24 Ağustos 2025 Pazar
Michel Foucault - Bu Bir Pipo Değildir
12 Aralık 2023 Salı
Allan Megill - Aşırılığın Peygamberleri: Nietzche, Heidegger, Foucault, Derrida / Felsefe Yazın #23
Aydınlanmanın başarısızlığı yani modernizm-post modernizm gerginliği ile bağlantılı aynı çizginin savunucuları olarak addedilen dört filozofun, Nietzche, Heidegger, Foucault, Derrida, başta estetik, sanat ve kriz ekseninde olmak üzere yakınlıkları ve farklılıklarını inceleyen bu yapıt son iki felsefecinin yazıldığı dönem hayatta olması ile tam anlamıyla tamamlanmış bir projeye dönüşmese de kendi içinde hedefine ulaşmış durumda görünüyor. Yazarın Varlık ve Zaman isimli eserini okumaya bir türlü başlayamadığım Heidegger'ın bu eserinden sonraki dönemlerde ilk fikirklerinden uzaklaştığını belirtmesi, bir bakıma Foucault'nun da görüşlerini dinamik bir doğrultuda ama hep mükemmele yakınlaştırması geliyor akla, biraz hayal kırıklığı yaratmadı değil bünyemde. Yine de Heidegger'ın Nazizm ile flörtü kısa sürse de sonrasında hiç özeleştiri vermediği gibi gerçeklikleri öğrenmemize müsade etmekte.
Aslında tarihçi olan yazar Megill, kriz derken aklın ulaşabileceği muteber iyi, doğru ve güzel standartlarının ve bununla birlikte Kitabı Mukaddes'teki Tanrı Kelamı'nın yitirilmesini kastettiğini belirtiyor. Zaten modernizmin yenilgisi bu boşalan konuma yerleştiriği insan aklının soğuk bilimselliğe dayalı evrensel sorumluluk altından kalkamamasına dayanmıyor mu? İdeoloji sosyal insanın tinsel ihtiyaçlarını bir noktaya kadar oyalayabildi. Sonuçta sunaklar tekrar kuruldu ama bu sefer insanlar birbirlerini kurban ettiği bir dipsiz çukurdan, en baştan başladılar hayatı anlamlandırmaya. Döngüsellik...Kavramların içi zaten hiç dolu değildi ama varmış gibi davranılıyordu bir aralar. Şimdi herkesin orasını burasını tutup çekiştirdiği demokrasi, eşitlik, insan hakları gibi kavramlar saygınlıklarını hiç olmadığı kadar kaybettiler. Kötü birer şaka her biri. Güçlü olanın kendini haklı ilan ettiği ve ona göre davrandığı bir dönem dünya geneline yayılıyor. Bazıları öyleydi, şimdi hepten öyle, öyle de olması gerekir. Neyse uzun bir parantez oldu.
Ancak yazar, bu yukarıda kendimce özetlediğim teolojik kırılma yerine krizi tarihselciliğin (kabaca bir yorumla ilerleme inancının) çökmesine bağlıyor. Konu ettiği estetizmi sanat ya da dil ya da söylem ya da metini birincil insan deneyimi alanını oluşturan şey olarak tanımlıyor. Aydınlanma ideolojisinin muhalifi sanatın ve şiirin gücünü önemseyen romantikler ile ilk iki filozof arasındaki bağlantılar. ortaya konuyor.
Yaşamı olumlaması ile tanınan Nietzche sanata dünya yaratıcı bir önem atfediyor. Dünya bir sanat eseridir ama Tanrının elinden çıkma değil kendi kendini doğuran bir sanat eseri. Sanat , bizi kusurlu bir dünyaya karşı koruyan"iyi görünüş istemi"dir. İnsanların ağırbaşlı ve ciddi yönlerine karşı, coşkun, gezgin, dans eden, alay eden, çocuksu ve mutluluk verici bir şeydir. Mit de sanatın üzerine inşa olduğu bir zemin olarak merkezi bir rol oynar. (Nietzche'nin sanatın karşısına bilimi konumladırdığı pozitivist bir dönemi olduğu da unutulmamalı) Miti antik Yunan kültürünün dini gerçeklikle somutlanmadan önceki zemininde yeniden inşasını umut eder. Romantizm klişesine düşene kadar Germen efsaneleri canlandıran Wagner'e de bu yüzden bel bağlamıştır. Üslübu ile birlikte Zerdüşt de bu çabadan bağımsız okunmamalıdır.
Heidegger dünya yaratıcı gücü ilk başlarda sanat olarak belirtmişken sonraları dil olarak revize ediyor. Dünya kendi kendini yazan bir şiir diye betimleniyor. Sanat yapıtı şeyleri daha iyi görmemizi sağlamanın ötesinde yeryüzünün yeryüzü olmasını sağlar. Foucault da benzer şekilde deneyim ve dil uğraklarını terkedip söylemin yaratıcı güç olduğu tezine sarılıyor. Nietzche'de kriz paradigması Tanrı'nın ölümü nosyonu iken Heidegger'de dünya savaşı etkisiyle kriz ete kemiğe bürünüyor. Krizin nedenini bilimin özünden yani Yunan kültüründeki köklerinden- uzaklaşmış olmamıza bağlıyor. Varlık zamanda ve uzayda mevcudiyettir. Heidegger'deki baskın nostalji teması her türlü ayrımın,ayrılığın ve farklılığın dışlandığı bir mevcudiyete duyulan bir özlemdir. Köylülerin dünyasını idealize etmesi, teknolojinin Varlığı tehdit eder bir hal alması, çözüm olarak hiç bir şey yapmamaya yani itidale davet belli başlı konu ettiği izlekler. Ve biz Varlık (büyük V ile başlayan) neye tekabül ediyor, açıkca bilemeyeceğiz.
Foucault için merkezi önem taşıyan metin değil faaliyettir, bu yüzden kuralları yeniden formüle eder ve sonra da yıkar. Ne geçmişi ne de geleceği temsil etmekle ilgilenir, asıl derdi mevcut düzene bir dizi saldırıda bulunmaktır. Heidegger her eylem düzenin parçası olacağı kabulüyle edilgen bir tavır geliştirmişken Foucault kesintisiz bir eylem taraftarıdır. Çünkü nesnel bilgi yoktur ve tüm bilgiler iktidarla bağlantılıdır. Bu saldırıların amacı mevcut düzeni başka bir düzenle değiştirmek değildir. Devrim süreklidir çünkü gerçekleştirmeye çalıştığı ideal bir toplum imgesi yoktur. Yazılarında kurmaca ve parodi öğeleri saklıdır. Diğer aşırılığın peygamberleri gibi yazıları programatik olmaktan çok kışkırtıcı, yapıcı olmaktan çok sağaltıcı (tedavi edici) olma niyetindedir.
Derrida o kadar anlaşılmaz yazar ki onunla ilgili sadece birbirinden farklı görüşler, yorumlar öne sürülebilir. Örneğin Derrida'nın fikrinin edebiyata uyarlaması, doğru ya da yanlış bir temeli amaçlamamasına dayanır, yorumun ortaya konuşundaki teknik ustalık ve sözel parlaklıktır ve başka yorumları harekete geçirebilme gücüdür. "Metin dışında hiçbir şey yoktur" Yazının görevi bir şey söylemek değildir, tam tersine gerekçesi kendisidir. Derrida yazılarında Yahudi kültürünün izlerini taşısa da Levinas'ın Batı felsefesi karşısına koyduğu İbranilik anlayışını da yapıbozuma tutar. Diğer üç filozof gibi hesaplaştığı Hegel ve Kant gibi isimler de yapıbozuma uğramaktan kaçınamazlar. Dolayırısıyla yazarın kabul etmemesine rağen post-modernizmin son ismidir, belki de sonlandıracak measihi.
Heidegger okumasına başlamadan önce bu kitapla birlikte Felsefeciler Derneği'nin yayın organı Felsefe Yazın'ın bu son ve gerçekten sanırım son sayısındaki Heidegger eleştirisine rastlamam da ilginç oldu. Tabi her eleştiride olduğu gibi muhafazakar devrimci Heidegger'in Nazi geçmişi ortaya konarak başlanıyor. Sadece bir süreliğine organik olarak bağlantılı olmanın ötesinde Alman halkı, Avrupa krizi gibi öğeler içeren metinleriyle de Nazizimi beslemesinden bahsediyor. Materyalist bir bakışın ürünü olan makale felsefecinin ünlü Varlık kavramını Tanrı ile özdeşleştiriyor. İlkel bir düşünme tarzı olan mitosa geri döndürmeye çalışıyor felsefeyi. Tıpkı kitapta da belirtildiği gibi Nietzche'nin eserleriyle tanıştıktan sonra değiştiğini, felsefeyi ve hatta bilimi şiirselleştirerek mistik anlayışların kapısını araladığını belirtiyor. Kitap bundan hayırhah bahsederken aynı veri makalenin eleştiri konusu olmakta. Derrida'dan aktarımından hareketle makalenin yazarı Heidegger'ı ömrü boyunca teoloji yazmakla suçlar.
Dergideki diğer bir makalede ötekileştirme terimi tartışılmaktadır. Karşı çıkılacak şeyin ötekileştirme değil aynılaştırma olduğu vurgulanır ve öteki / başka olma hakkının öneminden bahsedilmektedir. Elbette kapakta yer verilen Simone de Beauvoir ve Hannah Arent gibi isimler hakkında akademik yazılar bulmak mümkün. Felsefe hakkında yazmak hakkında da bir araştırma yazısı oldukça bilgilendirici.
19 Ocak 2021 Salı
Michel Foucault - Toplumu Savunmak Gerekir
Foucault'nun 76 yılında verdiği derslerin notundan derlenen bu yapıt biraz ileri bir seviyeye hitap ediyor. Geçmişten gününümüze özellikle Fransa örneği üzerinden iktidar ilişkilerinin ırklar mücadelesinde evrildiği nokta tarihsel -siyasal söylem üzerinden soykütüğü çözümlemesine tabi tutuluyor.
iktidar ilişkilerini ve bilmelerin çatışmasında ve gerçek savaşımlardaki güç bağıntılarını açıklamaktan uzak olan hukuksal teorilerin ve siyasal doktrinlerin bir kenara bırakılmasıdır bu; aklın ilerlemesinden çok, egemenbilmelerin disipline sokulması, normalleştirilmesi, merkezileşmesi yararına "minör " bilmelerin diskalifiye edilişinin görülmesi gereken Aydınlanma Çağı'nın bir yeniden okumasıdır; tarihin 18. yyda yükselen burjuvazinin bir keşfi ve mirası olduğu düşüncesinin eleştirisidir; fetihlerden ve egemenliklerden söz eden o tarihin, doğal hukuka karşıt olarak ırklar savaşımına dayanarak kurulmuş, kelimenin gerçek anlamında, bir "muharebe-tarih"in , "tarihselcilik"le desteklenen övgüsüdür; son olarak, bu savaşımın 19.yyda geçirdiği değişimden bu yana, davranışlarınbiyo-politik düzenlemesi sorununun, yeni bellek , yakın gelecek olarak ırkçılığın ve faşizmin doğuşu ve gelişmesi sorununun ortaya atılmasıdır.
Eserin en çarpıcı tespiti : 18. yy sonundan itibaren geliştirilen biyo-iktidar izleğinin [reel] sosyalizm tarafından yeniden ele alınıp geliştirilmesi, yeniden kurulması, değiştirilmesi. Irkçılık [etnisite ile sınırlı değil, akıl hastaları, suçlular, muhalifleri de kapsayan geniş bir tanım] da bir yönüyle sosyalist toplumlarda işlendiği sözkonusuyken Foucault yolu ırkçılıktan geçmeksizin bir biyo-iktidarın nasıl işletilebileceğini soruyor.
25 Ağustos 2018 Cumartesi
Jacques Bidet - Foucault'yu Marx'la Okumak
Foucult'nun sermayeye paralel biçimde iktidarın ve tahakkümün başka bir kutbu olduğunu teşhis etmesi, bilgi iktidarı, iyi bir başlangıç noktası olabilir sentezi kurmak için. Marx'ta, yazara göre söylüyorum, gri alanda bırakılan bir bölgedir bu. Sonuç olarak egemen sınıf iki kutup arz etmektedir. Mülkiyetin ayrıcalıkları aracılığıyla piyasaya egemen olan sermayedarlar ve yetkinliğin ayrıcalıklarıyla örgüte egemen olan yöneticiler. Bu iki güç birlikte çalışacağı gibi çatışabilir de. Üçüncü toplumsal güç ise temel sınıf ya da halk sınıfıdır. Aslında memur kitlesi üzerinden özellikle, küçük burjuva ve sınıfsal ittifaklar ortodoks Marksizmin de hep ilgi alanı içinde olmuştur. SSCB'nin karakteri konusunda Troçkistler arasında yıllardır tartışmalar süregelmiştir. Burada teorik farklılıkları bir yana bırakırsak çzüm noktası değişik olarak ne nermektedir, şüphelerim var. Neyse, bu bilgi iktidarını yürütenler de tek kalıp değildir. Hiçbir zaman birbirlerinden tamamen ayrı olmaksızın iki tarafta da bazıları daha çok yönetici olarak görünürken bazıları daha çok yetkin olarak görünür. İlk kategori mülkiyet kutbuna yakınken diğeri temel sınıfla süreklilik ilişkisi içindedir. Piyasa değil örgütsel normlar içinde işler, Foucault yazınını hatırlamak gerekirse, hapishane, psikiyatri klinikleri, okullar, ordu, şirketler, mahkemeler, hastaneler vs.. Yazar, Foucault'daki bedenler, cinsellik, aile, tavırlar, bilgiler ve teknikleri kateden koca bir ağlar dizisine karşı mücadeleyi sınıf mücadelesinden farklı görmez.
30 Ağustos 2015 Pazar
Gilles Deleuze - Foucault
Çevirmenin önsözü der ki:
Bu çalışma, Deleuze’ün diğer tüm çalışmaları gibi, kendi rizomatik ve nomadik yaklaşımını ortaya koyan “ortadan başlamak” düşüncesinin ete kemiğe bürünmüş halidir ve bu anlamda ne bir Foucault’ya giriş ne de Foucault’dan çıkıştır. Foucault’yu açıklamaktan ziyade Foucault’nun felsefesini farklı şekillerde katlayarak neler yapılabileceğini gösterir.
Altını çizdiğim cümleleri ise birbiriyle ilişkilendirmeye çalaşarak alıntıladığımda şöyle bir metin çıkıyor ortaya, aralıkları okuyucunun doldurması gerekli hal alıyor:
Sözceler, bir yasadan ve br seyreklik etkisinden ayrı düşünülemez. Hatta bu onları önermelerin ve cümlelerin karşısına koyan özelliklerden biridir zira önermeleri, herhangi birini türlerin ayrımına uygun olarak diğerleri üzerinden anlatabildiğimiz ölçüde, istediğimiz kadar bu şekilde düşünebiliriz: ve böylesi bir biçimlendirme mümkün olanla gerçek olan arasında bir ayrım yapmak zorunda değildir, mümkün önermeler meydana getirir. Gerçekten ne söylendiğine gelince, bunun fiili seyrekliği bir cümlenin başka cümleleri olumsuzlamasından, başkalarını bastırmasından ileri gelir, öyle ki her cümle söylemediği her şeyi, anlamını çoğaltan ve hükmen gerçek bir zenginlik kaynağı teşkil eden bir gizli söylem oluşturarak kendini yoruma sunan, virtüel ve gizli bir içeriği bünyesinde barındırmaya devam eder. Bir sözce grubunun ve hatta tek başına bir sözcenin tanımı işte budur: çokluklar...Çokluk, bir ve çoğa ilişkin geleneksel problemlere ve bilhassa onu koşullandıracak, düşünecek, bir kökenden türetecek vb.. bir özne problemine tamamen kayıtsızdır. Her durumda kendini birinde düzenleyecek ve ötekinde geliştirecek bir bilince geri göndermek anlamına gelecek olan bir bir ve bir çok yoktur. Yalnızca seyrek çokluklar vardır; tekil noktalarla, bir an gelip özne işlevi görecek olanların dolduracağı boş yerlerle ve birikebilen, tekrarlanabilen ve kendini kendinde muhafaza eden düzenliliklerle. Çokluk aksiyomatik ya da tipolojik değil topolojiktir. Sözce düzeyleri çaprazlamasına kesen olası bir yapılar ve birlikler alanının içinden geçen ve bunları somut içeriklerle zaman ve mekanda açığa çıkaran bir çokluktur. Özne, cümlesel ve ya diyalektiktir, söylemi başlatan birinci şahıs karakterine sahiptir. Halbuki sözce özneye dair bir şeylerin yalnızca üçüncü şahısta ve türetilmiş bir fonksiyon olarak tutuunabildiği ilkel bir anonim fonksiyondur. Sözce görünür olmadığı gibi gizli de değildir. Sözceler ortamları belirlediği gibi ortamlar da sözceler türetir. Ancak bu iki formasyon birbiri içine girmiş olsa da heterojen olarak kalır: Aralarında ne karşılıklılık ilişkisi ne bir izomorfizm ne doğrudan bir nedensellik ne sembolizasyon söz konusudur. Özne bir değişkendir yada daha ziyade sözceye ait bir değişkenler kümesidir.
İki anlamda form diyoruz: Birincisi, maddeleri biçimlendirir veya organize eder;ikincisi, fonksiyonları biçimlendirir veya sonlandırır, bunlara amaç yükler. Sadece hapishane değil hastane,okul,kışla ve atölye de biçimlenmiş maddelerdir. Cezalandırmak gibi bakmak,eğitmek,yetiştirmek ve çalıştırmak da biçimselleşmiş fonksiyonlardır. Her ne kadar bu iki form birbirine indirgenemez olsa da aralarında bir tür karşılıklılık olduğu doğrudur.
Her toplumun kendi diyagramı veya diyagramları vardır. Her diyagram toplumlar arasıdır ve oluş halindedir. Asla önceden varolan dünyayı temsil etmek için işlemez yeni bir tür gerçeklik, yeni bir hakikat modeli üretir. Ne tarihin öznesidir ne de tarihin üzerinde asılı bir şekilde durur. Önceki gerçeklikleri ve anlamları bozarak onlarca oluşum veya yaratım noktası, beklenmedik birleşimler,umulmadık süremler oluşturarak tarihi yapar. Tarihi bir oluşla ikiler. Yani iktidarı oluşturan kuvvet ilişkilerinin açığa çıkmasıdır. Diyagram haritaların üst üste binmesidir. Ve bir diyagramdan diğerine yeni haritalar çizilir. Ayrıca birleştirdiği noktaların yanısıra görece özgür veya bağımsız noktalar, yaratıcılık, mutasyon ve direnç noktaları barındırmayan diyagram yoktur, ve belki de bütünü anlamak için yola çıkmamız gereken nokta burasıdır. Diyagramların ardışıklığını veya süreksizliklerinin ötesinde birbirlerine nasıl yeniden bağlandıklarını ancak her çağın mücadeleleri ve bu mücadelelerin tarzı temelinde anlayabiliriz. İktidar nasıl pratik edilir? İktidar pratiği bir duygulam olarak belirir zira bizzat kuvvet diğer kuvvetleri etkileme kudretiyle ve diğer kuvvetler tarafından etkilenme kudretiyle tanımlanır. Kışkırtma, uyarma, üretme etkin duygulamlar oluşturur ve kışkırtılma, uyarılma, üretmeye sevkedilmiş olma, faydalı bir etkiye sahip olma da tepkisel duygulamları teşkil eder. Bu ikinci grup basitçe ilk grubun ters tepmesi veya edilgen yüzü değil, bu ikisi arasındaki indirgenemez karşılaşmadır., bilhassa etkilenen kuvvetin belli bir direniş kapasitesine sahip olduğu düşünülürse. Aynı zamanda her kuvvetin etkileme ve etkilenme kudreti vardır, öyle ki her kuvvet iktidar ilişkileri gerektirir; her kuvvet alanı bu ilişkilere ve onların varyasyonlarına göre kuvvetleri dağıtır. Kendiliğindenlik ve alıcılık artık yeni bir anlam kazanır, etkileme, etkilenme. Etkilenme kudreti kuvvetin bir maddesi ve etkileme kuvveti de kuvvetin bir fonksiyonu gibidir.
İktidarı oluşturan kuvvet ilişkileriyle Bilgiyi oluşturan form ilişkileri arasında bilginin iki formu veya formel unsurları arasındaki farka benzer bir fark görülmüyor mu? İktidar ve bilgi arasında nitelik farkı veya heterojenlik vardır; ancak aynı zamanda karşılıklı bir varsayma ve yakalama da bulunur ve son olarak da birinin diğeri üzerinde önceliği söz konusudur. İktidar formlardan değil yalnızca kuvvetlerden geçtiği için, öncelikle bir nitelik farkı vardır. Bilgi iki büyük formel koşul olan görme ve konuşmaya, ışık ve dile göre segment segment bölünen biçimlenmiş maddelere ve biçimselleşmiş fonksiyonlara dairdir...İktidar aksine diyagramatiktir.
Kurum esasında büyük görünürlükler, görünürlük alanları ve büyük söylenebilirlikler,sözce rejimleri örgütler. Kurum iki formlu veya iki yüzlüdür (sözgelimi seks, aynı anda hem konuşan hem gösteren, hem dil hem ışıktır)..Her formasyonda görünür alanı oluşturan bir alıcılık formu ve söylenebilir olanı oluşturan bir kendiliğindenlik formu vardır. Kuşkusuz bu iki form kuvvetin iki yönüyle veya iki duygulam çeşidiyle, etkilenme kudretinin alıcılığı ve etkileme kudretinin kendiliğindenliğiyle aynı şey değildir. Ancak bu iki form bu duygulamlardan türer ve içsel koşullarını onlarda bulur. Mesele şu ki kuvvet ilişkisinin kendi içinde bir formu yoktur ve bçimlenmemiş maddeler (alıcılık) ile biçimselleşmemiş fonksiyonlar (kendiliğindenlik) arasında temas kurar. Oysa bilgi her iki tarafta kah görünür olanın alıcılığı kah söylenebilir olanın kendiliğindenliğini kullanarak biçimlenmiş maddeler ile biçimselleşmiş fonksiyonlarla meşgul olur. Biçimlenmiş maddeler görünürlükle, biçimselleşmiş veya sonlandırılmış fonksiyonlar ise sözcelerle ayırt edilir.
İktidar ilişkileri bilgi ilişkilerini gerektiriyorsa, bilgi ilişkileri de iktidar ilişkilerini varsaymaktadır. Sözceler ancak bir dışarıdalık formu içinde dağılmış olarak var iseler, görünürlükler ancak başka dışarıdalık formu içinde dağılmış olarak var iseler, bunun sebebi bizzat iktidar ilişkilerinin artık formu bile olmayan bir unsur içinde dağınık ve çok noktalı olarak bulunmasıdır.
Dışarıdalıkla dışarıyı brbirinden ayırmak gereklidir. Dışarıdalık hala bir formdur, hatta her biri diğerinin dışarısında olan iki formdur zira bilgi iki ortamdan ışık ve dilden, görme ve konuşmadan oluşur. Dışarısı ise kuvvete ilişkindir. Kuvvet eğer her zaman diğer kuvvetlerle ilişki içindeyse, kuvvetler zorunlu olarak artık herhangi bir formu olmayan ve bir kuvvetin başka bir kuvvet üzerinde etki etmesine veya bir kuvvetin başka bir kuvvet tarafından etkilenmesine olanak veren bölünemez mesafelerden oluşan indirgenemeyen bir dışarıya gönderir. ..Her türlü dış dünyadan ve hatta her türlü dışarıdalık formundan daha uzak bir dışarı ki bu noktadan itibaren aynı anda sonsuzca daha yakın olacak bir dışarı...kuvvetlerin formların uzayından başka bir uzayda, tam da ilişkinin bir ilişkisizlik, yerin bir yersizlik, tarihin bir oluş teşkil ettiği Dışarısının uzayında hareket etmeleri... Dışarısı her zaman bir geleceğe açılır. Hiç bir şey asla bitmez çünkü hiç bir şey asla başlamamıştır; her şey başkalaşır. Bu anlamda kuvvet, kendini yakalayan diyagram için bir potansiyel veya kendini direniş kapasitesi olarak sunan üçüncü bir kudret sergiler. Esasında bir kuvvet diyagramı, kendi ilişkilerine karşılık gelen iktidar tekilliklerinin yanısıra kendileri de katmanlarda, ama bunların değişimini olanaklı kılmak üzere, gerçekleşen noktalar düğümler odaklar gibi direniş tekillikleri sunar.
İktidar diyagramı disipliner bir model ortaya koymak için hükümranlık modelini terkettiğinde, yaşamın yükümlülüğünü ve yönetimini üstlenen biyo-iktidara ve ya popülasyonların biyo-politikasına dönüştüğünde yeni bir iktidar nesnesi olarak ortaya çıkan yaşamdır. Bu noktada hukuk hükümranın ayrıcalığını oluşturan şeyi, yani öldürme hakkını (ölüm cezası) giderek reddederken çok daha fazla toplu katliama ve soykırıma izin verir. Bunu o eski öldürme hakkına dönmekle değil aksine kendisinin en iyi olduğuna inanan ve düşmanını artık o eski hükümranın hukuki düşmanı olarak değil zehirli ve ya bulaşıcı bir madde bir nevi biyolojik bi tehlike olarak gören bir popülasyonun ırkı,yaşam alanı, yaşamı ve hayatta kalma koşulları adına yapar...Direnmek için insanı ileri sürmeye gerek yoktur. Direnişin eski insandan çekip çıkardığı şey, Nietzche'nin dediği gibi daha büyük,daha etkin, daha olumlayıcı, olanaklar açısından daha zengin bir yaşamın kuvvetleridir. Üstinsan asla bundan başka bir anlama gelmemiştir. Yaşamı bizzat insanın içinde özgürleştirmek gerekir zira insanın kendisi insan için bir hapsetme biçimidir. İnsanın içindeki kuvvetler ancak dışarıdan gelen kuvvetlerle ilişkiye girmek suretiyle bir form oluşturuyorsa, bunlar şimdi hangi yeni kuvvetlerle ilişkiye girme riskiyle karşı karşıyadır ve bundan artık Tanrı ya da İnsan olmayan hangi yeni form ortaya çıkabilir? Artık sonsuza taşınma veya sonluluk değil, bir sınırsız-sonlu söz konusudur, böylece sonlu sayıda bileşenin neredeyse sınırsız bir kombinasyon çeşitliliği getirdiği bütün kuvvet durumlarına müracaat edilir.Örnek: Artaud, Cummings, Dada,Burroughs...
İktidar,nesnesi olarak yaşamı aldığında yaşam da iktidara direniş haline gelir. İktidarın iktidara direnen bir yaşam ortaya çıkarmaksızın yaşamı amaç olarak almadığı ve son olarak da dışarının kuvvetinin diyagramları sürekli sekteye uğratarak altüst ettiği söylenbilir. Öbür taraftan direnişin çapraz ilişkileri sürekli olarak yeniden katmanlaşmaya, iktidar düğümleriyle karşılaşmaya veya hatta bunları üretmeye devam ederse?
-katmanlar üzerinde oluşmuş, biçimselleşmiş ilişkiler (bilgi)
-diyagram düzeyinde kuvvet ilişkileri (iktidar)
-dışarısı ile olan ilişki ya da mutlak ilişki, ilişkisizlik olarak ilişki (düşünce)
Yukarıdakilere ek olarak her türlü iç dünyadan daha derin olacak bir içeri de mevcuttur..Dışarının içselleştirilmesidir, Bir'in ikilenmesi değil Öteki'nin yeniden ikilenmesidir. Aynı'nın yeniden ürtimi değil Farklının tekrarıdır. Bir Ben'in sudur etmesi değil her daim öteki olanın veya bir Bensizliğin içkinliğe koyuluşudur. Bükme, yeniden katlama, sabitleme, terzilikteki duble kenar işlemi gibidir. İçeri daima dışarının ikilemesi olacaktır. ..İkilemin Grek versiyonu: Bir maharet olarak kendiyle ilişki, ' insanın başkalarına uyguladığı iktidarın içinde kendine uyguladığı iktidar', insan kendini yönetemiyorken nasıl başkalarını yönettiğini düşünebilir? Dışarıya ait olan şey kuvvettir çünkü esasen başka kuvvetlerle ilişki anlamına gelir: Kendi içerisinde diğer kuvvetleri etkileme (kendiliğindenlik), ve diğerleri tarafından etkilenme (alıcılık) kudretinden ayrı düşünülemez. O halde ortaya çıkan sonuç, kuvvetin kendiyle kurduğu ilişki, kendini etkileme kudreti, kendinin kendi üzerindeki etkisidir. Grek diyagramı uyarınca yalnız özgür insanlar diğerlerine hükmedebilir. Foucault'nun temel fikri, iktidar ve bilgiden türetilen ama onlara bağımlı olmayan bir öznellik boyutu fikridir. Yunanların yaptığı budur. Kuvvetin kuvvet olmayı bırakmayacağı şekilde, kuvveti katlamışlardır. İçerideliği, bireyselliği veya öznelliği göz ardı etmek bir yana özneyi icat etmişlerdir, ama bir türev veya bir özneleşmenin ürünü olarak. Özneleşme, kendiyle ilişki kendini sürekli yaratır. Ama kendini yaraatırken sürekli dönüşür, kipini değiştirir, öyle ki Grek kipi çok uzak bir hatıra olarak kalır. İktidar ve bilgi ilişkileri tarafından ele geçirilen kendiyle ilişki, başka yerlerde ve başka şekillere sürekli ortaya çıkar. Dört çeşit katlanma, özneleşme kıvrımı vardır. İlki maddi yönümüze ilişkin olup kıvrım tarafından kuşatılır ve içine alınır. İkincisi kuvvetler ilişkisinin kıvrımıdır. Üçüncüsü bilginin veya hakikatin, sonuncusu da dışarının kıvrımıdır. Belki de Doğu böyle bir fenomen sergilememiştir ve dışarının çizgisi burada boğucu bir boşluk içerisinde asılı kalır. Bu durumda çilecilik bir yok oluş kültürü veya böylesi bir boşlukta herhangi bir belirli öznellik üretimi olmaksızın nefes alma çabasıdır.
Kuvvet, kendinin kendini etkilemesi ve kendinin kendi üzerindeki etkisi olacak şekilde katlanabilir mi ki dışarıda da kendi başına kendiyle eşzamanlı bir içeri oluşturabilsin? Yunanlıların yaptığı mucize değildi.
5 Temmuz 2015 Pazar
Teorik Bakış - Michel Foucault (Sayı 3)
Dergide yer alan makaleler şu şekilde sıralanabilir:
ÖNSÖZ | BUGÜN FOUCAULT - ALİ AKAY
GİRİŞ | FOUCAULT’DA MİNÖR HATLAR -SİBEL YARDIMCI, SANEM GÜVENÇ SALGIRLI
DANIEL DEFERT İLE SÖYLEŞİ | “ÖYLE BİR HAKİKAT Kİ, SÖYLEYENİ
BAĞLAR...”
MICHEL FOUCAULT | ÜTOPİK BEDEN
PAUL VEYNE | FOUCAULT YA DA TARİHTE DEVRİM
MICHAEL HARDT | MİLİTAN TEORİ
FÉLIX GUATTARI | İKTİDARLARIN MİKROFİZİĞİ VE ARZULARIN MİKROPOLİTİKASI
PIERRE ZAOUİ | YOKOLUŞ NEŞESİ VEYA DELEUZE VE FOUCAULT’NUN TUHAF “MÊ PHUNAÏ”Sİ
ALİ AKAY | FOUCAULT VE ENDİŞEDEN ÇIKIŞ: STULTİTİA
STEPHEN J. COLLIER | İKTİDAR TOPOLOJİLERİ FOUCAULT’NUN ‘YÖNETİMSELLİKTEN’ ÖTE SİYASİ YÖNETİM ÇÖZÜMLEMESİ
ENGİN SUSTAM | “FOUCAULT’DA İKTİDARIN JENEOLOJİSİ: BİYOPOLİTİĞİN DOĞUŞU VE YÖNETİMSELLİK
Foucault, Ütopik Beden isimli makalesinde bugüne kadar bedenin ruhun hapishanesi olduğu görüşünü tartışmaya açarak bedeni çocuklukta, eski Yunanistan'da ve dövmelerle bedeni değiştiren ilkel kültürler ışığında ameliyat masasına alıyor. Paul Veyne ise Foucault'un oldukça eleştirilen tarihçi kimliğini uzun bir yazıyla savunu mahiyetinde ele alıyor. İmparatorların hristiyan oldukları için gladyatör dövüşlerini kaldırmadığını, sürü lideri anlayışını terkedip kral-baba rolüne büründükleri için yani ataerkil oldukları için hristiyanlığı benimsediklerini ve bu aaterkillik sebebiyle gladyatör dövüşlerini kaldırdıklarını ileri sürüyor. Zira rehberlik etmeyi içeren çoban sorumluluğundaki hayvanlara bedava ekmek dağıtır, mümkün olan en az kayıpla sürüsünü varacağı noktaya götürmeyi hedefler. Bir hükümdar yönettiğini ya da hükmettiğini düşünürken aslında dalgalanmaları idare etmekte çocuklara ihtimam göstermekte ya da bir sürüyü gütmektedir. Bir aslanın aslan gibi davranması için aslan olduğunu bilmesi gerekmez, avını nerede bulacağını bilmesi kafidir. Kralın da bu dalgalanmalardan haberi olmasına gerek yoktur. Konuşanlar geniş ve özgürce konuştuklarını zannederken söyledikleri farkında olmadan insicamsız (tutarsız:TDK) bir gramerle (o çağın grameri çocuklara ihtimam göstermek örneğin) sınırlanmış ve daraltılmıştır. Diğer taraftan akılcılaştıran ve idealleştiren, kapsayıcı bir tül olan ideoloji daha geniş ve özgürdür. Ve söylem, ideoloji değil neredeyse bunun tersidir. Bilim, felsefe, ideoloji gibi tüller kaldırıldığında, insanların söyledikleri yani söylem titizlikle incelendiğinde ifşa edilecek gramer ortaya çıkar. Dolayısıyla siyasalar görkemli ilkelerden sistematik olarak üretilemez,bunlar bilincin ya da aklın değil tarihin yaratımlarıdır.
Şeyler, ancak ilişkiler vasıtasıyla mevcudiyet kazanırlar ve şeyleri açıklayan tam da bu ilişkinin belirlenimidir. Kısacası her şey tarihseldir ve sadece üretim ilişkilerine değil diğer her şeye bağlıdır; hiç bir şeyin tarih-aşırı bir mevcudiyeti yoktur ve sözde-nesneyi açıklamak bunun hangi tarihsel bağlama bağlı olduğunu göstermektir. Bu arada Foucault dört şey hatırlatır: ilerleme diyebileceğimiz bir vektör yoktur (örneğimizde sürü halktan çocuk-halka geçiş), itici güç akıl, arzu ya da bilinç değildir. Akılcı seçimler için tercih etmek yeterli değildir, aynı zamanda karşılaştırma yapılabilmelidir. Son olarak akılcılaştıran akılcılıklar imal edilmemelidir. Yani iki buzdağını karşılaştırırken birinin sualtında kalan kısmını gözardı etmemeli, eşyanın tabiatı diyip çarpıtmamalıyız, zira eşyalar değil sadece pratikler vardır. Bu evrende, asla aynı olmayan pratikler farklı noktalarda, asla aynı olmayan nesnelleştirmeler doğurur, daima değişen yüzler. Her pratik diğer tüm pratiklere ve bunların dönüşümüne bağlıdır. Her şey tarihseldir ve her şey diğer her şeye bağlıdır. Hiç bir şey eylemsiz değildir, belirlenimsiz değildir ve açıklanamaz bir şey yoktur. Bu dünya bilincimize bağlı olmak bir yana, onu belirler. Verili herhangi bir zamanda insan pratikleri tarih onları nasıl kurduysa öyledirler ve dolayısıyla verili bir anda insanlık kendisiyle upuygundur ki bu kesinlikle insanlığı pohpohlamak değildir.
Metinsel bir yapıtın mevcudiyeti üzerinden yazar aradaki ilişkiyi şu şekilde kurar:
Peki ya yapıt diye bir şey mevcut değilse? Ya anlamını sadece ilişki dolayımıyla kazanabildiyse? Ya hakiki olduğuna hükmedilen anlamı sadece yazarıyla ya da yazıldığı dönemle ilişkili olarak sahip olduğu anlamdan ibaretse? Benzer şekilde gelecekte atfedilecek anlamlar yapıtın zenginleşmesi değil de farklı ve birbiriyle yarışmayan başka başka anlamlarsa sadece? Ya geçmişteki ve gelecekteki tüm bu anlamlar bunları kayıtsız br biçimde buyur eden bir maddenin farklı bireyselleşmeleriyse? Bu durumda ilişki sorunu yapıtın bireyselliğiyle birlikte ortadan kaybolur. Çehresini zaman içinde koruduğu varsayılan bir bireysellik olarak yapıt diye bir şey mevcut değildir (sadece yorumcularından herbiriyle olan ilişkisi mevcuttur) fakat bundan hareketle yapıtın bir hiç olduğu da söylenemez; her ilişkide yeniden belirlenir yapıt;mesela kendi zamanında taşıdığı anlam müsper tartışmaların konusu olabilir. Diğer taraftan mevcut olan yapıtın maddesidir ancak bu madde, ilişki onu şu ya da bu şey haline getirmediği müddetçe bir hiçtir.Cinsellik, iktidar,delilik,devlet ve daha bir dolu şey de mevcut değildir o zaman. (Baudrillard?) Nesne bizzatihi kendisi koşullanmış bir olaydır.
T. Negri ile birlikte Foucoult'dan hareketle pratik bir siyaset üzerine uzun yıllardır ter döken Michael Hardt analizini Kant'dan itibaren başlatıyor. Minoriteden çıkış, özerklik için çabalamayı demokrasi için çabalamakla birleştiren, düşünüp kendimizle ilgili kararları verdiğimiz bir duruma işaret ediyor. Potansiyel olarak içimizde barındırdığımız bu çıkışı gerçekleştirebilmek için Kant' için bir emir sözcüğü yeterlidir. Paradoksal olarak entellektüel ve toplumsal liderler, özerklik vaat ettiklerinde bile yalnızca otoriteleri olduğu için itaat yaratıyorlar. Burada Hardt Foucoult'ya danışır: Boyunduruğa alışmış olanlar, onları özgürleştirmek isteyen liderleri boyunduruğu yeniden inşa etmeye zorlarlar. Ve sonuç olarak, bütün devrimlerin yasası devrimi yapanların illa ki de onları özgürleştirmek isteyenlerin boyunduruğu altına girmeleridir. O zaman ilk anlamdaki minoriteden çıkışımız için, yani kendi adımıza düşünmek ve hareket etmek cesaretini edinmemiz, otorite karşısındaki edilgenliğimizi ve itaatkarlığımızı geride bırakmamız için aynı zamanda da ikinci anlamdaki minoriteden çıkmamız, yani itaati sürekli kılan hiyerarşiyi ve otoritenin toplumsal yapılarını yıkmamız gerekiyor. Diğer yandan Foucault'nun bu yönde Kant'ın görüşlerini koruduğunu ancak bunun yani evrensel özgürlük tasarısının eleştiri yerine militan felsefi ve politik pratik tarafından gerçekleştirebileeğini vurguluyor yazar. Yeni bir yaşam ve yeni bir dünya yaratarak yönetmeyi amaçlayan Militanlık kavramı ise özünü Kiniklerden alıyor. Minoriteden çıkışın iki anlamını öğrenebilmek için ise makaleyi tümüyle okumanız gerekecek artık.
Guattari makalesinde Deleuze ile birlikte yazdıklarının Foucault ile paralel noktalarından bahsediyor. Gösterenin özneyi başka bir gösteren için temsil etmesini öngören Lacan'ın görüşlerine muhaliflik gibi. Foucault'nun bedenin siyasi teknolojilerine, iktidarın mikrofiziğine, söylemsel polisliğe yönelik çözümlemeler;, Guattari, mikropolitika dediği şeye yani bizi iktidar oluşumlarından arzu yatırımlarına taşıyacak moleküler analize eşdeğer tutuyor. P. Zaoui'nin makalesi ise Deleuze ile Foucault'nun kıyasını tam da en olması gereken yerde gerçekleştiriyor. Deleuze coğrafyada, belirsiz ve yersiz-yurtsuzlaşmış kocaman yeryüzünde kaybolmayı denerken Foucault ise anonim ve sefil bir tarihte gerçek anlamıyla şöhretsiz olana kulak veriyor. Ölmek yerine yok olmayı öğrenme ihtimaline yani daha yaşarken yok olmayı nasıl denediklerine bağlanıyor her şey. Hangi yaşama sanatı aracılığıyla hangi arzu ve neşeleri (Deleuze), hangi hazlar ve talimlerle (Foucault) yokoluş meselesi anlam kazanmıştır? Öyle bir yaşama sanatı ki ölüm bile nihayetinde üzerine düşen rolü oynayabilsin!
Erkekler ciddi bir tavır takınır,hepsi giz şövalyeleridir. Ağırbaşlılık, ağız sıkılığı..Bakın ne kadar ağır bir yük altında eziliyorum derler ama sonuçta her şeyi söylerler ve bu pek matah bir şey de değildir. Buna karşılık her şeyi söyleyen kadınlar vardır, hatta korkutucu bir tekniklik içinde konuşurlar, ama konuşmalarının sonunda başında bildiğimizden fazlasını bilmeyiz, ivedilik ve berraklıkla her şeyi saklamışlardırMesele; kimlik karşısında anonimliği tercih etmek değil de bu alternatiften çıkmak; yine, görünür karşısında gizli olanı seçmek değil de sırrı, gizli ve görünür olan arasındaki karşıtlıktan çıkarıp onu hem görünmez hem saklanmamış hale getirmek olarak konduğunda üstteki alıntıda belirtildiği gibi cuk oturan bir örnek düşünemiyorum. Nihayetinde iki düşünür arasındaki fark Spinoza'dan hareketle çözümlenebiliyor: Spinoza'da arzu temel duygu-etkidir ama yalnızca kendinde var olmaz. Çünkü en birincil düzeyde ya neşeye (kudret atışı) ya da kedere (kudret azalışı) bağlı bir değişikliğe uğramış bulur kendini. İki düşünürün ortak arzusu ise yok olma arzusudur. Hiç doğmamış olsaydım'a yönelik temenni, Deleuze'de kişiselleşmemiş, inorganik ve kozmik o büyük yaşamın, ölçüsüz ve gayri-insani kudretine mümkün olduğunca katılabilmek adınadır. Foucault için ise söylemin, yeniden üretimin ve toplum savununusunun geniş düzenine katılmamak adına. Deleuze'de esasen olumlayıcı ve Spinozacı neşeler, yani büyüklüğün, bir çeşit zaferin, ölçüsüzlüğün,kendilikten daha yüksekte olanın neşesi: Focault'da kaçamak hazların, küçük iddiaların neşesi, her türlü derinlikten azade,yalnızca sahip olduğu farklı toplumsal konumların aynadaki aksinden ibaret bir kendilikle ilgilenmekten doğan neşe. Yokoluştan doğan Foucault'cu neşelerin Deleuze'e nihayetinde ancak kederler gibi görünmesi bundandır. Ve karşıt uçta Deleuzeyen yokoluş arzusunun son kertede Foucault tarafından bir buyruk ve görev olarak görülmesinin nedeni budur.
Stephen Collier, makalesinde Foucault'yu disipliner teknolojiden düzenleyiciliğe uzanan çözümlemelerinin tarihini izliyor. Biyoiktidarın düzenleyici gücünün disipliner teknolojiyi dışlamadığını, eklemlendiğini, bu iki kipin birbirinden bağımsız olmadığını diğer yönetimsellik konusuna eğilmiş makalelerde olduğu gibi tekrar ediyor yazısında. Yalnız bu iki kipin eşbiçimliliğinin Güvenlik Toprak Nüfus isimli geç dönem eserinde heterojenleşip birbirine zıt hale geldiğini iddia ediyor yazar. Hapishanenin Doğuşunda Foucault egemenlikten disipline doğru bir geçişin analizini yaparken Toplumu Savunmak Gerekir'de ise egemenlikten normalleştirmeye geçişin. Normalleştirme = disiplin+düzenleyici iktidarken son dönemde egemenlik-disiplin-güvenlik olarak yeni bir dizi meydana getirir. Farklı iktidar teknolojileri arasında korelasyon örüntüleri olarak tanımlanabilir.
24 Mayıs 2015 Pazar
Cogito - Michel Foucault (Sayı 70-71)
Derginin Foucault özel sayısı girizgahı dışarıda tutarsam ve yanlış saymadıysam yirmiyedi yazı içeriyor. İçlerinden ikisi söyleşi ve konferans dökümü. Sözleşme Teorileri ismi taşıyan söyleşi ümit vermeyen ismine rağmen Hobbes, Locke ve Hegel'e uzanımla birlikte hiç beklenmedik keyifte okuma sunuyor. İlk bölümde daha çok Foucault'nun geç dönem tezlerine, biyo-politika üzerine eğiliniyor. Makale başlıkları bu ilk söyleşi/konferans'a kadar şu isimlerle yer alıyor:
Kimlik, Doğa,Yaşam Üç Biyopolitika Yapıbozumu (Judith Revel); Foucault'dan Agamben'e Olağanüstü Halin Sıradanlığına Dair Bir Yanıt Denemesi (Zeynep Gambetti); Biyo-Politikanın Doğuşu ve Foucaultcu Eleştiri (İmge Oranlı); Foucault:İktidardan Biyoiktidara (Utku Özmakas); Homo Economicus'un Bir Soykütüğü:Neoliberalizm ve Öznelliğin Üretimi (Jason Read); Yeni Girişimciler: Foucault ve Tüketim Toplumu (Todd May)
Kaan Atalay ve Ömer Albayrak'ın verdiği yukarıda bahsi geçen sempozyum ile bizzatihi Foucault ile yapılan Şen/Gey Bilim namlı söyleşinin arasındaki makaleler yönetimsellik ve cesur söylem Parrhesia üzerine odaklaşıyor: Modernliğe Karşı Durmak:Irk ve Irkçılık Konularında Foucault ve Arendt (Dianna Taylor); Devlet Şiddetinin Yönetimi Foucault'da Siyasi iktidarın Yönetimsellik olarak Yeniden Ele Alınması (Johanna Oksala); Michel Foucault'nun Son Derslerinde Açık Sözlülük, Risk ve Güven; Foucault ile Anarşizmin Rabıtaları Michael Kohlkaas ve Tahrir BAğlamında Kolektif PArrhesia (Süreyyya Evren); Tehlike Söylemleri:Emma Goldman'ı Bulmak. Özellikle bu son makale cesur söylem bağlamında anarşist aktivist Emma Goldman'ın kamuoyundaki yansımasını tekrar irdelemesi ile dikkat çekiyor. Takip eden kısımda ise yazılar çoğunlukla beden, cinsellik ve özne üzerine yoğunlaşıyor: Bedenler ve İktidar, Tekrar (Judith Butler); Michel Foucault'da Cinsellik, Hazlar ve Etik (Veli Urhan); Foucaultcu Beden ve Deneyimin Dışlanması (Lois McNay); Foucaul'ya Bir Bakış:Öznenin Cinselliğinden Kendliğin Haz Ahlakına (A.Nilüfer Zengin); Michel Foucault'da İktidar Kurma Pratikleri: Türkiye'de Kadın Bedenini, Namus'u ve Şiddeti Yeniden Düşünmek (Hayrunnisa Göksel); Evlilik Öncesi Cinsellik,Bekaret ve Beden Disiplini: Kadınların Aşk Üzerinden Cinsel Ahlak Mücadelesi (Tuğçe Ellialtı). Son olarak da ortaya karışık yazılar yer alıyor. Eleştiri ve Foucault (Hakan Gündoğdu), Çıkarın Ötesinde Sanat-ekonominin Sonundaki Güç (Brian Massumi); Foucault'nun Temsil Anlayışı Üzerine (Tolga Yalur); Foucault'nun Sokrates Okuması:Etiğin Bir Soybilimi (Süreyya Su); Söylemden Yönetimselliğe Foucault ve Postkolonyal Kuram (Burak Köse); Bölge Tarihini Nasıl Yapmalıyız (Stuart Elden); Olaysallık:Hakikat Siyaseti ve Sonluluğun Mantıksal Çözümlemesi (michel Dillon); Foucault, Deleuze ve Yeni Medya (Mark Poster).
Siyasette izdüşümü bulunan bazı düşünürlerin yazılarına, Hardt ve Negri gibi, yer verilmemesi eksiklik olarak göze çarpsa da her Foucault okurunun kütüphanesinde olması gereken bir yapıt diye ayrıca belirtmenin gereği yok diye düşünüyorum.
15 Mart 2015 Pazar
Michel Foucault - Seçme Yazılar 6: Sonsuza Giden Dil
Serinin söz konusu son cildi roman, film, resim, fotoğraf gibi çeşitli sanat eserleri hakkında Foucault'nun yazdığı makaleleri ve yayımlanan röportajları içermesinden mütevellit, serinin görece zayıf bir bileşeni oluyor. Açarsak; buradaki yazılar daha çok erken dönem Foucault'nun kaleminden çıkmalar ve bahsi geçen sanatçılar ve ürünleri hakkında zaman itibariyle bilgi sahibi olmamanız ya da o büyük ihtimal yapılan analizleri bir noktaya kadar anlaşılmaz kılıyor. Kalemin odağında yer alan en tanındık kişiler Sade , Marguerite Duras ve klasik müzik bestekarı ve şefi Boulez ile sınırlı kalıyor benim açımdan, Dolayısıyla paragraflar arasında genelleştirmeleri kazımanız gerekiyor. Bu demek değildir ki okunacak hiç bir şey yok. İhlalin sınırı öteleyerek meydana getirme sürecini (çok çok kabaca dersek) anlattığı İhlale Önsöz isimli makalesi ya da onunla bir şekilde bağıntı kurulabilecek özde Dışarı Düşüncesi, Yazar Nedir başlığı altındaki yazım ve Anti-Retro başlığı altında tarihi retrospektif şekilde yeniden yazma çabaları üzerine tartışmalar, Sonsuza Giden Dil başta olmak üzere diğer yazılardan damıtıldıkça toparlanabilen dili üzerine yazdıkları kayda değer anları oluşturuyor bu derleme kitabın. Dili biçimsiz bir uğultu ve sel gibi akış olarak tanımlayarak gücünü gizlemeye bağlar ve ekler: zamanın erozyonuyla da tek ve aynı şeyi yapar, o, derinliksiz unutma ve beklemenin şeffaf boşluğudur. Dilin, magma tabakasının altındaki ağır çekirdeği oluşturması kadar kitaba ismini vermesi de aşikar bir görüntü.
29 Haziran 2014 Pazar
Michel Foucault - Seçme Yazılar 5: Felsefe Sahnesi
..edebiyat söylemek istediği şeyi söylüyor olsaydı, basitçe "Markiz saat beşte çıktı" derdi. İyi bilmekteyiz ki, edebiyat bunu demez, dolayısıyla edebiyatın, kendi üstüne katlanmış, söylediği şeyden başka bir şey söylemek isteyen ikinci bir dil olduğunu bilmekteyiz; alttaki bu diğer dilin ne olduğu bilinmemektedir, bilinen tek şey romanı okuduktan sonra, bunun ne anlama geldiğini, yazarın söylemek istediği şeyi neye bağlı olarak, hangi yasalarla söylediğini keşfetmiş olmamız gerekir; metnin hem yorumunu hem de göstergebilimini yapmış olmamız gerekir.
Yorumlamanın tam anlamıyla başlangıcı olabilecek hiç bir şey yoktur, çünkü aslında zaten her şey yorumdur, her gösterge kendi içinde yorumlansın diye sunulan bir şey değil, başka göstergelerin yorumudur...Sözcüklerin kendileri yorumlardan başka bir şey değildir...Sözcükler bir gösterilen belirtmezler, bir yorum dayatırlar...Her hakikatin gizlemeye çalıştığı yorumu dile getirdiği için "hakiki"dir o.
Bence günümüzde felsefe artık yoktur, kaybolduğundan değil, büyük miktarda çeşitli faaliyetler içinde dağıldığından böyledir.
Her belirgin söylem önceden söylenmiş bir şeye gizlice yaslanır, fakat bu önceden söylenmiş olan, yalnızca önceden dile getirilmiş basit bir cümle, önceden yazılmış bir metin değil, hiç söylenmemiş bir şey, bedensiz bir söylem, nefes kadar sessiz bir ses, sadece kendi izinin boşluğu olan bir yazıdır. Böylece söylemin ifade etmesi gereken her şeyin, ondan önce gelen, onun altında inatla koşmaya devam eden, fakat onun kapsadığı ve susturduğu bu yarı-sessizlik içinde önceden eklemlenmiş bulunduğu varsayılır. Hasılı, görünen söylem, söylemediği şeyin bastırıcı mevcudiyetinden başka bir şey olmaz; ve bu söylenmeyen, söylenen her şeyi içeriden harekete geçiren bir boşluk olur.
Klinik tıbbın, bir betimlemeler toplamı olduğu kadar siyasi buyruklar, ekonomik kararlar, kurumsal yönetmelikler, eğitim modelleri de olduğunu kabul etmek gerekti.
İnsanlar başka insanları tahakküm altına aldığında değer farklılıkları doğar, sınıflar başka sınıfları tahakküm altına aldığında özgürlük fikri doğar, insanlar yaşamak için gerek duydukları şeyleri ele geçirdiklerinde, bu şeylere ait olmayan bir süreyi onlara dayattıklarında ya da onları zorla bir araya topladıklarında mantık doğar.
Bilme isteği evrensel bir hakikate yaklaşmaz, insana doğa üzerinde kesin ve soğukkanlı bir hakimiyet vermez, tersine riskleri çoğaltmaya devam eder, her taraftaki tehlikeleri büyütür, yanılsamalı korumaları yıkar, öznenin birliğini bozar, öznenin içinde, onu parçalamaya ve yok etmeye hevesli her şeyi serbest bırakır...Bilgi tutkusu belki insanlığı da yok edecektir.
1. Marksizm bir bilimdir ve 2. psikanaliz bir bilimdir. Bu iki önerme beni düşündürmektedir. Esas olarak bilimi bu kadar önemli bir fikir olarak görmediğim için. Bilimi Marksizm gibi önemli bir şeye ya da psikanaliz gibi ilginç bir şeye bilim etiketi takacak kadar önemli bir fikir haline getirmemek gerektiği kanısındayım. Marx'ın nerede yanıldığını, bu bilim adına bana gösterdiğiniz gün Marksizmi bir bilim olarak uygulayabileceğiniz kanısındayım.
Kapitalist olmayan bir kültürün Batı dışında doğması şimdi gerçeğe daha yakındır. Batı'da, Batı bilgisi, Batı kültürü kapitalizmin demir eliyle ezildi. Biz, kapitalist olmayan bir kültür yaratamayacak kadar çok yıprandık kuşkusuz.
Kurucu bir özneye felsefi başvuru reddetmek, özne yokmuş gibi davranmak ve saf bir nesnellik uğruna onu soyutlamak değildir. ..(hakikat) oyunları özneye zorunlu bir nedenselliğe veya yapısal belirlenimlere göre dışarıdan dayatılmaz, öznenin ve nesnenin ancak eşzamanlı, belirli koşullar altında birbirini kurdukları, ama bir diğerine göre değişmekten ve bu deneyim alanının kendisini de değiştirmekten geri kalmadıkları bir deneyim alanı açarlar.
14 Ağustos 2013 Çarşamba
Michel Foucault - Entelektüelin Siyasi İşlevi
Artık entelektüeller evrensel, örnek alınacak, herkes için adil ve doğru olanın kipinde değil, spesifik sektörlerde, kendi yaşam ya da çalışma koşullarının onları konumlandırdığı noktalarda (konut, hastane, tımarhane, laboratuvar, üniversite, aile ve cinsel ilişkiler) çalışmaya alıştılar. Kuşkusuz bu onlara yürütülen mücadeleler hakkında çok daha doğrudan ve somut bir bilinç verdi. Bu kesimi evrensel entelektüelin karşısında spesifik entelektüel şeklinde nitelendireceğim. Spesifik entelektüel figürü 2. dünya savaşından sonra şekillenmiştir. 19 ve 20. yy başlarında etkili olan evrensel entelektüel tarihsel figür olarak zenginliğin iktidarı, despotizmi, suistimali ve küstahlığına karşı adaletin evrenselliğini ve ideal bir yasanın eşitçiliğini koyan adalet adamı, hukuk adamından türemiştir. En eksiksiz ifadesini ise yazarda bulur. Spesifik entelektüelin kaynağı ise bilgin-uzmandır, ön plana çıkması atom fizikçileriyle gerçekleşmiştir. Bazı kesimlerin büyük evrensel entelektüellere duyduğu nostaljiye rağmen spesifik entelektüelden vazgeçilmemelidir. Spesifik entelektüeli devletin ya da sermayenin çıkarlarına hizmet ettiği (bu doğrudur, ama aynı zamanda kendisinin işgal ettiği stratejik konumu da gösterir) ya da gene, bilimci bir ideolojinin propagandasını yaptığı (bu her zaman doğru değildir..ikincil önemdedir) gerekçesiyle, yerel bir bilgiyle spesifik ilişkisinden diskalifiye etmek tehlikeli olacaktır. Bizimki gibi toplumlarda hakikatin ekonomi politiği beş önemli özellikle belirlenir. Hakikat, bilimsel söylem biçiminin ve bu söylemi üreten kurumların merkezinde ortaya çıkar; hakikat sürekli ekonomik ve siyasi teşvik altındadır; hakikat çeşitli biçimlerde çok geniş çaplı bir dağılımın ve tüketimin nesnesidir(...eğitim ve enformasyon aygıtlarının içinde dolaşır); hakikat bir kaç dev siyasi ve ekonomik aygıtın (üniversite,ordu,yazı,medya) yegane olmasa bile baskın denetiminde üretilip iletilir, nihayet hakikat bütün bir siyasi tartışmayı ve toplumsal çatışmayı ilgilendiren bir sorundur. Hakikat, sözcelerin üretimi, düzenlenmesi, dağılımı, dolaşımı ve işleyişi için düzenlenmiş bir prosedürler bütünü olarak anlaşılmalıdır. Hakikat, kendisini üreten ve destekleyen iktidar sistemleriyle ve kendisinin meydana getirdiği ve kendisini yayan iktidar etkileriyle döngüsel bir ilişki içindedir.Bu rejim yalnızca ideolojik ya da üstyapısal değildir, kapitalizmin oluşum ve gelişmesinin bir koşuluydu. Üstelik, belli değişiklikler olmakla birlikte sosyalist ülkelerde yürürlükte olan rejim de budur. Entelektüel için temel siyasi sorun bilimle ilintili olan ideolojik içerikleri eleştirmek ya da kendi bilim pratiğine doğru bir ideolojinin eşlik etmesini sağlamak değil yeni bir hakikat siyaseti oluşturmanın mümkün olup olmadığını bilmektir. Sorun insanların bilincini ya da kafalarında olanı değil hakikati üreten siyasi ekonomik ve kurumsal rejimi değiştirmektir. Söz konusu olan hakikati her türlü iktidar sisteminden kurtarmak değil (hakikatin kendisi zaten iktidar olduğuna göre, bir kuruntu olmaktan öteye gitmez bu), hakikatin gücünü şu anda içinde etkili olduğu toplumsal ekonomik ve kültürel hegemonya biçimlerinden kurtarmaktır.
Eğer iktidar baskıcı yönünden başka hiçbir özellik taşımasaydı, eğer HAYIR! demekten başka hiç bir şey yapmıyor olsaydı, ona gerçekten hep boyun eğileceğini düşünebilir misiniz? İktidarın etkili bir güç olarak geçerliliğini korumasını, iktidarı kabul etmememizi sağlayan etken, onun ağırlığını salt Hayır! demekle yetinen bir güç olarak göstermekle kalmayıp aslında birtakım şeyler arasında dolaşıp birtakım şeyler üretmesi, zevk yaratması, bilgi oluşturması ve bizzat söylem üretmesidir.
[Foucault okumadan önce inandığım bir söz vardı: bellum omnium contra omnes, Şimdi de aynı sözleri kendisinden okuyoruz]
Ben herkesin herkese karşı olduğunu söyleyeceğim. Mücadelenin, bir proletarya diğeri burjuvazi olmak üzere baştan verili özneleri yoktur. Ki kime karşı savaşır? Hepimiz birbirimizle savaşıyoruz. Ve her birimizin içinde, daima içimizdeki başka bir şeyle savaşan bir şeyler vardır.
[ya da]
İktidarın analizini devir, sözleşme, vazgeçme terimleriyle hatta üretim ilişkilerinin sürdürülmesine dair işlevsel terimlerle yapmak yerine her şeyden önce kavga çatışma ya da savaş terimleriyle yapmak gerekmez mi?Dolayısıyla iktidar mekanizması temelde ve özünde baskıcıdır diyen birinci hipotezin karşısında iktidarın savaş, başka araçlarla sürdürülen savaş olduğu hipotezi olacaktır. Ve bu noktada Clausewitz'in önermesine geri dönülecek ve siyasetin başka araçlarla sürdürülen savaş olduğu söylenecektir.
Günümüzde , 19.yy.dan bu yana suçlular her türlü devrimci dinamizmlerini kaybetti. Marjinal bir grup meydana getiriyorlar. Onlara bu marjinalliğin bilinci verildi. Nüfus içinde yapay, ama kullanılabilir bir azınlık oluşturuyorlar.
Marx, emeğin insanın somut özünü oluşturduğunu düşünüyordu ve yazıyordu. Bunun tipik bir Hegelci düşünce olduğunu sanıyorum. Emek insanın somut özü değildir. Eğer insan çalışıyorsa,eğer insan bedeni üretici bir güçse, bu , insan çalışmak zorunda olduğundandır. Ve insan çalışmak zorundadır, çünkü siyasi güçler tarafından kuşatılmıştır, çünkü iktidar mekanizmalarının içine alınmıştır. Çalışmayı istiyor ve seviyoruz. Karşılıklı bir ilişki diyalektik bir ilişki değildir. Çatışkı sürecinin bir yanında pozitif bir taraf ve diğer yanında negatif bir taraf olduğu anlamına gelmez. Doğada diyalektik yoktur. Tutucu veya devrimci bir felsefenin var olduğuna inanmıyorum. Devrim siyasi bir süreçtir, aynı zamanda ekonomik bir süreçtir. Ama bu felsefi bir ideoloji oluşturmaz.Bu nedenledir ki Hegel'inki gibi bir felsefe hem devrimci bir ideoloji hem de devrimci bir yöntem ve araç, ama aynı zamanda da tutucu bir şey olabildi. Nietzche örneğini ele alın. Nietzche fantastik denebilecek düşünceler ve araçlar geliştirdi. Nazi partisi tarafından yeniden ele alındı ve şimdi de çok sayıda sol düşünür tarafından kullanılmakta.
Belki felsefe hala karşı-iktidarın yanında bir rol oynayabilir, yeter ki felsefe iktidar karşısında kendi yasasını övmesin, yeter ki felsefe kendini peygamber olarak görmeye son versin, yeter ki felsefe kendini pedagoji veya hukuk olarak görmeye son versin ve iktidar etrafında olup biten mücadeleleri, iktidar ilişkileri içindeki hasımların stratejilerini, kullanılan taktikleri ve direniş odaklarını analiz etmeyi, açıklamayı, görünür kılmayı ve yaygınlaştırmayı görev olarak üstlensin, kısacası, koşul olarak felsefe iktidar sorununu iyi ve kötü terimleriyle değil varoluş terimleriyle ortaya atsın.
Cinsel ahlakın bu üç büyük ilkesinin hristiyanlığın ortaya çıkışından önce Roma dünyasında var olduğunu .. büyük bölümü Stoacı kökenli başlı başına bir ahlaka olduğunu göstermektedir. Demek ki hristiyanlık sıkça söylendiği gibi cinsellik üzerindeki bir dizi yasağın, cinselliği diskalifiye etmenin, sınırlandırmanın sorumlusu değildir. Bu cinsel ahlak tarihine hristiyanlığın getirdiği şeyin yeni teknikler olduğu kanısındayım. [bkz Pastorallik] Hristiyan toplumu, hristiyan toplumlar, bireyleri öyleyse ben selameti istemiyorum demekte özgür bırakmaz. Her bireyden selameti araması istenir. Batı aslında cinselliği dışlamaz, cinselliği getirir, cinsellikten yola çıkarak bireyselliğin oluşumunun, öznelliğin, kısacası, bizim davranış tarzımızın , kendimizin bilincine varışımızın sorun edildiği tüm bir karmaşık dispositifi düzenler.
14 Temmuz 2013 Pazar
Madan Sarup - Post-yapısalcılık ve Postmodernizm
Postyapısalcılık ve postmodernizm gibi hayli kapsamlı iki konuyu Lacan, Derrida, Foucault, Deleuze ve Guattari, Cixous, Irigay ve Kristeva gibi feminist isimler, Lyotard ve Baudrillard üzerinden okuyucuya aktarmaya çalışan Hint asıllı yazar kendi görüşlerini de ortaya koymaktan kaçınmıyor yapıtında. Misal, Foucault'dan pek hazzetmiyor yazar. Lakin sıkı Lacan'cıdır. Marksizmi bütünüyle terketmeyerek savunmacı bir rolü sahiplenir. Bu kadar ismin bir arada anıldığı bir kitap yerine ister istemez okuyucu ansiklopedi beklentisi içine giriyor ki kitap 200 sayfayı bir miktar geçiyor. Dolayısıyla kitabın Türkçe'ye çevrilmeyen orjinal adının hiç farkına varmıyoruz aslında. Post-yapısalcılık ve postmodernizme giriş rehberi.Kitap özne ve birey arasındaki farkı yansıtarak açılıyor. Descartes'ın düşünüyorum öyleyse varım tümcesindeki ben, kendini bilen bilinçli bir özne olarak aslında post-yapısalcılığın eleştirisi altındadır. Bu anlamda özneye bağlı kalan Lacan, Foucault ile Derrida'dan daha ayrıksı ve doğru bir noktada durur. Postyapısalcılar, yapısalcılar gibi tarihselciliğin eleştirisini yapmaktadırlar. Genelde gösterilen karşısında göstereni önemseyerek anlamı eleştirmek de postyapısalcıların diğer bir özelliğidir. Son olarak da felsefenin eleştirilmesi sözkonusudur.
Lacan psikanalize dayanarak çoğunlukla görüşlerini belirlemiştir. Ona göre benlik ve toplum arasında hiç bir ayrılık yoktur. Çünkü insanlar dili benimseyerek toplumsal olur, bizi özne kılan dilin kendisidir. Lacan deliliği biyolojik yolla açıklayanlara karşı organik yaklaşımları reddeder. Delilik yalnızca zihinsel değil tüm varlığı kapsar. Lacan Freud'un kelimeleri ile konuşur, onları esnetir, yadsır, karşı gelir, yeniden kurar, kısacası revize eder. Freud'un tersine Lacan'a göre bilinçdışı mantıksal düşünce karşısında ikinci önemde bir role sahiptir. Ya da insanın doğuştan gelen bir doğası yoktur. Düşler kesin anlama sahip olmayan metinlerdir. Hatta Lacan fallus terimini fiziksellikten kurtararak teorisine farklılaştırarak dahil eder. Ona göre psikanalistler doğrudan doğruya bilinçdışında olanla ilişkiye geçmeli yani bilinçdışının diliyle alıştırma yapmalıdırlar, şiirin uyakların içsel mırıldanmaların diliyle. Dil, herhangi bir kimsenin ayrı bir varlık olarak kendinin ayırdına varmasının önkoşuludur. Özneleri, aralarında birbirlerine göre taşıdıkları karşıtlıklar yoluyla tanımlayarak, Ben-Sen diyalektiliği vasıtasıyla öznelliğin temelini oluşturur. Bilinçdışı kendisini düşlerde, şakalarda,dil sürçmelerinde arazlarda gösterir. Dil bilinçdışının da varlık koşuludur. Lacan için Odipus kompleksi çocuğun kendisinin , dünyanın ve başkalarının farkına varmasıyla kendini insanlaştırdığı bir andır.
Lacancı dil görüşünde bir gösteren her zaman başka bir göstereni gösterir. (gösterilen ile gösteren bağıntısı yoktur yani) Hiç bir sözcük eğretilemeden ( bir gösterenin yerine başka bir gösterenin geçmesidir) özgür değildir. Anlamlama zincirinde bir kayma sözkonusudur. Bu yüzden hiçbir anlamlama edimi doyuma kavuşmaz. Her sözcük ancak diğer sözcükler doğrultusunda tanımlanabilir. Örneğin başkalarıyla olan ilişkilerimizi tanımlamaya çalıştığımızda her zaman bir boşluk bir gedik mevuttur. Hiçbir zaman başkasının bize verdiği karşılığın anlamından emin olamayız. Kimliğimizle ilgili bir düşünceye sahibizdir ama bu gerçekliğe karşılık gelmez. Özne bir süreçtir asla tamamlanamaz.
Freud için fikirlerini inşa ettiği yapı içgüdü ve dürtü üzerinde yükselirken bu Lacan için arzudur. Arzu, bütüne erişmeye yönelik varlıkbilimsel bir çabadır. Aslında bu terim Hegel tarafından geliştirilmiştir. İnsan misal açlığı deneyimlerken o arzunun bilincine varmakla kendisinin de bilincine varır. Birey arzusunu ifade etmek için ister istemez ben sözcüğünü kullanır. Arzunun beni, arzulanan ben-olmayanı yok eden, dönüştüren ve özümseyen bir eylemle gerçek bir olumlu içerik kazanan bir boşluktur. Arzu, başkasının arzusunu da arzuladığı zaman insancadır. Hegelci felsefenin tikellik ve tümellik terimleri de efendi köle ilişkisi bağlamında Lacan'ın arzu üzerindeki düşüncelerine yansır. Tikellik bireysel bir eyleyene karşılık gelir. Tümellik ise insan varoluşunun toplumsal yanına. İkisinin birleşimi bireyselliği meydana getirir.
Lacan'a en büyük eleştiri feministlerden gelmiştir. Bununla birlikte genellikle görüşleri tamamiyle reddedilmemiş uyarlanıp geliştirmeye çalışılmıştır. Özellikle eleştiriler kuramın erilliğe dayanması yönünde yoğunlaşmıştır.
Derida'nın dil anlayışında da gösteren doğrudan doğruya gösterilene bağlı değildir. Anlam sürekli olarak bir gösterenler zinciri boyunca devinir ve asla onun kesin yerleminden emin olamayız, çünkü anlam tek bir göstergeye bağlanamaz. Gösterge her zaman başka bir göstergeye yol açar-gönderir, bunlardan birinin yerini bir başkası ile değiştirmek kimileyin göstereni gösterilen yapar. Anlamın çevrede dolanıp durmasına eğretileme diyebiliriz. (somut bir örnek olarak Marksist alt-yapı üstyapı terimlerinin aslında inşaat ile ilgili olması) Bu yüzden gösterge üzerinde bozuma sokmak gibi bir üsluba bağlı kalınarak çalışabilir. Yapıbozum, herhangi bir metin içinde geçen kavramların metnin bütünlüğü açısından tutarsız ve ikircikli kullanımlarından yola çıkarak, metnin yazarının kurduğu kavramsal ayrımların başarısızlığını açıklamak amacıyla geliştirilmiş bir metin okuma yöntemidir. Gayitri Spivak süreci daha da somutlaştırır:
Metnin şifresini çözerken geleneksel yollara başvuruluyorsa eğer, ne yapılıp edilse üstesinden gelinemeyen bir çelişkiyi besleyen bir sözcük ile karşılaştığımızı görür, bu çelişkili sözcük nedeniyle kimileyin çelişkinin bu ucu kimileyince diğer ucu doğrultusunda çalışırız; böylelikle metnin bütüncül bir anlamı olmadığına işaret eder ve o sözcüğü yakalamış oluruz. Yok eğer eğretileme bize yananlamlarını gösterir gibi olursa, o zaman o eğretilemeyi yakaladık demektir. Metnin gizli yapısındaki eğretileme serüvenlerini açığa çıkartmanın peşinde koşmakla, metnin daha baştan kendi kabul ettiği kuralları çiğnemesini ve metnin karar verilemezliğini açığa çıkartmış oluruz.Doğruluğun dağılıp saçılmasını, birliğin patlatılıp parçalarına ayrılmasını, sağgörülü tartışmalar yerine hakkında karar verilemez tartışmalara geçilmesini, ciddiyet ve uysallık yerine şenliğin ve histerinin konulmasını övgüyle karşılar yapıbozumcular. Dolayısıyla yorumlamadan öte bir şey yoktur. Bu metin hakkında karar verilemezlik konusu, Derrida'nın tarihdışı ve siyaset açısından kaçamak yanıtlarla dolu oluşu ile birleşince statükonun devamını sağlatıcı olması eleştirisiyle yüzyüze gelmesi de kaçınılmaz oluyor.
Derrida, düşüncemizdeki metafiziğin yaşamını sürdürmesine önayak olan madde/tin, özne/nesne, yanlış/doğru, ruh/beden, metin/anlam, içsel/dışsal gibi karşıtlıkların yapıbozuma uğratılarak kırılabileceğine inanmaktadır. Doğa/kültür gibi bir zıtlığı da reddederek, doğanın kendisine sürekli yeni şeylerin eklendiği sürece varolduğunu belirtir. Bu yüzden uygarlık üzerine düşünümde örneğin, yapısalcıların imgelediği türden salt otantik diye bir şey yoktur, kaybolan masumiyet romantizmi yanılsamadır. Aynı sebepten Freud'un doğrucu ve otantik düşününü devam ettirdiği Lacan'a da şüpheyle yaklaşır, Derrida.
Gelgelelim Foucault'ya. Foucault dışsal şiddetin yerini içsel şiddete nasıl olupta geçtiği temasını işler. Hatta ona göre ortaçağda deliler kilitlenmeyerek sınırsız bir özgürlüğe sahiptir. (hakeza cinselliğe18., cinsel yaşama ise 19. yy dan itibaren sahip olmuştur insanoğlu. Bundan öncesi sahip olduğumuz tek şey kuşkusuz yalnızca bedendir) Bununla birlikte Foucault, ussallığın bakış açısından deliliğin ruhunu nasıl yakalayabildiğine dair eleştiri altındadır (ki bence toplumun normal diye sunduğu prototipin gayet uzağında olmasıyla haksız bir eleştiri). Bu süreçte suçu işlemekten çok suça niyet etmek artık temel suçluluk ölçütüdür. İktidarın disipliner karakter kazanmasıyla denetlenebilen bir yasadışılığın yararlılığı da keşfedilmiş oldu. Bu genel bir gözetleme için toplumun bütünün polisleştirilmesine hem bir araç hem de meşru bir zemin sağlamıştır. Yazar tarafından panopticon, sonsuz bilgi sahibi hristiyan tanrısına benzetildiği gibi usdışı kaynaklı arzuların içsel gözetimcisi Freud'un süper ego-üstben kavramına da benzetilir. Foucault'nun iktidarın sadece olumsuzluğa işaret edilmesine ve bastırma varsayımına da itirazı vardır. Özgürleşme de başka bir kölelik biçimidir, çünkü halihazırdaki doğal cinselliğimiz gerçekte iktidarın bir ürünüdür. Yani bireyler iktidar ilişkileriyle belirlenir. Aynı zamanda iktidar ekonomiye ikincil bir konumda ya da onun hizmetinde olan bir şey değildir. İktidar ilişkileri egemen ya da devletten yayılmaz, ne de iktidar belli bir birey ya da sınıfın özel mülkiyetindedir. Elde edilebilecek ya da gasp edilebilecek bir mal değildir. Daha çok bir ağ niteliği taşır ve iplikleri her yere yayılır. Dolayısıyla iktidarın uygulanması üzerine eğilmemiz gereken konudur. İktidar burjuva sınıfının siyasal ve ekonomik yararına kullanılmaya başladıkları andan itibaren yaygınlık göstermiştir. İktidarın uygulanması yeni bilgi nesnelerinin ortaya çıkmasına yol açar. Bilgi olmadan iktidarın uygulanması ve bilginin iktidara yol açmadan varolması olanaksızdır. Özne de çok yönlü, dağınık ve belli bir merkezden yönetilemeyecek söylemlerin beşiği olarak anlanmalıdır. Foucault Althusser ile gelecekte asla şeffaf bir toplum olamayacağımız görüşü üzerinde ortaklaşır. İkisi de anti-hümanist bir yaklaşımın takipçileridir. Poulantzas ile de iktidar ilişkilerinin üretkenliği konusunda benzer fikirler savunurken Foucault her zaman küçük ( ve yerel olsa gerek) başkaldırıların önemine inanır. Madan Sarup, kişisel eleştiriler konusunda elini korkak alıştırmaz, haklı haksız sorguları vardır: İktidar her yerdeyse nasıl direnilir noktasında direniş kavramı , devlete yönelik çözümleme eksikliği, sınıfların ve sınıf mücadelelerin gözardı edilmesi, görüşlerinde bilimsel değergelere dayanılmaması, cinsel ayrılıklar karşısındaki körlüğü...
Deleuze ile Guattari arzuyu iki türe ayırır: Paranoyak ve faşist birincisi, şizofrenik ve devrimci diğeri. Faşizme karşı mücadele etmek faşist paranoya yerine devrimci şizofrenyamızı kurmak için kafalarımızdaki faşizm ile de savaşmak gerekir. Bununla birlikte Marksizm de üstizge -mastercode-ye dayanmaktadır yani yorumlamaya ihtiyaç duyar. Anlam üretilmesi açısından da aşkın konumdadır. Bilinçdışı arzuyu üretirken arzunun psikanaliz tarafından ister istemez bastırılması, onu devletin bekçi köpeği durumuna sokar. Lacan'ın kişinin toplumsallaştığı Odip çözümlemesini hatırlarsak, bu simgesel geçişin kişiler için trajedi boyutunda etkisi olduğuna inanır ikili. Şizofren gibi marjinal kümeler ise ki ikili tarafından yüceltilir, bu komplekse hiç uğramamışlardır. Sonuçta Deleuze ve Guattari'nin üretken arzusu, Nietzche'nin iktidar istencinden başka bir şey değildir.
Jean François Lyotard, usdışının da gündelik dil gibi bir yapısı bulunduğunu ve bu dilin Başkası'nın dili olduğunu öne süren Lacan'cı görüşü eleştirir. Lyotard'a göre modern sanat insanı özgürleştirebilir. Benzer şekilde sembolik eylemlerin şok edici etkisine inanır. Şeyleri sürekli kurumlaştırmaya çalıştığımız sürece, sözkonusu şeyleri asla oldukları gibi yaşayamayız. Yaşamda siyasetten önemi şeylerin de varolduğunun altını çizmektedir yani. Lyotard, şimdilerde Marksizmi dinsel bir söylem biçimi olarak görmektedir, her türden zulme maruz kaldığı varsayılan işçi sınıfı gelecekte bir gün dünyayı kurtaracaktır. Dil kuramında Wittgenstein'in dil oyunlarından etkilenmiştir. Lyotard için konuşmak her zaman kavga etmektir. Geleneksel toplumlarda anlatısal biçimin üstünlüğü sözkonusudur. Anlatılar (popüler öyküler, söylenceler, efsaneler ve masallar) toplumsal kurumlara meşruluk kazandırırlar. (Lyotard'ın öğrenmenin bilgisayar diline dönüşerek geleneksel öğretmenin yerine hafıza bankalarının geçebileceğine dair görüşleri internet tabanlı bilgiye ulaşım çağında ufuk açıcı bir perspektif sunuyor.) Öğrenciler için yaşamsal değeri olan, herhangi bir sorunu şimdi ve burada çözerken gerekli verileri yaşama geçirebilme potansiyeli ve ilgili verileri etkili bir strateji doğrultusunda organize edebilme yetisidir. Lyotard için üstanlatılara dayanan genelleştirici büyük öykülere karşı bireysel ve parçacıklı yerele dayanan küçük öyküler her zaman yeğdir. Her bir tarafın kendi doğruluk iddialarını askıya alarak diğer tarafın bakış açısının ayrılığına saygı gösterdiği çoğulcu bir bakış açısını benimsenir.
Feminist kuram altında, Cixous, Irigay ve Kristeva'nın görüşleri incelenir. Kültür/doğa , erkek/kadın gibi karşıtlıklarda terimlerden biri diğerine göre daha üstün tutulur. Yani Hegelci diyalektik hareket birbirine karşıt iki terim arasındaki iktidar eşitsizliğine dayanır. Cixous, kadını fallusun üstün konumuna mahkum etmelerinden ötürü gerek Freud'cu gerekse Lacan'cı cinsel ayrım örnekçelerini reddeder. Bunların yerine, cinsel ayrımın yadsınması olarak değil ama çoksesliliğin, erilliğin ve dişilliğin birey öznedeki eşanlı bulunuşunun ve bireyin içindeki dişilliğin canlı bir farkedilişi anlamında kullandığı çift-cinsiyet (bisexuality) olanağından sözeder. Irigay için kadını erkekleştirecek hali hazırda geçerli olan dizgenin terimlerini kabul etmek büyük bir tehlikedir. Irigay aydınlanmanın usunu tam anlamıyla eril bir us olarak görür. Batı kültürü tekcinsli bir kültürdür, kadının değergesi erkekten daha az, erkeğe göre aşağıda ve eksiktir.Yansız olarak alınan herşey, örneğin felsefe ve bilim, gerçekte cinsiyet bağımlıdır, her şey erkek öznesinin söylemidir. Bunu değiştirmenin tek yolu ancak güçlü bir dişil simgesel yaratmakla olanaklıdır. Kadının altından kalkılamaz sorunlarla karşılaşması da , kadının bunların (nefret, kıskançlık ve rekabetin kadınlar arasındaki yaygınlığı) üstesinden gelebileceği bir simgesellik bulamamasından kaynaklanmaktadır. Anne-kız ilişkisi, kadınların simgesel düzende annelik işlevinden apayrı bir kimliğe sahip olmalarını oldukça zorlaştırmaktadır. Sözkonusu görüşe göre kadınlar ben ile başkası arasındaki ayrımın açık olmadığı, içlerinde kimliklerini kaybedecekleri ilişkilere girmeye hayli eğilimlidir. Yine bu kadının simgesel düzendeki konumunun belirtisi yada sonucudur. Sonuçta, kadınların kendilerine özgü bir dil oluşturmak zorundadır. Kristeva bölünmüş ve merkezini yitirmiş bir konuşan özne düşününe sahiptir. Dil yalnızca düşünüme dayanan toplumsal ilişkilerin tersine üretkendir. Kristeva Cixous'un tersine dilin dişil görünümlerine kadının libidosunda yer vermez. Dişil, erkek ve kadın yazarlara açık bir dil kipidir bu anlamda. (Şiirden dergisinin kadın dosyasında Gülten Akın'ın şiirin dişilliği konusundaki görüşlerini hatırlatır) Anne ise kadının yaşadığı annelik deneyiminden çok anneliğe ilişkin eril bir düşlemin sonucudur. Kadınlar için Odip düzleminde iki seçenek vardır: kadının ruhsal yaşantısını Odipus dönem öncesi içeriğinin değerini arttıracak ve onun bilinçdışını simgesele iade edecek olan anneyle özdeşleşme, ya da aynı simgesel düzenden kendi kimliğini türetecek ve bir kadın yaratacak olan babayla özdeşleşme.Göstergesel anneyle, simgesel ise Baba Yasasının tahakkümü ile ilintilidir. Göstergesel her ne olursa olsun güçlendirilmelidir. Ancak yıkıcı göstergesel süreçler hem karizmatik bir lidere duyulan sevgiyle hem de çok daha keskin ve bozulması olanaklı olmayan sıradüzensel bir organizasyonla özdeşleşmesi faşizm gibi bir yöne sevkedilebilir. İnsanları erkek-kadın olarak ayrıştırmayan ve feminist tutumlara karşı anlamaz bakan biri olarak Bibliotech dergisinin 18. sayısındaki A.Adnan Akçay'ın Mühim Olan İnsanlık makalesi oldukça anlaşılır bir somutluğa sahip olmasıyla çarpıcıdır.
Postmodernizm ile birlikte düşünülen başlıca özellikler, sanat ve gündelik yaşam arasındaki sınırların silinmesi, elit ve popüler kültür arasındaki sıradüzensel ayrımın çökmesi, biçemsel eklektizm ve kodların karışımı,yüzeysellik,vurgunun içerikten biçime kayış, gerçekliğin imgelere dönüşümü, zamanın sürekli bir şimdiler dizisine parçalanması,...
Baudrillard her bireyin belli bir düzendeki yerini nesneler aracılığıyla aradığına inanır. Metaların işlevi bu anlamda yalnızca bireysel ihtiyaçları karşılamak değil aynı zamanda toplumsal düzenle ilişkisi açısından bireyi anlatımlamaktır. Tüketim nesneleri en iyi , özgül bir ihtiyaca ya da soruna yanıt olabilecek bir arayış değil, ama arzuyu kışkırtmak yönünde tüketilemez bir yetiye konu havada uçuşan bir gösterenler ağıdır. Baudrillard'ın simgesel mübadele düşüncesi, üretken etkinliğe yönelik olumlu bir karşı savdır. Baudrillard çok daha fazla enformasyonun ama çok daha az anlamın bulunduğu bir evrende olduğumuzu söyler. Bu bombardımanla başa çıkabilmenin tek yolu, imgeleri yalnızca gösterenler, yalnızca yüzeysel görünüşler olarak kabul etmek ve bunların anlamları ile gösterdiklerini reddetmektir. Ona göre doğruculuk ve eleştiri modası geçmiş ümitsiz kavramlardır. Baudrillard'ın konumu ahlaksal ve siyasal bir nihilizme yol açtığına dair eleştirilerle karşı karşıyadır.
15 Aralık 2012 Cumartesi
Michel Foucault - Seçme Yazılar 4: İktidarın Gözü
Genel olarak, devlet iktidarına ayrıcalık verilir. Birçok insan diğer iktidar biçimlerinin ondan türediğini sanır. Oysa bence, devlet iktidarının diğer iktidar biçimlerinden türdiğini söylemeye kadar varmasak da, en azından bu iktidarlara dayandığı, devlet iktidarının var olmasını sağlayanın onlar olduğu söylenebilir. İki cins arasında, yetişkinlerle çocuklar arasında, ailede, işyerlerinde, hastalarla sağlıklılar arasında, normallerle anormaller arasında var olan iktidar ilişkilei bütünün devlet iktidarından kaynaklandığı nasıl söylenebilir? Devlet iktidarı değiştirilmek isteniyora toplum içinde işleyen çeşitli iktidar ilişkileri de değiştirilmelidir. Yoksa toplum değişmez. Örneğin SSCB de yönetici sınıf değişti ama eski iktidar ilişkileri kaldı.
..Birkişiyi cinselliğine göre tanımlama düşüncesi onların aklına gelmezdi...Uzun vadede ve daha geniş bir strateji çerçevesinde cinsel kimlik üzerine sorular sormamak gerekiyor. Söz konusu durumda cinsel kimliğini onaylatmak değil, cinsellikle, farklı cinsellik biçimleriyle özdeşleşme buyruğunu reddetmektir önemli olan.
18 Nisan 2012 Çarşamba
Michel Foucault - Büyük Kapatılma
'..Foucault, akıl hastanesi, hastane ya da hapishane gibi modern kapatma kurumlarının 17. yüzyıla kadar var olmadığına dikkat çeker. Üstelik deliler, hastalar, suçlular ve çalışamayacak durumda olan ya da çalışmak istemeyenler başlangıçta hiç bir ayrım gözetilmeden aynı yere kapatılmışlardır. Foucault'ya göre bu büyük kapatılma sürecinin arkasında doğrudan doğruya ekonomik ve siyasi bir neden vardır...Focault böylece kapatılmanın ikili bir işlev yerine getirdiğini söyler. Böyle bir ekonomik kriz anında aç kalan işsiz ve aylak kesimin başkaldırması tehlikesine karşı güvenli bir önlem almak ve kapatılmış olanların kriz geçtikten sonra ucuz ve kolayca denetlenebilir bir işgücü oluşturmasını sağlamak...Foucault'ya göre bu döneme kadar (17.yy) pratik anlamda hapishane diye bir kurum olmamıştır. Suçluların kapatıldığı hücreler kendi başına bir cezalandırma aracı değil, bir tür mahkeme bekleme odası olarak işlev görmüş; insanlar hücrelere başka bir şekilde cezalandırılmayı ya da özgürlükeelrine kavuşmayı beklemek üzere kapatılmıştır. Etkin bir önlem olarak kapatmaya ancak kapitalizm el emeği, işsizlik gibi sorunlarla karşı karşıya geldiğinde ve on yedinci yüzyıl Avrupa toplumları büyük isyanlarla tanıştığında başvurulmuştur. İsyanları bastırmak için bir ordu göndermek, insanları katletmek, yakıp yıkmak gibi eski yöntemler, aynı zamanda büyük toprak sahiplerinin vergi toplamasını da engelleyen genel bir ekeomik felakete yol açacak önlemler haline geldiğinde daha ekonomik ve etkili bir önlem ve cezalandırma tekniği olarak hapishaneye başvurulmuştur; çünkü hapishaneler nüfusun tehlikeli bir bölümünü feci ekonomik sonuçlara yol açmadan elemeye imkan tanımıştır. 17. yy da başlayan bu kapatılma pratiğinde 18. yy sonu ve 19.yy başında yani Fransız devrimi döneminde önemli bir değişim daha meydana gelmiş ve kapatılanlar içinde ayrım yapılmaya başlanmıştır: akıl hastaları tımarhaneye, gençler ıslahevlerine, suçlular hapishaneye...Ancak Foucault'ya göre başlangıçta bu tür bir ekonomik tasarruf işlevi görmek üzere geliştirilen kapatma teknikleri ve kurumları giderek daha pahalı ve verimsiz hale gelmiştir...Çalışamayacak durumda olan veya çalışmak istemeyenlerin tedavi ya da ıslah yoluyla çalışabilir hale getirilmesinin ekonomiye olan katkısı, bu amaçla yapılan harcamaların altında kalmaya başlamış; üstelik yapılan her türlü reforma rağmen bu kurumlar görünür amaçlarını gerçekleştirmede de ciddi başarısızlıklara uğramıştır.(Bu kurumlarda) ısrarın nedeni Foucault'ya göre kapatma pratiğinin güçlü bir toplumsal denetim sağlamak ve kapitalizmin ihtiyaç duyduğu işgücünü üretmek için görünürden çokdaha ince ve etkiki bir işlev yerine getirmesidir...Bu yeni teknik Foucault'ya göre kapitalist üretim biçiminin gerektirdiği disiplin ve uysallığın insanlar tarafından benimsenip içselleştirilmesine ve gönüllü olarak uygulanmasına dayanır...Bu iktidarın uysallaştırma ve verimli hale getirme yöntemi ise şiddet ve bedensel zorlama değil, insanlara belli öznellik biçimleri dayatılmasına dayanır....Büyük Kapatılma başlığı altında toplanan yazılar Foucault'nun ..(özneyi kendi içinde bölen ve başkalarından bölüp ayıran pratikler anlamındaki) ikinci nesneleştirme kipi üzerine yaptığı çalışmaların kapsamına giriyor...Deli ile akıllıyı, hasta ile sağlıklıyı, suçlular ile iyi çocukları bölüp birbirinden ayıran sınıflandırmaları örnek veriyor. Kuşkusuz bu pratiklerde sözkonusu olan delilik, hastalık, suç gibi belli varlık veya davranış biçimlerinin sorunsallaştırılarak özel bir deneyim haline dönüştürülmesidir.(İnsanların onlar üzerinden tanımlanmış deneyim biçimlerini kendilerine dair hakikatler olarak görmesi ise bu deneyimlerin öznesi olmayı kabullenmeleri anlamına gelir. Böylece insanlar öznesi haline geldikleri deneyimlerin içerimlediği bilimsel, ahlaki, hukuki, siyasi normlara göre hareket eder ve kendini sınırlar).. Yani modern kapitalist toplumun ihtiyaç duyduğu disiplini içselleştirecektir...İnsanların delilik yada benzeri kavramlar altında tanımlanan varlık veya davranış biçimlerinin 18.yyın sonundan itibaren bir yandan psikiyatri, psikoloji vb. bilim alanlarına dönüşecek söylemsel pratiklerin, diğer yandan daha sonra akıl hastanesi adını alacak olan kurum çerçevesinde söylemsel olmayan pratiklerin nesnesi haline gelmesinin ve bu süreç sonunda deliliğin akıl hastalığı deneyimi olarak yeniden kurulmasının bir tarihidir...(Bu) aynı zamanda akıl ile akıl-olmayan arasında derin bir yarılmanın, deliliğin dışlanıp, kapatılıp, sessizliğe itilmesinin ve aklın akıl-olmayan üzerinde tek yanlı bilimsel (psikiyatrik, psikolojik) doğruluklarla bezeli ve normatif bir monolog üretmesinin de işaretidir.
Akıl hastalığının sakin dünyasının ortasında, modern insan artık deliyle iletişimde bulunmuyor.Ortak dil yok, daha doğrusu artık ortak dil yok..Aklın delilik hakkındaki monoloğu olan psikiyatrinin dili ancak böyle bir sessizlik üzerinde kurulabilirdi
..Foucault'ya göre hapishanenin asıl işlevi suçluları ıslah etmek değil, suçu sorunsallaştırarak suça eğimlilik adı verilen bir öznel deneyim kurmak ve iyi çocukları bu yeni ve bilimsel olarak tanımlanmış deneyimin içerimlediği normlara göre koşullandırmaktır. Foucault 19.yy Avrupasına özgü bu disiplinci ütopyanın eksiksiz biçimini Panoptikon kavramında bulduğunu söyler. İngiliz filozof Jeremy Bentham'ın ideal hapishane olarak tasarladığı Panoptikon, halka biçimli bir binadır, ortasında bir avlu ve avlunun ortasında bir kule vardır. Halka hem içeriye hem dışarıya bakan hücrelere bölünmüştür. Bu küçük hücrelerin her birinde, kurumun hedefine uygun olarak yazı yazmayı öğrenen çocuk, çalışan bir işçi, ıslah edilen bir mahkum, deliliği yaşayan bir deli vardır. Merkezi kulede bir gözetmen vardır. ..gözetmenin bakışı tüm hücreyi kat edebilir,..sonuç olarak bireyin yaptığı her şey gözetmenin bakışına açıktır, ..(gözetmen) kimsenin kendisini göremeyeceği şekilde panjurlar, yarı açık bölme pencereleri arasından gözlemde bulunur. Panoptikon aslında bir toplum ve iktidar türünün ütopyasıdır. Panoptikon'da gözleyenin kendisi gözlenenler tarafından görülmediği için gözlenenler tam olarak ne zaman gözlendiklerini bilemezler. Bu yüzden her zaman sanki gözleniyormuş gibi hareket etmek ve davranışlarını sınırlandırmak zorundadırlar...Kapitalizmin ihtiyaç duyduğu disiplin, hapishanede ve benzeri kapatma kurumlarında geliştirilen bu teknik ve prosedürlerin tüm toplumsal kurumlara yayılmasıyla mümkün olmuştur...Büyük kapatılmanın gerçekleştiği asıl mekan insan ruhudur...'
Derrida ile tartışmaya girdiği Descartes okumalarının, Descartes'ın metninin de kitapta yer almamasına bağlı olarak oldukça havada kaldığını itiraf etmeliyim.Gövdem, bu kağıt, bu ateş isimli bu makale üzerinden özne inşasının temelleri atılıyor bir anlamda.
'Delilik, kuşku duyan özne tarafından kuşku duyan özne olarak nitelenebilmek için dışlanmıştır.'
Konuyu somutlaştırmak için ilkel (ve o kadar uzağa gitmeye gerek yok köyleri ve köy hayatını şehre taşıyan küçük mahallelerdeki köyün ya da mahallenin delisi rolündeki insanlara gösterilen hoşgörüyü ve sahiplenmeyi düşünün) toplumlarda delilerin dışlanmanın tersine şamanist statülerle tanımlanarak pozitif anlamlara bile büründürebildiğini ekliyor Foucault. Bu eserde aynı zamanda Foucault'nun entellektüelizme takılıp kalmadığını özellikle toplumdan yalıtılıp bağları kopartılan güç koşullardaki Fransız tutukluların yaşamlarının iyileştirilmesi için kampanyalara aktif şekilde destek verdiğine tanık oluyoruz. Polis gibi iç güvenlik kurumlarının temelini burjuvazinin taşınmaz mallarını yağmacılara karşı korumak için tuttuğu adamlara kadar götürüyor Foucault. Ve sistemin hapishanelerden çıkan plebler ile işçi sınıfı arasına ayrımcılık tohumları ekerek hükümlüleri kendi sistemini koruyan adamlar haline dönüştürdüğünü ekliyor. Diğer yandan karşısına grev kırıcı , polis muhbiri, fedai olarak çıkarılan eski hükümlülere istinaden, işçi sınıfı bak uysalca çalışmazsan, aylak gezersen, kanunlara uymazsan sende hapishaneye düşersin ve sonun böyle olur tehditiyle sistem içine çekiliyor, burjuva ahlakı benimsetiliyor.
Oedipus tragedyası'na getirdiği çözümleme ile farklı bir noktayı öne çıkaran Foucault, sözkonusu metnin enseste dayalı libidal kompleksden ziyade iktidar hukuku konusundaki değişimi sergilediğini düşünüyor. İlkel toplumlarda kişisel anlaşmazlıkların sınama (bir yemin karşısında tereddüt gibi basit bir alamet bile olabilir) yoluyla çözülme tekniğinden sorgulama tanık gibi öğelerin başat önem kazandığı modern hukuka evrildiğini bu metinde izlerini görebiliriz der. Roma Hukuku ile ilk olarak sistematikleşen günümüz hukukunda kişiler arasındaki anlaşmazlıklar artık yukarıdan dayatılan bir adalete teslim edilir. Kendi dışlarında bir iktidarın çözümüne boyun eğecektir taraflar. Diğer yandan kurbanın yerine geçen savcı yoluyla siyasi iktidar bu sefer de masum kurban rolünü oynayacaktır. Kişilerin haksızlığa uğradığı düşüncesiyle ortaya çıkan anlaşmazlıklar soyut yasalara dayandırılıp yasa ihlali uğranılan haksızlığın önüne geçecektir. Dolayısıyla cezalandırma artık kurbana ya da yakınlarına yapılan suçu telafi etmenin ötesinde, devlete ve yasaya karşı işlenen saldırının telafisini ister konumuna gelecektir. Panoptikon dönemiyle birlikte soruşturmayı da geride bırakıyoruz. Artık toplumun gözetlenmesi, incelenmesi, potansiyel yasa ihlallerin engellenmesi işlerlik kazanan kavramlar haline gelmiş durumdadır.
'Emeğin insanın somut özü olduğu, bu emeği kara dönüştürenin, aşırı-kara ya da artı-değere dönüştürenin kapitalist sistem olduğunu varsayan geleneksel Marksist analizin doğrudan kabul edilebileceğini sanmıyorum. Aslında, kapitalist sistem varlığımıza çok fazla nüfuz etmektedir. 19.yyda inşa edildiği şekliyle bu rejim, insanın çalışma gibi bir şeye bağlandığı siyasi teknikler, iktidar teknikleri bütününü hazırlamak zorunda kalmıştır; insanların bedeninin ve zamanının çalışma zamanı ve işgücü haline geldiği ve aşırı-karın olabilmesi için alt-iktidarın olması gerekir. İnsanın varoluş düzeyinde bile, mikroskobik, kılcal siyasi bir iktidar örgsünün,insanları üretim aygıtına bağlayarak, onları üretimin failleri, emekçiler yaparak oluşmuş olması gerekir.İnsanın çalışmayla bağı sentetik, siyasidir; bu, iktidarın yaptığı bir bağdır. Alt-iktidar olmadan aşırı-kar olmaz. Alt-iktidar diyorum; çünkü biraz önce tanımladığım iktidar söz konusudur, yoksa geleneksel olarak siyasi iktidar diye adlandırılan değil; ne bir devlet aygıtı, ne de iktidardaki sınıf sözkonusudur, bu, küçük iktidarlar, daha alt bir düzeye yerleşmiş küçük kurumlar bütünüdür.'
23 Ekim 2011 Pazar
Jean Baudrillard - Foucault'yu Unutmak
Kitap çevirmenin kısa bir özeti ile açılıyor. İlk sayfalarda Foucault'un söylevindeki mükemmelliğin klasik çağı başlangıç noktası alması ile birlikte kendi içinde bir iktidar yarattığı ima ediliyor. Cinselliğin baskı altına alınması ve özgürleştirilmesi gibi iddialar, aslında toplumun cinselliğin tahakkümü altına alınmış olduğunun gizlenmesine yarayan bahanelerdir diyor Baudrillard. Gösteri kültürünün hakim olduğu günümüz toplumu görünürlüğü üretim ile oluşturur. (Ki sabitliğini kaybeden kimliklerimiz karşıdakinin istekleri doğrultusunda , döküldüğü kabın şeklini alarak tüketimle,imaj ve prestij denilen boşluğu doldurur) Ayartma ise üretimin tam tersidir, ilkel toplumlarda hala geçerli olan bu süreç bir nevi panzehir rolünü üstlenir. Cinsellik de vücudun üretim-değer ve kapital zincirindeki görünümünden ibarettir. Bu yüzden özgürleşen her güç, iktidar sarmalına eklenen yeni bir halkadır. Foucault iktidarı sonsuza gidecek bir ilişkiler ağına benzetmekle Deleuze'nin arzu kavramına eşitler. İktidarların parçalanarak mikro-iktidar seviyesinde sahip olma çabaları, Marksizm misal, aslında iktidarda olmanın verdiği hazza kavuşma motiflidir. Foucault'da iktidar genel olarak tersine çevrilemez haliyle uyulması gereken temel bir kurala dönüşüyor.Halbuki iktidar çoktan kaybolmuştur. İktidar olanla iktidarın egemenliği altında bulunanlar arasında ayrım çizgileri de yok olmuştur. Çünkü her iki taraf da tek yönlü uygulamaya karşı direniş göstermektedir. Aslında iktidarın kumaşı tersine çevrilebilen bir ayartma ve meydan okuma düzeninden müteşekkildir, iktidar tersine çevrilebilme özelliği (sahip olduğu için değil) varolduğu için insanları ayartır ve ayakta durur, daha doğrusu varmış gibi olur. Ayartma ise tersine çevrilebilme özelliği sayesinde iktidar gibi kavramları gerçekliğin gücüne kavuşturur. Ama iktidar da ekonomi, gelişme, üretim gibi tersine çevrilmesi olanaksızdır ve kendini biriktirmek , gerçek olmak ister. Bu yüzden de çözülüp dağılır. Yani her şey belli bir düzen içinde mübadele edilmek, tersine çevrilmek ve ortadan kaybolmak istiyor. İşte bu durum ayartmayı yaratıyor. Bununla birlikte yazar, cinselliğin ayartmayı arzu ilişkileri ile üretimin güç ilişkileri ekonomisi ile ikame etmeye çalıştığını unutmamamız gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Kitabın daha çarpıcı olan ikinci kısmı ise /aslında böyle bir ayrım yok), İsa dirildiği zaman bir zombiye benzeyecektir ve Mesih, artık kendisine gerek duyulmadığı bir anda gelecektir. Kıyamet günü değil, bir sonraki gün aforizmaları ile açılıyor. Devrim, gününden önce gerçekleştirilmiş ve gerçekleştirildiği günden önceki gün bir anlama sahiptir ve devrimin yapılış amacı da devrim yapmanın bir anlamı kalmamış olduğu gerçeğini gizlemektir diye ekliyor yazar. Buradaki devrimle dönemleri kastettiğini de söyleyerek sözlerine açıklık getiriyor. Simülasyon aracılığıyla yinelenen bir şey sona ermiş yani hükümsüz kalmış oluyor. Öyleyse iktidar üstüne söylev çekmenin bir anlamı da yok.Çünkü iktidar, ortada bir iktidarın bulunmadığı gerçeğini gizlemeye daha doğrusu doruk noktası aşılmış bir politika olduğunu ve iktidarın bir simülakr şeklinde tersine çevrilme adlı, iniş olarak nitelendirilebilecek bir döneme girmiş olduğunu göstermektedir. İktidarlar devrim yoluyla el değiştirse bile hiç bir şey değişmeyecektir. Bugün bu meydan okumaya karşılık vermek istenmeyerek aslında iktidarın ölümü hazırlanmaktadır. (Arap Baharı aksini söylüyor aslında) Büyük politikacılar iktidarın,büyük bankacılar paranın,tanrıbilimciler Tanrı'nın olmadığına vakıf oldukları için güçlüdürler.Halkın iradesi gibi bir tözü temsil etme iddiasında bulundukları an egemenliklerini yitirmektedirler. Egemenlikleri kendi kendine meydan okuyabilmelerine bağlıdır yani. Aynen cinselliğin pornografi olarak yeniden yaşama döndürülmeye çalışılması gibi (daha şiddetli ve gerçekdışı bir yöntemle) iktidar da faşizm gibi bir yolla geri dönmeye çalışmıştır. Bir nevi doğal sürecidir.









