyor. Bu albümün bir progresif damarı var, dinledikçe güzelleşiyor dediler. Çok dinledim, dinlemesine de öyle patlangaç parlamalara felan tanık olmadım. İlk kötü intibayı kırabildim yalnızca. Önceki albüme göre gitarın tekrar vurgulandığını duyabiliyoruz. Bu demek değil ki elektronika, yaylılar, trompet ihmal edilmiş. Meltdown 90'ları hatırlatan hoş bir parça. Heroes for Ghost'un, I Can See Four Miles'ın inşası da güzel. Eski vakitlerin post-rock çalışmalarını hatırlatıyor. Aslında düzenlemeler açısından hayli sağlam adımlar atılmış. 

7,0-/10

19 Nisan 2026 Pazar

Hasan Oğuz - Bir Sevdanın Arka Yüzü / Eray Yılmaz - Veli Yılmaz (1950-1993): Devrimci Gazeteci

 Hasan Oğuz, TDKP'nin sönümlenmesinin birebir tanığı olarak tepkilerini anı-roman türünde dile getirmiş bir yazar. Bu kitap öncesinde de Marksizm ekseninde pek çok araştırma eserine de imza atmış. Roman için tekniğin yeterli geldiğini söylemek mümkün değil. Zaten edebiyat yapma gibi bir gayesinin olmadığı da açık. Otosansür ve maskeleme yöntemlerine başvursa da burada sert bir şekilde eleştirilen şey TDKP'nin kendi içinde çökmesi ve legal bir harekete evrilmesi ve bu süreç hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. 1987 kongresine delege olarak katıldığında  merkezi organda tasfiyecilerin tasfiye edildiği, kimin ne karar aldığı belli olmayan bir sürece tanıklığı ardından o da partisinden kovulur ve kongreye geldiği Almanya'da ilişkileri kesilip kendi başına terk edilir. Politik hayatı memur hareketi ve Emeğin Bayrağı çevresiyle devam ettiran yazarın Enver Hoca gibi stalinist figürleri hala benimsediği anlaşılıyor.

Aynı hareketin merkezi komitesine yükselmiş ve neredeyse tek başına Halkın Kurtuluşu gazetesini var etmiş Veli Yılmaz'ın hayatı yeğeni tarafından kaleme alınmış. Profesyonel ve akademik duruşun duygusal popülizm ile dengesi yakalanmış. Arka planda ise solun tarihine yer verilmesi atlanmamış. Şebinkarahisar'daki lisede Atsız hareketinin gücü ve onlarla mücadele ilginç bir detay. Eklektik, tutarsız ve faydacı politikalarına rağmen oldukça kitleselleşen TDKP'nin kuramı, bibliyografisi, polemikleri de derine girmeden ama yaygın bir şekilde ele alınmış. Kendi gibi gazeteci olan eşi Neyyire Özkan ile aşkı 11 senelik hapis hayatında burada da örneklerine yer verilen mektuplarla sürmüş. Devrimci gazeteciliğe karşı hukuksuzluğu öne çıkarmak için çok sayıda kitap yazarak mücadelesine devam etmekle birlikte örgütlü siyasal hayattan kopmuş Veli Yılmaz. Bu kitapta da eserleri hakkında özet anlatımlar unutulmamış. Salıverildikten kısa bir süre sonra hayatını kaybeden Yılmaz'ın ve ailesinin çok sayıda fotoğrafına, dergi gazete küpürlerine de yer verilerek titiz bir çalışmanın timsali olmuş bu eser.

18 Nisan 2026 Cumartesi

Ludwig van Beethoven - Symphonie no. 3»Eroica«; Ouvertüre »Egmont« (1986 - Karajan)

 İlk romantik senfoni sıfatıyla tanımlansa da dramatik klasik ekol hala belirgin ve hala ünlü bestecinin patentli sesi yanılanıyor bestede. Kaydın açılışı da dramatik atakların yanısıra gürültüsü ve temposuyla dinleyiciyi karşılıyor. İkinci bölüm cenaze işleri ile simgeleştirildiğinden dramasını ve çelişkili yönlerini kaybetmeden bir görece durulma sergiliyor. Takip eden bölümde bahar, umut, yeniden doğuş gibi hissiyatları deneyimlemek mümkün. Son bölümde ise bugün dahi askeri bandolarda çalınan kahramanlık türkülerinin sesini duyabiliyoruz. Bu hareketlerin de kendi içinde bölümlere sahip olması biçimsel olarak eklemlenmiş bir yapı arz ediyor. Böylece zamanla yıpranmayan, güçlü ve ebedi bir duruş yakalanma imkanı bulunmuş. Eroica olarak da bilinen ve kahramanlık, destan gibi temalarda somutlanan 3 nolu senfoniden arta kalan sürede Egmont üvertürüne yer verilmiş. Egmont kontunu konu alan bir Goethe piyesinin girizgahı için yine Beethoven tarafından bestelnemiş. İşgale karşı direnirken şehit olan bir kahramanın hikayesi melodilere döküldüğünde elbette Eroica'nın çok uzağına düşmeyecektir. Kronolojik olarak da zaten bu senfoninin 5-6 sene sonrasına tekabül etmektedir.

8,25/10

V.A. - Gummo (1997, Soundtrack)

 Black, death, endüstriyel ve sludge metal besteleriyle dolu olması bu film müziği kaydı orijinal yapan tek şey değil. Hatta evet nadide ama çok ayrı bir şey de katmıyor. Filmin kendisi de bu kaydı kalkındıran önemli bir etmen. O yüzden önce bu arıza, dürüst, çirkin filmi izliyorsunuz, 1 hafta ardından da müziklerini dinliyorsunuz. Ardından kedikedikedi çağırdığımız elektronik şarkıda, filmden alıntı Cockadoodledoo'da ve Jesus Loves Me'de travmatik deneyim yaşıyorsunuz. Bu kaotik birleşim Bach bestesi Mischa Maisky yorumu viyolonsel suit'e bel bağladığında siz de bağlanacaksınız. Film ile bağlantılı dinlediğim için değerlendirmem bir miktar olması gerekenden fazla olumlu intiba barındırmaktadır.

8,0-/10

15 Nisan 2026 Çarşamba

Erkin Koray - Erkin Koray 2 (1976, Comp)

 Erkin Baba'nın gerçekten de bir rock babası olup olmadığını ben bile kendi içimde kendimi kendimle tartışıyor buluyorum. En büyük hitleri Mısır, Hint ve Anadolu ezgilerinden besleniyor, bazıları bayağı bayağı aşırma. Yine de kendimize, bize özgü bir ses yaratmasında saklı başarısı. Bu şarkılar, bu şarkıların çağrışımları, ofları oyları hep bizim bir parçamız olmuş. Bir yandan da rockçı olmak bir hal tavır duruş ise ondan büyüğü pek az. Bitmez bu tartışma, o yüzden yapılanlara bakmak lazım. Şu ikonik albüm kapağı gibi nadide bir şeyler var burada. En iyi şarkıları içerir plakların derlemesi. O zamanlar standart bu şekildeymiş. Şu şarkıların orijinal ve bozulmamış versiyonları hala dimdik ayakta, ne gereği var tekrar yorumlamanın: Şaşkın, Eyvah, Fesüphanallah, Sevince, Estarabim, Arap Saçı, Hayat Bir Teselli, Komşu Kızı, Gönül Salıncağı, Tımbıllı.  Belki bir iki parça tanıdık gelmeyecektir ki onların da az kalır yanı yok diğer hitlerden. 

9,50/10

12 Nisan 2026 Pazar

Dance With the Dead - Out of Body (2013)

 Korku filmleri ve video oyunlarından ilhamla 2010'larda böyle değişik bir synth pop akımı doğuvermişti. Bu dalga biraz durulsa da devam ediyor. Bu türün önde gelen isimlerinden güzel yurdumuza konsere de gelecek olan Perturbator'u halihazırda dinlemiştim. Ayrıca bu türün metalci alıcısı da var zira bazı grupların beste tarzında ve elektro gitar dahlinde yabancısı olmadıkları görülebiliyor. Dance with the Dead de köklü gruplardan, yedi uzunçalar çıkarmışlar bile. İşbu albüm ise debüğleri oluyor. Sıfatlandıkları korku temasını ben pek alamadım. Synth ve beat enerjisi güp güp birbirini kovalıyor. Melodiler klişe ama özümsemeye yardımcı. Bundan kelli olsa gerek basit bulup sevmeyen de var grubu. Ama bu demek oluyor ki, yeni yeni bu türe merak salacaklara tavsiye edilebilitesi hayli yüksek. Söz, vokal yok zaten. Bazen synthler böyle 80-90'lardaki heyecanlı haber jeneriklerini andırıyor. Bu kadar.

7,25+/10

11 Nisan 2026 Cumartesi

The Pineapple Thief - 137 (2002)

 Önceki albümün sivrilikleri törpülenmiş lakin kendi seslerini bulma arayışı devam ediyor. Coldplay, Radiohead ve trip hop atmosferini çağrıştıran bir elektronik müzik akla takılıyor. Progresif temalar belirginleşmeye başlamış. Diğer yandan atmosfer soyut çizgide, isterim ki gitarın teli tıngırdasın, vokal dişe dokunsun. Melankoli yüklü tarzda melodileri izlemek mümkün. Amma ne kadar yüreğiniz etkilenir, bilemem. 90 sonu 2000 başı periyodun standart bir soundu ve bugün biraz zamanın gerisinde kalmış hissi verebiliyor. Bir kaç yerde utanmasam new age diyeceğim denemeler rock sesine entegre edilmiş. Bütün bu tarife rağmen 70 dakika süresinde çok kez sıkılacağınız anlar olacak. 

6,50+/10

9 Nisan 2026 Perşembe

Vüs'at O. Bener - Bay Muannit Sahtegi'nin Notları

Mevzu, bu retrospektif günlüğün (1984 yılında 1979 yılına ait anıları yazıyor diye anladım ama bahis Vüs'at O. Bener ise hep bir çekince ile yorum getirmek lazım) otobiyografik mi kurgu mu olduğu değil, ne kadar oranlarda bu kavramlardan beslendiği? Yaşlı bir adamın eşiyle dostuyla yaşadıklarını yemesiyle, içmesiyle, emekliliğin  para sıkıntısıyla, bodrum katını lağım basmasıyla bu kadar normallik de kurgu olamaz dedirten ayarda sayfalara yansıtması ve biçim olarak da yazarın artık aşinası olduğumuz kendisine özgü dili vasıtasıyla bunu yapıyor olması.. 

8 Nisan 2026 Çarşamba

Enslaved - Monumension (2001)

 Dali'msi bir kapak enteresan bir işi muştuluyor. O kadar ki grubun zayıf albümlerinden addedilmekte. Kırık bir black metal albümü bu, cam kırıkları ile dolu. Gitar soundu olması gerekenden bir tık fazla çakaçoko. Bazı şarkılar tekrarlarda boğuluyor. Ama progresif dokunuş parçalarda ilginç noktaları boyayabiliyor. Gürültü namına gürültü sesleri...70'lerin prog atmosferi de işin içine girince kimi bazı yerlerde , başka ne eksik kalır dediğimiz anlarda saf folk viking parçası devreye giriyor. Kafamız albüm kadar karışık.

The Voices, Hollow Inside, Sigmundskvadet

6,75/10

7 Nisan 2026 Salı

Miles Davis & John Coltrane - Live in Stockholm 1960 (1985)

 Caz ile ikircikli halim cazın zirve yaptığı döneme tekabül ediyor daha çok. Miles Davis ve John Coltrane gibi 2 duayen sanatçının en gözde olduğu dönemdeki rastlantısal ve emprovise tarza yakın şarkılar işte tam da içselleştiremediğim şeyin tanımı olsa gerek. Defalarca bu kaydı dinledim, iyi güzel kök besteler. Ama benim içimdeki tembel miskin adamı dans ettiremediler.

6,50-/10


6 Nisan 2026 Pazartesi

Laura Marling - Patterns in Repeat (2024)

 Bir kaç yerde popülist hareketlere teslim olmasıyla samimi, yavaş tempo, dinlendirici havayı bozuyor. Başlangıç şarkısındaki melodi ya da ismini söylemek istemediğim diğer bir şarkıdaki lalalalar bu olumsuzluğun en belirgin halleri. Heyhat tam da bu anlar başkalarının favori anları. Ben ise The Shadows gibi daha dramatik parçaları seviyorum. Nihayetinde sıkıcı ve sakin ozan folk müziğini yeri geliyor sesinin tınısıyla yeri geliyor keman , piyano vb. enstrümanlarla ama hepsi ayrı ayrı birbirini boğmayacak ve soundu karmaşık etmeyecek seviyede renklendirerek ilginç hale getirmeyi başarıyor. Bu haliyle de bu türe kulak vermek isteyenleri kaçırmayacak tam da bir tersine ısındıracak bir girizgah albümü. Ve sanatçımız da hakeza öyle.

7,50+/10

5 Nisan 2026 Pazar

Kampfar - Kvass (2006)

 Kampfar'ı dinledikçe daha da fazla seviyorum sanki. Paganist folk riflerini kirli black metal soundu ile enerjik bir şekilde harmanlayabildikleri, hem albüm kapağındaki gibi soğuk ve duygusuz hem de epik bir karakteri inşa edebildikleri bir albüm bu. Sadece beste ve düzenleme değil tonlamalar ve vokal de bütüne katkıda bulunan iyi unsurlar. 7 yıllık arayı iyi değerlendirdikleri duyulabiliyor. Orijinal, dissonant, melez bir şeyler arayan hele o yana gitsin. Bu yanda bol tekrar, melodi, viking ruhu var. 

8,25+/10

4 Nisan 2026 Cumartesi

Büyük Ev Ablukada - Defansif Dizayn (2023)

 Burası için orijinal, orası için ne bileyim Tame Impala felan vardı bir vakkitler. Kendi lisanımızda dinlemek her zaman bir kazanç, bir keyif tabi. Kaliteli iş. Nakaratlar zayıf, benzer indie rock emsaller gibi. Karargah hariç. Burada epik ruhu tıngırttırıyorlar. Diğer şarkılarda da yüreğe dokunuyorlar tabi. Yalnız, biraz daha toplumsal dokunmalar içerseydi sözler, pek memnun olabilirdim. Her neyse ve nerede yaşatılıyorsak, biraz da ülkedaş olmamız sebebiyle iyi değerlendireceğiz.

Not: Unutma ile ilgili sözler umarım bir sağlık sorununu işaret etmiyordur. 

8,0/10

3 Nisan 2026 Cuma

Gizem Cengiz - Steampunk: Bilimkurgu Sinemasının Bahar Çılgınlığı

 Bilimkurgudan ziyade fantastik kurguya yakıştırdığım steampunk alt kültürüne dair bu kitap romanlardan sinemaya geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Hangi tür altındadır tartışmasının yanısıra tanım, özellikler, farklar noktası da ortaya serimlenmiş. Dipnotlarla birlikte akademik ve biraz steril bir dil kullanılmış. Farklı kaynaklardan derlenen bu alıntıların üzerine yazarın kendi görüşlerini ayırt edebilmek pek mümkün değil. Genişçe ki bu alt türün nicelikte kendini tüketiyor olması bu sıfatı daraltıyor,  bir tanıtım kitabı hüviyetinde daha çok. Görünmeyen elin yönettiği dijital dünyadan mekanik ve genelde buhar teknolojisinin hakim olduğu alternatif bir evrene kaçış ve temelinde Viktoria döneminden esinlenen nostaljik kültürel yapı temel belirgeçler. Ontolojik olarak mucit karakterler üzerinden teknolojinin yıkıcılığının işlenilmesi de bu alt kurgularda sıkça rastlanılan bir olgu.

2 Nisan 2026 Perşembe

The Decameron - Fleabag - Vinland Saga sezon 2 - The Expanse sezon 5

 Son yıllarda izlediğim sağlam dizilerden Decameron ortaçağa Avrupası veba salgını  dönemi gerçek bir metne dayanıyor ki, bir yönüyle güçlü yanlarını bu esere borçlu. Yalnız günümüz liberal ideologyadan da muzdarip olsa dahi çoluk çocuk ile izlemeyecekseniz sorun yok. Aslında şekilciliğin ötesinde sevgi, bağlılık gibi bugünün ölçütlerinde birilerine bayat gelen kavramları irdeliyor ve bunu da hayli matrak bir yolla yapıyor. Sadece senaryo değil bazı oyunculuklar da göz dolduruyor. Tabi dekor ve tarihi temsil de öyle.


Diğer güçlü yapımlardan biri de pire torbası diye çevrilebilecek Fleabag. Az bölümden oluşan iki sezonluk komedi, absürt bir dramaya da sahip. Hayli enteresan bir çekiciliğe sahip hayata koyvermiş ablamız aslında ciddi arıza biri. Bir sekse düşkünlük durumları var sanırım. Bundan kelli işlettiği kafenin ortağı best arkadaşının sevgilisini ayartır ve arkadaşının intiharına neden olur. Dizi bunu parça parça gösteriyor zira tam bir travmalık durumdur bu. En az kendisi kadar egzantrik kızkardeşi, babası, üvey anası, eniştesi ile güreşe güreşe normalleşmenin hikayesidir bu. Kızın bir papaza aşık olması ile de  dallanan budaklanan dizi elbette son dönem yapıtlar gibi kameraya bakışlarla süslenerek çekilmiş. Fark ise kameraya bakan ve bizimle konuşan tek kişinin başrol olması.


Şık anime dizilerden Vinland Saga'nın ikinci sezonu ilki kadar etkileyici olmasa bile, bunu en çok Askelad'ın hayaletini gördüğümüzde anlıyoruz, hayli iyi. Bir yandan köle olarak satılan Thorfin'in büyümesini, uysallaşmasını, pasifizmi benimsemesini izliyoruz diğer yandan efemine prensin Tanrı'ya isyan edip entrikalar ağı örerek Danimarka-İngiltere ortak tahtına geçmesini. Kısacası bu iki karakter aracılığıyla büyüme, olgunlaşma ve değişme mefhumlarını merkeze alıyor dizi. Vinland yani Amerika kıtasına yani ütopyaya yapılan yolculukla yeni bir sezona kapı aralayarak sona eriyor. Diziye başlayanlar el-mahkum bu sezonu da izleyecekleri için başka bir şey eklemiyorum.


Bir uzay operası izlemeyi canım çektiği için geri döndüğüm Enginlik serisi, beklediğim gibi susuzluğumu gideremedi ve ne zamandır listemde bekleyen iki Dune filmine yönlendirdi beni. Bu sezon kuşaklıların isyanına bakıyoruz daha çok ve onların dünyaya gönderdiği göktaşlarıyla yaptıkları soykırım derecesine varan saldırılara. Mağdurların şiddeti, her yol mübahtır pratiği terörizmin en kötü versiyonuna varabiliyor. Daha önce dediğim gibi hiç bir karaktere, dünya başkanı Avasela hanım hariç olabilir, ısınamadığım değişik (bunaltıcı demenin zararsız bir versiyonu) bir dizi. İlginçtir çok da güçlü bir hayran kitlesi varmış ki yoğun baskılarıyla bir kaç sezon daha devam etmiş. Ne diyeyim, yoklukta gider?



1 Nisan 2026 Çarşamba

Suede - Dog Man Star (1994)

 Suede beni sinir eden gruplardan biri. Ama önce brit pop. Bir kere pop değil ama hiç olmadığı kadar popüler bir tür-idi. 90'ları savurdu geçti. Bugün garip kaçacak kadar da bir yaratıcılığı vardı ki o zamanlar için her şey yeni ve muhtemeldi. Kabul edip özümsüyorduk her şeyi. Bu tür içinde de bir ses birlikteliği yok gibi bir şeydir. Suede de kendine has gruplardan biriydi ve hala müzik yaparak bu has duruşunu bugüne taşıyor. Soundları romantik, biraz teyatral (hatta bazen hiç gelmeyecek bir kabarenin duyurusu gibi) ve ayak süreyen tarzda. Ama çok güçlü radyo şarkıları da üretebiliyorlar, hem de çok tartışmalı vokalin tonuna rağmen. Senfonik tınılarda Asphalt World gibi bir şaheser ise tekli olmadığı için belki kulağınızda yer etmemiş olabilir. Diğer bir deyişle ayrıyeten dinlenmeyi fazlasıyla hak ediyor.

6,75/10

31 Mart 2026 Salı

R.F. Kuang - Haşhaş Savaşı III: Yanan Tanrı

 Bu eserde rahatsız eden bir şeyler var. Elini fazla mı açık ediyor? Rin, Nezha'yı neden öldüremiyor? Demek ki çok kilit bir rol mü üstlenecek? Arkadaşı Kitay ile birlikte o efsanevi üçlüyü andırmıyorlar mı? Yine bir döngüye mi girecekler? Yeniden uyanan efsanevi üçlü çok mu abartılmış? Kültürel, dini ve emperyalist istilaya karşı direnmek anlamsız mı? Yoksa bazen yenildiğini kabul edip tüm aşağılamalara katlanarak güç mü toplamak lazım? Güç, insanı her zaman yoldan çıkar mı? Güç toplarken asimile olmamak mümkün mü? Böyle bir demir leblebi gibi kursağıma oturdu bu roman. Ne kalbim ne aklım kabul edemedi.

30 Mart 2026 Pazartesi

The Bulgarian Voices »Angelite« & Moscow Art Trio feat. Huun-Huur-Tu - Mountain Tale (1998)

Fly, Fly My Sadness'ın başarısından gaz alınarak 2 sene sonrasında kaydedilen Rus himayesindeki Angelite ve Huun-Huur-Tu işbirliği çalışması biraz mali kaygıları öne alması ve sanatsal açıdan ilk işbirliği çalışmasının gerisinde kalmasıyla eleştiriliyor. Hatta kimi yerde yerden yere dahi vuruluyor, üzerinde tepiniliyor. Haklı oldukları nokta iki grubun senteze dayalı bu projede samimiyet sorunu üzerinde şekilleniyor. Peki kendi seslerine ağırlık verdikleri şarkıların daha sıkıcı olmasına ne demeli? Halbüküm, Albüme adını veren ilk şarkıda ve son şarkıda Bulgar kızlar, Grand Finale'de her iki ekip hatta cazcı trionun da katkısı var, gayet etkileyici işlere imza atmış. Ben devamı gelse de dinlesek diyenlerdeyim.

7,50/10

29 Mart 2026 Pazar

M. Hardt & A. Negri - Ortak Zenginlik

 Bir çokluk demokrasisi ancak hepimiz ortak varoluşu paylaştığımız ve ortak varoluşa iştirak ettiğimiz için tahayyül edilebilir ve mümkündür. "Ortak varoluş"la her şeyden önce, maddi dünyanın herkes tarafından paylaşılacak ortak zenginliğini; klasik Avrupa metinlerinde genellikle bir bütün olarak insanlığın mirası olarak sunulan hava, su, toprağın meyveleri ve doğanın tüm cömertliğini kastediyoruz. Ayrıca ve daha önemlisi ortak varoluşu; toplumsal üretimin bilgiler, diller, kodlar, ve riler, duygulanımlar gibi, toplumsal etkileşim ve daha fazla üretim için zorunlu olan sonuçları olarak değerlendiriyoruz. Dünyanın dört bir yanındaki neo-liberal hükümet politikaları, son yıllarda kültürel ürünleri -örneğin enformasyon, fikirler, hatta hayvan ve bitki türlerini bile- özel mülkiyete çevirerek ortak olanı özelleştirmeyi denedi. Mesele, "ne olduğumuz değil, oluş sürecinde ne olduğumuzdur; yani Öteki, bizim öteki-oluşumuzdur."Bu hakim noktadan bakıldığında, bugünkü politik eylemin kilit sahnelerinden biri de öznellik üretiminin özerkliği veya kontrolüne dair bir mücadeleyi içermektedir. Çokluk kendisini, ortak varoluş içerisinde bu süreçten doğan tekil öznellikleri oluşturarak yaratır.

Ancak modern cumhuriyetçiliğin özel bir tanımı eninde sonunda diğerleri karşısında galip geldi: mülksüzleri dışlayan ya da ikinci plana atan, mülkiyet egemenliğine ve özel mülkiyet haklarının dokunulmazlığına dayanan bir cumhuriyetçilik. Zengin kesim, mülkiyet cumhuriyeti kisvesi altında tüm toplumu temsil ediyormuş gibi yaparak yalan-yanlış evrensellik iddialarında bulunur; ama aslında birliği ve homojenliği mülkiyet sahipliğiyle teminat altı na alınmış, dışlayıcı bir kimliğe sahiptir

Bedenlerin fenomenolojisi, Foucault'da en yüksek noktasına biyo politik analizinde ulaşır ve burada, eğer temel şeylere odaklanırsak, Foucault'nun araştırma gündemi oldukça basittir. Ortaya atılan ilk aksiyom şudur: Bedenler varlığın biyo-politik dokusunun yapıcı unsurlarıdır. İktidarın sürekli oluştuğu ve dağıldığı biyo-politik düzlemde bedenler direnir; bu da ikinci aksiyomdur. Bedenler varolabilmek için direnmek zorundadır. Tarih bu yüzden, sadece biyo-iktidarın tahakküm aracılığıyla gerçekliği kurguladığı ufuk olarak anlaşılamaz. Bilakis tarih, biyo-politik antagonizmler ve biyo-iktidara karşı direnişler tarafından belirlenir. Foucault'nun üçüncü aksiyomu, bedensel direnişin öznelliği sadece yalıtık veya bağımsız bir şekilde değil; aynı zamanda diğer bedenlerin direnişiyle girift dinamikler içinde ürettiğidir. Öznelliğin bu direniş ve mücadele aracılığıyla üretimi, analizimizin öngördüğü gibi sadece varolan iktidar formlarının tahribi için değil; aynı zamanda alternatif özgürleşme kurumları için de bir merkez sağlar. Biyo-iktidar (oldukça kabaca) yaşam üzerindeki iktidar, biyo-politika ise direnmek ve alternatif bir öznellik üretimi belirlemek için yaşam gücü olarak tanımlanabilir.

Cumhuriyetin baskın biçimi mülkiyet tarafından tanımlandığı için çokluk, yoksullukla karakterize edildiği sürece, onun karşısında durur. Fakat bu çelişki, sadece zenginlik ve yoksulluk çerçevesinde değil; aynı zamanda ve daha da önemlisi üretilen öznellik biçimleri bakımından kavranmalıdır. Özel mülkiyet, aynı anda hem (birbirleriyle rekabetleri içinde) bireysel olan hem kendi mülkiyetlerini (yoksula karşı) korumak için bir sınıf olarak birleşen öznellikler yaratır. Büyük modem burjuva cumhuriyet anayasaları, bireyselcilik ve mülkiyetin sınıf çıkarları arasındaki bu dengeye arabuluculuk eder. Yoksul, hiçbir şeyi olmayanı değil; sosyal düzen ya da mülkiyet gözetmeksizin, toplumsal üretim mekanizmalarına dahil edilenlerin oluşturduğu geniş çokluğu ifade eder. Yoksul kesim ise tam aksine, toplumun dışlayıcı bir bölümünün kimliği değildir; daha ziyade tüm çeşitliliği içinde açık ve çoğul bir öznellik üretimiyle can bulmuş, rütbeye ya da mülkiyete bakılmaksızın toplumsal üretim mekanizmalarına yerleştirilenlerin tümünün bir oluşumudur.

 Entelektüel, anti-modernitede sıkışıp kalmaktan kaçınmalı ve onu aşarak üçüncü bir aşamaya geçmelidir. Fanon için devrimci sürecin doğrudan sonucu, modemite ve anti-modernite arasındaki statik karşıtlığın ötesine geçen ve yaratıcı, dinamik bir süreç olarak ortaya çıkan yeni bir insanlığın yaratımı olmak zorundadır. Anti-moderniteden alter-modemiteye geçiş, zıtlıkla değil, kopuş ve dönüşümle tanımlanır. Sosyalizm müphem bir şekilde modernite ve anti-modernite arasında dururken; komünizm, alter-modernite yollarını geliştirmek için ortak varoluşla doğrudan bağ kurarak hem modernite hem anti moderniteden kopmak zorundadır.

Bu eğilimlerden birincisi, kapitalist değerlenme süreçlerinde, maddi olmayan üretimin hegemonya veya ağırlık kazanması eğilimidir. Andre Gorz "ürünlerin maddi olmayan boyutları" yani sembolik, estetik ve toplumsal değerleri, "onların maddi gerçekliğine baskın çıkıyor" şeklinde bir iddiada bulunur. Örneğin imgeler, enformasyon, bilgi, duygulanım, kodlar ve toplumsal ilişki ler; kapitalist değerlenme süreçlerinde, maddi metalara veya metaların maddi yönlerine ağır basar hale geliyor. Elbette bu, otomobil ve çelik gibi maddi malların üretiminin ortadan kaybolduğu veya nicel olarak azaldığı anlamına değil; bu malların değerinin gitgide maddi olma yan faktör ve mallara bağlı ve tabi olduğu anlamına gelir. Hizmet işi, duygusal emek ve düşünsel emek gibi, maddi olmayan mallar (veya maddi malların maddi olmayan yönlerini) üreten emek biçimleri, gün delik dilde kafa ve kalp emeği olarak isimlendirilebilir. Bu dönüşümün merkezinde canlı varlıkların sabit sermaye haline gelmesi yer alıyor ve yaşam biçimlerinin üretimi katma değerin temeli haline geliyor. İkinci si çalışmanın kadınsılaşması, işgününde niteliksel bir değişime; yani hem erkek hem kadınlarda emeğin zamansal "esnekliği"ne işaret eder. Emeğin teknik bileşiminin üçüncü ana eğilimi, toplumsal ve ırksal karışım süreçleri ve yeni göç motiflerinin sonucudur. Bugün kapitalist birikim, üretim süreçlerine giderek artan bir biçim de dışsaldır ve bu nedenle sömürü ortak varoluşa el koyulması biçimini alır. Emek gücünün sömürüsü ve artı-değer birikiminin, kar yerine kapitalist rant çerçevesinde anlaşılması gerekir. Sermaye, biyo-politik emeği kontrol etmek ve ortak varoluşa el koymak için her müdahalesinde, süreci baltalayarak sekteye uğratıyor.

Metropolün kendisi devasa bir ortak zenginlik deposudur. Bununla birlikte, bugün endüstriyel metropolden biyo-politik metropole bir kaymaya tanıklık ediyoruz. Fabrika endüstriyel işçi sınıfı için neyse, metropol de çokluk için odur. Metropol biyo-politik üretimin alanıdır; çünkü ortak varoluşun, bir likte yaşayan insanların, kaynakları paylaşmanın, iletişimde bulunmanın, metaları ve fikirleri değiş tokuş etmenin alanıdır. 

Kapitalist toplumun, ortak varoluşun yozlaşmış bir biçimde görüldüğü en önemli üç toplumsal kurumu aile, şirket ve ulustur. Üçü de ortak varoluşa hareketlilik katar ve ona erişim sağlar; ancak aynı zamanda onu kısıtlar, çarpıtır ve bozar. Çokluk, faydalı olanı seçmek ve ortak varoluşun zararlı formlarını terk etmek zorundadır. Bu kurumlardaki ortak varoluşun yozlaşmış hali, artık görebileceğimiz gibi, hiyerarşiler, ayrımlar ve sınırlar aracılığıyla söz konusu kurum ların öznellik üretimini ve dahası ortak varoluş üretimini tıkamasıdır. Seçim ve toplu çıkış aracılığıyla çokluk , tekrar harekete geçmek, üretim süreçlerini tekrar açmak zorundadır. Örgütlenme alanı, çokluğun devrimci bir figür olabileceği yerdir ve gerçekten de bugün devrime muktedir tek figür çokluktur.  Sevginin ontolojik olarak kurucu olduğunu söylemek, basitçe sevginin ortak varoluşu ürettiği anlamına gelir.  O halde ortak varoluşun yozlaşmış biçimleri olan aile, ırk ve ulus, şaşırtıcı olmayan bir şekilde sevginin yozlaşmış biçimlerinin de temelidir. Yabancı sevgisi, en uzaktakinin sevgisi ve baş kalık sevgisi, sevgiyi daima aynıyı tekrarlamaya zorlayarak onun üret kenliğini sakatlayan ve çarpıtan özdeşleştirmeci sevginin zehrine karşı bir panzehir işlevi görebilir. O halde burada sevginin bir başka anlamı, biyo-politik olay olarak ortaya çıkar: Sevgi sadece varolandan kopuş ve yeninin yaratımına işaret etmekle kalmaz; aynı zamanda tekilliklerin üretimi ve bir ortak varoluş ilişkisinde tekilliklerin oluşturulmasını da ifade eder.

Devrimci politika kimlik ten başlamak zorundadır fakat orada bitemez. Burada önemli olan şey, kimlik politikası ve devrimci politika arasında bir ayrım yapmak değil, aksine kimlik politikası içerisindeki -muhtemelen hepsi paradoksal bir şekilde kimliğin ortadan kaldırılmasını amaçlayan- paralel devrimci düşünce ve pratik çizgilerini takip etmektir. Başka bir deyişle, devrimci düşünce, kimlik politikasından kaçınmayıp, kimlik politikası aracılığıy la iş görmeli ve ondan öğrenmelidir. Kimlik, mülkiyet cumhuriyetinin bir silahıdır; ancak kendisine karşı çevrilebilen bir silahtır. Devrimci Marksizm geleneği, yal nızca işçi sınıfının maruz kaldığı şiddet ve acıyı açığa çıkararak değil; sermayeye tekrar saldırma ve özgürlüğünü ondan kazanmaya muktedir olan bir işçi gücü figürü inşa ederek de proleter kimliği sermayeye karşı bir silah ve sınıf mücadelesinin motoru olarak sunar. O halde, kimlik politikasının ikinci görevi, tahakküm altına alınmış kimliği özgürlük arayışında bir silah olarak kullanarak; tahakküm yapılarına karşı öfke den isyana ilerlemek ve böylece o geleneksel rolü, devlet iktidarının ele geçirilmesi rolünü oynamaktır. Çokluk, başka hedeflere yöneltmek için bile olsa devlet aygıtlarının kontrolünü ele geçirmekle ilgilenmez; daha doğrusu, çokluk devlet aygıtlarını sadece onları parçalamak için ele geçirmek ister. Çokluk devleti bir özgürlük alanı olarak değil, kapitalist sömü rüyü teminat altına alıp, mülkiyet egemenliğini savunmakla kalmayan, aynı zamanda da tüm kimlik hiyerarşilerini sürdüren ve denetleyen bir tahakküm odağı olarak değerlendirir. Devlet kurumlarıyla politik ilişkilenme, tahakküm karşıtı mücadeleler için zorunlu ve faydalıdır; ancak özgürleşme hareketi yalnızca bu kurumların yıkımını hedefleyebilir. Bu ayaklanmanın kurumlara ters düştüğüne işaret ediyormuş gibi görüne bilir ama aslında, belirttiğimiz gibi, ayaklanmanın kurumlara ihtiyacı vardır; ama farklı türde kurumlara. Geleneksel sosyolojik gö rüşe göre kurumlar bireyleri ve kimlikleri oluştururken, bizim kavrayı şımızda tekillikler kurumlan oluşturur ve bu nedenle kurumlar sürekli olarak akış halindedir.

Aslında, mevcut hükümetlerin ve küresel yönetişimin çeşitli kurumlarından talep edilebilecek ve edilmesi gereken bir progra mın temel taslağından zaten bahsetmiş bulunuyoruz. Bunun için kurulacak ilk platform sefalete karşı yaşam desteği talep etmelidir, yani hükümetler herkese temel yaşam ihtiyaçlarını sağlamalıdır.  İkinci bir platform herkesin toplumun kuruluşun da, kolektif öz-yönetimde ve diğerleriyle yapıcı etkileşimde temsil edil me hakkına sahip olmasına imkan tanımak suretiyle hiyerarşiye karşı eşitlik talep etmek zorundadır. Herkesi demokratik karar alma sü recinde temsil edecek insanların sınırları geçmesine ve istedikleri yerde yaşamalarına izin verecek bir yönetim istiyoruz. Üçüncü platform, özel mülkiyetin engellerine karşı ortak varoluşa açık erişim talep etmelidir. Bu üç platform, bugünün egemen iktidarlarından isteyebileceğimiz meşru ve makul taleplerdir.

Savatage - The Wake of Magellan (1997)

 Albüm kapağına bakınca böyle denizli menizli konsept bir albüm havasını ediyoruz. Introlarda felan dalga fırtına eksik olmamasından bunu duyabiliyoruz da. Amma sound ve besteler tıpkımsı iki sene evvelki Dead Winter Dead gibim. Önceki kaydı kronolojik olarak önce dinlediğim için daha kıymetli, daha değerli. Bu ise biraz tekrara mı dönmüş ne? Vokalde de bazı bazı erozyon duymuyor muyum mu ne? Bir şarkıda da repe yakın bir vokal boşalması yok mu ne? Süresi uzun mu ne?

7,50-/10

25 Mart 2026 Çarşamba

Kelly Moran - Moves in the Field (2024)

Post-modern çağların klasik müziğine ses veren bir piyano albümü bu. Sol el-sağ el mantığıyla mı kaydedilmiş , üst üste mi bindirilmiş bilmiyorum, bir el akıcı melodiye yön veirken, bir el ritim tutuyor tüm parçalarda. Bu tarzın bazı yerlerde katkısı açık olmakla birlikte çoğu yerde sık aralıklarla tekrar eden ritim beni rahatsız etti. Piyano söz konusu olunca biraz daha eski kafalıyım sanırım. Prodüksiyon da fazla steril geldi. Piyano çalarken üfleyen, pohlayan, melodileri ağzında geveleyen icracılara alışmışız. Duygusal olarak da bir kaç istisna parça dışında bana hitap edebildiğini söylemem güç.

6,50-/10

24 Mart 2026 Salı

Wu-Tang Clan - Enter the Wu-Tang (36 Chambers) (1993)

 Wu-Tang Clan, Cartel gibi ama çok daha uzun solukta varolabilen bir proje ve tarzı da benzemiyor değil. Proje çünkü o dönemde isim yapmış RZA, Method Man, GZA, Ghostface Killah, Raekwon gibi rapçileri barındırıyor. Bu çıkış albümü de hem o dönemde çok ses getirmişti ki MTV Türkiye'den klibini ve sevdiğimi hatırlıyorum hem de yıllar geçtikçe türünün klasikleri arasında ön sıralarda yerini almıştı. Çok sample ve alıntılı, konsept gereği uzakdoğu etkisi duyuluyor. Bom bom bir ritim ve hareketli flowlar ile tanımlanabilir. Hafiften cazımsı etkiler piyano ve ve üflemeliler sayesinde, kaydı bir değişik yapıyor. Bu etkiler ritmi sağlamada önemli. Konuşmaların ve küfürlü ergen atışmaların uzaması biraz sinir bozuyor. Bayağı bayağı sesli dinleyince alacağınız keyif de artıyor. Lakin kadar büyütülmüş ki, aklım uçmadı yani.

7,25+/10

22 Mart 2026 Pazar

Ὁπλίτης [Hoplites] - Τρωθησομένη (2023)

 İlk albüm felan gibi diyorlar da bu bir kaç gömlek üstün. Burada kaosa güzellik ve şiddet yani hiddetin estetiğini kazandırmada gayet başarılı olmuşlar. Artık sadece black metal demek de mümkün değil, death metal de. İnanılmaz bir hardkor/metalkor enerjisi, mathcore ikizler burcu değişkenliği, iğnelemeler, tokmakla döğmeler, kazanda çevirmeceler, thrash riffleri curcunası ile karşı karşıya değil bizzatihi fırtanın gözbebeğindeyiz. Elbette parçaların genel olarak taslak-beste hüviyetinin ötesine geçtiğini de söyleyebilmek güç. Fikirler ritimler rifler podyumda yürüyor. Olsun, tam da dünyanın bu ahvalına böyle sert bir cevaba ihtyiaç duyduğumuz şu günlerde, içimizin yağlarını eritiyor.

8,50-/10

21 Mart 2026 Cumartesi

Lamb of God - Ashes of the Wake (2004)

 Bir önceki albümün mantıklı devamı olan bu kayıt bir yandan anaakım formüllere uzanırken bir yandan da arşa bir dokunuveriyor. Tahmin ettiğimden çok daha fazla bana hitap ettiğini söylemek zorundayım. Metalkor breakdownlar orijinal sayılır mı sayılmaz mı bilmem, çünkü birileri bir yerlerde tartışıyor, ama güzel ve yerinde kullanılmış. Gruuvi melodiler tam tamına oturmuş. Bir kaç yerde oynayıp deneyip buldukları değişik ses ve tavırlarda ısrarcı olup headbang süresini uzatabilirlermiş demekten kendimi alıkoyamadım. İsim ver, isim ver! Blood of Scribe misal. Ayrıca yine bazı şarkılarda bateri ucuz ama gaz işlere imza atıyor. Bir iki şarkı birleştirilip albüm kısaltılabilirmiş gibi yorumum da olacak. Hiç lafı uzatmanın manası yok, konserlerde güzel gidecek kopartan besteler bunlar. Umutlandım, öyleyse bir albümlerini daha aldım listeme, hadi bakalım.

8,50-/10

20 Mart 2026 Cuma

Metro Last Light - Omega Strike - Hades - Serial Cleaner

Metro serisinin 2. oyunu oynanışta getirdiği farklılıklarla bir miktar öne çıkıyor. Hikayeyi bilirsiniz, Rusya metrolarında yaşayan faşist, komünist ve bizim mensubu olduğumuz Polis fraksiyonları var. Diğer yandan yeryüzü zehirli gazlarla yaşanmış hale gelmiş, mutant yaratıkların oyun bahçesine dönüşmüş. Bir de üstüne uzaylı mı başka boyutlu mu nedir,  karanlık varlıklar var. İlk oyunda onların inlerini başlarına yıkmıştık. Meğerse kötü değillermiymişlermiş. Bu oyunda da geriye kalan çocuk karanlık varlıkla iletişime geçiyor ona yardım ediyoruz, diğer yandan da kızılların entrikasını ifşaya çalışıyoruz. Oynarken özellikle karanlık dehlizlerde yol bulamama , bataklığa düşme ya da gaz maskesinin bataryasını değiştirmeyi unutma neticesinde bir çok kez ölebiliyoruz ve bir kaç bölüm canavarında ter döküyoruz. Su aygırı gibi olanda artık cephanem bitince gözümü karartıp ya Allah deyip bıçakla saldırım başarılı çıkınca sevinmiştim misal. Bunlar güzellik katan unsurlar diğer deyişle. Binaenaleyh vow değil, lakin oynanır hala.

Çok çok çok kısa oynadığım pikselli 2 boyutlu ve o kadar şirin oyun Omega Strike. Her biri kendi avantajına ayrı hareket çektiren 3 ayrı karakterle yer altından yer üstüne çıkış mücadelemiz, pat pat mermi eşliğinde sürüyor. Kontroller kolay, patır patır ilerliyoruz ta ki ilk boss'a kadar. Metroidvaniaymış. Mükemmel zıplamalar, el çabukluğu, bilek kıvraklığı gerektirecek, belli. Hiç bana gelmez. 
Yakınlarda devamı çıkan efsane bir oyun. Karakteri geliştirme ve  farklı silahlarla sürekli kesip biçme aksiyon rol yapmaları hatırlatıyor. Diablo ruhunu üst seviyeye çıkarmışlar. Ayrıca mekaniği çok şık, şiir gibi akıyor. Babamız Hades'in yer altı krallığından kaçmaya çalışıyoruz. Güçlenmelerin bir çoğu geçici , ölünce aynı odaya hemen hemen ilk halinizle geri dönüyorsunuz. Her denemede farklı odalar açılıyor. Lakin aynı sendromdan muzdaribim. Oyuncuların %85'inin geçtiği ilk boss tanrıça beni yoruyor. İlgimi kaybediyorum. Ve inanıyorum ki bu oyunu sabırsız genç nesilden ziyade daha eski kafalar baş üstünde tutuyor.

Serial Cleaner genelde vasatın üstü olarak değerlendirilse de benim bayağı hoşuma gitti. 1970'lerde sanırım mafyaya çalışan bir eril bir şahısız ve gelen telefonlara istinaden cinayet mahallerine gidip polislere görünmeden cesetleri ortadan kaldırıyor, kanıtları yok ediyor ve kan revanı temizliyoruz. Her mekan kendine özgü zorluklar içeriyor. Bitkilere ve dolaplara saklanıyoruz ya da dikkat dağıtıcı sesler çıkararak sonraki odalara sızıyoruz. Grafik ve renkler sanatsal ama bazen zorluğun parçası olabiliyor. Her yakalandığınızda ki polisler sizden daha hızlı koşuyor, şanslıysanız gizlenme noktası size daha yakındır, yoksa tüm haritaya baştan başlamak zorunda kalıyorsunuz. Ve bazen haritadaki görevleri bitirmişseniz bile arabanıza dönerken yaptığınız bir küçük hata sinir bozucu olabiliyor. Ama çabuk sıkılan ve zorluklara gelemeyen biri olarak belli bir noktaya kadar keyifle oynayabileceğinizi belirtebilirim. 10. görevde paydos ettim, getirebilirdim ama şiarımızı hatırlıyoruz: hayat kısa , kuşlar kabız.







19 Mart 2026 Perşembe

Tolgahan Çoğulu & Sinan Ayyıldız - Amorphous (2021, EP)

 Caz duyarlılığıyla kaydedilmiş 4 türkü sağlıklı bir değerlendirme için kafi değil sanki. Sözsüz bu parçalardan Nabat Xanım, Keesher Bar ve Azeri olmasının etkisiyle her daim baştacı olma potansiyeli taşıyan Aman Avcı geleneksel türküler iken Blacksea Rhapsody çift saplı sazın tellerini tıngırdatan Sinan  Ayyıldız bestesi. Mikrotonal gitarın başında ise Tolgahan Çoğulu bulunuyor. Virtüözite ve deneyim ve icra konusunda denecek bir şey yok. Çalma tarzı ile hop oturup hop kaldıracak bir bir enerji akışını sağlamışlar. Yalnız şöyle bir durum var. Ben mikrotonal ve perdesiz gitar sesine her zaman gelemem, Karadeniz müziğinin de Karadenizli olmama rağmen bende sağı solu belli olmaz. 

6,75/10

18 Mart 2026 Çarşamba

Temrin #145 - Doğu Batı # 102-103

 Şiirlerini uzun süredir okuduğum şairi kapak yapması sebebiyle dergiyi satın aldım. Temrin, Orta Asya Türk devletleri ile de bağı bulunan bir düşünce ve edebiyat dergisi , 18 yaşında. Kareye yakın yanlamasına dikdörtgen ebatıyla farklılık arz ediyor. Derginin sayfaları Dağlarca şiirleri ile okuyucuyu karşılıyor. Bu şiirleri Ertan Mısırlı, Engin Turgut, Serkan Öngel, Seyhan Korkmaz, Melih Cevdet Anday, Gökçenur Ç., Hilmi Bitim, Turgay Kantürk, Eser Ceran Erdi, Süleyman İleri kaleme almış. Hayatını ve anıları anlatan yazılar şairin yaşamına ışık tutuyor. Eserleri dışında günlük hayatından da izlekleri okumak önemliydi. Bildiğim kadarıyla Dağlarca tedrisatına yakın bazı isimler de varken onların kaleminden yazılara raslayamamak bir eksikliktir. Sayfaların devamında da deneme, öykü, eleştiri türünde örnekleri okuma imkanına sahibiz.

Düşünce dergisi gözüyle şiir dünyası. Modern batı şiiri konseptli 102 ve 103 numaralı sayılar Yücel Kayıran editörlüğünde hem tanıtıcı hem akademik yazıların bir araya getirilmesinden müteşekkil. 20. yüzyıl kapsamında Cevat Çapan öncelikle bir özet tablo ortaya koyuyor. Ancak diğer makalelerde moderniteyi besleyen pınarın Homeros'a ve 1800'lü yıllara dek götürülmesi tartışmalara açık bir sunumu işaret etmekte. Mekansal dağılım ise Abd'den Rusya'ya geniş bir coğrafyaya uzanmakta. 102. sayının başlıklarını sıralamak faydalı olacaktır.

Cevat Çapan Modern Batı Şiiri

Özgür Taburoğlu Modern İmgenin Hidroliği: Bergson, Simmel, Benjamin

Yücel Kayıran Uhrevi Poetika, Dış Dünyanın Keşfi ve Modern Şiir [Modern Şiirle Karşılaştığımızda, Şiirimizin Poetik Temeli Neydi?]

Tansu Açık Batı’nın Kurucu Metni Olarak Homeros Destanları - II (Geç Antikçağ, Doğu Yazı Gelenekleriyle Karşılaştırma, Ortaçağ Kültürel Belleğinde Homeros) 

Mehmet Barış Albayrak Hölderlin ve Transendental Şiir

Mehmet Barış Albayrak Novalis: Dünya Romantikleşmeli!

Hasan Aksakal Devrim, Doğa ve Deneyim: İngiliz Şiirinde Romantik Çağ (1789-1832)

Azade Seyhan Heinrich Heine, Almanya. Bir Kış MasalıDönüşü Olmayan Sürgün

Ataol Behramoğlu Rus Şiiri-Ulusaldan Modernliğe

Fahri Öz Dickinson ve Whitman: Modern Amerikan Şiirinin Kurucuları

Özdemir İnce Aloysius Bertrand ve Düzyazı Şiirin Doğuşu

Cemalettin Aykın Baudelaire’de Şiirin Ana Kaynakları ve Nitelikleri

103 nolu sayı kronolojik olarak günümüze biraz daha yaklaşıyor. Okuyucuyu ise okuması oldukça zorlu bir Ezra Pound analizi bekliyor. Göndermesi bol metinler arasılık arasında kaybolmuş bir teknik herkese hitap etmeyebilir. Bu sayıdaki içindekiler indeksi ise şu şekilde.

Nedret Öztokat Kılıçeri Stéphane Mallarmé: Şiirde Dünyanın Gizemini Yakalamak

Ece Korkut En Genç Simgeci Arthur Rimbaud’yu Nasıl Biliriz?

Aytek Sever Rabindranath Tagore: Sonsuz Dünyaların Sahilinde

Senem Kurtar Yıkıntılardan Yükselen Ağıtlar: Açık, Ölüm, Hayvan Bir de Aşk

Levent Kavas Yırtma Yapıştırma: Ezra Pound’a İlişkin Bir Kırkyama

Ezra Pound / Levent Kavas IV. Boy / Yamalar

Cem Yavuz Başlangıcımdadır Sonum Zamanın Çağıldayan Kabuğunda

Bülent Ayyıldız Eugenio Montale veya Şiir Hâlâ Mümkün mü?

Alova Lorca Şiirinin Kaynakları

İclal Cankorel Oyun Yazarı Brecht ve Epik Tiyatro

Oğuz Demiralp Pablo Neruda

Cevat Çapan Çağdaş Yunan Şiiri

Oğuz Demiralp Meksika’nın Sesi, Evrenin Nefesi

Cem Yavuz Sesler, İşitin Bizi de...

Makbule Aras Eyvazi Mavi Anları Çılgınca Denemek

Başlıklardan yazı konusu şairlerin isimleri anlaşılmıyor, zikredelim. Rilke, TS Eliot, O. Paz, P. Celan, F. Ferruhzad.

15 Mart 2026 Pazar

The Pineapple Thief - Abducting the Unicorn (1999)

 Bugün dinlendiğinde doksanların alternatif rock sahnesi biraz garip kaçabiliyor. Zamanı ruhu diye bir şey var çünkü ve uzak kaldığımızda yabancısı kalabiliyoruz. Biz neyseki o dönemin çocukları olarak bu seslere alışığız. Ananas Hırsızı grup bu minvalde yayın yapıyor. Vokal başta olmak üzere ama enstrüman tonlamaları ve altyapı da eksik kalmamak üzere Smashing Pumpkins, Muse, azcık Placebo ile Radiohead gibi anıştırmalar çok fazla hissediliyor. Yankılı hayalperestlikler, elektronik efektifler alttan alttan yükseliyor. Yani biraz prog çeşnisi de diyebiliriz. Sololar güzel, özlemişiz. Beste inşası biraz zayıf. Atmosferik hissiyata, saykedelik ifadeye kaçıyorlar çoğu zaman. Daha iyi olabileceklerine dair inancım sebebiyle biraz düşük değerlendirdim, en az 15 stüdyo albümlerinin henüz ilk adımı olaraktan. 

6,75+/10

13 Mart 2026 Cuma

Yann Tiersen - L'absente (2001)

 Bence tabi, sanatçının en derli toplu çalışması olabilir. Bazı sinir bozucu tınlamalar yine eksik değil. Ve de lakin en hoş şarkıları misal Le Jour D'Avant içerir. Yine de Yann Tiersen'in kayıtlarında hep bir eksiklik, bir çatapatalık var gibi. 

7,50/10

12 Mart 2026 Perşembe

Yazz Ahmed - Polyhymnia (2019)

 Son yıllarda çok kültürcü yeni nesil bir caz ekolünün Londra semalarında yelkenini doldurduğundan bahsetmiştim. O müzisyenlerinden biri de trompetçi Yasemin Ahmed ki Yazz sahne adıyla endam etmiş. Kökenlerinin dayandığı Bahreyn'in Arap ruhunu müziğine işlemiş. Ortadoğu ezgileri, sesleri klasik batı cazı ile harmanlanıyor. Politik bir taraf da ihmal edilmiyor. Biraz sinematik bir tarzda belki de sözsüz bir hikayenin parçası olarak marşlara kadar uzanan tanıdık (ama ayrıştırıcı) melodiler duyulabiliyor. Böyle bir birleşim aksine heyecanlı ve hareketli bir tempoda ete kemiğe bürünüyor. Hatta bir iki adım daha atsalar neredeyse big band diyeceğiz. Kompozisyonda emeği, akıtılan teri duyuyoruz. Anlamama, idrak edememe gibi bir durum da yok, gayet de içime aldım. Lakin hoşlanabileceğim bir tarzın etrafında dönüp dolaşmışlar sanki, hedefi ıskalamışlar gibi.

6,75/10