DELEUZE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DELEUZE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2025 Cuma

Gilles Deleuze / Felix Guattari - Felsefe Nedir?

 Deleuze-Guattari İkilisinin felsefeye getirdikleri (devrimci) tanım, onu artık bir tür köken, veya dönüş, veya  arayış, veya düşüncenin düşüncesi gibi, aşina tanımlarla tanımlamamıza bırakmayacak ölçüde net, muğlaklıktan uzak, açık seçiktir: felsefe bir edimdir, bir yaratma, kurma edimidir. Yarattığı, kurdu ğu şeylerse KAVRAMLARdır. Böylelikle, felsefe, temaşa (nesnel idealizm) ile de, düşünümleme (öznel idealizm) ile de, iletişim (öznellerarası idealizm) ile de karıştırılamaz, karıştırılmamalıdır. Ve felsefece düşünme edimi de "öznenin ve nesnenin kategorileri için de değil, ama yurtluğun ve toprağın (yeryüzünün) değişken bir ilişkisi içinde" gerçekleşir. Bu yüzden de felsefe, haline-geliş olarak tarihin (zamanın) içinde olduğu ölçüde, düşüncenin yurtlandığı ve yurtsuzlaştığı mekânın (et/beden'den evrene) içindedir; bir geo felsefedir.

Her kavramın, bileştiricilerinin sayısıyla tanımlanmış, düzensiz bir çerçevesi vardır. Bileştiricilerini tümlediği için bir bütündür kavram, ama parçalı bir bütündür. Her kavram için her zaman bir tarihi vardır diyoruz. Bir kavramın içinde, çoğu za man, başka sorunlara yanıt veren ve başka düzlemleri varsayan başka kavramlardan gelme parçalar ya da bileştiriciler bulunur. Ancak öte yandan bir kavramın, bu kez aynı düzlem üzerinde yer alan kavramlarla olan ilişkisini ilgilendiren bir haline-geliş'i var dır. Burada kavramlar birbirleriyle yeniden uyarlanırlar, birbirle riyle kesişirler, çevremlerini uyumlulaştırır, karşılıklı sorunlarını biçimlendirirler, farklı tarihleri olsa da, aynı felsefeye aittirler. Her kavram şu halde, kendi öz bileştiricileri nin rastlaşma, yoğunlaşma ya da birikme noktası olarak düşünülecektir. Kavram olayı söyler, özü ya da şeyi değil. Saf bir Olay'dır o, bir hekseite'dir, bir bütünlüktür. Kavram hiçbir şekilde bir önerme değildir, önermesel değildir, ve önerme de asla bir yoğunluk değildir. Önermeler kendi gönderimleri aracılığıyla tanım kazanırlar ve gönderim de Olay'ı değil, ama şeylerin veya cisimlerin durumuyla bir ilişkiyi, aynı şekilde, bu ilişkinin koşullarını kapsar. Nihayet kavram söylemsel değildir, ve felsefe de söylemsel bir edinim olamaz çünkü önermeleri ardarda sıralamaz. Kavramla önermenin birbirine karıştırılması yüzünden bilimsel kavramların varlığına inanılmakta ve önerme hakiki bir "yoğunluk"muş (tüm cenin ifade etliği şey) gibi düşünülmektedir: o zaman da felsefece kavram, çoğunlukla, anlamından boşalmış bir önerme olarak belir mektedir. Bu karışıklık mantıkta da hüküm sürüyor ve felsefenin ne olduğu konusundaki çocukça düşüncesini açıklıyor.

 Felsefece kavramlar birbirlerine uymayan parçalanmış bütünler dir, zira kenarları çakışmaz. Bir puzzle oluşturmaktan çok, zar atımlarından doğarlar. Yine de tınıları vardır, ve onları yaratan felsefe, ucu açık kalsa bile, parçalanmamış, güçlü bir Bütün sunar her zaman: Bir-sınırsız Bütün, o kavramların hepsini bir tek ve aynı düzlem üzerinde kavrayan Omnitudo. Bir masa, bir yayla, bir kesittir bu. Bir tutarlılık düzlemidir, ya da daha doğru bir ifadeyle kavramların İÇKİNLİK DÜZLEMİ, planomenadır. Kavramlar ve düz lem sıkı sıkıya biribirlerinin tamamlayıcısıdırlar, ama o ölçüde de birbirlerine karıştınlmamaları gerekir. İçkinlik düzlemi bir kavram değildir, bütün kavramların kavramı da değildir. Durmadan büyü yen kesişmelerle, kavramların birbirine bağlanmasını sağlayan düzlemdir ve durmadan yenilenmiş, durmadan değişen bir eğriliğin üzerinde, düzlemin kalabalıklaşmasını sağlayanlar da kavramlardır. Eğer felsefe kavramların yaratılmasıyla başlıyorsa, içkinlik düzleminin felsefe-öncesi bir şey gibi düşünülmesi gerekir. Felsefe-öncesi, önceden varolan bir şeyi değil, ama felsefe onu varsaymakla birlikte, felsefenin dışında varolmayan bir şeyi anla tır. Bunlar onun iç koşullarıdır.  

Kavramsal kişilik, filozof için geçerli olan bir felsefenin haline-gelişi veya öznesidir, öyle ki Nietzsche'nin "Deccal"i veya "Çarmıha gerilmiş Dionysos"u imzaladığı gibi. Kavramsal kişiliklerin rolleri budur; düşüncenin yurtluklarını, yurtsuzlaşmalarını ve yeniden yurtlanmalarını ortaya çıkarmak. Kavramsal kişilikle içkinlik düzlemi karşılıklı önvarsayım du rumundadırlar. Bazen kişilik düzlemden önceymiş gibi görünür, bazen de onu izliyormuş gibi. Nedeni de iki kez ortaya çıkması, iki kez müdahale etmesidir. Felsefe, her biri öteki ikisine yanıt veren, ama kendi başına ele alınması gereken üç öğe sunar: çizmek zorunda olduğu felsefe-öncesi düzlem (içkinlik), icadetmek ve yaşatmak zorunda olduğu felsefe-yakını kişilik veya kişilikler (üsteleme), yaratmak zorunda olduğu felsefece kav ramlar (tutarlılık). Çizmek, icadetmek, yaratmak; felsefece teslis bu dur işte.

Felsefece sorun şu halde, karşı karşıya getirilebilen görüşlere, kâh bazılarını ötekilere kıyasla daha bilgece bularak, kâh her birinin doğruluk payını belirleyerek, her bir şık için bir doğruluk değeri biçebilen mercii bulmaktan ibaret olacaktır. Adına diyalektik denilen ve felsefeyi sonu gelmez tartışmalara indirgeyen şeyin anlamı her zaman bu oldu. Felsefece faaliyetlerden her biri yalnızca öteki ikisinde kıstasını bulur, felsefe bu yüzden aykırısalın içinde gelişir. Felsefe bilmekten ibaret değildir ve felsefeyi esinlendiren şey de hakikat de ğil, ama başarı veya başarısızlık için karar verecek olan İlginç, Dikkate-değer, ya da Önemli kategorileri gibi kategorilerdir.

Bütün bu durumlarda, emperyal bir likte veya tinsel imparatorlukta, kendini içkinlik düzlemi üzerine yansıtan aşkınlık onu döşemekte ya da Figürlerle doldurmaktadır. Artık figürler aracılığıyla değil de kavramlarla düşünülen yer işte burasıdır. İçkinlik düzlemini gelip dolduran şey, kavramdır. Artık bir figür içinde yansıma değil, ama kavram içinde bağlantı vardır.  

Neden kapitalizm Batı'da da, III. ve hatta VIII. yüzyıllarda Çin'de değil? Çünkü Batı bu bileştiricileri ağır ağır kurup ayarlarken, Doğu onların sona ermelerine izin vermez. Yalnızca Batı kendi içkinlik odaklarını serer ve yayar.  Husserl, halkların, düşmanlıklarında bile, tıpkı Hindistan'daki halklar gibi, yurtluğu olarak "kendi evi"ne, ve bir ailesel akrabalığa sahip tipler halinde gruplandıklarını söylüyordu; ancak yalnızca Avrupa, ulusları arasındaki rekabete rağmen, kendine ve öteki halklara "durma dan daha çok Avrupalılaşmaya dönük bir teşvik" önerecektir, öyle ki bu Batı içinde bütün bir insanlık, tıpkı daha önce Yunanistan'da yaptığı gibi, kendi kendisiyle akraba olacaktır.  Dünya kapitalizminin devasa göreceli yurtsuzlaştırması, yeni "kardeşler" toplumunda, yani dostlar topluluğunun kapitalist karşılığında, demokrasi içinde bir varış noktası bulan modern ulusal Devlet üzerinde yeniden-yurtlanmaya gereksinir.  Devrim, yurtsuzlaştırmanın yeni toprağa, yeni halka çağrı yaptığı anda bile, mutlak yurtsuzlaştırmadır. Mutlak yurtsuzlaştırma yeniden yurtlandırma olmadan olmaz. Felsefe kavram üzerinde yeniden yurtlanır. Kavram nesne değil, yurtluktur. Onun Nesnesi değil, ama bir yurtluğu vardır. Tas tamam bu bağlamda, geçmiş, şimdiki ve belki de gelecek bir forma sahiptir. Evrensel demokratik Devlet yoksa, bunun nedeni kapitalizmde evrensel olan tek şeyin pazar oluşudur. Aşkın üst-kodlamalarla iş gören arkaik imparatorlukların tersine, kapitalizm kodsuzlaştırılmış akışların (para, emek, ürün akışları...) içkin bir aksiyomatiği gibi çalışır. Ulusal devletler artık üst-kodlama paradigmaları değildirler, ama o içkin aksiyomatiğin "gerçekleşme modellerini" meydana getirirler.

 Eğer felsefe kavram üzerinde yeniden-yurtlanırsa, bunun koşulunu demokratik Devletin şimdiki formunda, ya da düşünüm cogito'sundan da daha kuşkulu bir iletişim cogito'sunda bulamaz. İletişimden yoksun değiliz, tersine fazlasıyla var ondan, biz yarat manın eksikliğini çekiyoruz. Şimdiki hale direncin yokluğunu çekiyoruz. Kavramların yaratılması, kendiliğinde bir gelecek formuna çağrı yapar, yeni bir toprağa ve henüz varolmayan bir halka seslenir. Avrupalılaştırma bir haline-geliş kurmuyor, sadece uyruklaştı rılmış halkların haline-gelişini engelleyen kapitalizmin tarihini kuruyor. Sanat ve felsefe bu noktada, yaratmanın bağlantısı olarak, eksikliği duyulan bir toprak ve bir halkın oluşturulması noktasında buluşuyorlar. Bu geleceği talep edenler halkçı yazarlar değil, ama en aristokrat kişilerdir. Bu halk ve bu toprak bizim demokrasileri mizde buluşamayacaktır. Demokrasiler çoğunluklardır, ama bir haline-geliş, doğası gereği her zaman için kendini çoğunluktan dışarıya çıkaran şeydir. 

5 Ağustos 2025 Salı

Günümüzde Yeni Siyasal Yaklaşımlar II: Devlet - Hukuk - Özgürlük - Hümanizm (ed. Hilal Onur İnce)

 Sartre ve Varoluşçu Felsefe: özgürlük,seçme veya seçmeme halinin dışarıdan hiçbir tahakküme uğramadan yalnızca insanın kararının bir zemini olduğundan ötürü insan yalnızlaşır. Onu kendine doğru dolayımlayan ahlak olacaktır, ancak insanın kendinde ahlak tesisi bunaltılı, boğucu bir süreçtir. Dolayısıyla bunaltı hali özgürlüğün kanıtıdır. Diyalektik Aklın Eleştirisi adlı eseri hala dilimize kazandırılmamış. Bu eserinden bir kaç bölüm içeren Yöntem Araştırmaları ise bu okumanın ardından hemen kütüphaneme eklendi. Fakat tarihin motoru olarak kıtlık kavramı şu anın güncelliğini ifade etmekten uzak.

Leo Kofler ve Marksist Hümanist yorumu: dünyanın radikal biçimde hümanize edilmesi, her bireyin tarihsel bir özne olacağı ve tarihin oluşumunda aktif rol alacağı koşulların yaratılmasını ifade eder. Bu köklü değişimin ve insanın özgürleşmesinin en önemli koşulu, siyasi ve ekonomik erkin , kimin elinde olursa olsun, her türlü merkezileştirilmişliğine son vermektir.

Hobbes'tan Berlin'e negatif özgürlük düşüncesi ve Berlin'in agnostik liberalizmi: başkalarının otoritesine maruz kalmadan özgür olma durumu Hobbes ve Locke arasında karşılaştırmalı analizi doğa, sivil ve kamuoyu yasası bazında irdeleniyor. İkisi arasında sentezin Constant tarafından gerçekleştirildiğinden bahsedilir. Mill ve Tocqueville ile birlikte liberal korku çağındaki hassasiyeti gözetir bir negatif özgürlük inşası ayrıntılandırılıyor. 

Deleuze, edimselliğin ontolojisi: Deleuze Spinoza'nın beden vurgusu ve olumsallığı ile Nietzsche'nin psikolojik ve kültürel alanda işleyen materyalizmlerini devralmış, özdeşliğin düşünürü olarak nitelendirdiği Hegel'in diyalektizmini reddetmiştir. Hardt ve Badiou'nun Deleuze yorumlamalarına yer verilir zira Deleuze metinlerinde Hegel'e açıkça saldırmamıştır. Maddi hakikate bağlılık konusunda ise Guattari'nin Dekeuze'e desteği olmuştur.

Troçki'nin Sürekli Devrim teorisi ve enternasyonalizm nosyonu: Bu kısma çok aşinayım. Ama aklıma gelen bir yorumu paylaşmak isterim. Stalin sanayide tam da Troçki'nin teorisini pratik eylemiş.

Rosa Luxemburg: Lenin ile girdiği fikir çatışmalarının odağında ulusal hakların karşısında tutumu yer almakla birlikte merkeziyetçilik, parti içi demokrasi, öncü parti ve liderlik gibi farklılıkların da bahsi geçmektedir.

Poulantzas'ın faşizm kuramı: Odağında Alman ve İtalyan deneyimleri olsa da çok parlak bir ışık tutuyor günümüze de ve bu coğrafyaya da. Devlet görece özerk ve içinde çeşitli fraksiyonlar barındıran burjuva sınıfının bir uzanımı olan iktidar bloğunun uzun vadeli çıkarlarının temsilidir. Bu iktidar bloğu kendi içinde yer alan fraksiyonlardan birinin hegemonyası altında birleşmekte ve devlet egemen sınıfların siyasi birliğini oluşturmakta. Faşizmin ortaya çıkmasının koşulları ülkelerin gelişmişlik düzeyinden yada dönemsel krizlerden kaynaklanmaz. Uluslararası emperyalist zincire bağlı siyasal bunalım hali belirleyicidir. Bu halin koşutu ise birbirlerine hakimiyet sağlayamayan egemen sınıfların fraksiyonlarından beslenir. Lokal çelişmelerin yanısıra bu iki etmen yani emperyalist zincirin zayıf halkası olması ve egemen fraksiyonların derinleşen çelişmeleri faşizmi doğurur. Yani güçlenen bir işçi hareketine karşı doğrudan tepki değildir. Bunalım döneminde iktidar bloğu baştan ve özgül biçimde yeniden örgütlenmelidir. Bunalım dönemi ideolojik bunalıma dönüşerek parlamento vasıtasıyla gerçekleşen temsiliyetin altını oyar. Geleneksel partiler sonradan başlarından defedecekleri gayesiyle faşistlerle işbirliğine başlar. Tekelci sermayenin de desteğini almasıyla birlikte faşistler gelenekselcilerden kurtulacaktır. Parlamento görünüşe indirgenir ve iktidar baskı grupları ve milisler eliyle uygulanır hale gelir. Bu dönemde işçi sınıfı ekonomizmin içinde sınırlanmıştır. Küçük burjuvazi ise faşizmde konsolide olmuştur, çünkü faşist hareketin başlangıcı küçük burjuva taleplerinin somutlanmış hali olarak yola çıkar. Devrimci oluşumlar tepki göstermekte gecikmişler, geri dönüşü mümkün olmayan evre geçildikten sonra çıkardıkları ses diğer geleneksel hareketin sesleri arasında kaybolmuştur. Bununla birlikte küçük burjuva, anti-kapitalizm gibi sol hareketin temalarını kendine uydurarak bunalımından çıkmaya çalışır. İktidara tapınım ve devlet fetişizmi, milliyetçilik, ırkçılık, militarizm, (sözde) ahlakçılık ve ailecilik, entelektüelizm düşmanlığı gibi unsurları küçük burjuvazinin temennileri ile birebir örtüşürken, emperyalist, tekelci semayenin varlık ve geliştirme koşullarını güçlendirmeye hizmet eder. Özetle genelleşmiş bir ideoloji bunalımının yol açtığı boşluğu doldurmuş olan faşist ideoloji, küçük burjuvazinin özlemleri ile tekelci sermayenin çıkarlarını, çoğu zaman eklektik bir yapı içinde, güçlü bir şef imgesi ve genişlemiş devlet aygıtı etrafında birleşitrmiş, bu sayede hem işçi sınıfı ideolojisinin hem de liberal burjuva ideolojisinin sönmeye yüz tuttuğu bir periyodda kitlesel arka planını kademe kademe büyütmeyi başarmıştır.

Hardt ve Negri İmparatorluk, Çokluk,Ortak Zenginlik: buna da aşinayız vesselam

Ronald Dworkin ve yargıda yorum: Yargıçlar hukuki kuralları, ilkeleri, emsal kararları, geçmişteki uygulamaları dikkate alarak somut uyuşmazlıkla ilgili bir yorum yapar, verdiği kararla geleneğin bir parçası haline gelir.

Wallerstein ve dünya sistemleri kuramı: Merkez, yarı-çevre ve çevre bölgelerden oluşan kapitalist dünya ekonomisi kuzeybatı Avrupa'da devletçilik ideolojisinden beslenerek doğmuştur. İşçiler birey olarak değil içinde bulundukları, sürekli değişen, içinde yaş ve cinsiyet rollerine dayalı bir işbölümünün olduğu , ücretin yanında tarımsal ürün yetiştirme, küçük meta üretimi, rant ve transfer ödemeleri gibi bir dizi farklı kaynakta çıkan gelirlerin toplandığı hanehalkı tabiri vasıtasıyla tanımlanır.

Roger Griffin'in faşizm analizi: Dirilişçi popülist aşırı milliyetçilik olarak tanımladığı faşizmi içeriden okumaya çalışmaktadır Griffin. Faşizm ruhu itibariyle moderndir ve her türlü teknolojik imkanı kullanmaya eğilimlidir. Krizin ortasında anlam dünyasının sınırlarını belirli bir hale getirerek kapatmak, dolayısıyla siyasal olanın ufkunu kapatıp sonlandırmak üzere ortaya çıkmış , yaratıcı ve yenilikçi bir alternatif modernist tarzıdır faşizm.

Andrew Feenberg'in teknoloji felsefesi: benim ilgime hitap etmedi.


23 Ağustos 2023 Çarşamba

Metis Defterleri - Göçebe Düşünmek

 

Deleuze Düşüncesinin Sınırlarında altbaşlığını taşıyan bu eser Türkiye kökenli yazarların kaleminden çıkma 13 makaleyi biraraya getiriyor. Siyasetten sinema ve müziğe geniş bir yelpazede konu çeşitliliğimsağlanmış. Şahsen Deleuze'ün yarının siyasetçisi olduğunu kabul etmekle beraber anlatısını büyük tutması sebebiyle, evrensel bir çözümleme ve ayrıştırıcı keskin tarzı, kendisine çok da ısınamadım. Birbirleri arasında tamamlayıcı olarak inşa ettiği terim ve kavramların muğlaklığının (hatta tezat göndermelerin: kaçış çizgileri çağrıştırdığı teslimiyetten ziyade direniş ve yaratıcılık noktasında ricatın ilk adımlarına ya da göçebe olmak seyyar olmak manasında değil bu kaçış çizgilerini yaratan özneye daha fazla denk düşmektedir) fikirlerinin muhteviyatını aşarak modern düşünürlerin aklını çeldiğini ve günümüzde fikirleri  hakkında en çok yazılan  düşünür olmasında çantasından çıkardığı bu aletlerin gücünün etken olduğunu da düşünürüm. Fark, oluş, virtüel, molar, moleküler gibi özgün kavramların bahsi özellikle başlangıçtaki makalelerde yer bulsa da Deleuze'ün fikirlerine bunun ötesinde bir aşinalık , bu derlemeyi sindirebilmek için gerekli bir şart halini alıyor. Zira yaratılan bir etkinlik olarak hakikatın kaynağı, yaratıcılık da öznel değilse ne olabilir paradoksuna aranan cevabı konu alan makaleyi okumak için çok da beklemeye gerek kalmıyor. Aynı Deleuze'ün Hegel ile diyalektik üzerinden derdini irdeleyen ilgi çekici makalede olduğu gibi.

iktidar aynı anda hem molar/ağacımsı hem de moleküler/köksapımsı hatlarda işler

günümüzün kontrol toplumunda öznellik çok sayıda kurumun farklı kombinasyonlarda ve dozlarda eşzamanlı olarak üretilmesiyle oluşur.

marksist kategorilerden yararlanmalarına rağmen totalleştirici, indirgeyici ve temsile dayanan düşünceleri çapraz ateşe aldılar. marksizmin vücuda geldiği modern sosyalizm deneyimlerine, parti siyasetine, öncü aydın konumuna keskin eleştiriler getirdiler. Marksizmin toplumsal analiz kategorilerinden üretim ilişkileri kavramı yerine arzulayan toplumsal makineleri, yapısal ilişkiler kavramı yerine de toplumsal akışlar kavramını tercih ettiler. Sınıfsal çıkar, sınıfsal çelişkiler ve ideoloji yerine şizo-analize, maddi üretim yerine toplumsal üretim ve bilinçdışına öncelik tanıdılar. Çalışmaların odağı ve amacı psikanalizin bir devlet dini, terapistin de bir devlet rahibi haline geldiği bir çağda, modern söylemlerin ve kurumların arzuyu nasıl sömürgeleştirdiğini göstermek ve arzuyu özgürleştirmektir. Arzu bilinçdışı tarafından yaratılmış, duygulanımsal ve libidinal enerjiler üreten bir makinedir. Arzunun devrimci bir arzu olmasına gerek yoktur çünkü arzunun kendisi zaten devrimcidir.

kapitalist toplumda artık efendiler yoktur, başka köleleri kumanda eden köleler vardır. 

göçebe savaş makinesi, devlet aygıtının ve kapitalist makinanın ölümcül makinasına meydan okuyan bir makinadır. Savaş makinasının amacı isminin çağrıştırdığı bütün militarist anlamlara karşın savaş değil, yaratıcı bir kaçış çizgisinin çizilmesi, pürüzsüz bir uzam ve bu uzamdaki insanların hareketinin bilişimidir. devlet aygıtının "kapma" savaşına karşı kurucu bir göçebeliktir. çünkü bu makinayı bir askeri aygıta , bir savaşa dönüştürebilecek tek şey, bir devlet aygıtı tarafından kapılma ihtimalidir.

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Todd May - Deleuze: Bir Birey Nasıl Yaşayabilir?

Antik felsefede bu soru 'bir insan nasıl yaşamalıdır?' şeklindeydi. 18. yy sonlarında 'bir kişi nasıl eylemelidir?' sorusuna evrildi. Nietzsche'nin ellerinde ise 'bir birey nasıl yaşayabilir?' e, aşkınlıktan azade. Bu soruya Foucault ve Derrida'nın cevabı benzer olsa da farklı saiklere sahiptirler. Varolanın araştırılması olarak bilinen ontolojiyi Foucault insan varlığının temel doğasını tanımadığından tümüyle reddeder. Yani Foucault varlık sorusuna ilgisizdir. Derrida'nın reddi ise dilsel sebeplere dayanır. Ontolojinin 'bir birey nasıl yaşayabilir?' sorusunun zehri olduğu konusunda hemfikirdir. Ancak özdeşliğin değil farkın bakış açısına dayanan bir ontoloji yorumu çözüm getirebilir Derrida'ya göre. Yeni ihtimalleri aralayan, fırsatları tecrübe eden, keşfe dayalı, kaçış çizgileri arayan bir hayattır önerilen. Spinoza'dan içkinlik düşüncesini ki varlığın tek anlamlılığıyla aşkın Tanrı'yı geride bırakır, Bergson'dan da zamansallık kavramını 'töz süredir, bütün kipleri içinde daima var olan virtüeldir', 'süre kendi kendisiyle farklılaşan şeydir' ve Nietzsche'den ebedi dönüş kavramını felsefesinde kurucu öğeler olarak alır Derrida. Töz sabit bir özdeşlik değil, oluştur. Tözün kıvrılması ve açılması, sürenin edimselleşmesidir. Dönüşse oluşun varlığıdır. Yalnızca oluş vardır ve oluş ebedi dönüştür, farkın kendisi ebediyen tekrar eder.
Politik düzlemde makropolitika yerine farka yanıt veren mikropolitika yanlısıdır Derrida felesefesi. Aile-meslek,iş-tatil,okul,ordu gibi molar - katı kesit çizgileri yerine de esnek moleküler çizgiler yeğ tutulur. Bir de kurucu role sahip toplumu oluşturan kaçış çizgileri vardır: sanki bizi alıp götüren, kesitlerimizi ama aynı zamanda eşiklerimizi çaprazlayıp bilinmeyen, öngörülemeyen ve önceden mevcut olmayan bir istikamete yönelten çizgiler. Hem bir yurdun var olmasını sağlayan hem de onun karasal niteliğini bozan içkin bir yersiz-yurtsuzlaşma hareketidirler. Örneklerden biri olarak da kitap, son yıllarında doğaçlama eserlerle müziğinde arayışını yetkinleştiren caz sanatçısı John Coltrane'in yaşamını okuyucuya sunar. 

8 Mayıs 2018 Salı

Cogito - Gilles Deleuze

Sunuş'ta ortadan başlamanın erdemlerinden bahsedilince duyduğum korkuyu çok şükür İlke Karadağ, Hakan Yücefer ve Can Batukan'ın bilale anlatır gibi temel kavramları anlatmalarıyla bir ölçüde aştım.
Aptallık, hata yapmaktan farklı olarak bir ayırt edememe durumuna, önemliyi önemsizden, ilginç ve tekil olanı sıradan olandan ayırt edememeye dayanır.
Akışlar niçin, Bergson'un deyimiyle bir şeyi 'kendi varlığı içinde kavramak' söz konusu olduğunda katı ve durağan olana göre öncelikli olsun?..Örneğin bir insanı belli belirsiz bir biçimde, arada bir göze çarpan bir tavrına yada mimiğine göre değil de süreklilik kazanmış, sağlam, kemikleşmiş özelliklerine, huylarına göre değerlendirmez miyiz? Deleuze'e göre henüz belirlenmemiş halde bulunan akışlar bize şeyin gerçek yani dinamik haldeki bir imgesini vermeye daha yatkındırlar çünkü ondaki imkanlara işaret ederler.
Ev inşa etmeyi Deleuzecü bir çerçevede, tekilliği içinde, bir oluş olarak da kavramak mümkün: herhangi bir evin inşası olarak değil, şu belli evin, şu belli yer ve zamanda, şu belli kişiler tarafından inşası...Tekil koordinatlara sahip, tekil akışlar tarafından katedilen bir süreç olarak inşa...Oluş olarak inşa, tekilliği içinde inşa Aristoteles'te olduğu gibi önceden belli bir genel potansiyele (ev olma potansiyeline) değil, ucu açık bir olanaklar alanına, benzemezlik payını daima koruyan bir virtüeller bulutuna karşılık geliyor artık. Oluş devam ettikçe sadece gücül olandan edimsele doğru ilerlemiyoruz, aynı zamanda bu potansiyeller alanı da farklanıyor, çeşitleniyor, bazı potansiyeller sönümlenmeye, yeni potansiyeller ortaya çıkmaya başlıyor. Deleuze her edimsel nesnenin yada şey durumunun bir virtüellik bulutunca kuşatıldığını söylüyor. Oluş virtüel olanın virtüelliği içinde açığa çıkması oluyor. Oluş, virtüelin edimselleşmesi değil, virtüelin virtüel olarak açığa çıkması. Aristoteles'e göre hareket yoksunluktan tamamlanmaya doğru ilerliyor, ev olmayandan edimsel eve. Deleuze'e göre ise oluş bir karşıttan bir karşıta değil, farktan farka doğru ilerliyor. Tekilliği içinde inşa-edilebilir malzeme bir olanaklar alanına karşılık geliyor ve bu alan hem kendi içinde farklanıyor, hem de edimselleştikçe farklılaşıyor. İnşası biten ev olanaklar alanındaki bazı olanakların edimselleşmesinden, diğer olanakların bastırılmasından ibaret. Edimselleşme sadece tamamlanma değil aynı zamanda seçme, kısıtlama, bastırma, üzerini örtme.
Yukarıdaki alıntılarla Akış, Oluş, Virtüellik, Edimselleşme, Fark gibi temel kavramlara değinilmekle beraber makaleler daha spesifik ve bahsi az geçen konulara odaklanmış durumda. Ortadan başlamak ile kastedilen bu. Bir kaç makale başlığı yol gösterici olacaktır: Deleuze ve Aptallık; Gille Deleuze, Fark ve Bilim; Demokratik-Oluş; Arzu ve Etik; E.Grosz, j. Butler:Farklı Felsefeler, Farklı Kuir Kuramlar; 68'in Yansıması Olarak Anti-Ödipus gibi. Ama ayrıca bahsi geçirilmesi gereken benim açımdan Foucault ile arasındaki kopuşu konu alan yazı olsa gerek.
Foucault, direnme noktalarının da iktidar ilişkileri tarafından düzenlenmiş toplumsal alana ait olduğunu ve öyle yada böyle bu ilişkilerden kaçan bir şeyler olduğunu söyler. Hatırlarsak, doğrudan devletin tahakküm aygıtlarından türemeyen ama üretici bir güçtür, iktidar. Deleuze ise iktidarın topluma nüfuz eden eden değişim hareketlerinin istikrarını sağlamakla beraber yeni bir şey ortaya koymadığı kanısındadır. Deleuze'e göre toplum katı bir iktidar mimarisinden çok iktidar dolaşıklıklarının bir arada tutarak baskıladığı çeşitli hareketlerin birbirinin içine geçtiği bir alandır. Bu noktada Deleuze direnme noktaları için farklı bir düzlem alanını düşünür. Ayrıca iki düşünür felsefe ve filozofun görevleri konusunda da anlaşamamaktadır.

30 Ağustos 2015 Pazar

Gilles Deleuze - Foucault

Devlet yoktur devletleşme vardır

Çevirmenin önsözü der ki:
Bu çalışma, Deleuze’ün diğer tüm çalışmaları gibi, kendi rizomatik ve nomadik yaklaşımını ortaya koyan “ortadan başlamak” düşüncesinin ete kemiğe bürünmüş halidir ve bu anlamda ne bir Foucault’ya giriş ne de Foucault’dan çıkıştır. Foucault’yu açıklamaktan ziyade Foucault’nun felsefesini farklı şekillerde katlayarak neler yapılabileceğini gösterir.

Altını çizdiğim cümleleri ise birbiriyle ilişkilendirmeye çalaşarak alıntıladığımda şöyle bir metin çıkıyor ortaya, aralıkları okuyucunun doldurması gerekli hal alıyor:

Sözceler, bir yasadan ve br seyreklik etkisinden ayrı düşünülemez. Hatta bu onları önermelerin ve cümlelerin karşısına koyan özelliklerden biridir zira önermeleri, herhangi birini türlerin ayrımına uygun olarak diğerleri üzerinden anlatabildiğimiz ölçüde, istediğimiz kadar bu şekilde düşünebiliriz: ve böylesi bir biçimlendirme mümkün olanla gerçek olan arasında bir ayrım yapmak zorunda değildir, mümkün önermeler meydana getirir. Gerçekten ne söylendiğine gelince, bunun fiili seyrekliği bir cümlenin başka cümleleri olumsuzlamasından, başkalarını bastırmasından ileri gelir, öyle ki her cümle söylemediği her şeyi, anlamını çoğaltan ve hükmen gerçek bir zenginlik kaynağı teşkil eden bir gizli söylem oluşturarak kendini yoruma sunan, virtüel ve gizli bir içeriği bünyesinde barındırmaya devam eder. Bir sözce grubunun ve hatta tek başına bir sözcenin tanımı işte budur: çokluklar...Çokluk, bir ve çoğa ilişkin geleneksel problemlere ve bilhassa onu koşullandıracak, düşünecek, bir kökenden türetecek vb.. bir özne problemine tamamen kayıtsızdır. Her durumda kendini birinde düzenleyecek ve ötekinde geliştirecek bir bilince geri göndermek anlamına gelecek olan bir bir ve bir çok yoktur. Yalnızca seyrek çokluklar vardır; tekil noktalarla, bir an gelip özne işlevi görecek olanların dolduracağı boş yerlerle ve birikebilen, tekrarlanabilen ve kendini kendinde muhafaza eden düzenliliklerle. Çokluk aksiyomatik ya da tipolojik değil topolojiktir. Sözce düzeyleri çaprazlamasına kesen olası bir yapılar ve birlikler alanının içinden geçen ve bunları somut içeriklerle zaman ve mekanda açığa çıkaran bir çokluktur. Özne, cümlesel ve ya diyalektiktir, söylemi başlatan birinci şahıs karakterine sahiptir. Halbuki sözce özneye dair bir şeylerin yalnızca üçüncü şahısta ve türetilmiş bir fonksiyon olarak tutuunabildiği ilkel bir anonim fonksiyondur. Sözce görünür olmadığı gibi gizli de değildir. Sözceler ortamları belirlediği gibi ortamlar da sözceler türetir. Ancak bu iki formasyon birbiri içine girmiş olsa da heterojen olarak kalır: Aralarında ne karşılıklılık ilişkisi ne bir izomorfizm ne doğrudan bir nedensellik ne sembolizasyon söz konusudur. Özne bir değişkendir yada daha ziyade sözceye ait bir değişkenler kümesidir.

İki anlamda form diyoruz: Birincisi, maddeleri biçimlendirir veya organize eder;ikincisi, fonksiyonları biçimlendirir veya sonlandırır, bunlara amaç yükler. Sadece hapishane değil hastane,okul,kışla ve atölye de biçimlenmiş maddelerdir. Cezalandırmak gibi bakmak,eğitmek,yetiştirmek ve çalıştırmak da biçimselleşmiş fonksiyonlardır. Her ne kadar bu iki form birbirine indirgenemez olsa da aralarında bir tür karşılıklılık olduğu doğrudur.

Her toplumun kendi diyagramı veya diyagramları vardır. Her diyagram toplumlar arasıdır ve oluş halindedir. Asla önceden varolan dünyayı temsil etmek için işlemez yeni bir tür gerçeklik, yeni bir hakikat modeli üretir. Ne tarihin öznesidir ne de tarihin üzerinde asılı bir şekilde durur. Önceki gerçeklikleri ve anlamları bozarak onlarca oluşum veya yaratım noktası, beklenmedik birleşimler,umulmadık süremler oluşturarak tarihi yapar. Tarihi bir oluşla ikiler. Yani iktidarı oluşturan kuvvet ilişkilerinin açığa çıkmasıdır. Diyagram haritaların üst üste binmesidir. Ve bir diyagramdan diğerine yeni haritalar çizilir. Ayrıca birleştirdiği noktaların yanısıra görece özgür veya bağımsız noktalar, yaratıcılık, mutasyon ve direnç noktaları barındırmayan diyagram yoktur, ve belki de bütünü anlamak için yola çıkmamız gereken nokta burasıdır. Diyagramların ardışıklığını veya süreksizliklerinin ötesinde birbirlerine nasıl yeniden bağlandıklarını ancak her çağın mücadeleleri ve bu mücadelelerin tarzı temelinde anlayabiliriz. İktidar nasıl pratik edilir? İktidar pratiği bir duygulam olarak belirir zira bizzat kuvvet diğer kuvvetleri etkileme kudretiyle ve diğer kuvvetler tarafından etkilenme kudretiyle tanımlanır. Kışkırtma, uyarma, üretme etkin duygulamlar oluşturur ve kışkırtılma, uyarılma, üretmeye sevkedilmiş olma, faydalı bir etkiye sahip olma da tepkisel duygulamları teşkil eder. Bu ikinci grup basitçe ilk grubun ters tepmesi veya edilgen yüzü değil, bu ikisi arasındaki indirgenemez karşılaşmadır., bilhassa etkilenen kuvvetin belli bir direniş kapasitesine sahip olduğu düşünülürse. Aynı zamanda her kuvvetin etkileme ve etkilenme kudreti vardır, öyle ki her kuvvet iktidar ilişkileri gerektirir; her kuvvet alanı bu ilişkilere ve onların varyasyonlarına göre kuvvetleri dağıtır. Kendiliğindenlik ve alıcılık artık yeni bir anlam kazanır, etkileme, etkilenme. Etkilenme kudreti kuvvetin bir maddesi ve etkileme kuvveti de kuvvetin bir fonksiyonu gibidir.

İktidarı oluşturan kuvvet ilişkileriyle Bilgiyi oluşturan form ilişkileri arasında bilginin iki formu veya formel unsurları arasındaki farka benzer bir fark görülmüyor mu? İktidar ve bilgi arasında nitelik farkı veya heterojenlik vardır; ancak aynı zamanda karşılıklı bir varsayma ve yakalama da bulunur ve son olarak da birinin diğeri üzerinde önceliği söz konusudur. İktidar formlardan değil yalnızca kuvvetlerden geçtiği için, öncelikle bir nitelik farkı vardır. Bilgi iki büyük formel koşul olan görme ve konuşmaya, ışık ve dile göre segment segment bölünen biçimlenmiş maddelere ve biçimselleşmiş fonksiyonlara dairdir...İktidar aksine diyagramatiktir.

Kurum esasında büyük görünürlükler, görünürlük alanları ve büyük söylenebilirlikler,sözce rejimleri örgütler. Kurum iki formlu veya iki yüzlüdür (sözgelimi seks, aynı anda hem konuşan hem gösteren, hem dil hem ışıktır)..Her formasyonda görünür alanı oluşturan bir alıcılık formu ve söylenebilir olanı oluşturan bir kendiliğindenlik formu vardır. Kuşkusuz bu iki form kuvvetin iki yönüyle veya iki duygulam çeşidiyle, etkilenme kudretinin alıcılığı ve etkileme kudretinin kendiliğindenliğiyle aynı şey değildir. Ancak bu iki form bu duygulamlardan türer ve içsel koşullarını onlarda bulur. Mesele şu ki kuvvet ilişkisinin kendi içinde bir formu yoktur ve bçimlenmemiş maddeler (alıcılık) ile biçimselleşmemiş fonksiyonlar (kendiliğindenlik) arasında temas kurar. Oysa bilgi her iki tarafta kah görünür olanın alıcılığı kah söylenebilir olanın kendiliğindenliğini kullanarak biçimlenmiş maddeler ile biçimselleşmiş fonksiyonlarla meşgul olur. Biçimlenmiş maddeler görünürlükle, biçimselleşmiş veya sonlandırılmış fonksiyonlar ise sözcelerle ayırt edilir.

İktidar ilişkileri bilgi ilişkilerini gerektiriyorsa, bilgi ilişkileri de iktidar ilişkilerini varsaymaktadır. Sözceler ancak bir dışarıdalık formu içinde dağılmış olarak var iseler, görünürlükler ancak başka dışarıdalık formu içinde dağılmış olarak var iseler, bunun sebebi bizzat iktidar ilişkilerinin artık formu bile olmayan bir unsur içinde dağınık ve çok noktalı olarak bulunmasıdır.

Dışarıdalıkla dışarıyı brbirinden ayırmak gereklidir. Dışarıdalık hala bir formdur, hatta her biri diğerinin dışarısında olan iki formdur zira bilgi iki ortamdan ışık ve dilden, görme ve konuşmadan oluşur. Dışarısı ise kuvvete ilişkindir. Kuvvet eğer her zaman diğer kuvvetlerle ilişki içindeyse, kuvvetler zorunlu olarak artık herhangi bir formu olmayan ve bir kuvvetin başka bir kuvvet üzerinde etki etmesine veya bir kuvvetin başka bir kuvvet tarafından etkilenmesine olanak veren bölünemez mesafelerden oluşan indirgenemeyen bir dışarıya gönderir. ..Her türlü dış dünyadan ve hatta her türlü dışarıdalık formundan daha uzak bir dışarı ki bu noktadan itibaren aynı anda sonsuzca daha yakın olacak bir dışarı...kuvvetlerin formların uzayından başka bir uzayda, tam da ilişkinin bir ilişkisizlik, yerin bir yersizlik, tarihin bir oluş teşkil ettiği Dışarısının uzayında hareket etmeleri... Dışarısı her zaman bir geleceğe açılır. Hiç bir şey asla bitmez çünkü hiç bir şey asla başlamamıştır; her şey başkalaşır. Bu anlamda kuvvet, kendini yakalayan diyagram için bir potansiyel veya kendini direniş kapasitesi olarak sunan üçüncü bir kudret sergiler. Esasında bir kuvvet diyagramı, kendi ilişkilerine karşılık gelen iktidar tekilliklerinin yanısıra kendileri de katmanlarda, ama bunların değişimini olanaklı kılmak üzere, gerçekleşen noktalar düğümler odaklar gibi direniş tekillikleri sunar.

İktidar diyagramı disipliner bir model ortaya koymak için hükümranlık modelini terkettiğinde, yaşamın yükümlülüğünü ve yönetimini üstlenen biyo-iktidara ve ya popülasyonların biyo-politikasına dönüştüğünde yeni bir iktidar nesnesi olarak ortaya çıkan yaşamdır. Bu noktada hukuk hükümranın ayrıcalığını oluşturan şeyi, yani öldürme hakkını (ölüm cezası) giderek reddederken çok daha fazla toplu katliama ve soykırıma izin verir. Bunu o eski öldürme hakkına dönmekle değil aksine kendisinin en iyi olduğuna inanan ve düşmanını artık o eski hükümranın hukuki düşmanı olarak değil zehirli ve ya bulaşıcı bir madde bir nevi biyolojik bi tehlike olarak gören bir popülasyonun ırkı,yaşam alanı, yaşamı ve hayatta kalma koşulları adına yapar...Direnmek için insanı ileri sürmeye gerek yoktur. Direnişin eski insandan çekip çıkardığı şey, Nietzche'nin dediği gibi daha büyük,daha etkin, daha olumlayıcı, olanaklar açısından daha zengin bir yaşamın kuvvetleridir. Üstinsan asla bundan başka bir anlama gelmemiştir. Yaşamı bizzat insanın içinde özgürleştirmek gerekir zira insanın kendisi insan için bir hapsetme biçimidir. İnsanın içindeki kuvvetler ancak dışarıdan gelen kuvvetlerle ilişkiye girmek suretiyle bir form oluşturuyorsa, bunlar şimdi hangi yeni kuvvetlerle ilişkiye girme riskiyle karşı karşıyadır ve bundan artık Tanrı ya da İnsan olmayan hangi yeni form ortaya çıkabilir? Artık sonsuza taşınma veya sonluluk değil, bir sınırsız-sonlu söz konusudur, böylece sonlu sayıda bileşenin neredeyse sınırsız bir kombinasyon çeşitliliği getirdiği bütün kuvvet durumlarına müracaat edilir.Örnek: Artaud, Cummings, Dada,Burroughs...

İktidar,nesnesi olarak yaşamı aldığında yaşam da iktidara direniş haline gelir. İktidarın iktidara direnen bir yaşam ortaya çıkarmaksızın yaşamı amaç olarak almadığı ve son olarak da dışarının kuvvetinin diyagramları sürekli sekteye uğratarak altüst ettiği söylenbilir. Öbür taraftan direnişin çapraz ilişkileri sürekli olarak yeniden katmanlaşmaya, iktidar düğümleriyle karşılaşmaya veya hatta bunları üretmeye devam ederse?

-katmanlar üzerinde oluşmuş, biçimselleşmiş ilişkiler (bilgi)

-diyagram düzeyinde kuvvet ilişkileri (iktidar)

-dışarısı ile olan ilişki ya da mutlak ilişki, ilişkisizlik olarak ilişki (düşünce)

Yukarıdakilere ek olarak her türlü iç dünyadan daha derin olacak bir içeri de mevcuttur..Dışarının içselleştirilmesidir, Bir'in ikilenmesi değil Öteki'nin yeniden ikilenmesidir. Aynı'nın yeniden ürtimi değil Farklının tekrarıdır. Bir Ben'in sudur etmesi değil her daim öteki olanın veya bir Bensizliğin içkinliğe koyuluşudur. Bükme, yeniden katlama, sabitleme, terzilikteki duble kenar işlemi gibidir. İçeri daima dışarının ikilemesi olacaktır. ..İkilemin Grek versiyonu: Bir maharet olarak kendiyle ilişki, ' insanın başkalarına uyguladığı iktidarın içinde kendine uyguladığı iktidar', insan kendini yönetemiyorken nasıl başkalarını yönettiğini düşünebilir? Dışarıya ait olan şey kuvvettir çünkü esasen başka kuvvetlerle ilişki anlamına gelir: Kendi içerisinde diğer kuvvetleri etkileme (kendiliğindenlik), ve diğerleri tarafından etkilenme (alıcılık) kudretinden ayrı düşünülemez. O halde ortaya çıkan sonuç, kuvvetin kendiyle kurduğu ilişki, kendini etkileme kudreti, kendinin kendi üzerindeki etkisidir. Grek diyagramı uyarınca yalnız özgür insanlar diğerlerine hükmedebilir. Foucault'nun temel fikri, iktidar ve bilgiden türetilen ama onlara bağımlı olmayan bir öznellik boyutu fikridir. Yunanların yaptığı budur. Kuvvetin kuvvet olmayı bırakmayacağı şekilde, kuvveti katlamışlardır. İçerideliği, bireyselliği veya öznelliği göz ardı etmek bir yana özneyi icat etmişlerdir, ama bir türev veya bir özneleşmenin ürünü olarak. Özneleşme, kendiyle ilişki kendini sürekli yaratır. Ama kendini yaraatırken sürekli dönüşür, kipini değiştirir, öyle ki Grek kipi çok uzak bir hatıra olarak kalır. İktidar ve bilgi ilişkileri tarafından ele geçirilen kendiyle ilişki, başka yerlerde ve başka şekillere sürekli ortaya çıkar. Dört çeşit katlanma, özneleşme kıvrımı vardır. İlki maddi yönümüze ilişkin olup kıvrım tarafından kuşatılır ve içine alınır. İkincisi kuvvetler ilişkisinin kıvrımıdır. Üçüncüsü bilginin veya hakikatin, sonuncusu da dışarının kıvrımıdır. Belki de Doğu böyle bir fenomen sergilememiştir ve dışarının çizgisi burada boğucu bir boşluk içerisinde asılı kalır. Bu durumda çilecilik bir yok oluş kültürü veya böylesi bir boşlukta herhangi bir belirli öznellik üretimi olmaksızın nefes alma çabasıdır.

Kuvvet, kendinin kendini etkilemesi ve kendinin kendi üzerindeki etkisi olacak şekilde katlanabilir mi ki dışarıda da kendi başına kendiyle eşzamanlı bir içeri oluşturabilsin? Yunanlıların yaptığı mucize değildi.

23 Ağustos 2015 Pazar

Alain Badiou - Deleuzecü siyaset diye bir şey var mıdır?

15 sayfalık bir konferans metnini başka bir derlemeye dahil etmeden basıp satmak ne kadar doğru, bilemiyorum. Ama baskıya gösterilen özeni de görünce olumsuz bir cevap vermeyeceğim kendi kendime sorduğum bu soruya.
Badiou bu kitapçığın başlığında da yer alan soruya cevaben Deleuze'un bilim, sanat ve felsefe olarak üç tür düşünce sıraladığından bahisle konuyu açıyor. Yine de bu siyaset namına görüş belirtmediği anlamına gelmiyor. Bir sanat siyaseti, bir bilim siyaseti ve bir felsefe siyaseti olduğunu düşünür Deleuze. Bu haliyle siyaset yeni bir şeyin yaratımıdır. Diğer anlamı ise yeni kapitalizm biçimlerinin analizidir. Dünyaya inanmak, olayları yağdırmak ve denetimden kaçmak Deleuze'un etik maksimleridir Badiou'ya göre. Bu maksimler olumsuz maksim (denetimden kaçmak), öznel maksim (dünyaya inanmak) ve yaratıcı maksim (olayları yağdırmak) olarak ayrılabilir. Bu üçünün arasındaki bağ Deleuze'un etiğini oluşturur. Yazar, 11 eylül ile ilgili bir soruya ise şöyle bir cevap verir:
Olay yeni bir şeyin yaratımıdır. Buradaki yaratım nedir? Ölümün yaratımıdır. Ölüm ise yaratım değildir. Yaratım daima yaşamı barındırır. Ve bu Deleuze için çok özel bir biçinde böyledir çünkü Deleuze'de yaşam bizzat varlığın adıdır. Bu yüzden de bir olgudur ölüm ve korkunç bir olgudur, ama bir olay değildir.
Modern kapitalizm analizi tanımıyla siyaset, yaratıcı değildir yazara göre. Yeni bir şeyler yaratan ise siyasetin ilk anlamıyla irtibatlandırılan ve  tarihin parçası olmayan en somut örnek olarak 1968'de yaşanan oluş kavramı oluyor, Burada aklıma kapitalizmin yaratıcılığı  ya da kapitalizmde yaratıcılık reddedilirken kriterler nelerdir sorusu geliyor.
Spinoza'da Tanrı olduğumuzu bildiğimiz an..Tanrı'nın bir parçası, evet ama bizzat Tanrı olan bir parçası. Demek ki insanlarda Şeytan'dan Tanrı'ya diyalektik bir değişmenin imkanı bulunuyor. Güzel bir umut.

14 Temmuz 2013 Pazar

Madan Sarup - Post-yapısalcılık ve Postmodernizm

Postyapısalcılık ve postmodernizm gibi hayli kapsamlı iki konuyu Lacan, Derrida, Foucault, Deleuze ve Guattari, Cixous, Irigay ve Kristeva gibi feminist isimler, Lyotard ve Baudrillard üzerinden okuyucuya aktarmaya çalışan Hint asıllı yazar kendi görüşlerini de ortaya koymaktan kaçınmıyor yapıtında. Misal, Foucault'dan pek hazzetmiyor yazar. Lakin sıkı Lacan'cıdır. Marksizmi bütünüyle terketmeyerek savunmacı bir rolü sahiplenir. Bu kadar ismin bir arada anıldığı bir kitap yerine ister istemez okuyucu ansiklopedi beklentisi içine giriyor ki kitap 200 sayfayı bir miktar geçiyor. Dolayısıyla kitabın Türkçe'ye çevrilmeyen orjinal adının hiç farkına varmıyoruz aslında. Post-yapısalcılık ve postmodernizme giriş rehberi.
Kitap özne ve birey arasındaki farkı yansıtarak açılıyor. Descartes'ın düşünüyorum öyleyse varım tümcesindeki ben, kendini bilen bilinçli bir özne olarak aslında post-yapısalcılığın eleştirisi altındadır. Bu anlamda özneye bağlı kalan Lacan, Foucault ile Derrida'dan daha ayrıksı ve doğru bir noktada durur. Postyapısalcılar, yapısalcılar gibi tarihselciliğin eleştirisini yapmaktadırlar. Genelde gösterilen karşısında göstereni önemseyerek anlamı eleştirmek de postyapısalcıların diğer bir özelliğidir. Son olarak da felsefenin eleştirilmesi sözkonusudur.
Lacan psikanalize dayanarak çoğunlukla görüşlerini belirlemiştir. Ona göre benlik ve toplum arasında hiç bir ayrılık yoktur. Çünkü insanlar dili benimseyerek toplumsal olur, bizi özne kılan dilin kendisidir. Lacan deliliği biyolojik yolla açıklayanlara karşı organik yaklaşımları reddeder. Delilik yalnızca zihinsel değil tüm varlığı kapsar. Lacan Freud'un kelimeleri ile konuşur, onları esnetir, yadsır, karşı gelir, yeniden kurar, kısacası revize eder. Freud'un tersine Lacan'a göre bilinçdışı mantıksal düşünce karşısında ikinci önemde bir role sahiptir. Ya da insanın doğuştan gelen bir doğası yoktur. Düşler kesin anlama sahip olmayan metinlerdir.  Hatta Lacan fallus terimini fiziksellikten kurtararak teorisine farklılaştırarak dahil eder. Ona göre psikanalistler doğrudan doğruya bilinçdışında olanla ilişkiye geçmeli yani bilinçdışının diliyle alıştırma yapmalıdırlar, şiirin uyakların içsel mırıldanmaların diliyle. Dil, herhangi bir kimsenin ayrı bir varlık olarak kendinin ayırdına varmasının önkoşuludur. Özneleri, aralarında birbirlerine göre taşıdıkları karşıtlıklar yoluyla tanımlayarak, Ben-Sen diyalektiliği vasıtasıyla öznelliğin temelini oluşturur. Bilinçdışı kendisini düşlerde, şakalarda,dil sürçmelerinde arazlarda gösterir. Dil bilinçdışının da varlık koşuludur. Lacan için Odipus kompleksi çocuğun kendisinin , dünyanın ve başkalarının farkına varmasıyla kendini insanlaştırdığı bir andır.
Lacancı dil görüşünde bir gösteren her zaman başka bir göstereni gösterir. (gösterilen ile gösteren bağıntısı yoktur yani) Hiç bir sözcük eğretilemeden ( bir gösterenin yerine başka bir gösterenin geçmesidir) özgür değildir. Anlamlama zincirinde bir kayma sözkonusudur. Bu yüzden hiçbir anlamlama edimi doyuma kavuşmaz. Her sözcük ancak diğer sözcükler doğrultusunda tanımlanabilir. Örneğin başkalarıyla olan ilişkilerimizi tanımlamaya çalıştığımızda her zaman bir boşluk bir gedik mevuttur. Hiçbir zaman başkasının bize verdiği karşılığın anlamından emin olamayız. Kimliğimizle ilgili bir düşünceye sahibizdir ama bu gerçekliğe karşılık gelmez. Özne bir süreçtir asla tamamlanamaz.
Freud için fikirlerini inşa ettiği yapı içgüdü ve dürtü üzerinde yükselirken bu Lacan için arzudur. Arzu, bütüne erişmeye yönelik varlıkbilimsel bir çabadır. Aslında bu terim Hegel tarafından geliştirilmiştir. İnsan misal açlığı deneyimlerken o arzunun bilincine varmakla kendisinin de bilincine varır. Birey arzusunu ifade etmek için ister istemez ben sözcüğünü kullanır. Arzunun beni, arzulanan ben-olmayanı yok eden, dönüştüren ve özümseyen bir eylemle gerçek bir olumlu içerik kazanan bir boşluktur. Arzu, başkasının arzusunu da arzuladığı zaman insancadır. Hegelci felsefenin tikellik ve tümellik terimleri de efendi köle ilişkisi bağlamında Lacan'ın arzu üzerindeki düşüncelerine yansır. Tikellik bireysel bir eyleyene karşılık gelir. Tümellik ise insan varoluşunun toplumsal yanına. İkisinin birleşimi bireyselliği meydana getirir.
Lacan'a en büyük eleştiri feministlerden gelmiştir. Bununla birlikte genellikle görüşleri tamamiyle reddedilmemiş uyarlanıp geliştirmeye çalışılmıştır. Özellikle eleştiriler kuramın erilliğe dayanması yönünde yoğunlaşmıştır.
Derida'nın dil anlayışında da gösteren doğrudan doğruya gösterilene bağlı değildir. Anlam sürekli olarak bir gösterenler zinciri boyunca devinir ve asla onun kesin yerleminden emin olamayız, çünkü anlam tek bir göstergeye bağlanamaz. Gösterge her zaman başka bir göstergeye yol açar-gönderir, bunlardan birinin yerini bir başkası ile değiştirmek kimileyin göstereni gösterilen yapar. Anlamın çevrede dolanıp durmasına eğretileme diyebiliriz. (somut bir örnek olarak Marksist alt-yapı üstyapı terimlerinin aslında inşaat ile ilgili olması)  Bu yüzden gösterge üzerinde bozuma sokmak gibi bir üsluba bağlı kalınarak çalışabilir. Yapıbozum, herhangi bir metin içinde geçen kavramların metnin bütünlüğü açısından tutarsız ve ikircikli kullanımlarından yola çıkarak, metnin yazarının kurduğu kavramsal ayrımların başarısızlığını açıklamak amacıyla geliştirilmiş bir metin okuma yöntemidir. Gayitri Spivak süreci daha da somutlaştırır:
Metnin şifresini çözerken geleneksel yollara başvuruluyorsa eğer, ne yapılıp edilse üstesinden gelinemeyen bir çelişkiyi besleyen bir sözcük ile karşılaştığımızı görür, bu çelişkili sözcük nedeniyle kimileyin çelişkinin bu ucu kimileyince diğer ucu doğrultusunda çalışırız; böylelikle metnin bütüncül bir anlamı olmadığına işaret eder ve o sözcüğü yakalamış oluruz. Yok eğer eğretileme bize yananlamlarını gösterir gibi olursa, o zaman o eğretilemeyi yakaladık demektir. Metnin gizli yapısındaki eğretileme serüvenlerini açığa çıkartmanın peşinde koşmakla, metnin daha baştan kendi kabul ettiği kuralları çiğnemesini ve metnin karar verilemezliğini açığa çıkartmış oluruz. 
Doğruluğun dağılıp saçılmasını, birliğin patlatılıp parçalarına ayrılmasını, sağgörülü tartışmalar yerine hakkında karar verilemez tartışmalara geçilmesini, ciddiyet ve uysallık yerine şenliğin ve histerinin konulmasını övgüyle karşılar yapıbozumcular. Dolayısıyla yorumlamadan öte bir şey yoktur. Bu metin hakkında karar verilemezlik konusu, Derrida'nın tarihdışı ve siyaset açısından kaçamak yanıtlarla dolu oluşu ile birleşince statükonun devamını sağlatıcı olması eleştirisiyle yüzyüze gelmesi de kaçınılmaz oluyor.
Derrida, düşüncemizdeki metafiziğin yaşamını sürdürmesine önayak olan madde/tin, özne/nesne, yanlış/doğru, ruh/beden, metin/anlam, içsel/dışsal gibi karşıtlıkların yapıbozuma uğratılarak kırılabileceğine inanmaktadır. Doğa/kültür gibi bir zıtlığı da reddederek, doğanın kendisine sürekli yeni şeylerin eklendiği sürece varolduğunu belirtir. Bu yüzden uygarlık üzerine düşünümde örneğin, yapısalcıların imgelediği türden salt otantik diye bir şey yoktur, kaybolan masumiyet romantizmi yanılsamadır. Aynı sebepten Freud'un doğrucu ve otantik düşününü devam ettirdiği Lacan'a da şüpheyle yaklaşır, Derrida.
Gelgelelim Foucault'ya. Foucault dışsal şiddetin yerini içsel şiddete nasıl olupta geçtiği temasını işler. Hatta ona göre ortaçağda deliler kilitlenmeyerek sınırsız bir özgürlüğe sahiptir. (hakeza cinselliğe18., cinsel yaşama ise 19. yy dan itibaren sahip olmuştur insanoğlu. Bundan öncesi sahip olduğumuz tek şey kuşkusuz yalnızca bedendir) Bununla birlikte Foucault, ussallığın bakış açısından deliliğin ruhunu nasıl yakalayabildiğine dair eleştiri altındadır (ki bence toplumun normal diye sunduğu prototipin gayet uzağında olmasıyla haksız bir eleştiri). Bu süreçte suçu işlemekten çok suça niyet etmek artık temel suçluluk ölçütüdür. İktidarın disipliner karakter kazanmasıyla denetlenebilen bir yasadışılığın yararlılığı da keşfedilmiş oldu. Bu genel bir gözetleme için toplumun bütünün polisleştirilmesine hem bir araç hem de meşru bir zemin sağlamıştır. Yazar tarafından panopticon, sonsuz bilgi sahibi hristiyan tanrısına benzetildiği gibi usdışı kaynaklı arzuların içsel gözetimcisi Freud'un süper ego-üstben kavramına da benzetilir. Foucault'nun iktidarın sadece olumsuzluğa işaret edilmesine ve bastırma varsayımına da itirazı vardır. Özgürleşme de başka bir kölelik biçimidir, çünkü halihazırdaki doğal cinselliğimiz gerçekte iktidarın bir ürünüdür. Yani bireyler iktidar ilişkileriyle belirlenir. Aynı zamanda iktidar ekonomiye ikincil bir konumda ya da onun hizmetinde olan bir şey değildir. İktidar ilişkileri egemen ya da devletten yayılmaz, ne de iktidar belli bir birey ya da sınıfın özel mülkiyetindedir. Elde edilebilecek ya da gasp edilebilecek bir mal değildir. Daha çok bir ağ niteliği taşır ve iplikleri her yere yayılır. Dolayısıyla iktidarın uygulanması üzerine eğilmemiz gereken konudur. İktidar burjuva sınıfının siyasal ve ekonomik yararına kullanılmaya başladıkları andan itibaren yaygınlık göstermiştir. İktidarın uygulanması yeni bilgi nesnelerinin ortaya çıkmasına yol açar. Bilgi olmadan iktidarın uygulanması ve bilginin iktidara yol açmadan varolması olanaksızdır. Özne de çok yönlü, dağınık ve belli bir merkezden yönetilemeyecek söylemlerin beşiği olarak anlanmalıdır. Foucault Althusser ile gelecekte asla şeffaf bir toplum olamayacağımız görüşü üzerinde ortaklaşır. İkisi de anti-hümanist bir yaklaşımın takipçileridir. Poulantzas ile de iktidar ilişkilerinin üretkenliği konusunda benzer fikirler savunurken Foucault her zaman küçük ( ve yerel olsa gerek) başkaldırıların önemine inanır. Madan Sarup, kişisel eleştiriler konusunda elini korkak alıştırmaz, haklı haksız sorguları vardır: İktidar her yerdeyse nasıl direnilir noktasında direniş kavramı , devlete yönelik çözümleme eksikliği, sınıfların ve sınıf mücadelelerin gözardı edilmesi, görüşlerinde bilimsel değergelere dayanılmaması, cinsel ayrılıklar karşısındaki körlüğü...
Deleuze ile Guattari arzuyu iki türe ayırır: Paranoyak ve faşist birincisi, şizofrenik ve devrimci diğeri. Faşizme karşı mücadele etmek faşist paranoya yerine devrimci şizofrenyamızı kurmak için kafalarımızdaki faşizm ile de savaşmak gerekir. Bununla birlikte Marksizm de üstizge -mastercode-ye dayanmaktadır yani yorumlamaya ihtiyaç duyar. Anlam üretilmesi açısından da aşkın konumdadır. Bilinçdışı arzuyu üretirken arzunun psikanaliz tarafından ister istemez bastırılması, onu devletin bekçi köpeği durumuna sokar. Lacan'ın kişinin toplumsallaştığı Odip çözümlemesini hatırlarsak, bu simgesel geçişin kişiler için trajedi boyutunda etkisi olduğuna inanır ikili. Şizofren gibi marjinal kümeler ise ki ikili tarafından yüceltilir, bu komplekse hiç uğramamışlardır. Sonuçta Deleuze ve Guattari'nin üretken arzusu, Nietzche'nin iktidar istencinden başka bir şey değildir.
Jean François Lyotard, usdışının da gündelik dil gibi bir yapısı bulunduğunu ve bu dilin Başkası'nın dili olduğunu öne süren Lacan'cı görüşü eleştirir. Lyotard'a göre modern sanat insanı özgürleştirebilir. Benzer şekilde sembolik eylemlerin şok edici etkisine inanır. Şeyleri sürekli kurumlaştırmaya çalıştığımız sürece, sözkonusu şeyleri asla oldukları gibi yaşayamayız. Yaşamda siyasetten önemi şeylerin de varolduğunun altını çizmektedir yani. Lyotard, şimdilerde Marksizmi dinsel bir söylem biçimi olarak görmektedir, her türden zulme maruz kaldığı varsayılan işçi sınıfı gelecekte bir gün dünyayı kurtaracaktır. Dil kuramında Wittgenstein'in dil oyunlarından etkilenmiştir. Lyotard için konuşmak her zaman kavga etmektir. Geleneksel toplumlarda anlatısal biçimin üstünlüğü sözkonusudur. Anlatılar (popüler öyküler, söylenceler, efsaneler ve masallar)  toplumsal kurumlara meşruluk kazandırırlar. (Lyotard'ın öğrenmenin bilgisayar diline dönüşerek geleneksel öğretmenin yerine hafıza bankalarının geçebileceğine dair görüşleri internet tabanlı bilgiye ulaşım çağında ufuk açıcı bir perspektif sunuyor.) Öğrenciler için yaşamsal değeri olan, herhangi bir sorunu şimdi ve burada çözerken gerekli verileri yaşama geçirebilme potansiyeli ve ilgili verileri etkili bir strateji doğrultusunda organize edebilme yetisidir. Lyotard için üstanlatılara dayanan genelleştirici büyük öykülere karşı bireysel ve parçacıklı yerele dayanan küçük öyküler her zaman yeğdir. Her bir tarafın kendi doğruluk iddialarını askıya alarak diğer tarafın bakış açısının ayrılığına saygı gösterdiği çoğulcu bir bakış açısını benimsenir.
Feminist kuram altında, Cixous, Irigay ve Kristeva'nın görüşleri incelenir. Kültür/doğa , erkek/kadın gibi karşıtlıklarda terimlerden biri diğerine göre daha üstün tutulur. Yani Hegelci diyalektik hareket birbirine karşıt iki terim arasındaki iktidar eşitsizliğine dayanır. Cixous, kadını fallusun üstün konumuna mahkum etmelerinden ötürü gerek Freud'cu gerekse Lacan'cı cinsel ayrım örnekçelerini reddeder. Bunların yerine, cinsel ayrımın yadsınması olarak değil ama çoksesliliğin, erilliğin ve dişilliğin birey öznedeki eşanlı bulunuşunun ve bireyin içindeki dişilliğin canlı bir farkedilişi anlamında kullandığı çift-cinsiyet (bisexuality) olanağından sözeder. Irigay için kadını erkekleştirecek hali hazırda geçerli olan dizgenin terimlerini kabul etmek büyük bir tehlikedir. Irigay aydınlanmanın usunu tam anlamıyla eril bir us olarak görür. Batı kültürü tekcinsli bir kültürdür, kadının değergesi erkekten daha az, erkeğe göre aşağıda ve eksiktir.Yansız olarak alınan herşey, örneğin felsefe ve bilim, gerçekte cinsiyet bağımlıdır, her şey erkek öznesinin söylemidir. Bunu değiştirmenin tek yolu ancak güçlü bir dişil simgesel yaratmakla olanaklıdır. Kadının altından kalkılamaz sorunlarla karşılaşması da , kadının bunların (nefret, kıskançlık ve rekabetin kadınlar arasındaki yaygınlığı) üstesinden gelebileceği bir simgesellik bulamamasından kaynaklanmaktadır. Anne-kız ilişkisi, kadınların simgesel düzende annelik işlevinden apayrı bir kimliğe sahip olmalarını oldukça zorlaştırmaktadır.  Sözkonusu görüşe göre kadınlar ben ile başkası arasındaki ayrımın açık olmadığı, içlerinde kimliklerini kaybedecekleri ilişkilere girmeye hayli eğilimlidir. Yine bu kadının simgesel düzendeki konumunun belirtisi yada sonucudur. Sonuçta, kadınların kendilerine özgü bir dil oluşturmak zorundadır. Kristeva bölünmüş ve merkezini yitirmiş bir konuşan özne düşününe sahiptir. Dil yalnızca düşünüme dayanan toplumsal ilişkilerin tersine üretkendir. Kristeva Cixous'un tersine dilin dişil görünümlerine kadının libidosunda yer vermez. Dişil, erkek ve kadın yazarlara açık bir dil kipidir bu anlamda. (Şiirden dergisinin kadın dosyasında Gülten Akın'ın şiirin dişilliği konusundaki görüşlerini hatırlatır) Anne ise kadının yaşadığı annelik deneyiminden çok anneliğe ilişkin eril bir düşlemin sonucudur. Kadınlar için Odip düzleminde iki seçenek vardır: kadının ruhsal yaşantısını Odipus dönem öncesi içeriğinin değerini arttıracak ve onun bilinçdışını simgesele iade edecek olan anneyle özdeşleşme, ya da aynı simgesel düzenden kendi kimliğini türetecek ve bir kadın yaratacak olan babayla özdeşleşme.Göstergesel anneyle, simgesel ise Baba Yasasının tahakkümü ile ilintilidir. Göstergesel her ne olursa olsun güçlendirilmelidir. Ancak yıkıcı göstergesel süreçler hem karizmatik bir lidere duyulan sevgiyle hem de çok daha keskin ve bozulması olanaklı olmayan sıradüzensel bir organizasyonla özdeşleşmesi faşizm gibi bir yöne sevkedilebilir. İnsanları erkek-kadın olarak ayrıştırmayan ve feminist tutumlara karşı anlamaz bakan biri olarak Bibliotech dergisinin 18. sayısındaki A.Adnan Akçay'ın Mühim Olan İnsanlık makalesi oldukça anlaşılır bir somutluğa sahip olmasıyla çarpıcıdır.
Postmodernizm ile birlikte düşünülen başlıca özellikler, sanat ve gündelik yaşam arasındaki sınırların silinmesi, elit ve popüler kültür arasındaki sıradüzensel ayrımın çökmesi, biçemsel eklektizm ve kodların karışımı,yüzeysellik,vurgunun içerikten biçime kayış, gerçekliğin imgelere dönüşümü, zamanın sürekli bir şimdiler dizisine parçalanması,...
Baudrillard her bireyin belli bir düzendeki yerini nesneler aracılığıyla aradığına inanır. Metaların işlevi bu anlamda yalnızca bireysel ihtiyaçları karşılamak değil aynı zamanda toplumsal düzenle ilişkisi açısından bireyi anlatımlamaktır. Tüketim nesneleri en iyi , özgül bir ihtiyaca ya da soruna yanıt olabilecek bir arayış değil, ama arzuyu kışkırtmak yönünde tüketilemez bir yetiye konu havada uçuşan bir gösterenler ağıdır. Baudrillard'ın simgesel mübadele düşüncesi, üretken etkinliğe yönelik olumlu bir karşı savdır. Baudrillard çok daha fazla enformasyonun ama çok daha az anlamın bulunduğu bir evrende olduğumuzu söyler. Bu bombardımanla başa çıkabilmenin tek yolu, imgeleri yalnızca gösterenler, yalnızca yüzeysel görünüşler olarak kabul etmek ve bunların anlamları ile gösterdiklerini reddetmektir. Ona göre doğruculuk ve eleştiri modası geçmiş ümitsiz kavramlardır. Baudrillard'ın konumu ahlaksal ve siyasal bir nihilizme yol açtığına dair eleştirilerle karşı karşıyadır.


10 Haziran 2013 Pazartesi

Claire Colebrook - Gilles Deleuze

Deleuze postyapısalcı felsefenin temel taşlarını özellikle Guattari ile birlikte yazığı kitaplarla döşeyen bir isim. Felsefecinin biyografisinden çok geliştirdiği kavramlara eğilen bu kitap vasıtasıyla görüyoruz ki görüşleri özellikle matematik zekası benim gibi düşük olan biri için kavraması oldukça güç. Misal diferansiyele sırtını yaslayan oluş kavramı.
Felsefecinin ve post-yapısalcılığın itiraz noktası şu: Başta bir varlık tahayyül ederiz, sonrasında bu varlığın oluş aşamasına geçip farklılaştığını düşünürüz. Tam tersine dünyayı bilme  açısından bir kuruluş ve temel noktası verebilecek statik bir farklılıklar yapısının incelenebileceği reddedilir. Hatta hakikat, gerçek de yoktur. Fenomenler bir dünyanın görünüşüdür ama simulakra (imge diyelim biz), arkalarında hiç bir köken veya temel bulunmayan kendi başlarına bir görünüştür. Temelsiz ve nedensiz... Bu sebeple bırakınız insanı en küçük organizma bile bir simülasyon olayıdır ve görünüşlerin etkileşimidir. Nietzche'ci bir yaklaşımla görünüşlerin arkasında gerçeğin olmaması ama diğer görünüşlerle bağlantıları sergilemesi, insanları umutsuzluğa sürükler, nihilizme kapıyı açar. Hiç bir vakit ulaşılmayacak bir cennetin peşinde koşarız. Hani hep geçmiş bayramlar daha güzeldir ya. Sanki gerçek bir bayram kutlaması vardır fi zaman önce, herkesin mutlak mutluluğu tattığı.
Filozof özellikle felsefe, sanat (sinema ve edebiyat) ve bilimin gücüne odaklanmıştır. Bunların ne olduğuna değil, neye hizmet ettiğini irdelenmelidir. Yani geliştirilen kavramlar tepkisel değil etkin olmak zorundadır. Kendilerini temsiller olarak değil yaratılar olarak sunmalıdır.
 Mutluluk kişinin hayatını etkin olarak yaşama kapasitesi veya gücüdür.Oysa bize görünen dünyanın üzerinde ve ötesinde bir hakiki dünya bulmaya çalışırsak tepkisel olarak yaşarız.
Felsefe, dili basit tanımlardan ve kanıların değişmezliğinden kurtarıp kavram ve sorunlara taşıyorsa, sanat da duygular ve algılar yaratır. Kanı, kavramların bilinen biçimlerini geneller, indirger ve dil aracılığıyla iletişim ve enformasyon olarak paylaşılabilecek ortak bir dünya olduğunu varsayar. Misal, küflü bir İtalyan peynirini sofrasında bulan bir kişi duyusal olarak halinden rahatsız olur, bundan hoşlanmıyorum demekle kalmaz. Bu yemek değil ve hatta bunu ağzı olan kimse yiyemez (sözcükleri azcık değiştirdim böylesi daha eğlenceli) diye bahsi geçen aşamalar aracılığıyla peynirin kötülüğüne dair kanı geliştirebilir. Kulağımıza gelen yabancı bir dili hemen medeniyet seviyesi ile karşılaştırırız örneğin, küçümseriz.
Bilim dünyayı gözlemlenebilir ilişki hallerinde sabitlerken, felsefe geliştirdiği kavramlar sayesinde sorunlara ilişkin yeni bir düşünme biçimi üretir. Sanat ise duygu ve algıları yaratır. Sinema, filozofun görüşlerinde zaman-imge, hareket-imge gibi yeni kavramları icat etmesine sebep olduğu için özellikli bir yer tutar. Kameranın açıları sayesinde hareketin dolaysız anlatımı ve düşünce hayatının hareketliliği hareket-imgeyi, zamanın dolaysız sunulması yani bir hareketi diğerine bağlayan şey olarak gösterilmemesi de zaman-imgeyi tanımlıyor. Sinema böylece zamanı ve hareketin kendisini sunabiliyor. Elbette bütün filmler imgelerin kuvvetiyle oynuyor değildir ama imgeleri sabit bir bakış açısından özgürleştirme gücü ve potansiyeli sinemayı sinema yapan şeydir.
Duygu uzamsallaştırıcı olmaktan çok yeğinleştiricidir. Dünyayı genlikle uzamsal nesneler kümesi olarak ve birleşik, ölçülebilir bir mekan olarak görürüz. Andan ana değişen bir renkler, tonlar ve dokular dünyası görmeyiz. Oturduğum yerin karşısında sallanan hışırdayan ağaç yaprakları benim için yeşildir der geçerim. Ama bir an ışık vurur, bir an bir bulutun gölgesi. Aynı renk değildir halbuki. Hep bir dinamizm...
Zaman hayatın hareket ve oluş gücüdür yani hareketler üretir.Sanat duygu aracılığıyla zamanın yıkıcı gücünü geri teslim eder. Artık hayatı zaman aracılığıyla akan birleşik bir bütün olarak görmeyiz, bütünün şekilleneceği ayrı oluşlar, hareketler ve zamansallıklar görürüz. Zaman da duygu gibi yeğinleştiricidir. Bir bitki, hayvan ve insan gözlemcinin süreleri arasında farklılıklar örneği kanıt olabilir buna. Yani hayatın düşünebildiğimiz veya sezebildiğimiz farklı ritimleri ve atımları vardır. En büyük yanılsama hayatın bir andan diğerine aktığı ve bizim genel bir zaman çizgisi üzerinde olduğunu düşünmemizdir. Hareket-imge sayesinde bu farklılaşan zaman akışını dolaylı da olsa hissedebiliriz. Buradaki kilit sözcük sezgidir. Bir şeyin gerçek biçiminde algılanışının ötesinde geçip onu oluşturan sanal bileşenlere ulaştıran yöntemdir sezgi. Diyalektiğin tersine çelişkiler ve farklılıkların gerilimli kalmasına müsaade edilmelidir. Hatta bir şeyin, ne olmadığı üzerinden tarif edilmesine dayanan diyalektiğe de eleştirel bir tutum takınmaktadır filozof. Farklılığı ve oluşu sabit noktalar gözünden gördüğü için olumsuz bir karakter taşıyan diyalektikten bizi zaman-imge kurtarır. Şunu anlamamızı sağlar: Hayat, ayrı şeylerin gerçekleştiği hareket ve oluştur. Dünya bir imgeler ve algılar akışıdır. Biz ise hareket eden şeyler dünyası görürüz ama bu ancak bir hareket bütününden soyutladığımız için mümkündür.  Kendi oluşumuzdaki hareketleri ve bizi ilgilendirmeyen farklılıkları gözardı ederiz. Ki gören herhangi bir göz bile bir hayat akışıdır zaten. Diğer bir deyişle de hayat, durağan bir dış dünyayı temsil eden ayrıcalıklı bir noktanın (insanın kendi içinde kapalı zihni) etrafında dönmez, diğerleri arasında bir makine olan zihin veya beyinle birlikte makineye özgü bağlantıların üremesidir hayat. Kısacası sinema insan gözü ve algılama için yeni olanaklar sunmasından dolayı Deleuze'ün fikriyatında önemli bir yer tutar. Hem zaten bütün varlıklar hayat-oluş akışında görece değişmez uğraklardır. Doğrudan oluşu algılayamayız bile.
Anlam, bir şeyin gerçekte ne olduğunu değil ama oluş gücünü ifade der. Hayatın anlamı üretebileceği tek yolun dil olmasının nedeni budur, çünkü sözcükler bir şeyi alıp diğer şeylerle sanal bağlantılar içine yerleştirmemizi olanaklı kılar. Anlam bir olaydır ama yeni oluş çizgileri üreten bir olay. Ne sanat ne de felsefe zaten orada olan bir dünyanın temsil edilmesiyle ilgilidir, bilakis bağlantılar üretmek ve arzulayan makineler olmakla ilgilidir.Bu duygusal bağlantılar insanı insan yapan şeyleri yaratır. Kendi felsefesini zamansız olarak olumlayan Deleuze, zamansız olmanın kapitalizm karşıtı olmanın ötesinde kapitalizmi ortaya çıkmasına izin vermiş olan gücün yıkılmasını gerektirdiğini öne sürer. Bu güç, aynılık eğilimi, tek tip nicelleştirme, tüm oluşların tek bir ölçü veya sermaye alanında sabitlenmesinde görülebilir. Hayatın karmaşıklığı ve farklılığını tek bir mübadele sistemine indirgeyebildiğimiz için kapitalizm vardır. Mübadil şey para da olur, çok-kültürcülük de, cemaatin iyi dilek mesajları da farketmez. Ancak hayatın yurtsuzlaşma sürecini sağladığı için olumlu bir yana da sahiptir. Yurtsuzlaştırmak derken, sırf dini sebeplerle yapılan bir resmin bu gün amacından bağımsız sanatsal veya duygusal gayelerle hiç de dindar olmayan sanatseverler tarafından değerlendirilmesi gibi. Dolayısıyla bu bakış açısı bizi insan denen kavramın bize dayatılan ırkçı bir imge olduğuna dair kabule götürür.
Az çok Foucault okumuşsak batı medeniyetinin aşkınlık üzerine kurulduğuna dair tezlere aşinayız demektir. Düşünme biçimimiz, kurumlarımız vesaire daima bir dışsal temele dayanmaktadır. Deleuze özneyi de bir aşkınlık biçimi olarak görür. Deneyimlerden özne oluşmaya başlar. Ama öncesinde zihinde benlikte düzenlenmemiş bir algılar ve düşünceler çokluğu vardır ki bu yığın, dış dünya kavramını üretir. Sonucunda dışsallık ve dışarısı arasında ayrım yapılır. Yaratıcı hayvanlar olabilmek için hakikat, varlık gibi aşkınlıkları inşa etmek durumunda kalırız. Yani her türlü temel, köken ve ya nihai dışarının deneyimin sonucu görülmesine bağlı olarak aşkınlık olumlanabilir. Ampirizm ise fikirlerin deneyim sonucu oluştuğunu savunur. Dünyanın kendisi bizim sonucu olduğumuz fikirleri veya imgeleri üretir. Buradan gelinmek istenen nokta Deleuze'un kendi felsefesinin tanımlarken kullandığı aşkın ampirizm terminin açıklanmasıdır. Hume'un klasik ampirizm öğretisinden farklı olarak aşkın ampirizm hiç bir temel, özne ve deneyimleyen varlık olmadığında diretir, yalnızca deneyim vardır. Bu red sayesinde ampirizm aşkın olur zaten.
Arzu olumlu ve üretken olup bir eksiklikten doğmaz.  Hayat kendisini devam ettirmeye ve zenginleştirmeye (farklılaştırmaya) çalışır. Bunu da diğer arzularla bağlantı kurarak yapar. Bu nedenle güç/iktidar arzunun bastırılması değil yayılmasıdır. Deleuze'cü felsefenin asıl amacı çıkarcılığın arzudan nasıl türediğini göstermektir.
Bu arada kitap Baudrillard ve Deleuze'ün farklı  simulakra yorumlarını karşılaştırır. Amerikada fotoğrafı en çok çekilen ahır artık turistik bir mekan olarak hizmet vermeye başlamıştır. Baudrillard açısından bu, ahırın gerçek fonksiyonelliğinden koparılarak sanallaşmasıdır, acınası bir haldir. Deleuze ise gerçeğin daima edimsel-sanal olduğunu öne sürer. Varlıklar kopyalama, taklit etme, görüntüleme ve simülasyon süreçlerinden ortaya çıkar. Oluşun sanal gücü sayesinde edimsel varlıklara sahibizdir. Hayatın her olayı, ahır olarak kullanılan ahır bile, simülasyondur. Çünkü herhangi bir şeyin ne olduğu, onun başka olma gücüdür. Kendisine bağlı olmama gücüdür.
Standardı ve normu olmayan kadın-oluş gibi kavramlar minör olarak nitelendirilerek olumlanır. Edebiyatın bir kısmı da minör-edebiyat şeklinde tanımlanarak ilerici bir araçsallığa taşınır. Sinemada efektler ve montajın büründüğü öneme edebiyatta üslup kavuşur.Üslup, konuşucuların ve mesajların saptanmasını sağlayan duyguların yaratımıdır. Dilin kendisini konuşuculardan ve niyetlerden özgürleştirdiği serbest-dolaylı üslup minör edebiyat eserlerinin verilmesini sağlar. Minör edebiyat ise zamansız bir geleceğin yolunu döşer. Minör bir politik gruba her katılım , o grubun ne olduğunu değiştirebilmesiyle değerlidir.
Amaçlanan şey, kendimizi hayatın algılanışlarının akışına kaptırmamızdır. İnsan böylece melez-oluş sürecine girerek kendisinden daha fazlası olur. Kaçış çizgileri meydana gelir. Yani özgürlük hayatı olumlamak için insanın ötesine geçmesi demektir. Daha somut olarak, zaten bir varlık çoklu oluşların gücüdür.Hayatta en yüksek ayıda karşılaşmayla mümkün olan bir şekilde değişim geçirip çeşitlenerek hayatımızı ve güzümüzü zenginleştiririz. Oluşlarımızı önceden verili kod ve normlarla sınırlandırdığımız ölçüde hayatımızı da kısıtlarız.