PEYNİRALTI EDEBİYATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PEYNİRALTI EDEBİYATI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2017 Çarşamba

Yabani #8 #9 Caz Kedisi #8 Peyniraltı Edebiyatı #38 Düşünbil #57 Kayıp Ruhlar Fanzin #1 Baykuş #1

Yabani'nin 8. sayısı yılbaşı özel konseptini sadece kapağında değil bir çocuk işçi çalıştırma hikayesi Santanizm, Noel Baba Avcılarını işleyen Damdaki Komançi, AVM'lerde çocukları kucağına oturtmaktan hoşlanan sapık Noel Baba hikayesi Noel Baba Öldürüldü çizgilerinde de görmek mümkün. Çok da anlayamadığımı söyleyeceğim Yılsonu Partisi çizgi hikayesi ile birlikte öykülerden 23:59:59 ve Milenyum da aynı ekseni takip ediyor. İntikam-ı Zevcan okuması eğlenceli bir zombi kadın bilimkurgusu gibi bir şey. Kralına İsyan ve Uçan Kale de ilerleyişini sürdürmekte.
9. sayının kapağı ise ayrı bir efsane olmuş.
Modern Sherlock Holmes filmlerini hatırlatan Seyfettin Efendi çizgisiyle, hikayesiyle bir Devrim Kunter emeği. Bu sayıda da çok anlam veremediğim bir çizgi hikaye var: Amsterdam'da 3 Yıl Nasıl Ayık Kaldım? Kılıç Dağı zor takip ediliyor olsa da epik hikayesi hoşuma gitti. Uçan Kale sonlanıyor. Hikaye genel olarak güzel olmakla birlikte karakterizasyon ve çizgiselleştirmenin temposu tatminsizlik yaratıyor. Kralına İsyan'da ise Korkut Dede'nin geçmişine dönüyoruz. Hikayelerden PC243 absürd korku fantastik bir hikaye olmasına rağmen dağılmamayı başarıyor. Diğer öyküler Maşuka ve Son Vapur pek de benim tarzım sayılmaz.
Caz Kedisi'nin bu sayısı Özdemir İnce'nin Dünya Şiir Günü Bildirisi 2010'uyla açılıyor. Şiirlerine yer verilen isimler, Neval Savak, Tomas Tranströmer, Mehmet Mümtaz Tuzcu, İlker İşgören (bana korkacak bir umut bırakmadılar/ölen kurtuldu diyorsun ya/kurtuldu deyişin bir öldürme biçimi/bir eve, üç ölüm çok değil mi sevgilim?), Kadir Sevinç, Sarp Keskiner, Hasan Varol, Melih Elhan, Yusuf Alper, Emre Şahiner (Allah ile aramızdaki gerginlikti dağlar...Çekemez deklanşör pili bitik sabahı/Bana aguşunu açmış tarlalar.Tarlalar yeryüzü yaralarıdır/Kuşlar iyidir. Allah ne büyük), Gülçin Sahilli,İbrahim Tığ, Ufuk Aymaz, Gülsüm Işıldar, Melek Ertan ve Juan Ramon Jimenez. Ayrıca kara şiirin çınarı olarak lanse edilen Langston Hughes hakkında yazılan makalede de şairin Nehirler ismindeki şiirini okumak mümkün. Düzyazı alanında ise Hüseyin Peker (şiirin Y harfi) , Hülya Deniz Ünal(fanzin ağırlıklı), Ayşe Özgür Aydoğan (Korkuyorum Anne film eleştirisi), M.Mahzun Doğan (güncesi), Devrim Dikkaya (jazz ve şiir festivalleri) imza atan isimler. M.Mahzun Doğan'ın Bir Kazım Koyuncu Kitabı olarak tanıtılan son eseri hakkında kendisiyle yapılan söyleşi, Yeşim Ağaoğlu ile yapılan caz konulu söyleşi, Ümit Yıldırım'ın Hüseyin Peker hakkındaki yazısı, Barış Erdoğan, Özgür Balaban ve Yağmur Sunar imzalı diğer makaleler de derginin bu sayısını tamamlıyor.

Nehirler bilirim
nehirler bilirim dünya kadar yaşlı
ve insan kanının insan damarlarında akışından daha eski.
Nehirler kadar derindir benim ruhum.
Fırat’ta yıkandım ben, şafaklar henüz çok gençken.
Kongo’nun kıyısına kurdum kulübemi ve o bana ninniler söyledi uyurken.
Nil’i kuşbakışı seyrettim, üzerinde piramitler kurdum onun.
Abe Lincoln New Orleans’a indiğinde Missisippi’nin söylediği şarkıları duydum
ve gün batımında çamurlu göğsünün tümden altın rengine büründüğünü gördüm.
Nehirler bilirim ben.
Yaşlı koyu renkli nehirler.
Nehirler kadar derindir benim ruhum

Peyniraltı Edebiyatı'nın bu sayısının kapağını aykırı şair Allen Ginsberg süslüyor. Sadece kafa resmiyle değil şiirleri, mektupları, hakkında yazılanlar ve ilham verdiği örneğin küçük İskender'in çarpıcı girizgahı ve Türkiye adındaki şiiri gibi, diğer yazılarla tanışıklığı olmayan okuyucu için doyurucu bir içeriğe sahip sayı. Yazılar sadece şairin kişiliği ve eserleri üzerine eğilmiyor, aynı zamanda çevresi, görüşleri gibi dinamik bir açıyı kapsıyor. Çevirmeni Süha Sertabiboğlu ile söyleşi, kendisiyle 60'larda yapılmış bir röportaj da bu çepere dahil edilebilir. Alis Harikalar Diyarın'dan bildiğimiz Lewis Carroll'a ait iki şiir çevirisi, kitap incelemesi, Uluma'nın film uyarlamasında oynayan James Franco ile yapılan söyleşi ve deneme (ki içeriğiyle yüzde yüz hemfikir değilim) ile birlikte derginin sadece ürün yayınlayan kimliğinden sıyrılmaya çalışması olumlu adımlar. Öykülerden Dilan Özdemir'in Pencereyi Kapama'sı ve Uğur Uçkıran'ın Yağmur Getiren'i özellikle hoşlandıklarım oldu. Yine şiirler şiirler...

Albert Camus  kapaklı Düşünbil sayısı da tam Sartre okuyorken alınmayacak gibi değildi doğrusu. Dergide değerlendirmelerin bir çoğu Camus'nun Cezayir Savaşında aldığı tutum ve Sisifos söylencesi örneğinin altı çizilerek Sartre ve varoluşçuluk ile farkı etrafında şekilleniyor. Antik Yunan miti olarak Tanrıları bile kurnazlığıyla alt edip kızdıran Sisifos namındaki bir kralın ilelebet bir kayayı yokuş yukarı yuvarlamasıyla cezalandırılması olarak bilinir bu söylence. Tam tepeye vardığı anda kaya gerisin geriye yuvarlanır ve sonsuza dek bu döngü devam eder. Bu didinme bile hayatı olumlayan bir mutluluktur Camus'ya göre. Yazıların başlıklarını sıralayayım:
Camus:Evet ve Hayır Arasında, Camus Her Daim Yabancı Kalacaktır,Camus'da İçkinsellik:Varoluşsal Bir Tepki Olarak Kaygı, Yaşamayı Seçmenin Absürt Cesareti, 20. Yüzyıl ve Diyalektik Çıkmaz:Albert Camus'da Uyumsuz Duygusu ve İntihar,İntihar ve Saçmadan, Cinayet ve Başkaldırıya: Albert Camus'da İnsanın Sefaleti, Camus'nun Bilinçdışı, Kendine ve Ötekine Yabancı Başka bir Albert Camus, Camus Neden Varoluşçu Değildi?,Başkaldırı: Varlığa Yönelen Sesleniş, Camus'da İnsanlık Durumu. Ayrıca dosya konusu haricinde Senem Kurtar'la Söyleşi:Sartre ve Yazarın Elleri Neden Kirli?, Sadelik Gerekli Bir Erdem midir?, Varolmanın Dayanılmaz Şaşkınlığı, Kant'ın Bir Öğrencisine Yazdığı Mektubunda Kalp Kırıklığı Üzerine, Beckett Tiyatrosunda Hakikat ve Teatrele Giriş, Herakleitos'a Göre Görmeyi Bilmek, Stoacılar Günümüz Problemleriyle Nasıl Başa Çıkardı gibi farklı başlıklara rastlamak da mümkün ki bazı makalelerin içeriğinin kısa kaldığını söylemek mümkün.

Kayıp Ruhlar Fanzin'in ilk sayısını internette bulmuştum. İnsanlık denen bu yoz toplum biz ne yaparsak yapalım yapageldiği şeyleri yapmaya devam edecek diyerek sadece canları istediği için bu fanzini çıkardıklarını söylüyorlar. İsmiyle tutarlı bir biçimde karamsar bir dille yabancılaşmış bir ruh halini sergileyen şiir, deneme ve öyküler mevcut. Bununla beraber bazı yazılarda edebi dil üzerine fazlasıyla titizlenilmiş bir izlenim bırakıyorlar. Fanzinde boşluk duygusunu uyandıran siyah beyaz fotoğraflar da yerini bulmuş. Ayrıca hayvan hakları başlığı altında hayvanat bahçelerinin manasızlığı üzerine de bir yazı bulmak mümkün.

Kayıp bir ruh yola nasıl çıkar?
veya
bir ruh nasıl kaybolur?
1. uzun yola çıkmaya hüküm giyilir
2. mataradaki suya tuz eklenir
3. azık olarak dünya üzerinde bir acı kök tadı seçilir
4. yaşanılan ısmarlama hayat terk edilir
5. gerisi zaten kendiliğinden gelecektir


Baykuş da amatör bir ruhla yayınlanan bir dergi. Renkli grafikleri ve çeşitlendirilmiş temaları ile dikkat çekiyor. Ünlü bestecimiz Münir Nurettin Selçuk, Virginia Woolf, Çehov Gorki mektuplaşmaları, Fikret Mualla, Rus şair Andrey Voznesenski ve Kemal Sunal gibi birbirinden farklı isimleri içeren bir yelpaze bu. İster istemez içerik tek odaklı bir bakış sergiliyor. Bununla birlikte mizanpajı ile ve farklı içeriği ile keyifli bir okuma sunduğu kesin. Son sayfalarında da bazı şiirlere yer verilmiş.
İnternet sayfalarında diğer bir kaç sayıya ulaşmak mümkün. Meraklısına.

13 Kasım 2016 Pazar

Peyniraltı Edebiyatı #37 - Marşandiz #10 - Yabani #4 #5 #6

Peyniraltı Edebiyatı, periyodunu 2 aylığa çevirerek ve sayfa sayısını (buna bağlı olarak da fiyatını) bir miktar artırarak verdiği aradan okuyucusuna geri dönüyor. Kapak konusu Sevgi Soysal. Kızıyla yapılan söyleşi, romanları hakkında yazılar, edebiyatı üzerine değerlendirmeler dosyanın altında yer almakla beraber derginin hacminde belki de olması gerektiği kadar yer tutmuyor. Daha önce derginin sayfalarında pek rastlamadığımız Kitap İnceleme köşesi altında Hasan Ali Topbaş'ın Sonsuzluğa Nokta adındaki romanı irdeleniyor. Kaan Koç, Merih Akoğul, Gülce Başer, Neslihan Yalman, küçük İskender, Alper Volkan Dikyar, İsmail Sertaç Yılmaz, Onur Akyıl (kuşların ilk uzağı kadar uzağım/kendi güneyime), Emre Varışlı, Başak Güneş, Miray Çakıroğlu, Neda Olsoy, Şakir Özudoğru, Arif Erguvan, Bengü Özsoy, Anıl Cihan, Ekin Metin Sozüpek, Gökben Derviş, Ali İhsan Bayır, Gizem Aktan şiirlerini bu sayıya veren isimler. Öykülerde ise Sezen Öngürü, Özkan Ali Bozdemir, Ata Egemen Çakıl, Önder Şit, Cahit Kaya, Kader Büyükbingöl ve Miraç Ağca gibi isimlere rastlıyoruz. Ek olarak Patti Smith röportajı ve 8 sayfa siyah beyaz bir çizgi uyarlama yer alıyor. Kimden uyarlandığını yazmasalar da (evet, ilginç) Bukowski diye tahmin ettim ve doğru çıktı. Gerçeği söylemek gerekirse verdikleri aradan sonra bomba gibi bir dönüş yaptıklarını söylemek o kadar kolay değil. Öte yandan çıtayı aşağıya düşürmüyorlar da.


bir yaz aşkı için ağıt


(küçük İskender)

Siz, su kadar yalnız değilsiniz
Bir gece tüm gövdenizle kapalı gözlerime eğildiniz

Nane kokan ellerimi tarçın ellerinize değdirdiğimde
Bilinen hikayelerin sonlarındaki aralık kapılar kapandı
Gözlerim size birer kapıydı onlar da kapandı
Öyle bir andı ki geceyi ortadan ikiye bölen aşkları unutturdu
Uzun yaz mevsimine sığmayan temmuzdan dudaklarınızda
İzahı zor / anlaşılması imkansız, geride kalmış eski bir tanrı

Islak bir dağ gibi yatıyordunuz ya yanımda
gibi o, her gidecek olanın yatağında gibi buruşuk aklımda
gibi sanki daha şimdi doğmuş sanat akımları gibi
veya büyük çöllerde birdenbire alev alan kasırga
gibi bir şeyler - söylendi durdu kendi kendine aşağıda deniz

Siz, su kadar yalnız değilsiniz
Bir gece tüm gölgenizle ömrümün önüne geçtiniz

Deniz başıma gelecekleri ta en başından biliyordu
Çünkü hüzün serbest yüzerken yeni fiiller üretiyoruz
Mesela kalp ne ihtişamlı bir fiil
Çekim eki sevdalarla göreve çağrılıyor sevgililer

O gece cümle içinde kullandım sizi ilk ve son kez
Siz, yarım cümlelerimdeki zarif, güzel kelimelerden ibarettiniz


Çözelti

(Miray Çakıroğlu)

Suda çözülmeden önce
Anlatmaya başlarsan sayılmaz.

Beyaz çözelti
Kararlı
Havai baloncuklar eşliğinde
Kutlamaya,
Kalmayışını.

Ben bittim
Ben bittim Ben bittim
Diyen kavisli bir ivme.

Bir hız alma
Dönemeç
Bu
Olumdan bitime.

Bu ben
Bu suyun içinde çözülmeden
İşte bakın anlattım
Bu anlattığım
Sayılmadı.

Heyecanlana kapıldım.

Bitiş ihtimalini
Kuyruğundan kavrayıp
Dipteki beyaz kalıntıya vardım.

Havai balonlar
bana baktığınızda düşlediğiniz
İhtimallere kadar uçtu.

Sormayın nerede
Suda yitirdim
Gövdemde
Eksik olanı.

Tut bu geniş nefeste
Çözüldüğünü düşünmek önce
Çözülmek sonra.

Şimdi her şey sonsuzken
Her şey şimdi anlatılır
Hadi, çözelti
Dene bakalım.

Marşandiz: Mert Can Fırat (böyle bilindi ve böyle susuldu / böyle de deflenir gece siperinde göğsün), Mehmet Can İnsperest, Etrafi, Can Küçükoğlu, Eşref Yener, Ömer Can Saroğlu, Özgür Göreçki (komşularımız bizimle iyi geçinsin aşure maşure getirsin / pistir diye yemeyelim isterdim) şiirlerde imzası bulunan isimler. Keyifli öykülerin isim bantında ise Mevsim Yenice, Özgürcan Uzunyaşa, Onur Selamet ve Ömer Can Saroğlu yazıyor. Öykülere yine karakalem çizimler eşlik ediyorken kapakta rengarenk bir cadıyı görüyoruz.

Yaşama Faaliyetleri

(Mehmet Can İnsperest)

VIII
sözünde durmuş birini
insandan başka sıfatla anamazsınız.

insan kalbinden anılır,
sonra yerine koyulur.

XV
bana ölümsüzlük teklifiyle gelenler
önce bir kez ölmemi isteyecekler.

yani denenmek sorun değil,
yaşamamayı bilmemekse bileceğim.
hani bakılacak onca şey vardır ya
öncesi sonrası hep kusur.
düşünsene boyundan büyük boyunlar bırakıyor gerisinde bu bıçak!
işte sana ölmek için bile yalnız,
iki durak arası
dilimler üstü bir dudak..

XVI
ateşi ateşle yaktım,
ellerim
ellerimin sebebi.

ateşi ateşle yaktım dedim,
ellerim ellerimin sebebi

gönül almayı bildiğimizden Değil ya işte
gönlünün genişliğinden
çoğu
zaman..

Yabani'de üç sayı birden hat trick yapıyorum.


4: Dr Hyde, yabancı albümlerden çıkmışcasına duruyor. Uzun süreydi keşke. Akbaba Şehri, çizeri Bora Örçal'ın ilginç bir tarzı var. Kaş kalemiyle çiziyor gibi, bu yüzden ayrıntılar daha yakına yönelik ve ayrıntı gibi değil, neyse şimdi tarif edemeyeceğim. Eserlerini takip ettiriyor kısacası.  Ayana devam ediyor tıpkı Kralına İsyan gibi. Dört öyküden ikisi hoşuma getti:) Gezinti ve Bir Kamp Ateşi Öyküsü.
5: Karabasan, çizimler iyi de uyarlamada biraz tökezliyor. Bora Örçal'ın çizimleriyle Vasiyet, öyküsüyle de güzel. Hızır ile Ejderha modern tarzda saf fantastik bir konu işliyor. Ayana devam ediyor tıpkı Kralına İsyan gibi. Sadece üç öykü bulunuyor ki Ölümsüz bir devam hikayesi aslında. Öykülerde etkili arkaplan/mekan/zaman oluşturulurken kurgu kısmı esgeçiliyor.
6: Yol'dan pek bir şey anlamadım. Şu an farkına varıyorum ki 1. bölüm denmiş. Sebep bu olabilir. Çizimler dinamik ve kompleks. Egzorsizm, sevemedim. Uçan Kale birinci bölümüyle heyecan yaratabiliyor. Münzevi, yağğni. Ve tabi ki Kralına İsyan. Öykülerden Arabacının Torunu, fena değil; Kapının Diğer Yanı, ehhh; Arka Koltuk, bana göre değil; Kambur, yess.

9 Haziran 2016 Perşembe

Peyniraltı Edebiyatı #36 - UP #XIV8 - Aktüel Arkeoloji #51 - Hürriyet Gösteri #318 - Marşandiz #9

Georges Perec adını hiç duymadım. Bu sayıdaki yazılardan anladığım tek şey eserlerinden çok da hoşlanmayacağım oldu. İsmail Sertaç Yılmaz, İlayda Zengin,Recep Karaman, Mehmet Oktay Buğa, Uğur Demirkol, Ezgi Şimşek, M. Onur Kocabıyık, Nilüfer Altunkaya dosya harici şiirlerini ödünç veren isimler. Öykülerde ise Sonat Yurtçu'nun, Furkan Yücel'in, Önder Şit'in, Emirhan Burak Aydın'ın, Emre Varışlı'nın, Caner Almaz'ın imzalarını görüyoruz. Üç ay ara vermeleri iyidir, geri dönüşleri de iyi olacaktır inşallah.

UP'nin Kasım sayısında kapağı Tom Waits süslüyor. Yıllar yıllar öncesinden henüz ilk albümlerini yayınladığı dönemde yapılan röportaj pek bir keyifli, aç karnına leziz doyurucu. Seda Garzanlı yine tercümede yükü sırtlamış durumda. Kostüm tasarımcısı Barbara Baum, yeni tür rüzgar türbinleri, dikey bahçeler (yazılanın aksine eve börtü böcek doluşur, apartmanın kenarına tutunan asmadan eve fare girmişliği vardır, bilirim), Hırvat komünist/modern mimarisi (kabul edelim, çirkinler) bu sayıda el attığı yazıların konuları. Söyleşiler The Restars ile devam ediyor. Oz Büyücüsü'nün alegorisi üzerine ilginç bir bilgi notu, A.D. Winans ve Wolf Vostell şiirleri, Deleuze ve Guattari, popüler anarşi diğer öne çıkan yazılar oluyor. İyiymiş bu geçmiş sayı.

Aktüel Arkeoloji dergisi şiddet başlığını taşıyan bir dosyayı içerir sayı ile okuyucuyu karşılıyor. Tarih öncesi çağlardan günümüze insanlar arasında çatışmaların izlerini taşıyan çarpıcı örnekler ile sayı başlıyor. Kurban olgusu üzerinden Hitit ritüelleri, Asur'da sistematik politik şiddet, tarih boyunca kadına yönelik şiddet, Antik Yunan'da sportif şiddet,  gladyatörler gayet detaylı irdelenen başlıkları meydana getiriyor. Uzun soluklu olması ile oldukça takdir ettiğim dergideki makalelerin dilinin yazarların kimliğine bağlı olarak olması gerekenden bir miktar fazla akademik kaçtığını gözlemliyorum. Bir de Anadolu ve Ortadoğu'nun ötesine de ufku genişletirlerse her şey tastamam olacak.

Hürriyet Gösteri son sayısında yine birbirinden farklı konulara değinirken diğer yandan Şairin Niyeti-Okurun Niyeti , çalışma masası ve sinemada yönetmen müzisyen birlikteliği gibi köşeleri devam ettiriyor. Ayzenştayn ve Rus besteci Prokofyev işbirliği sonrakinin nesnesi iken Gökçenur Ç'nin güzel bir şiiri (hemen altta yer verdim) ilk serinin incelemesine dahil ediliyor. 'her ne kadar uzun yıllar bir kadın şair sayılmış olsam, kimi eleştirmenlerce şiirime kadın duyarlılığı (ne demekse) yakıştırılmış olsa da..' Gülümsedim içimden..Şiirimizde dişil dil,Oktay Rifat'ın Perçemli Sokak'ını çözümleme/yorumlama denemesi, Roman uzamında mesnevi okumaları oylumlu etine dolgun makalelerin başlıkları. Tiyatroda Genco Erkal'ın Bir Delinin Hatıra Defteri'ni tekrar sahnelere döndürmesine ve Küheylan ismindeki oyuna, plastik sanatlarda Tülin Kaynak ve Mübin Orhon'un kompozisyonlarındaki renk karmaşasına, müzik alanında da Arvo Part, Boulez ve David Bowie'ye değinilmiş. Söyleşilerde konuk alınan isimler ise Tahir Abacı, Yücel Kayıran ve Cengiz T. Asiltürk. Ceyhun Atuf Kansu'nun ünlü şiiri Dünyanın Bütün Şiirleri'nin yazılmasına vesile olan trajik olayın hikayesi de bu sayıda kendine yer bulmuş.

Yaz Sayısı (aşka sözü bulaştırmakla suçladılar bizi, deniz,
kumun günlüğünü temize çekiyor)

İşte yine buradayım, otların büyümeye acele etmediği bu yerde


Burada yazmak, rüzgârın dört sözcüklü diline çalışmak

aşınan taşlara bakmak, deniz kabuğu toplamak
bir yarayı kaşımak, bölünmeyi önlemek,
sandalı hazır tutmak, uyumak, uyumak…

Burada, iyi şiirler yazdım bir zamanlar

iyi şiirler ki ıslak otların arasında eşinen atlar,
rüzgârla çarpan bir kapı, duru yaz göğü, bir çekiç
bir çaydanlık, yağmurda ıslanan koyunlarla dolu bir vagon
ve her şey gibidir

Sabahları uzun yürüyüşlere çıktım,

balıkçılarla takıldım, yeni sözcükler
öğrendim ister istemez, havaya bakıp
bozacak dedim, bu nasıl yazsa
sonumuz hayrolsun, akşamları
balkonda yıldız rakısı yaptım,
bir şeyin dönüşmesi, bir alışkanlığa
istemeden…

Kötü şiirler de yazdım ve öğrendim

kötü şiirler ırmağın daraldığı yerde bir ağaç
rüzgârla çarpan bir kapı, duru yaz göğü, bir avuç çivi
bir konserve açacağı, dağın gölgesinde bir ağıl
ve iyi şiirler gibidir

Burada yazmak, kendini alışkanlıkların akışına bırakmak

zamanın imzasız bir mektup olduğunu varsaymak
Uyarı: Yağmur diye uzun bir şiire başlamak
temiz çarşaflara uzanmak, yastığına sarılmak
ve içerden gelen daktilo sesinin
tıkırtılı ırmağına gömülerek uyumak

Güneş yarın başka sözcüklerin ardından doğacak


Seni Gevran Caddesi'nde Bekledim / Ali Taş

seni gevran caddesi'nde bekledim
saatler bu kadar geri alınmamıştır
yürür gibi yürüyorsun farkında mısın
adımlarında bekleyene gitmek yok
uzak duruşlarda bilinçli gecikmek
sözcükler üstüne düşünen bir kızsın
"seni" diyorum ve sevmeler yarım kalıyor

ağzıma bıraktın sevgi zehrini

aşk söylemek böyle yamalak olmamıştır

cenaze bir kalabalığı sürüklüyor koşu yolu'nda

onlara katılır gibi gidiyorsun üzülür gibi

düşünen insanlar kurşunla ölçülüyor artık


gevran caddesi'ni daha sesin vurmadı ayakların

gelmelisin gelir gibi


Gerçeklerle arası iyi olmayan fanzin Marşandiz'in bu son sayıya ait kapağını zombiler basmış. Kaşıkadası zombileri özel sayısı damgasını taşıyor bu sayı. Zombilerle aram pek iyi değil, üstelik göndermeleri de anlamadım. Çoktan kült statüsüne erişmiş olan yerli yapım zombi filmine selam mı var, onu da izlemedim ki. O yüzden hele şiirler tam uçuk. Onur Akkiriş'in çizimleri keyifli. Yeri gelmişken Yabani isminde başka bir çizgi edebiyat fanzinin tanıtım sayısına rastladım internette. Basılı nüshasına kavuşmak için can attım doğrusu. Peyniraltının son sayısında da rastladığımız sonu iyi bağlanamamış yine de ilgi çeken fantastik hikayeler burada elbet özel sayı olma icabıyla pek çok bir yer tutuyor. Zombi = fantastik. Esaslı Bir Beyin Ölümü ve Bir Cikletin Tanrısı favorilerim oldu kusurları içre kaydıyla.

15 Mayıs 2016 Pazar

Peyniraltı Edebiyatı #35 - Nisyan #13 - Hiç #5 - Samsa #3

Geçen ayki sayı dosya konusunun içeriğiyle göz doldurdu. Ece Ayhan. Dosyada imzaları yer alanlar, Haydar Ergülen, Konur Ertop, Özge Uysal, Gökhan Öztürk, Cengiz Özdemir, Ülkü Başsoy ile söyleşisine yer veren Oğuzhan Yeşiltuna, Lale Müldür. Lale Müldür şiirine de yer verilen sayıda diğer şairler Zafer Yalçınpınar, Can Bonomo, Ali İhsan Bayır, Akin Metin Sözüpek, Halime Mengüş, Arya Beyoğlu, Emre Varışlı,Bilal Acarözmen, Nafizcan Önder, İsmail Sertaç Yılmaz, Alp Yenibalcı oluyor. Bir Ölümden Ömür İhtimali isimli Batuhan Aşıktoprak öyküsü nispeten hoşuma giden bir düzyazı örneği.

acil servis/ emre varışlı

bekliyordun, bekleme salonundaki eski dergiler gibi
herkes sustuğunda bir içkiye hazırlanırdın sanki
neden şimdi sevdiğin şarkılar gelmiyor aklına, jesus is my girlfirend mesela
çünkü bol sloganın az hayatın emrivaki
çünkü yaşam cihazlarına bağlı olan bir vücut gibi
hayvanın heyecanlı, sen değilsin
hava soğuk, köpeklerin havlaması kesildi
beyaz badanalara yazılanlar çoktan okundu
yaz savaşları başlamak üzere bitmeden yas, piknik ve klima
pireli ceketlerin içinden çıkmak üzeresin
alini öldürmeden önce bana dokunsaydın
bakımlı serseri, konuşmak istesen boğazında kar ve çivi
bekle plastik çiçek gibi...

insan bir şeye uzak olur.

Nisyan dergisi 13. sayının kapağını yaşadığımız günlere nazaran siyah'a ayırıyor. Bunun izleri Habaz adındaki öyküye de yansıyor. Öykü ve denemeleriyle bu sayıda yer alan isimler Savaş Sarıaslan, Samet Çalışkan, Bahadır Uzun, Fikret Osman, İrşad Dursun, Duygu Özsüphandağ Yayman, Yetmiş Sekiz, Mina Maraşlıgil, Ozan Özkan, Peyami Safa Gülay. Ülkü Tamer'in Ağıt isimli şiiri arka kapakta yerini bulurken, Gökhan Doğan ve Süleyman Güney'in mısraları da sunuluyor. Reşad Ekrem Koçu'nun İstanbul'daki veba salgını konulu tarihi alıntısı oldukça çarpıcı. Elbette Refik Murad Münekkid'in eğlenceli yazısı unutulmuyor. Bir aşk mı doğuyor acaba?

Beşinci sayıda mercek altına alınan isimler Ahmet Haşim, Edip Cansever, Maurice Druon ve tabi ki George Orwell oluyor. Rus sinemasının öne çıkan örneklerinden Leviathan ve Düşkün Leylekler Evi başlığıyla kuş evlerini konu alan kurgusal olmayanlar yazılar okunabiliyor. Rumeysa Oğuz'un öyküsü oldukça keyifli, kara mizah sinema tadında. Yalnız bu sayıdaki öykülemeyi pek tutmadım. Dergi ve fanzin enflasyonunun yaşandığı bugünlerde bir müddet daha takipte kalacağım yayınlardan.

Samsa sayılarını internette pdf olarak okuyucuyla paylaşma kararı vermekle iyi etmiş, zira geçen ay son nüshasını ben almıştım karanlıklar efendisi mefistonun raflarından. Yeri gelmişken sanal aleme geçiş kapısının adresini de vereyim, tam olsun.
http://samsadergi.blogspot.com.tr/
Dergi/fanzin bu sayısını İranlı Kafka Sadık Hidayet'e adamış. Sadece yazar hakkında inceleme yazılarına yer verilmemiş aynı zamanda Fars dili ve edebiyatında uzman, Sadık Hidayet çevirileriyle de uğraşmış Mehmet Kanar ile de bir röportaj sayfalarda yer alma imkanı bulmuş. Modern Dünya Asfaltı isimli öyküyle Mehmet Burak Batukan dilencilik olgusuna başka bir açıdan kapı aralıyor. Ayşe Durmuş'un hikayesi de anı odaklı olması sebebiyle sıcak bir okuma sunuyor. Frank Sacco'nun Franz Kafka Bir Psikoanaliz başlıklı makalenin çevirisi ile Sen Şarkılarını Söyle ismiyle gösterilen Inside Llewyn Davis adındaki filmin psikanalitik göstergebilimsel çözümlemesi bu sayıyı oldukça çeşitlendirerek okumayı cazip kılıyor.

Sevgilerde/ Behçet Necatigil

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.

24 Nisan 2016 Pazar

Peyniraltı Edebiyatı # 34, Keşke #16, Figüran #2, Nepal #2, Gard #18

Dergi geçen ayın kapağını Hüseyin Rahmi'ye ayırmıştı. Lise'de okuduğum kadarıyla yazarı rahatsızlık verecek derekede didaktik ve aydınlanmacı bulsam da toplumu gözleyip aktarmaya dayanan bakış açısıyla bir yandan oldukça doğal bulmuşturm diğer yandan da yazdıkları heyecan uyandıran gerilimli bir yol izlemesi neticesinde iyi bir okuma serüveni sunmuştu. Dosya konusu tercih ettiğim gibi hacim olarak sayının yarısını kapsar hale gelmiş. Dosyada yazarı yaşamı hakkında detaylı bir yazı Melda Üner'ın, Gulyabani üzerine Hakan Bıçakcı ve Mehmet Berk Yaltırık'ın,yazarın sansürle karşı karşıya kaldığı anları anlatan yazısı ile Özkan Ali Bozdemir'in, yazarın anlatım tarzı üzerine Emre Kundakçı'nın, tiyatro oyunundaki erkek egemen dili eleştiren Elif Benan Tüfekçi'nin ve tercümeleri üzerine Oğuzhan Yeşiltuna'nın yazıları yer alıyor. Ayrıca yazarın bir öyküsüne de yer verilmiş.
Grotesk hikayeleri (Sonar Yurtçu ile Emre Varışlı) gayet optimist Muhittin Olmak isimli iç ısıtan bir hikaye (Bengüsu Özcan) dengeliyor. Diğer öykülere imza atanlar ise Ömür İklim Demir,Mehmet Tutlu, İsmailTopçu, Berkay Daçe ve Önder Şit. Şiirler ise Onur Bayrakçeken, Burak Albayrak, Reha Kadak, Ekin Metin Sozüpek (politik dili değişken ritimlerle birleştirerek bir farklılık sergiliyor), Muammer Gündüz, Nafizcan Önder ve Uğur Demirkol tarafından kaleme alınmış.

Keşke'nin kapağını ise Şükrü Erbaş süslüyor. Şair ile yapılan söyleşiye şiiri üzerine yine Hasan Ziya tarafından kaleme alınan kapsamlı bir makale eşlik ediyor. Ayrıca H. Ziya'nın şiir okuma üzerine makalesi de bulunuyor. Aşağıda bir kısmına yer verdiğim mısraları yazan Mehmet Fatih, Nurullah Deveci, Sercan Yılmaz, Münir Ersan Tuna, Serap Aslı Araklı, Engin Hamamcı bu sayıda ürünlerine yer verilen şairler. Ayrıca Emile Verhaeren'in uzunca bir şiirinin tercümesi de sayıda yer bulabilmiş. Hafıza güçlendirme tekniği olarak zihin sarayı yöntemi ve edebiyat ilişkisi üzerine yer alan makale ile birlikte Zamyatin'in disütopik Biz'i konu alan yazı deneme türünden örnekler. Sayıdaki tek öyküyü kaleme alan isim ise A. Nur Mergen.

Anne
beni yolculuklara doğurdun sen
tren garlarına
limanlara
asılsız astarsız duraklara doğurdun
hiçlikler ülkesinden bir hiç düştü payıma

Figüran dergisi, internetin dediğine göre bir grup üniversite öğrencisinin çıkarmasına rağmen amatörlüğü mümkün mertebe göstermeme çabasında olduğunu sezdiriyor. Renkli fotoğraflar, grafikler, titizlenilmiş mizanpaj ile kolay okumayı sağlayan font türü ve büyüklüğü yeni nesle daha çok hitap eden bir bakış açısının ürünleri. Bu sayede zaten bir çırpıda dergiyi bitiriyorsunuz. Dolayısıyla popüler ve çok basan diğer yayınlara öykünüyor hissi vermekte. Şairler Alihan Çayırpınar, Orhan Veli Kanık, Fidan Akyol, Cemal Süreya, Seydi Demirtaş, Cebrail Vural, Muhammed Salih Tırıs. Sunay Akın ve Hanri Benazus gibi bilindik isimler de bu sayı için kalemi eline alanlardan olmuş. Diğer ilginç konu başlıkları, Kastamonuspor ve uçak tutkunu Vecihi Bey.

Nepal'in ikinci sayısında şiirleriyle Baran Çaçan, Asuman Susam, Özgür Göreçki (bkz. alıntı), Özgür Balaban, Usame Söylemez, Enes Kurdaş, Fatih Çünkioğlu, Halil Ayaz yer alıyor. İbrahim Dervişoğlu'nun kaleminden çıkan bir öykünün yanısıra İsmet Özel'in şiirlerindeki şehir algısı ve vaşak imgesi üzerine makale fanzinin düzyazı başlıkları oluyor. Ortadaki fotoğrafın nerede çekildiğini merak ettim, bu arada. Edirnekapı

Ağaca, güneşe, yerlere yalınayak basmaya inanıyorum.
Saate inanıyorum.
Daireye ve çembere inanırım.
Elmadır meyvelerden en çok inandığım

Atım, sekiz oktavdır. Babasını gömdüktür.
Salıdan salıya basımhaneye giderim.
Akşamları leylak, turp, bulut yerim
Ve bolca su içerim. Tıksırana kadar.
Polis benim incir ağacı çaldığımı
Yeşil fosforlu kalemlerle iddia eder
..
Gömleğimin düğmesini otlarla dikip
Maruldan bir yaprak kopardığımda
Polisler evrani bastığında üstelik
Bir sigarayı hızla yakabilmeyi da
Adım dedemle aynıdır, genç olan benimdir
Dedem akşam üstleri piyano yapar
Ben akşam üzerleri kahve taşırım ona
Bu da bir fark
...
Kim tutulursa bir bel ağrısına sonra
Hayatı ciddiye alır, bu tamamen ücretsizdir
Düzgün oturmaya çalışıp
Sabahların köründe uyanarak
Başkalarının rüyalarında
Yüksek bir yerden düşür durursunuz

Gard dergisinin sayfalarında yer verdiği modern, modern sonrası şiirlerinden ziyade sade baskısı, cep boyutu gibi somut sebeplerle seviyorum. Aklımda yokken bile dürtüsel olarak kendimi satın almış buluyorum. Bununla birlikte sadece ürün dergisi olma hüviyetini sergileyen yayının her sayısında illaki en az bir şiiri de pek tutuyorum. 18. sayıya eserlerini veren isimler şu şekilde: Ariel Gonzales Losada, A. Emre Cengiz, Recep Kahraman, Ertan Alp, Ümit Şener Ta, Mustafa Berkay Işık, Süleyman Sabri Genç, Semih Yıldız, Okan Yılmaz, Ece Gün, Özgür Balaban, Fatma Nur Türk, Emre Şahin Özden, Nilüfer Altunkaya, Meg Johnson, Rae Armantrout, Kay Ryan, Vijay Seshadri ve bir satır aşağıda alıntıladığım deneyimli isimlerden Müesser Yeniay.


kenzü'l esrâr

Bir parça ete
bin caan üflemişler gibi
duruyorum burada

kesilmiş
parçalanmış olmanın umruyla

her gün soluğumun
kuşları
           çıkıyor kafeslerinden

bedenin sınır
taşı her gün biraz daha
           öteye

-hayalime kapanıyorum-

merhametli annesiyim
               doğurmadığım
                           çocukların

yalnızlığın El-Hamra'sı
kalbini
     şiirlere nakş eden
            nakkaş
                       bakma
cansız gibi uzandıklarına
sözcüklerimin

her biri
geniş avlulu saray

(onlarca bahçeden birinde
dünya güzelliğini anlattı
                    ben dinledim)

her şey içimde kocaman
dışımda ufacık

19 Mart 2016 Cumartesi

Peyniraltı Edebiyatı #33 - Artistik Bellek # 8 - Nisyan #12 - Parende #12

Peyniraltı Edebiyatı


Küçükken ufacıkken Varolmayan Şövalye'yi okumaya çalıştığımı hatırlıyorum. Hala Jules Verne, Kemalettin Tuğcu döneminde olduğum için bi hayli ilginç ve okuması zor geldiğini de...Bitirip bitirmediğimden de pek emin değilim. Şu an ise Italo Calvino'nun Görünmez Kentler'ine merak saldım. Okumadım, elimde basılı nüshası bile yok. Ama bayağı bir beklenti içine girdim hoşlanacağıma dair. Haydi hayırlısı!
Kapak,efendim, pek bir kuul. Meriç Tuna'nın ve Emre Ocaklı'ın hikayeleri oldukça sürükleyici,

Ne yazık ki ölü
Ne yazık ki ağaçtandır
ıslak tahta bar masası üzerinde uzanmakta hala,
uzanacak.

Artistik Bellek


Dergiyle ilk kez solda da yer verdiğim,çok sevdiğim Orhan Veli'nin ikonik fotoğrafını kapak yaptığı sayısıyla tanışıyorum. Tabi, tesadüf değil, dosya konusu pek çok sevdiğim şair Orhan Veli'nin bizzatihi kendisi. Çok işlenmiş, popüler taleplerle uyuşan tartışmalı bir başlık. Dergi, sadece Garip analizleri ile değil şairin mektuplarına, öykücülüğüne değinmesiyle, şair üzerine Yalçın Armağan ile yapılan bir söyleşiye yer vermesiyle farklılaşmaya çalışmış. Ayrıca eski bir dergiden alıntılanan Sait Faik ile Orhan Veli söyleşisi oldukça keyif katıyor sayıya. Dergide öne çıkan bir köşe 5 soru 5 yazar başlığını taşıyor. Yekta Kopan ile yapılan söyleşiye ben olsam hiç yer vermezdim, iyi olmadığını düşünüyorum. Şiirlerde ise genel olarak romantik bir tat öne çıkıyor.

Nisyan


Nisyan dergisi ile de tanışma şerefine 12. sayısı vasıtasıyla nail oluyorum, eski bir tablo veyahut çizim ile kapaklarını süslemişler. Sade ve çarpıcı... Derginin içeriğine baktığımızda öykü ağırlığını hissedebiliyoruz. Esprili bir dille yazılan Tenkit Defterimden Sahifeler ilk göze çarpan başlık, tabi derginin sayfalarını sondan başlayarak karıştırmaya başlamışsanız. Öykülerde özellikle dil mefhumuna dikkat edildiği fark ediliyor. Bu da bazı öykülerde hafiften kasıntılığa sebep oluyor. Edebi kaygıyı okuyucunun değil yazarın hissetmesi lazım. Benim için öykü okuması pürüzsüz akmalı, derdini yada dertsizliğini kolayca anlatabilmeli.
Geçmişi Ararken, Hepsi Hikaye, Hani Şimdi Bir Zıplasam namındaki hikayeleri diğerlerine nazaran daha fazla hoşuma gidenler oldu.

Parende


Dergi 1. yılını Ahmet Erhan ve Cüneyt Arkın kapağıyla kutluyor. Naçizane bir tavsiye, kapak grafiği emsallerine göre güzel bir estetik sergileyemiyor.
Kapağa taşınan isimler için dosya gibi bir tabir kullanılamaz. Çünkü bu kişilerle ilgili bir kaç sayfa yazı, içerik olarak ne kadar orjinal olursa olsun, doyurucu olmuyor. Ahmet Erhan ile ilgili yazılar, Acının Son Şairi, Türkiye'nin Gelmiş Geçmiş En Karamsar Şairinden Şiir, Şair ve Okur Üzerine, Adı Ahmet Erhan Konulan bir Yaşam Karikatürü, Ahmet Erhan Dizelerinde Yalnızlık başlıklarını taşıyor. Hepsi üç sayfaya sığıştırılmış. Cüneyt Arkın ise röportajı ve bir şiiri, evet Cüneyt Arkın'ın edebiyatı bir zamanlar da olsa takip ettiğini ilk kez duyuyorum, ile sayfalara konuk ediliyor.
Anayurt Oteli hakkındaki değerlendirme yazısı benim gibi okuma listesine dahil etmiş olan biri için sonunu ifşa etmesiyle hayal kırıklığı yaratıyor. Rüştü Kıran'ın Dede Yadigarı bir çocuğun anısına yaslanması sebebiyle oldukça etkileyici bir hikaye. Benzer şekilde nostalji ve anılar Ballı ismindeki başka bir öyküyü daha besliyor. Eserlerini psikodrama alanından yazan Yeşim Türköz ile Cahit Zarifoğlu'nun oğlu Ahmet Zarifoğlu söyleşi yapılan isimler. Şiirlerde tarz ve konu bakımından dağınıklık devam ediyor. Gerçi çeviri şiirler biraz daha öne çıkmakta. Bu sayıda ilk kez bir sayfayı çizgi grafik sanatına ayırdıklarını görüyorum.

21 Şubat 2016 Pazar

Peyniraltı Edebiyatı # 32 - Hürriyet Gösteri # 317 - Samsa #2 - Nepal #1 - Hiç #4 - Keşke #15 - Anafor #3

Peyniraltı Edebiyatı

Peyniraltı Edebiyatı geçen ay dosya konusu olarak beat edebiyatının öncüsü Jack Kerouac'a yer verdi. Yolda ismi romanıyla bütün bir kuşağa ilham vermekle beraber savundukları ile takip edenlerinden farklı bir yerde durmanın sıkıntısını hayatı boyunca duyduğunu okuyoruz. Dosya oldukça farklı bir muhteva içeriyor. Yazar'ın Tanrı adındaki şiiri, bir Can Bonomo yazısı, Kerouac üzerinden beat kuşağına tiyatral bir bakış içeren bir makale, yazar üzerine aykırı şair Allen Ginsberg ile yapılan bir söyleşi gibi başlıklar bu çeşitliliği sağlamakta. Yine öyküler ve şiirler var. Bir çoğu yine olabildiğince asık suratlı. Abrakadavra gibi bir kaç öykü ironinin boşa düşmesini engelliyor. Güzel bir Akşam ismindeki şiirde de bu tarz bir yönelimin işaretlerini okuyabiliyoruz. Plastik Destan'ı okumamış mıydık biz, devamı mı, yeniden gözden mi geçirilmiş, önceki nüsha elimde olmadığı için kontrol edemedim.

ben,
hiçliği yok olarak doğurdum
ve hiçliği doğurarak var oldum. (Tan Babür)
..


şimdi dur yanımda
bakarken soğuk ve büyük bir aynaya

her şey yok olacağına varır (Emre Varışlı)

Hürriyet Gösteri

Arayıp bulmanın zor olduğu, bir çoğunun hala yayınlanıp yayınlanmadığını unuttuğu ve hatta umursamadığı derginin 2015'in son üç ayını kapsayan sayısı yine her sayıda olduğu gibi Doğan Hızlan girizgahını bir kenara bırakırsak, bir Yaşar Kemal değerlendirmesi ile açılıyor. Bu sefer merceğin odağında İnce Memed duruyor. Poetikada ise Tevfik Fikret, Cevat Çapan, Ataol Behramoğlu, Garip şiiri, küçük İskender, Edip Cansever, röportajıyla Şeref Birsel, 80'ler kuşağı yazı dizisi vasıtasıyla Murathan Mungan konuk ediliyor. Tabi bu şairlere hangi mercekle bakıldığını öğrenmek için dergiyi almanız lazım. Misal küçük İskender yazısının başlığı Aziz İskender'in Din Bilgisi. Şairin Niyeti ve Okurun Niyetinde Tozan Alkan'ın Duvardibi şiiri ele alınıyor. Çalışma Masası köşesinde Gültekin Emre öykü kitaplarına yer vermiş. Klasik yazar Panait Istrati üzerine oldukça kişisel bir yazı ile sayfalar şenlenmiş. Kendini bolca tekrar Nedim Gürsel ve Enis Batur üzerinden de yaşanıyor. Marksizm ve Dil başlıklı yazı dizisi de bütün hızıyla devam ediyor. Gelelim ilgi uyandıran diğer makalelere: Sinema müzisyen işbirliği konusunda bu sayıda yer bulan isimler De Palma ve Pino Donaggio. De Palma filmlerini izlemek istedim doğrusu. Ayrıca Ararat ve Kesik filmleri kıyasında, Ermeni sorunu üzerinden çözümsüzlüğü vaat eden Türk karşıtı sinemacılığın da ismi konması önemli. İlginç bir kurgu işleyen Aseksüel Koloni ya da Antiope isimli romanı konu alan son yazı da konu aldığı buroman dolayısıyla oldukça dikkat çekici.

Duvardibi / Tozan Alkan

şimdi sen öldün
şimdi tüm seherleri yeryüzünün
ölüyor bende

duvar dibinde bir avuç adam
atlardan konuşuyoruz uzun uzun
taşın yoğunluğundan
ve suyun nasıl yürüdüğünden betonda

evi boşaltacaklar evi
kimse eriklerden söz etmiyor
sanki erikler hiç yokmuş gibi

bir kadın elleriyle saçını tarıyor
yanı başında kutsal kitaplar yalvaçlar
kadının öpüştüğü yanık orman

durup durup başlıyoruz birbirimize
çizik bir plağa bozuk bir saate
aslında her şey güne gecikmek için
arada erikler oluyor
erikler ölüyor

biz duvar dibinde bekleyen adamlar
toprağın ağzına bakıyoruz dalgın
topraktan çıt çıkmıyor,

çıt.
çıkmıyor.

Samsa



İkinci sayı olarak imlenen bu sayıdan önce başka sayıların olduğunu bildiğim için, yakın dönemlerde baştan başladıklarına kanaat getiriyorum. Kapaktan anlamayacağınız gibi Italo Svevo'ya bir saygı duruşu mevcut. Calvino ile karıştırdığımın şu an itibariyle farkına vardım. Yaşlılık ve Zeno'nun Bilinci gibi eserleriyle bilinen yazarı başka yayınlarda konuk edildiğine pek sık tanık olamazsınız.
Dramatik bir bakış açısıyla başlayan Yazgı ismindeki hikayenin evrildiği noktayı çok beğendim, günler sonra ara ara aklıma gelen nihayetiyle bayağı keyiflendiğim oldu. Umarım bu beni psikopatlar sınıfına dahil etmiyordur. Bir bisikletin dilinden, ne demekse, dökülenleri aktaran bir hikaye ile bir haşerat firmasının işkenceli ölüm vaat ettiği el ilanı formatındaki diğer bir hikayeyi de düşününce dergideki egzantrik öykücü tavrın biraz öne çıktığını görüyoruz. Başrollerinde Tom Hanks'in oynadığı Cast Away filmindeki modernizm eleştirisine de 6 sayfa ayrılmış durumda. Kapaktan ziyade iç dizaynın daha göze hoş göründüğünü söylemeden de gçemeyeceğim..

Gözlerini açtığında, soğuk bir nezarethanede duvara sırtını vermiş titriyordu. Karşısında ise ayakkabısını yastık yapmış ve olduğu yere kusmuş baygın iki adam yatıyordu. O an içindeki derin sıkıntının farkına vardı. Kadının ölmesinden ziyade en büyük kederi insanlara kendini anlatmak zorunda kalacak olmasıydı. Anlamayacaklardı...
Yerinden doğruldu. Yerde yatan baygın adamların yanına giderek hangisinin kustuğunu anlamaya çalıştı ve kusmayan adamın karnına sağlam bir tekme yerleştirdi. (Yazgı'dan/Sinan Yaşar)

Nepal


2016'nın gelişiyle fanzin, okuyucularına merhaba diyor. Daha ilk dakikalarda gösterilen özeni hissedebiliyorsunuz. Sayfa tasarımları da sergiledikleri modern tavırla uyum içinde. Bununla birlikte anlaşılmazlık, anlamsızlık içinde kaybolmuyorlar. Fanzin'in en büyük sürprizi ise uzunca bir Osman Konuk şiiri: yazmak istedim. Öyle destek olsun diye verilmiş eften püften bir şey değil. Osman Konuk şiirine bütüncül açıdan yaklaştığımda hayranı olmamakla birlikte bu şiir gayet iyi, iyinin iyisi. Diğer şiirler, ustanın işiyle doğrudan karşılaştırılamasa da gözlemleri, samimiyeti, tutarlılıkları ile oldukça sıkı bir görünüm sergiliyor. Modernist bakış açısı sadece şiirler değil öykü ve diğer yazılara da sinmiş durumda. Okuması keyif veren bu ürünlerden Fatih Çünkioğlu'nun şiiri (hangi dizeyi alacağımı bilemedim: bir şeyler olduğunda bir şeyler olmuş gibi davranmanı engelleyen müzikler biliyorum diyeyim şiirine başlangıç olsun) ve Fazıl Hüsnü Dağlarca ile senkronize yüzme üzerine röportaj ismini taşıyan kurgusal yazısı ve Sevil Tekin'in öyküsü gözüme daha bir hoş görünenlerden. Kusuruma bakmayın ama Osman Konuk'un şiirinin tümüne yer vereceğim. İkinci sayıyı merakla bekliyoruz.

Not: fanzin editörlerinden Enes Kurdaş'tan gelen talep üzerine şiiri sünnet ettim. Çok yanlış ve gereksiz ve manasız bir politika, yine de saygılıyız efendim.

yazmak istedim

ne yaparsan yap, ne olursa olsun, nerede ve ne kadar kötü ve ne kadar korkunç kötü
nefes almaya devam et,devam et, nefes almaya devam et; yanına benim nefesimi de al
bir kesekağıdına doldurulmuş iki nefes, üstünde adım yazıyor;
eski ahit'e inanma, yeni ahit'e de; en son ahit'e göre nefes almaya devam et
şairler işlerine baksın, herkes işine baksın, nefes almaya devam et

yaşlı, kambur bir kadın akşam namazına yetişmeye çalışıyor; yetişirse ertelenecek
bir kıyamet sorumlusu gibi;
yetişiyor, erteleniyor
nefes almaya devam et, farzın ikinci rekatına yetişiyor; devam et
tarih coğrafyayı yeniyor; yaşlı, kambur kadın kıyameti yeniyor
çay içmeyi otuz iki yıl önce bıraktım, kumsal henüz yaratılmamıştı, sudan çıkmamıştık
kumsalı yaratan kumsalı görmüyor mu; kumsalı neden görmüyorsun
kızmakla üzülmek ayrı söylenmemeli; şairler nerde
farzın ikinci rekatında kıyamet erteleniyor; devam et, nefes al, hayatta kal

dostoyevski'yi yanlış anladıkları için ruslar hep ölüyorlar ve hiç gülmüyorlar
tekil ve şahıs olanlar biz diye konuluyorlar ve siyam ikizi bile değiller
kızmakla üzülmeyi birlikte ifade eden bir kelime yok; şairler nerde
m.s.'yi herkes milattan sonra diye yanlış okuyor; şairler nerde
bütün çöp bidonları, düşünce özgürlüğü bidonları ve huzurlu zamanlar ağzına kadar doluyor
romantizm romantikleri; 19. yüzyıl bütün yüzyılları ve sonsuz türde soslar ana yemekleri yendi
sonunda kendi kanıyla soslanıyor tekil şahıslar, mektup yazamadığı için sanatı icat eden; şairler nerde

yersiz dipnot:
en çalışkan şair de o şiiri yazamadı, ruhunu ve en güzel gömleğini sattı, zaten artık yeni soslarımız ve acılarımız var.

daha sakin ve teorideki yerine bakılırsa, klasik roman yeni romanı yener
bilinçle kullanılmış ve atılmış poşet çaylar ne acıklıdır
sonunu ve başlangıcını gördüğüm iki yüzyıldan
aklımda kalan tek resim, bir ayrılık sahnesi
hakkını helal et!, hakkını helal et!

halep

cemal'den bahsetmiştim, (yedi çocuk), halepli, kaçak gece işçisi,
akşamları görüyorum: "keyfe hal, cemal" diyorum, hemingway'e benziyor
sormadım ama dünyayı gezmek istemiyor kesinlikle, roman yazmıyor,
yedi çocuk, sabah evine vardığında,
çocuklarını saydığında, eksiksiz çıksın istiyor

yüzümdeki yeni çizginin bir isme ihtiyacı olacak
anlık bir iyimserlikle, diyelim ki yeni bir alfabenin ilk harfi
değilse de kolayı var, çizgisiz yüz unutkanlık işareti
yine de derinliğine düşününce
...
bu kadar düşünce özgürlüğü gereksiz

yazmak istedim

.
.
.


Hiç


Cengiz Aytmatov temalı dördüncü sayı, yine gelenekten beslenen ve tarihin parçası olarak merak uyandıran yazılarla zenginleştirilmiş durumda. Elbette içeriği eleştirecek bilgiye sahip değilim. Ama şair padişahlar ya da Mihri Sultan namındaki kadın divan şairi üzerine bir kaç sayfa bir şey yazıldıysa onları okumak, tekdüzeleşen ve gittikçe karamsarlaşan küçük dünyamdaki ufkun sınırlarını zorlamaya yarayacak olumlu bir harekete dönüşüyor. Aynı zamanda  Melih Cevdet Anday'ın  Olsun Da Gör başlığını taşıyan şiirinde olduğu gibi ustaların daha önce basılmış şiirlerine de yer verilmesini kesinlikle sayfa ziyanı olarak görmüyorum. Ömer Erim'in Ben Kazandım ismindeki öyküsü öne çıkan yazılardan. Artık folklor tarafında aidiyete dönüşen sözcüklerin etimolojik açıklamalarına yer verilmesi de gözden kaçmayan şık hareketlerden biri.

Keşke


15. sayıyla birlikte yeni bir formatta okuyucunun karşısına çıkıyor dergi. Boyutu ve profil resimli kapağıyla benzerleriyle benzeştikçe benim de dikkatimi çekebiliyor. Bu benzeşmeleri eleştirsek de fontlar dahil kapağıyla dergi, sade bir güzellikle beni mest ediyor. Belki Haydar Ergülen söyleşisi değil ama Hasan Ziya'nın kaleminden çıkan Haydar Ergülen de Nerden Çıktı Deme, Gün Gelir Elbet Sen de Düşersin O Küle başlıklı yazı oldukça kapsamlı. Öykülerden Beşeriyet Bahçesi ve şiirlerden aşağıda yer verdiğim örnek gözüme çarpanlardan. Kolektif kimlik olarak olmasa bile kimi yazılardaki dile bakınca muhafazakar bir anlayışın izlerini görmek mümkün.

'oniki çiçek' yarası / Aziz Kemal Hızıroğlu

                                              -göçe zorlanan bütün güzelliklere-

çocuktuk, afacandık, biz altı kardeş
terli bir temmuzdan beş gün çalınıp
yayladaki sütannemize götürüldük

yılan yollardan sesli bir gemiyle
bulutların üstünden gittik, sağ salim
aynı sesli gemiyle babaevine döndük

yandık yaylada, bronzlaştık, üşüdük
vargel çiçekleriyle karşılanmıştık
vargit çiçekleriyle uğurlandık

dönerken oniki farklı çiçek kopardık
çocuk başına ikişer güzellik olsundu
Karadeniz'le öpüşen bahçemize ekmeye kalktık

hiçbiri tutmadı çiçeklerin
iki gün geçmeden öldüler, usul usul ağladık
köpeğimiz Villis'in ulumasını günlerce durduramadık

o gün bu gün biz altı kardeş
ne zaman yayla sözcüğü duysak
göz göze gelmekten utanırız, hep utandık

topal ömrümüzle fındık kabuklarına girdik
çay bahçelerine karıştık çoluk çocuk
çiçek yetiştirmeye soyunamadık

anılarımızdaki kıyımla kaldık sis içinde
çiçekli evlere tahammül edemez olduk
kırlaştık kırklandık yaşlandık

yaramızı hala kapatamadık

Anafor


Sanal dergi üçüncü sayıyla sona ermiş görünüyor. Makalelerin başlıklarını sayalım: Antikapitalist ve Antiotoriteryen bir Politik Hareketi Düşünmek ve Şimdiden Hazırlıklı Olmalıyız(Occupy-Gezi gibi hareketlerden fazlasıyla beklenti içine girip kapitalist krizi abartan iki yazı), Üstün Faşizmi ya da Türcülükten Kurtulmak (neredeyse primitivizme  varacak hayvan hakları savunusu), Kimliklerden Sıyrılmak için:Queer Kuram, Camcorder (öykü), Dilenci (öykü), Bir Hristiyan Ölmek (şiir), Yaşamın Manipülasyonu, Thatcher'dan Bugüne Premier Lig, Marx ve Marxizm için: Kostas Axelos ile Bir Görüşme, Kök-Faşizm (Umberto Eco çevirisi), Çizgisel Olmayan Tarih, Toprak İnsana Değil, İnsan Toprağa Aittir (bu tarz kızılderili şefi mektupları bana fabrikasyon gibi geliyor da neyse). Ürettikleri değil ilettikleri ile fena değilmiş aslında.


6 Ocak 2016 Çarşamba

Peyniraltı Edebiyatı #30 & #31 - Hiç #3 - UP #XIV9 - Galaxis #1 - Anafor #2


Peyniraltı Edebiyatı

30. sayının dosyası mistik şiirleriyle tanınan Asaf Halet Çelebi'ye, 31. uğurlu sayının dosyası ise bilim kurgunun taçsız kralı Isaac Asimov'a ayrılmış durumda. Çelebi'nin şiirini var eden öğelerle birlikte kişiliğine ve beyefendiliğine dek uzanan yazılar silsilesi maalesef derginin dörtte birini bile dolduramıyor. Öykülerden Sonar Yurtçu'nun Albız'ı, Görkem Soytürk'ün Derya'sı, Fatih Külahçı'nın Kesme Şeker'i dikkatimi çeken örnekler oldu. Şiirler ise uzuyor da uzuyor. Okuyamıyorum doğrusunu söylemek gerekirse. Asimov sayısı ise yazarla yapılan bir söyleşi ile açılıyor. Görüyoruz ki saygıdeğer ağbimiz oldukça kafa da. Sadece yazar hakkında yazılanlara değil yazarın iki yazısına da yer verilmiş sayfalarda. İkisi de deneme türü olması sebebiyle ürün dergisi olma sıkıcılığını aşmada güncel olmasa da ferahlatıcı bir etkide bulunuyor. Burada kalınmıyor, öykü yazarı kimliğiyle bilinen Yalçın Tosun ile yapılan başka bir söyleşi de aynı sayıda yer alıyor. Deniz Cansever'in Oasis Cinayeti ve Cahit Kaya'nın Plastik Destan isimli öyküleri bu sayıda öne çıkanlardan. Şiirler gittikçe dergiyi ele geçiriyor gibi.

adımı taşa ez
harfler ne için sanki
(Ali İhsan Bayır)

Yol üstünde anayasa madde 10'u açmış okuyorum
Bir eşcinsel ürkekliğiyle adımlıyorsun yolunu
Bizi öldürecek polisi daha bulamadılar
(Ekber Hidayet)

Hiç

Üçüncü sayısı Jane Austen kapağıyla yayınlanmış. Açıkçası dergi kapaklarının portreyle kaplanması artık tepki çekmeye başladı. Tablo ve grafik olarak bir şeyler düşünülmeye başlanmalı bence. İnceleme olarak Halil Cibran tanıtım yazısı Jane Austen analizi ile birlikte düşünüldüğünde görevlerini yerine getiren çalışmalar. Dosya yazarından alıntı bir paragraftan yola çıkarak dergi yazar kadrosunun sırasıyla tamamladığı öyküleme çalışması bu sayıda da devam ediyor. Edebiyatta Saat ve Zaman Üzerine, Dünya Ne Zaman, Nasıl Sona Erecek? ve Kelimeler Üzerine başlıklı yazılarda görüldüğü gibi deneme ve inceleme yazıları hayli hacim kaplıyor. 28 sayfanın geri kalanını da öyküler tamamlıyor, şiir yok. Bilinçli bir seçim mi, bilemiyorum..


UP

Okumamaya karar verdiğimden beri 2 sayı kaçırmışım. Ama bu kapak al beni, al beni demiyor mu? Bu kapağın altında okuması müthiş keyifli yeniden yazılan/üretilen/türetilen tarihin bir parçası olarak Lenin'in çocuklarla birlikte kutladığı Noel'in hikayesi yatıyor, bol resimli hem de. 3. sayfa güzeli ise askeri personel için göz testi açıklamasıyla yapılan ve değişik boyutlarda Kill cümlesini içeren bir grafik oluyor. Ermeni punk rock ekolünden Tsomak Oga ve Yugoslav punk rock sahnesi ile ilgili yazılarla birlikte Godspeed konser izlenimleri, konser ve albüm yorumları, Çağrı Erdem röportajı dergiyi müzikal açıdan güçlü kılıyor. İtalyan otonom hareketinin bir parçası olan Radyo Alice hakkında çeviri yeterince akıcı değil. Şair olarak Noah Warren bir şiiri ile konuk edilmiş. Emre Varışlı kısacık yazısında gayet iyi sarsıyor. Hakeza Şenol Erdoğan'ın Suburb ismindeki köşesinde yazdıkları da. Lafın diğer bir söylenişi burada da pek şiir yok.

Galaxis

Bir zamanlar bilim kurgu dergileri çok popülermiş. Sonrası kalmamış geriye. Galaxis dergisi bu makus talihi yenebilmek için ilk sayısını 2011'in temmuzunda yayınlamış. Akıbeti ne oldu bilmiyorum, lakin ilk sayısını internette bulabilmişim. Hoş bir dergi, sicim teorisini bulan bilim adamı gibi bazı bilim erbabıyla hafif bir tarzta yapılan söyleşilerle öne çıkıyor dergi. Star Wars rüzgarının BK-FK yayıncılığına etkisini irdeleyen yazı da bol resimlerle beraber oldukça ilgi çekiyor. Edebiyat/sinema ile bilim arasında denge kurmaya çalıştıklarını düşündürmekle birlikte elbette popüler kültür duyarlılığı ağır basıyor.



Anafor

Anafor sanal bir dergi. Post-yapısalcılıktan etkilenen modern ötesi çağların bileşeni görüntüsü veriyor. Sunuş yazısında belirttiği gibi felsefe, sosyoloji, eleştiri, şiir, çeviri gibi geniş bir skala içinde yazılar. Biz Soyut Emeğin Kriziyiz ismindeki John Holloway makalesi ortak bir çeviri olarak derginin fikriyatını işaret etmekte. Denetim Toplumları, Etkin Bir Varoluşa Giriş, Finans Kapitalizmi Wall Street, Korku Manipülasyonu, Üniversite, Üniversite gibi başlıklar taşıyan yazılar da derginin ana ekseni konusunda fikir verecektir.

7 Aralık 2015 Pazartesi

Peyniraltı Edebiyatı #28 #29 - Parende #7 #8 - Şiiratı 2005 Bahar Kitabı


Peyniraltı Edebiyatı

28. sayı Truman Capote'a ithaf edilmiş. Mantıkn onun hakkında ve ondan esintili yazılar bir röportajıyla birlikte ilk sayfaları kapsıyor. Öykülerde sosyal tespitler ağırlık kazanmış görünüyor. Bunlar dışında güçlü bir sayı olmadığı açıkcana söylenebilir.

Kutsal cennetler aşkına, kadın! Konuşmayı gerçekten sevdiğimi görmüyor musun?

yürüyerek intihar edeceğim

29. sayının ithaf edildiği yazar ise bir süre önce kaybettiğimiz Leyla Erbil oluyor. İkinci Yeni'yi öykücülüğe taşımakla tanımlanan yazarın kaleme aldığı eserlerinin sıkı analizlerine dayalı yazılar ve ona ithaf edilen şiirlerle birlikte oldukça doyurucu ve bilgilendirici bir dosya karşılıyor okuyucuyu. Umut Tugay Temel'in İlber Üzüm Ne Yiyor?, Batuhan Aşıktoprak'ın Menfi (sayfa sayfa Lütfiye Hanım'ı okuyabilirim), Cem Tunçer'in Pivot , Önder Şit'in Namus, Meriç Tuna'nın Görüşelim Bi'Ara isimlerini taşıyan öyküleri sevdiğim tarzlarda. Hepsinin tek bir sayıda bir araya gelmeleri de güzel bir tesadüf.

Parende

geri döneceğin şehirlere ihanet etme...

Simit yanında çay niyetine sloganıyla çıkan bu şirin derginin 7. sayısı kapağına Ece Ayhan ile Neşet Ertaş'ı, 8. sayısı da Ahmet Kaya ile Nilgün Marmara'yı taşımış. Kolay ve hızlı okunan dergi farklı fikirlere sahip çıkan eklektik bir yayın politikası izliyor. Sıkça yer verilen kolaja yakın düzenlemeler, illüstrasyonlar, foto grafiklerde sanal alemin rüzgarını somut sayfalara taşıma gayesi güdüldüğü hissediliyor. Farklı eleştirel yaklaşımların ve edebi tarzların biraradalığıyla birlikte düşündüğümüzde yeni neslin duyarlılıklarına hitap eden bir dergi görünümü taşıdığı söylenebilir. Genç bir kadro tarafından da çıkarıldığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Dolayısıyla bu kuşağın Post-Modern Politik Dizayn Ekseninde Ortadoğu Çıkmazına Sosyo-Tarihsel Bir Eleştiri başlığını taşıyan yazıda da tanık olduğumuz gibi alaycı mizahı hakkıyla yapma konusunda maharetlerini sergileyen tavrı süreklileştirip sekizinci sayıda da sergilemiyor oluşu üzücü. Ama bizzatihi bu tavır dergiye hakim olan romantik dramatik atmosfer ile çelişki halinde.

Kayın Yaprağı  /Rose Auslander (çev:Yalın Eser)

Bir kayın yaprağı
Uçuyor odama
Tıpkı şehrimin
Ormanından gibi

Beni teselli etmeye
Gelmiş

O taze zamanlar
Bir düşünme yeri
Orada yaşıyor yitirilmiş
Dostlar ve dağlar

Zarif damarlar
İthaftır
Bana.


Şiir Atı

herkes kendi çocukluğunun babasıdır
bu yüzden bitmiyor kimsenin yası


80'lerin efsanevi şiir dergisi Şiir Atı milenyum çağlarında da bir kaç sayı yayınlanma imkanı bulmuş. Kitap formatıyla, grafikleriyle, fotoğraflarıyla ve hatta sayfaların rengiyle bile uyandırdığı ilgiyi hak etmiş görünüyor. Yayın politikası ile de şiiri fikriyattan öne alan bir çizgiyi takip etmişler. Baudelaire'ın Le Chat ismindeki şiirinin orjinaline ve dört çevirisine yer veren keyifli bir bölüm içeriyor dergi. Bununla kalmıyor bu şiirin Joe Fallisi bestesini de zamanında compact disk olarak okuyucuya hediye ettiklerini yazmışlar sayfalarında. Neyse ki internet var, ne demiştik, arayan mevlasını da belasını da...

balıkçı olmayana dar gelir ufuk
yaz usuldan gelip geçer nasılsa.

İçerik dolup taşıyor, o yüzden kısaca geçmeye çalışacağım: Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın 29 Ekim şiiri üzerine hamaset şiirlerini de konu alan ve bu tarz şiirleri eleştirp küçümsememesiyle ayrı bir yerde duran bir yazı, Ahmed Haşim'in Yollar şiiri üzerine uzunca bir analiz, sessiz sedasız hayata gözlerini yuman unutulmuş bir şair: Haşim Çatış dosyası, Bedirhan Toprak'ın 18 maddelik makalesi, Herman De Conink üzerine örnekli bir biyografi, Rilke çevirileri ve sunuş yazısı, William Empson, Paul Celan, Michael Donaghy, Gerald Manley Hopkins, Emily Dickinson, Robert Burns çevirileri ki orjinalleri de içerir. Ve tabi ki zengin bir çeşitlilikte ülkemiz şairlerinden seçmeler.


Local 32B / Michael Donaghy

The rich are different. Where we have doorknobs,
they have doormen-like me, a cigar store Indian
on the Upper East Side, in polyester, in August.
As the tenants tanned in Tenerife and Monaco
I stood guard beneath Manhattans's leaden light
watching poodle turds bake grey in half an hour.
Another hot one, Mr. Rockefeller!
An Irish doorman foresees his death,
waves, and runs to help it with its packages.
Once I got a cab for Mr. Pavarotti. No Kidding.
No tip either. I stared after him down Fifth
and caught him looking after me, then through me,
like Samson, eyeless, at the Philistine chorus -
Yessir, I put the tenor in the vehicle.
And a might tight squeeze it was.

27 Eylül 2015 Pazar

Peyniraltı Edebiyatı # 27 - UP # XIV6 - Hürriyet Gösteri # 316 - Hiç # 2

Peyniraltı Edebiyatı


Geçen ayın sayısı hayatına kendi elleriyle son veren Sylvia Plath'a adanmıştı. Ona ithafen yazılan şiirlerin yanısıra onunla ilgili röportajlar, yapıtlarıyla hayatının paralelliliğini irdeleyen yazılara yer verilmiş durumda. Sylvia Plath şiiri üzerine analizi vasıtasıyla da Nilgün Marmara sayının olmazsa olmazlarından biri olarak sayfalarda yer buluyor. Dosyadan bağımsız değerlendirme-eleştiri yazısı olarak Sivil Şiir başlığında makale ürüne dayalı politikanın değiştiğine dair ümit saçsa da yeni sayıda devamını görmüyoruz. Bu sayıdaki öyküler mükemmel olmasa da iç gıcıklayıcı olabiliyorlar. Çocuk, Hanım-efendiler, Başlangıç,Birisi, Adı Özlem'di gibi. 
Son / Berker Berki

Alsancak'ta bir alçak,
bir yüksek.
bir de tirşe rengi sütyeni olan teşne bir kız,
bolca şüphe ve otel odasına davet edilmiş
bir torbacı eşlik ediyor bize.
hangimiz sivil, hangimiz benim ölen kuzenim?
odamızın ortasında bir eza çeşmesi
akıp gidiyor tüm İzmirli kızların ortak neşesi ve teşnesi
mirket maymunundan bozma bir köpek etrafta dolanıyor
neyse ki yatak benim yatağım değil,
(yatağımı yeterince köpekle paylaştım ben)
duvarda bir niş, nişin içinde ucuz imitasyon bir put.
imitasyon putun yarattığı indüksiyon etkisi
acı haplar yalatıyor bize.
İzotopum kuş tüyü yastık, vektörüm magma yönünde.
Polis beni yakalayamaz, tirşe sütyen dokunamaz
torbacı adımı ağzına alamaz, mirket maymunu kulağımı yalayamaz.
"Köpeğime de biraz bira verin" diyor torbacı,
Bardağımız yok.
Cebinden kaburga kemiğim uzunluğunda bir bıçak çıkartıyor.
Bira kutusunun kıçını kesiyor, bira kutusu olmadığıma şükrediyorum.
Bir Havva boyu yarık açıyor kelebek, tenekenin cildinde.
İç kızım diyor. İç. Köpek de teşne, alkolik ibne.
Şıplama sesleri ve metal tenekenin bükülme seslerine kafa çevirmiyorum.
(Yeterince susamış köpek gördüm ben.)
Komidinin üzerinde endgame
bunca hengame
sonumuz hiç kötü değil fakat iyi de değil bu gidişle.
(Yeterince son göremedim henüz ben.)
Son sondur, iyisi kötü olmaz işte.

Ense Tıraşı / Tan Babür

ıssız bir caddenin buz kesmiş kaldırımının
sertliğini hissediyordum kıçımda
başıma gelecekleri avuç içim gibi biliyordum
ve seneler evvel doğramıştı bileklerimi babam

iki duble rakının arasına bir bardak çay sıkıştırınca mutlu olan esnafın
sofrasında bile gözü olan insan müsveddeleri
sırtlarını beton direklere dayamışlardı
ve ağızlarına gelen her lafı tükürüyorlardı
yeni dökülmüş, 
buharlar saçan asfalta
farkında değildim bu adamların
bir orospunun 2 haftadır değiştirmediği ucuz külotunu koklamak için
beni şişleyebileceklerinin

toydum,
erkekliğim bir kayısının üzerindeki tüylerden ibaretti
ve sokakları sadece kıran kırana geçen mahalle maçlarının üzerine içilen
-moraran bileklerimizin hakkıyla kazandığımız-
ılık, gazı kaçmış koladan tanıyordum

enseme vuran lokmamı alırdı
ancak ensemde saçlarım pek gür çıkardı
ufak tefektim, çelimsizdim
ve kendime gelmeye çalışırken bile yarım saat geç kalırdım

düşüncelerim
her gece gözbkapaklarımın gardları düşmeden
-hadi çabuk ol uykun gelmeden!-
beynime tecavüz ederlerdi
ben ise zevk almaya çalışırdım
zira nur topu gibi bir isyanı doğurmaktan başka çarem yoktu
güzel ülkemde kürtaj yasaktı ve benim doğum kontrol haplarına karnım toktu

özgürlüğü tadamadım belki ama
açtırmadıklarında gagamın fermuarını
insanlık namına sustum
apartman arkalarından koştum
berber duvarlarına tırmandım
ve kendime kaçtım
kucağımı da
sadece kendime açtım
kalbim patlayacak gibi atıyordu
gövdemi saran ince,kıllı kollarım ise bana güven veriyorlardı

öğrendim ki
ben sadece kendime vardım
ve suratıma gülen,
kafamı okşayıp, gözyaşlarınla suladığım yanaklarımdan makas alan

tüm sokak serserileri
ensemi onların cömert bir bağışı olan tıraş makinesiyle
tıraş etmemi istiyorlardı


Sigara Üfleyen Şiir'den (İsmail Sertaç Yılmaz)
.
.
bende kalabalık diye bir hastalık var / yol diye bir sancı/ 
düşünmek gibi bir bellek terlemesi / (sigarasını üfledi)
neyse ki kendim kendime adamakıllı benziyor / ama aynı dili konuşmuyorlar
kendime kalkan yumruk yine kendime iniyor

insanın kendine benzeyen bir kendiyle yaşaması zor /dil bilmezsin, din bilmezsin, iz bilmezsin
kendin kendinin kendinde açtığı izlerle yaralarla boğuşur durur/
kanaya kanaya boğar insan kendini kendinde/
sızmaz da, konuşmaz da ulan ağzından tek bir laf da çıkmaz/boğulur boğulur boğulur/
iki aynı yönde gitmekte ısrarlı bir tren değildir ki ruh ile beden/
sığmaz insan raylara (sigarasını üfledi) / ama gider gider gider hiç bir yere gidemese de.
.
.

UP



Kapağı Samuel Beckett süslese de ilk sayfaları Nobuyoshi Araki'nin erotik fotoğrafları kaplıyor. Kara sayfalarının bir kısmı Bela Tarr'ın sinemasının Deleuze'cü görüş ışığında irdelendiği teşvik edici bir yazıya ayrılırken diğer yarısı ise metalcilerin hep bir bildikleri Napalm Death'e ayrılmış durumda. Grubun biyografisinin wikipedia makalesinden öte bir ruhla, deneme ve eleştirinin dinamik süzgecinden geçirilerek yazılması çok daha etkileyici olurdu. Kapakta Beckett'in konuk edilmesinin sebebi, Pierre Tal-Coat, Andre Masson ve Bram van Velde ismindeki hiç duymadığım kimi ressamlar üzerine yapılan bir diyaloğa sayfalarda yer verilmesi. Mimari olarak ormanla uyumlu yarı şeffaf Hohlen evine yer veriliyor. Gary Snyder'ın yetmişlerde bir konferansa sunduğu Etnopoetiğin Politikası ismindeki metin biraz outdate kalsa da hala sorduğu soru sebebiyle güncelliğini koruyor. İlkel kabilelere antropolojik müdahale, asimilasyon, kültürel yıkım, kültürlerin kayda alınması gibi konulara kafa patlatıyor yazı. Şenol Erdoğan'ın Küf ismindeki oldukça tepkisel yazısı "pislikten, bağımlılıklardan, acıdan uzak bir hayatın içinde bembeyaz gömleğinle kitap okumaktasın. Git buradan!" narasıyla sona eriyor. Ben de UP'yi maziye gömüp gideceğim herhalde. 

Hürriyet Gösteri


Demiştim ki anaakım olarak eleştirilen bazı edebiyat dergileri ki elbette pek çok eleştiriyi hak etmekle beraber, birilerinin ontolojik varolma sebebi olacak kadar önemli bir yer tutmamalı. Bakın, bir internet sayfası bile yok bu derginin, kapak resmini bile bulamıyorum. Diğer yandan popüler kültür dergisi olarak bir OT var, ne bileyim Kafa var, Fil var. Bunlar kaç satar, içerik nedir, analize tutulmalı. Yine gayet geniş bir içerikle çıkan dergide söyleşi yapılan isimler: Eleştiri odaklı Ahmet Bozkurt, Paris ekseninde Cüneyt Ayral, yeni şiir kitabı üzerinden Yusuf Alper, güreşçileri konu alan romanı üzerinden Kemal Ateş. Eleştirilen romanlar arasında Eren Aysan'ın Gece Uyurken, Latife Tekin'in Berci Kristin Çöp Masalları bulunmakla beraber Tarık Buğra'nın Küçük Ağa ve Samim Kocagöz'ün Kalpaklılar karşılaştırması yapılan bir yazı da yer almakta. Venedik'te biten aşkları, ilişkileri yazıya döken Nedim Gürsel'in Aşk Kırgınları, kaybolan meslekler ve zanaatkarları konu alan Rita Ender'in Kolay Gelsin'i ve YKYden yeni yayımlanan Proust'un Edebiyat ve Sanat Yazıları isimli eseri deneme-inceleme tarzında konu alınan kitaplar. Gülseli İnal'ın ve Arife Kalender'in şiirini irdeleyen uzunca yazılar ilginç bir okuma sunuyor. Ayrıca yine şiir alanında şiir ve absent içkisi arasındaki bağlantıyı ortaya koyan ve Belçikalı sembolistlerin Ahmet Haşim üzerindeki etkisini yazıya döken makaleler de unutulmamalı. Stalin'in dil sorununa da el atıp oluşturduğu görüşler Marksizm ve Dil adlı makalede işlenmiş. Periyodik yazılarda 80 kuşağı şiiri üzerine Ahmer Erhan sayfalara taşınıyor, İsmail Uyaroğlu bu sefer öykü tadında bir metin ortaya koyuyor, sinemada yönetmen müzisyen birlikteliğinde Arabistanlı Lawrence, Dr Jivago gibi filmlere imza atan David Lean ile Maurice Jarre örneği inceleniyor. Şairin Niyeti-Okurun niyeti köşesinde Mustafa Fırat'ın bir şiiri yine Baki Ayhan T tarafından yorumlanıyor. 

*** (Devrim Bağman)

aynı yatağın
iki ayrı tarafındayız
sen cama yakınsın
ben kapıya
uçacaksın bıraksam
kanatların var senin
gitmek harcım değil benim
farkındayız ikimiz de
bakıyoruz açık kapıya

Hiç


Maalesef ana akım dergilerde ürünlerini sergileme fırsatı bulamayan grafikerler alternatif edebiyat dergilerini güçlendiren büyüten dalganın bir parçası olmayı başarabiliyorlar. Bu dergiyi de almamın bir sebebi kapak resmiyse ki arkadaki örnek de gayet şık, diğeri de Halikarnas Balıkçısını konuk almaları. Gayet mütevazi derginin bir diğer özelliği ise kısıtlı kadrosunun çoğunun kadınlardan oluşması. Kurgusal olarak yayımlanan öyküler en azından benim dikkatimi o kadar da celp etmese de yazarların dile hakimiyeti oldukça belirgin. Dergi aynı zamanda inceleme yazılarına da yer veriyor. Varlık sorununu inceleyen yazı felsefe içinde kaybolmaktan ziyade estetiğe başvuruyor. Yazı yine de divan edebiyatından örnekler verecek kadar bir derinlik sergilemeyi ihmal etmiyor. Halikarnas Balıkçısı eserleri bazında bir incelemeye tabi tutulmakla beraber çok sayıda öykü kitabının bir romana göre analizinin yapılmasının zorluğu yazının vuruculuğunu bir nebze etkiliyor. Bununla birlikte deniz ile, Bodrum ile Cevat Şakir Kabaağaçlı arasındaki tutkuyu hissedebilmemiz mümkün. Bodrum'a sürgün edilmesi dillendirilmekle beraber sebebi ve yazarın Anadolucu fikriyatı es geçilen başlıklar. Halikarnas Balıkçısının Aganta Burina Burinata adlı romanından alınan bir paragraf üzerinden yayın kurulundaki isimler bir öykü oluşturmuşlar. Tutarlı olduğunu söylemek zor olmakla beraber hangi yazarın nasıl bir kaleme sahip olduğunu görebilmek için güzel bir fırsat. Bu arada bu öykünün karşısındaki sayfada bulunan ve vesikalık bir resimden faydalanılan portreye bayıldım. İnceleme yazıları Rayiha yani koku üzerine bir yazıyla ve aşk derdiyle aldatma yoluna giren kadınları konu alan kitapları inceleyen Sevme Tutkusu ismindeki yazıyla ve Theodoros Angelopoulos'un filminden ilhamlanarak yazılan bir denemeyle devam ediyor. Şiir olarak ise Cahit Külebi'nin ünlü İstanbul şiiri ve Artvinli bir çobanın şiiri sayfalarda yer bulmuş. Yani aslında yeni ürün olarak şiire yer verilmemiş. Siyaset olarak da farklı düşüncelere sahip yazar ve şairlere aynı yazıda bile yer verebilen eklektizm, sergileyen ya da o ılımlılıkta, yine de divan edebiyatı gibi daha çok muhafazakarların ilgi alanına giren bir duyarlılık sergileyen estetik ağırlıklı bir görüşe sahiplermiş gibime geldi ki tek sayıda bunu anlayıp adlandırabilmek güç.