THE MAN IN THE HIGH CASTLE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
THE MAN IN THE HIGH CASTLE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2020 Perşembe

The Witcher - Sezon #1 / Altered Carbon - Sezon #22/ The Man in the High Castle - Sezon #4 / Into the Night - Sezon #1 / Star Trek: Voyager - Sezon #3 / Doc Martin - Sezon #1-2

Geçen sene oldukça ses getiren Netflix dizisi Witcher'ı ne oyunlarından ne de kitaplarından bilmişliğim yoktur. Demem o ki yargımın önü de yoktur. Ama bu kadar tantanayı da anlayamadım pek. Bir kere farklı zaman dilimlerini sanki öyle değilmişcesine anlatmasını garipsedim. Bir de duygusallık, dram, aksiyon, aşk, entrika gibi  pek çok şeye ancak sığ bir şekilde bulaşılmış. Soldaki kadının oyunculuğunu da sevemedim. Ha, oturunca pıt pıt izledim. Ama bir oturuşta izleyemedim. Devamını da izlerim. 
Altered Carbon, önceki gönderi de nedense Carbon Altered diye ısrarla yazmışım, bu ikinci sezonunda aynı tadı vermedi. Siyahi bir vücutta dünyaya geri dönen Takeshi yine kendini entrikalarla örülü bir senaryonun piyonu olarak buluyor. Bu sefer ilk sezonda ölen isyankarların lideri yavuklusu ile yolu da kesişiyor. Ah eski düşmanı peşlerini bıraksa. İşin garibi çekik gözlü ilk Takeshi de ortaya çıkıyor. Poe hem hafıza kaybı yaşıyor hem siyah Takeshi'nin nankörlüğüne uğruyor hem de başka bir sanal hatuna aşık oluyor. Hiç bir şey anlamadınız değil mi? Çünkü dizi uçtukça uçuyor. Hadi hayırlısı. Ama biz geçen sezondaki Takeshi abimizi özlüyoruz.
İşte dizi gibi dizi. Yüksek Şatodaki Adam 4. sezonu ile sona eriyor. Mükemmelliyetçi yani bildiğin kıl birisi olduğum için mıymıntılık yapmaktan kendimi alıkoyamıyorum. Ticaret bakanı Tagomi çok saçma bir şekilde harcandı. Ve lider kadroya suikastlerin dayanılmaz kolaylığı...  Önceki sezonda gıcık olduğum tipler de büyük ölçüde elendi. Sahneye siyah devrimciler çıktı. İnanılmaz keyifliydi, atmosferi zati şükela şöbiyet. Oyunculuk ve karakter namına da devleşen abiler. İyiydi, tadı damağımda kaldı.

Bir Türk, bir Rus, Bir İtalyan, bir Faslı, bir Leh, bir kaç Belçikalı uçağa binmiş. Pis kaatil Abdliler de binmeye çalışmış ama tekmeyi basmışlar. Türk karakteri Ayaz cuk oturmuş. Pisliğe bulaşmasına rağmen kendine has bir ahlakı, vicdanı olan, gururlu, milliyetçi, karizmatik bir adam. Sezon az bölüm barındırıyor. Tempo da yüksek olunca sular seller gibi akıyor. İzletiyor kendini yağni. Karakterlere de, tabi hepsi aynı kuvvette değil, eğilinmesi aksiyonu dengeleyerek tamamlıyor. Güneş ışığının değdiği yerlerde insanların topluca ölmesi sebebiyle bir grup insanın bindikleri uçağı dönen dünya üzerinde hep karanlıkta tutmaya çalışmaları gibi bilimselliği zorlayan bir konuyu takip etmesinden anlayacağımız üzere kurgunun ciddiyetine çok da takılmamak lazım.

Bu dizinin ilk ilk sezonu için yazdıklarım geçerli, hatta çok güzel ve kapsayıcı yazmışım. Yalnız bu sezonda bir kaç iyi bölüm vardı, şaşırtıcı bir şekilde senaryosu iyiydi. Zamanda geriye savruldukları ya da Maqui isyancılarının holoromanının işlendiği bölümler gibi. Sezonun son bölümünde sonradan kalıcı olacak kadroya Borglu bir katılım da söz konusu. Ama hala aynı fikirdeyim. İnsansı görünmeyen ve insaniyetten uzak sosyalliğe sahip uzaylılar nerede? Burnun üzerine iki çizgi, alnın üstüne iki şişlik koymakla olmuyor.

Vee Doc Martin. İşinde başarılı cerrah Martin yıllar sonra kan tutulmasına tutulunca pratisyenliğe dönerek çocukluğunun geçtiği şirin mi şirin kasabaya yerleşir. Kasabalılar gıcıktır ama doktor'dan ötesi yoktur. 5 kelime ile gününü geçiren, utanmazca kaba ve huysuz doktor sosyalleşmekten de çook uzak bir kişiliktir. Yine de bir şekilde kasabaya uyum sağlar ve hatta aşık olacak bir kadın bulur kabullenemese de. Köküne kadar garip mizahıyla İngiliz hamurundan bir dizi. Kafam dünyayı almıyorken açıyorum bunu, kendimi çayırlı çimenli yerlerde yosun kokulu sahillerde buluyorum.

8 Mart 2020 Pazar

Atiye (1. Sezon) - The Toys Made Us ( 1-2-3 sezon) - Messiah (1. Sezon) - The Man in the High Castle (3. Sezon) - Spinning Out (1. Sezon) - Frontera Verde (1. Sezon) - Star Trek: Voyager (1-2 Sezon)

Bu aralar dizilere dadandık vesselam. İyisiyle kötüsüyle pek çok örneği didikleyip deşeleyedurduk. Senenin en çok konuşulan yapımlarından biri hiç şüphesiz Atiye oldu. Oyunculukları felan es geçeceğim. Karikatürize ve klişe karakterizyon hakkında da pek bir şey söylemeye gerenk yok. Fakat işleri karmaçorman yapacağım, izleyicinin sinir hücrelerini tahrip edeceğim diye didinen yabancı gizem dizilerinin light versiyonu olarak baktığımızda şırıl şırıl dere gibi akıyor ve çok dizi izleyenler için tahmin edilemez bir şey sunmasa da atmosferini korumasını biliyor. Eşim ve ben ikinci sezonu dört gözle bekliyoruz.

Bizi biz yapan oyuncaklar (The Toys Made Us) ise güzel bir belgesel dizi. Arkasındaki fikir ve modern çekim teknikleri şükela. Yalnız sahne geçişlerinin soluksuz sıralanması biraz insanı yoruyor. Konu şu ki He-man'dan Ninja Kaplumbağalar'a kadar değişen frençayzinglerin oyuncakçılık sektörüne etkisi. Kapitalizmin acımasızlığını, sırf bir tür oyuncağa yatırımını yaptığı için batışa geçen firmalar, taklitçiliğe sırtını yaslayan firmalar ve daha çarpıcı olan ise çocukluğumuzda bağımlısı olduğumuz o çizgi dizilerin aslında oyuncak satma amaçlı uzunca reklamlardan ibaret olması, sergilemesi açısından öldükçe öğretici. Genelde oyuncak figürlerin anlatıladurduğu belgeselde bu oyuncakların yaratılış süreci, sektör çalışanları tarafından da paylaşıldığı için ilginç ve renkli hikayeleri izlemek mümkün. Ancak Uzay Yolu'na bu kadar giydirmelerine kızdım doğrusu. Anladık Yıldız Savaşları'nın tarafını tutuyorsunuz, çamur atmanın manası ne bu kadar?
Mesih, çok emek verilmiş, cesur bir dizi. Çok daha fazla ses getirmesi gereken titiz bir çalışma. Yalnız ağır temposu izleyici için bir sınava dönüşebiliyor. Mültecilik krizi patlamışken İsrail-Filistin sorununda hiç olunmadığı kadar tarafız bir tutum sergileniyor. Tüm sezon boyunca gerçek mi sahtekar mı Mehdi mi Deccal mi sorusu havada asılı kalmaya devam ediyor. Merak içindeyiz ancak bu yavaşlık ve ana tema etrafındaki istikrarsızlık kafada soru işaretleri oluşturuyor.
Yüksek şatodaki adam, etkileyici atmosferiyle 3. sezonda da devam etmiş. Bu sezondaki en güzel şey uyuz olduğum iki karaktere güle güle diyor olmamız sanırım. Boyutlar arası geçiş bile yapamazken tüm boyutları sırasıyla ele geçirmeyi hayal etmek tam Nazilik bir iş. Mantıklı değil. İnşallah 4. sezonda dizi sonlanır, çünkü pili azalıyor.

Spinning Out, efsanevi Black Swan filmini buz patenine dönüştürelim ve bir gençlik dizisi yapalım diyenlerce çevrilmiş. Tek sezonluk bir Netflix dizisi. Bipolar bozukluğun spor hayatına, aile ve arkadaşlarına etkisini gerçekçi olarak görmemize imkan veriyor. Ama şu politik doğruculuk yok mu? Bir otel barında, bipolar eski patenci anne, bipolar patenci kızı, bipolar olmayan patenci kızkardeşi, herkesin sevgilisi şerefsiz genci, lezbiyen teyzeyi, Asyalısı, siyahisi, felan felan doluşmuşlar. Kafam döndü bu nedir yafu. Devam sezonunu izlemezdim doğrusunu söylemek gerekirse.
Yeşil Sınır, konusu Amazonlarda geçen bir Kolombiya dizisi. Anlat dersen anlatamam, ne izledim dedirten bir yapım. Kolombiyalıların böyle mistik filmleri de var araştırırsanız. Dolayısıyla konu ve mekan sevdiğim gibi. Konuyu anlatmaya çalışayım. Kabile bölgesinde kadın rahibeler ki tarikatlarının da geleneksel Hristiyanlıktan farklı olduğunu anlıyoruz, ölü bulunur ki birinin kalbi çıkarılmıştır. Başkentten olayı araştırmak için kadın bir müfettiş gönderilir. Aslında bu kadının çocukluğu oralarda geçmiş annesi bir yangında öldürülmüştür. Yozlaşmış yerel polis arasında kafası ancak birisiyle uyuşur ve kabileler arasında konuyu araştırmaya koyulur. Diğer yandan ormanın kalbine ulaşabilen bir kabile var. Bu kişiler ölümsüz. Fakat beyaz Naziler tarafından yönetilen ve amaçları ormanın gücünü ele geçirmek olan başka bir kabile bunları yok eder, geriye bir adam ile kadın kalır ki onların da arası açılır zamanla. Kalbi çıkarılıp öldürülen işte bu kadın. Ormanın gücüne dokunsalar da niye süper kahraman olamıyor bu kişiler, onu anlamadım. İşte bu ormanın adamı en sonda kadın müfettişi bulur. Ormanın gücü de aslında solucan deliğiymiş , en sonunda bunu anladık. Anladınız mı, izleyin belki anlamlı hale gelir.

Yeni bir uzun soluklu Uzay Yolu dizisi, Voyager. Voyager namındaki gemimiz bir uzaylı müdahalesi sonucu zilyon ışık yılı uzaklığındaki evrenin başka bir tarafına sürüklenir. Evegeri dönüş yolu bilinen teknoloji ile 70 sene sürecektir. Belki şanslıdırlar ki bir dost yardım eder. Mevzu bu. İlk intiba kadro şu kedi suratlı Niğlix ve çekik kaşlı vulkan Tuvok dışında gayet yerli yerinde. Doktor muh-te-şem. Ancak potansiyeli hiç ama hiç iyi kullanamıyorlar. Gezegenlerin etrafı hep parazit, ışınlanamıyoruz kaptan, evrende zilyonuncu anomaliye rastladık, gücümüz gitti kaptan, eh kaptan boh kaptan. Halbuki yabancısı olduğunuz bir evrende fevkalade farklı kültürlerle karşılaşıyor olmanız gerekirken düşünce sistemi ters yüz edilmesi gerekirken, klasik Houston sorun var, yada agresif zimozimo bize saldırıyor, yine gemimizi ele geçirmek istiyor, herkes bizden nefret ediyor ühühü kafası biraz bayıyor doğrusu.

13 Kasım 2017 Pazartesi

Stranger Things (Sezon 1&2) / The Man In The High Castle (2. Sezon)

Son dönemde çok ses getiren Netflix dizisi Stranger Things, atmosferi ile göndermede bulunduğu ET gibi seksenler bilim kurgu ve fantastik gerilim filmleri ile birlikte ilk aş romantizmi, iyimserliği (2. sezondaki o talihsiz ölüm hariç), lisede cereyan eden ilişkileri, arkadaşlığı, Allah'ın unuttuğu küçük kasaba motifi kısacası klişe namına elinde ne varsa izleyicinin suratına savururken ve buna rağmen ne yapıyorlarsa ya da sihir mi keramet mi neyse artık, kendisini soluk soluğa izletmesini biliyor. Evet, tam anlamıyla yüzde yüz tatmin olmamakla birlikte pek bir keyifle, aman sormayın, çayım kahveyle mutlu mesut izledim. Yalnız uyarıyorum yeni bölümleri şehirdeki o esmer kıza doğru kayacaksa o şirin kasabayı ve insanlarını geride bırakacaksak , her şey aynı kalabilir mi izleyici nezdinde, şüpheliyim. Bir de dizi ilginçtir o kadar ince komik unsurlar barındırıyor ki, şu bıyıkları yeni terlemiş kıvırcık kafalı psikopat ağbi misal, yine de komedi olmuyor ya, anlamadım.

Diziler genellikle sündürüldükçe tadını kaybeder ve bir bakmışız ki ansızın ortadan kayboluvermişler. The Man in the High Castle ise ikinci sezonu ile daha bir pişiyor, konu, çekimler, senaryo ve oyunculuklar arşa varıyor. Nazi bakanın oğlu Joe Blake hariç. Kendi mesleğim diye söylüyorum, git bankacı ol, ne olursan ol, ama senden oyuncu olmaz arkadaş. Bu Japon ağbiler, Amerikan Nazi generali Joe Smith, Allah'ım nasıl bir oyunculuktur, tüylerim ürperiyor.


7 Ağustos 2016 Pazar

Uzay Yolu (3. sezon) - The Man in the High Castle (1. sezon) - Babylon 5 (1. sezon)

 Uzay yolu orijinal serinin 3. sezonu ile sonunu getiriyoruz. Artık ailemizin bir parçası haline Kirk, Spock, McCoy ve diğerlerini yüksek çözünürlüklü izlemenin keyfini yaşadık. Yalnız çoğu bölümde yer alan hemşirenin de ana kadroda adının anılmasını isterdim doğrusu. Son sezonun biraz yavan geçtiğini söyleyebilirim. Yaratıcı bir kaç hikaye dışında yine kendini tekrar eden bölümler mevcut. İkinci sezondaki esprili dil büyük oranda terkedilmiş. Baş karakterlerin gönül ilişkileri sırasıyla irdeleniyor. Ve tempo da biraz daha düşük geldi. Üç sezon kısa bir süre gibi kulağa gelse de toplamda 79 bölüm hiç de az değil. Böyle efsanevi bir diziyi izlemenin ayrıcalığını yaşayabilmenin memnuniyetini yaşamaktayım efendim. Internet denilen gavur icadına şükretmek lazım.

Yüksek Şatodaki Adam dizisi ünlü bilimkurgu yazarı Philip K. Dic'in aynı adı taşıyan romanından uyarlanmış ve geçen sene ilk sezonu ile izleyicisini ve eleştirmenleri gayet memnun etmiş. Uyarlama diyorum, çünkü romanın ötesine geçmiş diyorlar. Alternatif gerçekliği ekrana taşıyan dizi de efsanevi isim Riddley Scott'un da prodüktörler arasında yer aldığını görüyoruz. Mevzu, 2. Dünya Savaşı'nı Nazilerin ve müttefiklerin kazandığı olasılığında şekilleniyor. 60'larda geçen hikayede hem o dönemin hem de bu olasılığın dokunduğu sosyal hayatın atmosferinin çok güzel çizildiği görülüyor. Abd'nin doğusunun büyük bir parçası Almanların elindeyken batı kıyıları Japonlara ayrılmış. Arada ise serbest bölge konumlandırılmış. Hitler'in sağlığı zayıflarken Japonlara daha sert bir tutum izlenmesini savunan bir kliğin komplolarını savuşturma gayreti arkadaki derin akıntıyı teşkil ediyor. Bununla birlikte ortada Abd'nin galibiyetini de içerir şekilde değişik olasılıkları işleyen film makaralarının takibi ise senaryoda tutunacağımız ipten kordon oluyor. Direnişçiler bu filmleri bulup bu filmleri çeken esrarengiz isim Yüksek Şatodaki Adam'a iletmeye çalışıyorlar. Diğer yandan hem Almanlar hem de Japonlar bu filmlerin peşinde. Filmleri çektiği ileri sürülen Yüksek Şatodaki Adam'ın bu filmleri niye tekrar toplamaya çalıştığı tıpkı kimliği gibi bir gizem. Genel kurgular bunlar olsa da karakterler ve yan hikayeler oldukça güçlü. New York'daki davasına aşırı bağımlı Nazi subayı, Japon ticaret bakanı gibi karakterler hikayeleriyle olduğu kadar oyunculukları da dikkat çekiyor. Fakat direnişin parçası olan ve büyük resimden bihaber genç isimler ise özellikle çifte ajan rolündeki olan başta olmak üzere oyunculukları biraz daha pişmeleri gerekli zannımca. Dizi ilginç konusu ve işleyişi ile her türlü izleyiciye seslenmekle beraber ağır temposu, dramatik yapısı bir çoğunu soğutacaktır. Geri kalanlar ise benim gibi ikinci sezonu iple çekecektir.

90'larda çevrilip 5 sezon boyunca gösterim şansı bulan ve ödüller dahi kazanan bu bilimkurgu dizisini gençliğimden beri biliyordum. Bizim kanallara düşmesini yıllarca hevesle bekledim. Internet tanrısına şükür ki yıllar sonra bu fırsatı yakaladım. Ve bir şey söyleyeyim gerçekten iyi bir dizi. İnsanlar uzaya çıktığında ilkin yine insanlara benzeyen saçlarını tavus kuşu gibi kabartan Centauriler'e rastlar. Çıkarcı, manipülatif ve aristokratik bir düzene sahip bu ırkın da yardımıyla atlama kapılarının teknolojisini öğrenip yıldızlar arasında seyahat konusunda gelişme katederler. Kafalarında kemik çıkıntısı yer alan ve askeri ve ruhani sınıflar olarak bölünmüş toplumları Gri konsey tarafından yönetilen Minbarilerle karşılaştıklarında büyük bir hata yaparlar. Dostça karşılama için silahları hazır hale getiren Minbari gemisinin bu geleneğini saldırı addederek gemiyi yok ederler. Ve neredeyse insanlığın sonunu getirecek Minbari savaşını başlatırlar. Tam dünya kuşatılmışken Minbariler Griler konseyinin emriyle sebepsiz yere teslim olur. İlerideki bölümlerde sebebini öğreneceğiz. Irklar arasında anlaşmazlıkları giderip barışı yüceltmek için dev bir uzay istasyonu kurulur. 250,000 nüfusa varan ve içinde elçilikler barındıran Babylon 5. Bu dizinin başarısı o dönemin görsellikteki başarısına ki bu dönemde oldukça yetersiz görünüyor, ve bölüm başına ortaya koyduğu hikayenin dışına taşarak daha büyük ve gizemli bir oyunun sergilenmesine bağlı. Galaksinin ucunda bir yerde karanlık tehlike büyüyor ama henüz genç bir ırk olan İnsanlık bunun farkında değil. 2. sezon bu tehlikenin farkına varılmasıyla daha doğrusuyavaş yavaş kokusunun alınıyor olmasıyla fırtına gibi açılıyor zaten. Diziye getirebileceğim bir kaç eleştiri özellikle ilk bölümlerde uzaylılar için genelde sempatik bir karakter inşası yapılması. Ve boyları, poslarıyla oldukça humanoid olmaları. Elbette Uzay Yolu'nda olduğu gibi görünüş olarak insansı değiller. Narnların sürüngensiliği, zırh içinde dolanan fiziksellikleri muamma kadim ırk Volonlar, Minbariler gibi. Ama insanmerkezci bir bakış açısının parçaları oldukları kesin. Bu kadar sevimli bir rol biçilen örneğin Centauri elçisinin sonradan boyundan büyük işlere kalkışması ise üzüntü kaynağı oluyor. Çok sabredemedim, ikinci sezona da daldım bile.