MICHAEL HARDT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MICHAEL HARDT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2026 Pazar

M. Hardt & A. Negri - Ortak Zenginlik

 Bir çokluk demokrasisi ancak hepimiz ortak varoluşu paylaştığımız ve ortak varoluşa iştirak ettiğimiz için tahayyül edilebilir ve mümkündür. "Ortak varoluş"la her şeyden önce, maddi dünyanın herkes tarafından paylaşılacak ortak zenginliğini; klasik Avrupa metinlerinde genellikle bir bütün olarak insanlığın mirası olarak sunulan hava, su, toprağın meyveleri ve doğanın tüm cömertliğini kastediyoruz. Ayrıca ve daha önemlisi ortak varoluşu; toplumsal üretimin bilgiler, diller, kodlar, ve riler, duygulanımlar gibi, toplumsal etkileşim ve daha fazla üretim için zorunlu olan sonuçları olarak değerlendiriyoruz. Dünyanın dört bir yanındaki neo-liberal hükümet politikaları, son yıllarda kültürel ürünleri -örneğin enformasyon, fikirler, hatta hayvan ve bitki türlerini bile- özel mülkiyete çevirerek ortak olanı özelleştirmeyi denedi. Mesele, "ne olduğumuz değil, oluş sürecinde ne olduğumuzdur; yani Öteki, bizim öteki-oluşumuzdur."Bu hakim noktadan bakıldığında, bugünkü politik eylemin kilit sahnelerinden biri de öznellik üretiminin özerkliği veya kontrolüne dair bir mücadeleyi içermektedir. Çokluk kendisini, ortak varoluş içerisinde bu süreçten doğan tekil öznellikleri oluşturarak yaratır.

Ancak modern cumhuriyetçiliğin özel bir tanımı eninde sonunda diğerleri karşısında galip geldi: mülksüzleri dışlayan ya da ikinci plana atan, mülkiyet egemenliğine ve özel mülkiyet haklarının dokunulmazlığına dayanan bir cumhuriyetçilik. Zengin kesim, mülkiyet cumhuriyeti kisvesi altında tüm toplumu temsil ediyormuş gibi yaparak yalan-yanlış evrensellik iddialarında bulunur; ama aslında birliği ve homojenliği mülkiyet sahipliğiyle teminat altı na alınmış, dışlayıcı bir kimliğe sahiptir

Bedenlerin fenomenolojisi, Foucault'da en yüksek noktasına biyo politik analizinde ulaşır ve burada, eğer temel şeylere odaklanırsak, Foucault'nun araştırma gündemi oldukça basittir. Ortaya atılan ilk aksiyom şudur: Bedenler varlığın biyo-politik dokusunun yapıcı unsurlarıdır. İktidarın sürekli oluştuğu ve dağıldığı biyo-politik düzlemde bedenler direnir; bu da ikinci aksiyomdur. Bedenler varolabilmek için direnmek zorundadır. Tarih bu yüzden, sadece biyo-iktidarın tahakküm aracılığıyla gerçekliği kurguladığı ufuk olarak anlaşılamaz. Bilakis tarih, biyo-politik antagonizmler ve biyo-iktidara karşı direnişler tarafından belirlenir. Foucault'nun üçüncü aksiyomu, bedensel direnişin öznelliği sadece yalıtık veya bağımsız bir şekilde değil; aynı zamanda diğer bedenlerin direnişiyle girift dinamikler içinde ürettiğidir. Öznelliğin bu direniş ve mücadele aracılığıyla üretimi, analizimizin öngördüğü gibi sadece varolan iktidar formlarının tahribi için değil; aynı zamanda alternatif özgürleşme kurumları için de bir merkez sağlar. Biyo-iktidar (oldukça kabaca) yaşam üzerindeki iktidar, biyo-politika ise direnmek ve alternatif bir öznellik üretimi belirlemek için yaşam gücü olarak tanımlanabilir.

Cumhuriyetin baskın biçimi mülkiyet tarafından tanımlandığı için çokluk, yoksullukla karakterize edildiği sürece, onun karşısında durur. Fakat bu çelişki, sadece zenginlik ve yoksulluk çerçevesinde değil; aynı zamanda ve daha da önemlisi üretilen öznellik biçimleri bakımından kavranmalıdır. Özel mülkiyet, aynı anda hem (birbirleriyle rekabetleri içinde) bireysel olan hem kendi mülkiyetlerini (yoksula karşı) korumak için bir sınıf olarak birleşen öznellikler yaratır. Büyük modem burjuva cumhuriyet anayasaları, bireyselcilik ve mülkiyetin sınıf çıkarları arasındaki bu dengeye arabuluculuk eder. Yoksul, hiçbir şeyi olmayanı değil; sosyal düzen ya da mülkiyet gözetmeksizin, toplumsal üretim mekanizmalarına dahil edilenlerin oluşturduğu geniş çokluğu ifade eder. Yoksul kesim ise tam aksine, toplumun dışlayıcı bir bölümünün kimliği değildir; daha ziyade tüm çeşitliliği içinde açık ve çoğul bir öznellik üretimiyle can bulmuş, rütbeye ya da mülkiyete bakılmaksızın toplumsal üretim mekanizmalarına yerleştirilenlerin tümünün bir oluşumudur.

 Entelektüel, anti-modernitede sıkışıp kalmaktan kaçınmalı ve onu aşarak üçüncü bir aşamaya geçmelidir. Fanon için devrimci sürecin doğrudan sonucu, modemite ve anti-modernite arasındaki statik karşıtlığın ötesine geçen ve yaratıcı, dinamik bir süreç olarak ortaya çıkan yeni bir insanlığın yaratımı olmak zorundadır. Anti-moderniteden alter-modemiteye geçiş, zıtlıkla değil, kopuş ve dönüşümle tanımlanır. Sosyalizm müphem bir şekilde modernite ve anti-modernite arasında dururken; komünizm, alter-modernite yollarını geliştirmek için ortak varoluşla doğrudan bağ kurarak hem modernite hem anti moderniteden kopmak zorundadır.

Bu eğilimlerden birincisi, kapitalist değerlenme süreçlerinde, maddi olmayan üretimin hegemonya veya ağırlık kazanması eğilimidir. Andre Gorz "ürünlerin maddi olmayan boyutları" yani sembolik, estetik ve toplumsal değerleri, "onların maddi gerçekliğine baskın çıkıyor" şeklinde bir iddiada bulunur. Örneğin imgeler, enformasyon, bilgi, duygulanım, kodlar ve toplumsal ilişki ler; kapitalist değerlenme süreçlerinde, maddi metalara veya metaların maddi yönlerine ağır basar hale geliyor. Elbette bu, otomobil ve çelik gibi maddi malların üretiminin ortadan kaybolduğu veya nicel olarak azaldığı anlamına değil; bu malların değerinin gitgide maddi olma yan faktör ve mallara bağlı ve tabi olduğu anlamına gelir. Hizmet işi, duygusal emek ve düşünsel emek gibi, maddi olmayan mallar (veya maddi malların maddi olmayan yönlerini) üreten emek biçimleri, gün delik dilde kafa ve kalp emeği olarak isimlendirilebilir. Bu dönüşümün merkezinde canlı varlıkların sabit sermaye haline gelmesi yer alıyor ve yaşam biçimlerinin üretimi katma değerin temeli haline geliyor. İkinci si çalışmanın kadınsılaşması, işgününde niteliksel bir değişime; yani hem erkek hem kadınlarda emeğin zamansal "esnekliği"ne işaret eder. Emeğin teknik bileşiminin üçüncü ana eğilimi, toplumsal ve ırksal karışım süreçleri ve yeni göç motiflerinin sonucudur. Bugün kapitalist birikim, üretim süreçlerine giderek artan bir biçim de dışsaldır ve bu nedenle sömürü ortak varoluşa el koyulması biçimini alır. Emek gücünün sömürüsü ve artı-değer birikiminin, kar yerine kapitalist rant çerçevesinde anlaşılması gerekir. Sermaye, biyo-politik emeği kontrol etmek ve ortak varoluşa el koymak için her müdahalesinde, süreci baltalayarak sekteye uğratıyor.

Metropolün kendisi devasa bir ortak zenginlik deposudur. Bununla birlikte, bugün endüstriyel metropolden biyo-politik metropole bir kaymaya tanıklık ediyoruz. Fabrika endüstriyel işçi sınıfı için neyse, metropol de çokluk için odur. Metropol biyo-politik üretimin alanıdır; çünkü ortak varoluşun, bir likte yaşayan insanların, kaynakları paylaşmanın, iletişimde bulunmanın, metaları ve fikirleri değiş tokuş etmenin alanıdır. 

Kapitalist toplumun, ortak varoluşun yozlaşmış bir biçimde görüldüğü en önemli üç toplumsal kurumu aile, şirket ve ulustur. Üçü de ortak varoluşa hareketlilik katar ve ona erişim sağlar; ancak aynı zamanda onu kısıtlar, çarpıtır ve bozar. Çokluk, faydalı olanı seçmek ve ortak varoluşun zararlı formlarını terk etmek zorundadır. Bu kurumlardaki ortak varoluşun yozlaşmış hali, artık görebileceğimiz gibi, hiyerarşiler, ayrımlar ve sınırlar aracılığıyla söz konusu kurum ların öznellik üretimini ve dahası ortak varoluş üretimini tıkamasıdır. Seçim ve toplu çıkış aracılığıyla çokluk , tekrar harekete geçmek, üretim süreçlerini tekrar açmak zorundadır. Örgütlenme alanı, çokluğun devrimci bir figür olabileceği yerdir ve gerçekten de bugün devrime muktedir tek figür çokluktur.  Sevginin ontolojik olarak kurucu olduğunu söylemek, basitçe sevginin ortak varoluşu ürettiği anlamına gelir.  O halde ortak varoluşun yozlaşmış biçimleri olan aile, ırk ve ulus, şaşırtıcı olmayan bir şekilde sevginin yozlaşmış biçimlerinin de temelidir. Yabancı sevgisi, en uzaktakinin sevgisi ve baş kalık sevgisi, sevgiyi daima aynıyı tekrarlamaya zorlayarak onun üret kenliğini sakatlayan ve çarpıtan özdeşleştirmeci sevginin zehrine karşı bir panzehir işlevi görebilir. O halde burada sevginin bir başka anlamı, biyo-politik olay olarak ortaya çıkar: Sevgi sadece varolandan kopuş ve yeninin yaratımına işaret etmekle kalmaz; aynı zamanda tekilliklerin üretimi ve bir ortak varoluş ilişkisinde tekilliklerin oluşturulmasını da ifade eder.

Devrimci politika kimlik ten başlamak zorundadır fakat orada bitemez. Burada önemli olan şey, kimlik politikası ve devrimci politika arasında bir ayrım yapmak değil, aksine kimlik politikası içerisindeki -muhtemelen hepsi paradoksal bir şekilde kimliğin ortadan kaldırılmasını amaçlayan- paralel devrimci düşünce ve pratik çizgilerini takip etmektir. Başka bir deyişle, devrimci düşünce, kimlik politikasından kaçınmayıp, kimlik politikası aracılığıy la iş görmeli ve ondan öğrenmelidir. Kimlik, mülkiyet cumhuriyetinin bir silahıdır; ancak kendisine karşı çevrilebilen bir silahtır. Devrimci Marksizm geleneği, yal nızca işçi sınıfının maruz kaldığı şiddet ve acıyı açığa çıkararak değil; sermayeye tekrar saldırma ve özgürlüğünü ondan kazanmaya muktedir olan bir işçi gücü figürü inşa ederek de proleter kimliği sermayeye karşı bir silah ve sınıf mücadelesinin motoru olarak sunar. O halde, kimlik politikasının ikinci görevi, tahakküm altına alınmış kimliği özgürlük arayışında bir silah olarak kullanarak; tahakküm yapılarına karşı öfke den isyana ilerlemek ve böylece o geleneksel rolü, devlet iktidarının ele geçirilmesi rolünü oynamaktır. Çokluk, başka hedeflere yöneltmek için bile olsa devlet aygıtlarının kontrolünü ele geçirmekle ilgilenmez; daha doğrusu, çokluk devlet aygıtlarını sadece onları parçalamak için ele geçirmek ister. Çokluk devleti bir özgürlük alanı olarak değil, kapitalist sömü rüyü teminat altına alıp, mülkiyet egemenliğini savunmakla kalmayan, aynı zamanda da tüm kimlik hiyerarşilerini sürdüren ve denetleyen bir tahakküm odağı olarak değerlendirir. Devlet kurumlarıyla politik ilişkilenme, tahakküm karşıtı mücadeleler için zorunlu ve faydalıdır; ancak özgürleşme hareketi yalnızca bu kurumların yıkımını hedefleyebilir. Bu ayaklanmanın kurumlara ters düştüğüne işaret ediyormuş gibi görüne bilir ama aslında, belirttiğimiz gibi, ayaklanmanın kurumlara ihtiyacı vardır; ama farklı türde kurumlara. Geleneksel sosyolojik gö rüşe göre kurumlar bireyleri ve kimlikleri oluştururken, bizim kavrayı şımızda tekillikler kurumlan oluşturur ve bu nedenle kurumlar sürekli olarak akış halindedir.

Aslında, mevcut hükümetlerin ve küresel yönetişimin çeşitli kurumlarından talep edilebilecek ve edilmesi gereken bir progra mın temel taslağından zaten bahsetmiş bulunuyoruz. Bunun için kurulacak ilk platform sefalete karşı yaşam desteği talep etmelidir, yani hükümetler herkese temel yaşam ihtiyaçlarını sağlamalıdır.  İkinci bir platform herkesin toplumun kuruluşun da, kolektif öz-yönetimde ve diğerleriyle yapıcı etkileşimde temsil edil me hakkına sahip olmasına imkan tanımak suretiyle hiyerarşiye karşı eşitlik talep etmek zorundadır. Herkesi demokratik karar alma sü recinde temsil edecek insanların sınırları geçmesine ve istedikleri yerde yaşamalarına izin verecek bir yönetim istiyoruz. Üçüncü platform, özel mülkiyetin engellerine karşı ortak varoluşa açık erişim talep etmelidir. Bu üç platform, bugünün egemen iktidarlarından isteyebileceğimiz meşru ve makul taleplerdir.

5 Ağustos 2025 Salı

Günümüzde Yeni Siyasal Yaklaşımlar II: Devlet - Hukuk - Özgürlük - Hümanizm (ed. Hilal Onur İnce)

 Sartre ve Varoluşçu Felsefe: özgürlük,seçme veya seçmeme halinin dışarıdan hiçbir tahakküme uğramadan yalnızca insanın kararının bir zemini olduğundan ötürü insan yalnızlaşır. Onu kendine doğru dolayımlayan ahlak olacaktır, ancak insanın kendinde ahlak tesisi bunaltılı, boğucu bir süreçtir. Dolayısıyla bunaltı hali özgürlüğün kanıtıdır. Diyalektik Aklın Eleştirisi adlı eseri hala dilimize kazandırılmamış. Bu eserinden bir kaç bölüm içeren Yöntem Araştırmaları ise bu okumanın ardından hemen kütüphaneme eklendi. Fakat tarihin motoru olarak kıtlık kavramı şu anın güncelliğini ifade etmekten uzak.

Leo Kofler ve Marksist Hümanist yorumu: dünyanın radikal biçimde hümanize edilmesi, her bireyin tarihsel bir özne olacağı ve tarihin oluşumunda aktif rol alacağı koşulların yaratılmasını ifade eder. Bu köklü değişimin ve insanın özgürleşmesinin en önemli koşulu, siyasi ve ekonomik erkin , kimin elinde olursa olsun, her türlü merkezileştirilmişliğine son vermektir.

Hobbes'tan Berlin'e negatif özgürlük düşüncesi ve Berlin'in agnostik liberalizmi: başkalarının otoritesine maruz kalmadan özgür olma durumu Hobbes ve Locke arasında karşılaştırmalı analizi doğa, sivil ve kamuoyu yasası bazında irdeleniyor. İkisi arasında sentezin Constant tarafından gerçekleştirildiğinden bahsedilir. Mill ve Tocqueville ile birlikte liberal korku çağındaki hassasiyeti gözetir bir negatif özgürlük inşası ayrıntılandırılıyor. 

Deleuze, edimselliğin ontolojisi: Deleuze Spinoza'nın beden vurgusu ve olumsallığı ile Nietzsche'nin psikolojik ve kültürel alanda işleyen materyalizmlerini devralmış, özdeşliğin düşünürü olarak nitelendirdiği Hegel'in diyalektizmini reddetmiştir. Hardt ve Badiou'nun Deleuze yorumlamalarına yer verilir zira Deleuze metinlerinde Hegel'e açıkça saldırmamıştır. Maddi hakikate bağlılık konusunda ise Guattari'nin Dekeuze'e desteği olmuştur.

Troçki'nin Sürekli Devrim teorisi ve enternasyonalizm nosyonu: Bu kısma çok aşinayım. Ama aklıma gelen bir yorumu paylaşmak isterim. Stalin sanayide tam da Troçki'nin teorisini pratik eylemiş.

Rosa Luxemburg: Lenin ile girdiği fikir çatışmalarının odağında ulusal hakların karşısında tutumu yer almakla birlikte merkeziyetçilik, parti içi demokrasi, öncü parti ve liderlik gibi farklılıkların da bahsi geçmektedir.

Poulantzas'ın faşizm kuramı: Odağında Alman ve İtalyan deneyimleri olsa da çok parlak bir ışık tutuyor günümüze de ve bu coğrafyaya da. Devlet görece özerk ve içinde çeşitli fraksiyonlar barındıran burjuva sınıfının bir uzanımı olan iktidar bloğunun uzun vadeli çıkarlarının temsilidir. Bu iktidar bloğu kendi içinde yer alan fraksiyonlardan birinin hegemonyası altında birleşmekte ve devlet egemen sınıfların siyasi birliğini oluşturmakta. Faşizmin ortaya çıkmasının koşulları ülkelerin gelişmişlik düzeyinden yada dönemsel krizlerden kaynaklanmaz. Uluslararası emperyalist zincire bağlı siyasal bunalım hali belirleyicidir. Bu halin koşutu ise birbirlerine hakimiyet sağlayamayan egemen sınıfların fraksiyonlarından beslenir. Lokal çelişmelerin yanısıra bu iki etmen yani emperyalist zincirin zayıf halkası olması ve egemen fraksiyonların derinleşen çelişmeleri faşizmi doğurur. Yani güçlenen bir işçi hareketine karşı doğrudan tepki değildir. Bunalım döneminde iktidar bloğu baştan ve özgül biçimde yeniden örgütlenmelidir. Bunalım dönemi ideolojik bunalıma dönüşerek parlamento vasıtasıyla gerçekleşen temsiliyetin altını oyar. Geleneksel partiler sonradan başlarından defedecekleri gayesiyle faşistlerle işbirliğine başlar. Tekelci sermayenin de desteğini almasıyla birlikte faşistler gelenekselcilerden kurtulacaktır. Parlamento görünüşe indirgenir ve iktidar baskı grupları ve milisler eliyle uygulanır hale gelir. Bu dönemde işçi sınıfı ekonomizmin içinde sınırlanmıştır. Küçük burjuvazi ise faşizmde konsolide olmuştur, çünkü faşist hareketin başlangıcı küçük burjuva taleplerinin somutlanmış hali olarak yola çıkar. Devrimci oluşumlar tepki göstermekte gecikmişler, geri dönüşü mümkün olmayan evre geçildikten sonra çıkardıkları ses diğer geleneksel hareketin sesleri arasında kaybolmuştur. Bununla birlikte küçük burjuva, anti-kapitalizm gibi sol hareketin temalarını kendine uydurarak bunalımından çıkmaya çalışır. İktidara tapınım ve devlet fetişizmi, milliyetçilik, ırkçılık, militarizm, (sözde) ahlakçılık ve ailecilik, entelektüelizm düşmanlığı gibi unsurları küçük burjuvazinin temennileri ile birebir örtüşürken, emperyalist, tekelci semayenin varlık ve geliştirme koşullarını güçlendirmeye hizmet eder. Özetle genelleşmiş bir ideoloji bunalımının yol açtığı boşluğu doldurmuş olan faşist ideoloji, küçük burjuvazinin özlemleri ile tekelci sermayenin çıkarlarını, çoğu zaman eklektik bir yapı içinde, güçlü bir şef imgesi ve genişlemiş devlet aygıtı etrafında birleşitrmiş, bu sayede hem işçi sınıfı ideolojisinin hem de liberal burjuva ideolojisinin sönmeye yüz tuttuğu bir periyodda kitlesel arka planını kademe kademe büyütmeyi başarmıştır.

Hardt ve Negri İmparatorluk, Çokluk,Ortak Zenginlik: buna da aşinayız vesselam

Ronald Dworkin ve yargıda yorum: Yargıçlar hukuki kuralları, ilkeleri, emsal kararları, geçmişteki uygulamaları dikkate alarak somut uyuşmazlıkla ilgili bir yorum yapar, verdiği kararla geleneğin bir parçası haline gelir.

Wallerstein ve dünya sistemleri kuramı: Merkez, yarı-çevre ve çevre bölgelerden oluşan kapitalist dünya ekonomisi kuzeybatı Avrupa'da devletçilik ideolojisinden beslenerek doğmuştur. İşçiler birey olarak değil içinde bulundukları, sürekli değişen, içinde yaş ve cinsiyet rollerine dayalı bir işbölümünün olduğu , ücretin yanında tarımsal ürün yetiştirme, küçük meta üretimi, rant ve transfer ödemeleri gibi bir dizi farklı kaynakta çıkan gelirlerin toplandığı hanehalkı tabiri vasıtasıyla tanımlanır.

Roger Griffin'in faşizm analizi: Dirilişçi popülist aşırı milliyetçilik olarak tanımladığı faşizmi içeriden okumaya çalışmaktadır Griffin. Faşizm ruhu itibariyle moderndir ve her türlü teknolojik imkanı kullanmaya eğilimlidir. Krizin ortasında anlam dünyasının sınırlarını belirli bir hale getirerek kapatmak, dolayısıyla siyasal olanın ufkunu kapatıp sonlandırmak üzere ortaya çıkmış , yaratıcı ve yenilikçi bir alternatif modernist tarzıdır faşizm.

Andrew Feenberg'in teknoloji felsefesi: benim ilgime hitap etmedi.


6 Temmuz 2014 Pazar

M. Hardt & A. Negri - Çokluk

Que la victoire demeure a ceux qui auront fait la guerre sans l'aimer *

Radikal'de yazın tatile götürülmeyecek kitaplar listesinde yer almadığını görünce ben de sahilde, divan-çardaklarda, şelongda okunacak ciddi kitaplar arasına Çokluk'u dahil ettim. İmparatorluk'u çokluk kavramı üzerinden detaylandırmaya çalıştığı için zorlu bir okuma olduğunu söyleyemeyeceğim. Diğer bir deyişle yeni bir şeyler yok.
Kendi görüşlerimi daha önce belirtip belirtmediğimi hatırlamıyorum. Hala emperyalizmin imparatorluğa evrildiğine ya da işçi sınıfının her hangi bir çokluk'a indirgenmesine ikna olmuş değilim. Misal çokluk'un ekonomik modelinin yapılmaması dikkat çekiyor. vs..
Yazarlar diyor ki; Asli öğeleri ya da düğümleri arasında hakim ulus-devletler kadar ulusüstü kurumlar, önde gelen kapitalist korporasyonlar ve başka güçler bulunan bir ağ-iktidar yani yeni bir egemenlik biçimi ortaya çıkıyor. Bu ağ iktidarın emperyalist değil emperyal olduğunu iddia ediyoruz. İmparatorluk sadece iç bölünmeler ve hiyerarşilerle çatlamış olmakla kalmayıp sürekli savaş içinde olan bir küresel düzeni yönetiyor.
Çokluk tüm tekil farkların çoğulluğudur. Küreselleşmenin ikinci yüzü, farklılıklarımızı korurken iletişim kurup ortak hareket etmemizi sağlayan ortak paydayı keşfetme imkanı yaratıyor. O halde çokluk da bir ağ olarak kavranabilir: Tüm farkların özgürce ve eşitçe ifade edilebileceği açık ve genişleyici bir ağ, ortak çalışmamız ve yaşamamız için gereken ilişkilenme imkanlarını yaratan bir ağ. İşçi sınıfı en geniş kullanımıyla tüm ücretlileri kapsarken, yoksulları, ücretsiz ev işçilerini ve ücret almayan diğer herkesi dışarıda bırakır. Çokluksa aksine açık ve kapsayıcı bir kavramdır.İşçi sınıfı dünya çapındaki sayıları azalmasa da, artık küresel ekonomide hegemonik bir rol oynamıyor; diğer yandan bugün üretimin sadece ekonomik değil daha geniş anlamda toplumsal üretim olarak anlaşılması gerekiyor yani sadece malların değil iletişimin, ilişkilerin ve yaşam biçimlerinin de üretimi olarak. Böylelikle çokluk, potansiyel olarak, toplumsal üretime katılan tüm figürlerden oluşur. İletişim ve işbirliğimiz ortak payda üzerinde yükselmekle kalmıyor aynı zamanda spiral halinde genişleyen bir ilişki içerisinde ortak paydayı bizzat üretiyor. Örneğin enformasyon üzerinde çalışan herkes, tohumların çeşitli özelliklerini geliştiren tarımcılardan yazılım programcılarına kadar, başkalarının aktardığı ortak bilgiden faydalanıyor ve kendisi de yeni ortak bilgiler yaratıyor. Bu özellikle fikir, imaj, duygu ve ilişkiler gibi maddi olmayan projeler yaratan emek için geçerli. Biyopolitik üretim. İşbirliği ve iletişim öznelliği yaratır ve öznellik de dönüp yeni işbirliği ve iletişim biçimleri yaratır.
Siyaset giderek başka araçlarla yürütülen bir savaşa dönüşmektedir. Yani savaş toplumun örgütlenmesinin ana ilkesi haline geliyor ve siyaset sadece savaşın bir aracı ya da kisvesi oluyor. Savaş, bir biyoiktidar rejimi, yani sadece nüfusu kontrol etmeyi değil toplumsal yaşamın tüm yönlerini üretme ve yeniden üretmeyi amaçlayan bir irade biçimi haline gelmiştir. Bugün küresel savaş halinin tüm ülkeleri, hatta en demokratik olanları bile otoriter ve totaliter olmaya zorladığını görebiliriz.Yüksek teknolojili askeri stratejinin sıfır zayiay politikasıyla beden savaş alanından kayboluyor derken, beden tüm dehşet verici, trajik gerçekliğiyle (intihar bombacıları örneğinde) geri dönüyor. Abd liderleri bedensiz ya da askersiz bir savaş hayal ettiklerinde elbette sadece abd askerini düşünüyorlar. Düşmanların bedeniyse yok olmak durumunda. Dolayısıyla tarafların sadece biri savaşa son verme isteğini yitirdiği için,  bu asimetri çelişkiyi daha da büyütüyor. Savaştan hiç hasar görmeyen bir güç neden savaşa son vermek istesin ki?
İmparatorluğun idaresi ulusal idarelerin olumsuzlanmasını zorunlu kılmaz. Aksine, günümüzde emperyal idare büyük ölçüde hakim ulus-devletlerin yapıları ve personeli aracılığıyla yürütülüyor. Devletler yasal ve iktisadi düzenin belirlenmesinde ve muhafazasında temel bir rol oynamaya devam etse de devletlerin eylemleri giderek ulusal çıkarlara değil yeni doğan küresel iktidar yapısına göre şekilleniyor.
Bir eğilim, maddi olmayan emeğin çeşitli biçimlerinde iş zamanıyla iş dışı zaman arasındaki ayrımın bulanıklaşması , bir diğer eğilim de maddi olmayan emeğin sabit uzun süreli sözleşmeler olmadan çalışması dolayısıyla esnek ve hareketli hale gelip güvencesiz bir konuma itilmesi.
(1. ilke) Her örgütsel biçim, ..devirme gücünü en yükseğe çıkarmalıdır. İkinci ilke siyasal ve askeri örgütlenme biçiminin ekonomik ve toplumsal üretimin mevcut biçimlerine tekabül etmesidir. Son ve en önemli nokta da direnişin örgütsel biçimlerinin gelişiminde demokrasi ve özgürlüğün sürekli yol gösterici ilke vazifesi görmesidir. Bugünse bu üç ilkenin örtüştüğü bir noktadayız. Dağınık ağ yapısı, hem hakim ekonomik ve toplumsal üretim biçimlerine tekabül eden hem de hakim iktidar yapısına karşı en güçlü silah olan, tamamen demokratik bir örgütlenme modeli sunar bize. Çokluğa bağımlı olan sermaye , çokluğun kendi komutasına ve otoritesine direnmesi nedeniyle sürekli krize giriyor.
Halk birdir. Nüfus elbette sayısız farklı birey ve sınıf içerir, ama halk bu toplumsal farkları bir özdeşliğe indirger,bir sentez yaratır. Çokluksa aksine birleşik değildir ve çoğulluğunu korur. Hakim siyaset felsefesi geleneğine göre halkın bir egemen iktidar olarak yönetmesi mümkünken çokluk için bunun mümkün olmamasının nedeni budur. Çokluk bir dizi tekillikten oluşur. Burada tekillik sözüyle, farkları bir özdeşliğe indirgenemeyecek, farklılığı baki kalan bir toplumsal özneyi kastediyoruz. Ancak çokluk,anarşik yada uyumsuz değildir. Kalabalığı meydana getiren farklı bireyler ya da gruplar birbiriyle uyumsuzdurlar, kendi başlarına hareket edemezler. Dış manipülasyona bu kadar açık olmalarının nedeni de budur işte. Çokluk iç farkları olan çoğul bir toplumsal öznedir ve onun kuruluşu ve eylemi , özdeşliğe yada birliğe değil, ortak paydaya dayanır.Irk ya da toplumsal cinsiyet farkının olmadığı bir dünya değil, ırk ve toplumsal cinsiyetin önemli olmadığı, bunların güç hiyerarşileri üretmediği bir dünya isterken çokluğa duyduğumuz özlemi dile getiriyoruz. Çokluğun gelişiminin anarşik ya da kendiliğinden olmadığını, çokluğun örgütlenmesinin tekil toplumsal öznelerin işbirliğinden doğduğunu anlatmaya çalıştık. Alışkanlıkların ya da performativitenin oluşumu, özellikle de dillerin oluşumu gibi, çokluğun üretimi de ne merkezi bir komuta ve istihbarat noktasından yürütülür ne de bireyler arasındaki kendiliğinden bir uyumun sonucudur: bu üretim aradaki alanda, toplumsal iletişim alanında gerçekleşir. Çokluk müşterek toplumsal etkileşimden doğar.
Marx'ın yöntemine uymak istiyorsak, Marx'ın eleştirdiği kapitalist üretim ve bir bütün olarak kapitalist toplum değiştiği ölçüde Marx'ın teorilerinden uzaklaşmamız gereklidir. Özetle, Marx'ın izinden gitmek için aslında Marx'ın ötesine geçmek ve mevcut durumumuza uygun olarak onun yöntemi temelinde yeni bir teorik aygıt geliştirmek gereklidir. Ancak..bu şekilde Marx'ın ötesine geçmeye kalktığımızda garip bir biçimde, onun zaten bizden önce oralardan geçtiği şeklinde derin bir şüpheye kapılacağız sürekli olarak.
Bugün değerin temel ölçü birimi olarak zamansal emek birimini kullanmak anlamsız.
Borç bir köleleştirme mekanizması olarak işliyor.
Sosyalizmin büyük tarihsel deneylerinin ardında, az ya da çok faşist olan bir çok ideolojik yan ürün de bırakmış olduğunu, bunların bazılarının işe yaramaz kıvılcımlara bazılarınınsa korkunç bir cehenneme dönüştüğünü hatırlamadan edemiyoruz. Demokratik bir düzen yaratmak için modern temsil modellerine geri dönemeyiz. Farklı temsil biçimleri ya da belki de temsilin ötesine geçen yeni demokrasi biçimleri icat etmeliyiz. Eğer bir etik kurtuluş söz konusu olacaksa bunun sistemin içinde kurulması gerekecektir.
Çokluğun güçlerini genişletecek her tür gerçek kurumsal reform yararlıdır, kabulümüzdür; elbette bir üst otorite figürü olarak kutsanıp, nihai çözüm diye sunulmadığı sürece...Burada reform ve devrim arasında bir çelişki yoktur. Bunu dememizin nedeni, reformun ve devrimin aynı şey olduğunu düşünmemiz değil, içinde bulunduğumuz koşullarda ikisinin ayrılamayacağını düşünmemiz. Bugün demokrasi için yeni silahlar icat etmek gerek. Yeni silahlar bulma yolunda birçok yaratıcı girişim mevcut..Bugünkü küreselleşme protestolarında iyice yaygınlaşan çeşitli karnaval ve gösteri biçimleri de bir diğer örnektir. Milyonlarca insanı bir eylemde sokaklara dökmek de bir silahtır; yasadışı göçlerle oluşturulan basınç başka bir silah. Bütün bu çabalar yararlıdır, ama yetersiz oldukları da aşikardır. Sadece yıkıcı olmakla kalmayan bizzat bir kurucu güç biçimi teşkil eden silahlar yaratmalıyız. Çokluk, çıkışını direniş biçiminde tasarlamakla kalmamalı, bu direnişi bir kurucu güç biçimine dönüştürmeyi de başararak yeni bir toplumun ilişkilerini ve kurumlarını yaratmalıdır.
Devrimcinin dayattığı şey pür zorun gücünden ziyade ısrarcı bir arzu mekanizmasıdır. Devrimcinin örgütlediği ve dayattığı zor, sürecin başında değil sonunda sahneye çıkar. Devrimci realizm, arzunun oluşumunu ve yoğunlaşmasını üretir ve yeniden üretir.

Gözyaşartıcı gazın acı kokusu duyularınızı keskinleştirir ve sokakta polisle çatıştıkça kanınız öfkeyle kaynar; yoğunluk patlama noktasına yaklaşır. Ortak paydanın yoğunlaşması sonunda antropolojik bir dönüşüm yaratır ve mücadelelerin içinden yeni bir insanlık çıkar.

*Zafer, savaşı istemeye istemeye yapanların olsun.

21 Nisan 2013 Pazar

M. Hardt & A.Negri - İmparatorluk

Gelecek hafta burnumun kenarına konferansa gelecek olan Antonio Negri, ortağı Michael Hardt ile bu kitabı yazmadan çok önce de ortodoks olmayan Marksizm üzerine  çalışmalar yapıyordu. Başta Foucault ile Deleuze-Guattari ikilisi olmak üzere post-modernist felsefeyi post-marksizm ile harmanlayarak oluşturdukları bu ideolojik  kılavuzun derli toplu yapısı biraz da yeni Manifesto sıfatıyla tanımlanmasına vesile oldu. Tabi diğer cenah tarafından da Marksist ideolojinin ucubeleştirilmesi olarak nitelendirilmesi de kaçınılmazlığını da yaşadık gördük.
Kitap özellikle metod ve devrim sonrası gibi sorunsallıklardan uzak durarak bunu zamana daha doğrusu deneyimlere havale ediyor. Kitabın derdi özet olarak başlangıç sayfalarında bahsettiği görüşlerin okuyucuya benimsetilmesi. Elimdeki 6. baskı ile minimum 15000 civarında satıldığını düşündüğüm (ne kadar okundu, ne kadar anlaşıldı, muamma) görece popüler bu kitap elbette içerdiği post-modern fikri altyapı sebebiyle anlaşılması güç dolambaçlı bir yazım tekniğine sahip olsa da hemen öncesinde okumuş bulunduğum Doğu Batı yayınlarından çıkan Günümüzde Yeni Siyasal Yaklaşımlar derlemesi sayfalarında kazandığım , İmparatorluk yazarlarının sıklıkla dipnot vasıtasıyla selam göndermekten geri durmadıkları post-modern filozofların görüşlerine aşinalık sebebiyle bir nevi Hızır oldu yetişti, faydasını gördüm. Yazarların çerçevesini çizdiği görüşleri madde madde özetlemeyi tercih ediyorum. (Bitimden sonra baktım da ben de pek bi madde göremedim)
İmparatorluk ve emperyal düzen emperyalizmin bittiğinin göstergesidir. Ulus-devletlerin gerilemesi ile birlikte egemenlik, ulusal ve ulus-üstü kurumlara dayanan bir biçime bürünmüştür. Bu yeni düzen monarşik, aristokratik ve demokratik işlevlere sahip karma bir modele sahip olması, iktidar merkezinin yokluğu ve dışarısının olmayışı ile tanımlanır. Dolayısıyla devrimin öznesi de sistemin içinden çıkacaktır. Özne, halk, kitle, ulus değil proletaryayı da kapsayan çokluktur. (halk, kendi içinde homojenliğe yönelir, farklı olanı dışlar, iradesini temsilliyet ile yansıtır, ulus ise madun kesimlerin elinde değişim ve devrim için bir silaha dönüşebilir, bu cihette savunma hattı olması durumunda ilericiyken egemen bir ulus haline gelir gelmez hakim bir güce dönüşerek devrimci  niteliğini yitirir. Zaten devlet, ulusal kurtuluşun zehirli hediyesidir. Diğer deyişle, Post-kolonyal ulus-devlet kapitalist piyasanın küresel örgütlenmesi içinde asli ve tabi bir unsurdur.) İmparatorluk, merkezsiz ve yersizyurtsuzlaşmıştır. Yine de ABD ayrıcalıklı bir konumda yer almaktadır. Emperyal dönüşümün fikri ve maddi altyapısı bu topraklarda doğmuştur.
Aslında imparatorluk, çokluğun özgürlük arzusuyla yürüttüğü sınıf mücadelesine karşılık modern iktidar makineleri tarafından verilen karşılıktır. Yani imparatorluk, çokluğu öncelemez. Nasıl burjuva devrimi feodaliteye monarşiye karşı atılmış ilerici bir adımsa bugün anti-emperyalizm adına ulus-devletin yeniden canlandırılması için yapılan gayretler karşısında imparatorluk ilerici bir adımı temsil eder. Yerelliği savunma yönündeki sol strateji, bir çok durumda emperyal makinenin gelişimine yardımcı olan yerel kimlikleri destekleyerek zarar verici bir role bürünür. Yani emperyal makinenin yürüttüğü küreselleşme ve yersizyurtsuzlaşma süreci ile yerelleşmeyle çelişmez.
Emperyal otorite modeli, iki koordinat tarafından belirleniyor: İstisnai durumlara hükmetme amaçlı tüzel güç ve polis kullanma kapasitesi. Yani global ölçekte temel adalet değerlerine gönderme yapılarak haklılaştırılan sürekli bir acil ve istisnai durum yaratılarak polislik hakkı meşrulaştırılıyor. Los Angeles ve Granada'dan Mogadişu ve Saraybosna'ya, her emperyal savaş bir iç savaştır, bir polis eylemidir. Emperyalist, emperyalistler arası ve anti-emperyalist savaşlar bitmiştir. Emperyal düzenin öncelikli müdahale araçları STK lar ise diğerleri de medya ve dini örgütlerin olduğu diğer ahlaki araçlardır. Bu araçların arkasından askeri müdahale ya da pratikte  uluslararası onay almış polis eylemlikleri gelir.
Günümüzde Foucault'un tezleri doğrultusunda disiplin toplumundan kontrol toplumuna bir geçiş sözkonusu. Bu süreç biyo-politik olarak tanımlanıyor. İktidar da bu doğrultuda biyo-iktidar olarak isimlendirilebilir. Kontrol toplumu rizom ağ şebekelerinden oluşmaktadır. Hayatın kendisi artık iktidarın bir nesnesi haline geldiğinden direnişler de bu ağ şebekeleri aracılığıyla toplumun tümüne yayılacaktır. Mücadele artık en zayıf halka gibi coğrafyalarda kısıtlanmayacak,  imparatorluğun her noktadan saldırılabilir olduğunu gösterir şekilde yaygınlık ve etkinlik kazanacaktır. 
Öznellik önceden verili ve kökensel olmayandır, en azından belli bir oranda toplumsal kuvvetler alanında oluşur. Özne, dönüşlü bir biçimde, bizzatihi kendi eylemleriyle işlenir. Kurumlar öznelik üretiminin yapılacağı özel bir yer sağlar. Emperyal dönemde ise öznellik üretimi bu özel yerlerle olan sınırlılığı aşar.
Biyo-politik komuta makinesi tarafından inşa edilen bu yeni düzen aslında her zaman kriz ve bunalımlara gebedir. Bu onun doğasıdır. Kendini vareden küreselleşmenin yaratıcı gücü çokluğun devinimleri,örneğin sınır göçleri, bir yandan sistemi beslerken diğer yandan kontrol dışı unsurların çoğalmasına sebep olur. Ve her isyan sistemde bir şok dalgası yaratır. Diğer deyişle çokluğun yersizyurtsuzlaştırıcı iktidarı, imparatorluğun sürmesini sağlayan üretken bir kuvvet olduğu kadar onun yıkılışını talep eden ve zorunlu kılan bir kuvvettir de. Yeni mücadele figür ve özneleri de konjonktür içinde belli olur.
Emperyal stratejinin sloganı; içine al, farklılaştır, yönet olarak olarak özetlenebilir. Moderniteden emperyal egemenliğe dönüşüm göstergeleri şunlardır: halktan çokluğa, diyalektik muhalefetten melezlik idaresine, modern egemenlikten İmparatorluğun yokyerine, krizden çürümeye geçiş. Bu geçiş ilk ABD den kaynaklı hiyerarşik çizgilerle paralel olarak dünya piyasasının yeniden biçimlenmesini sağlayan kolonilerin özgürleşme süreci, üretimin aşamalı olarak merkezsizleşmesi ve birbirini izleyen evrimler yoluyla disiplinci üretim  rejimini ve disiplinci toplumu  dünya çapında yayan uluslararası ilişkiler çerçevesinin oturtulması gibi aşamaları izlemiştir.
Yazarlar, ortodoks Marksizm'den farklılıklarını şöyle ortaya koyarlar: Kapitalist sömürü ilişkileri her yere yayılarak fabrikayla sınırlı olmaktan çıkış ve bütün toplumsal alanı işgal etmiştir. Öte yanda, toplumsal ilişkiler toplumsal üretimle ekonomik üretim arasında herhangi bir dışsallığı imkansız hale getirerek üretim ilişkilerini tümden sarmıştır. Üretici güçlerle tahakküm sistemi arasındaki diyalektiğin artık belirli bir yeri yoktur.Emek gücünün nitelikleri (fark, ölçü, belirlenim) artık kavranır olmaktan çıkmıştır, aynı şekilde sömürü de artık yerelleştirilemez ve nicelleştirilemez. Aslında sömürü ve tahakkümün nesnesi artık özgün üretici faaliyetler değil, evrensel üretme kapasitesi, yani soyut toplumsal faaliyet ve onun kapsayıcı gücü haline gelmektedir. Bu soyut emek yeri olmayan bir faaliyettir, ama yine de çok güçlüdür. Ortak şekilde çalışan kafaların ve kolların, zihinlerin ve bedenlerin bütünüdür bu, hem ait-olmamadır, hem de canlı emeğin yaratıcı toplumsal yayılışıdır, hareketli ve esnek işçilerden oluşan çabası ve arzusudur, aynı zamanda entellektüel enerjidir ve entellektüel  ve duygulanımsal emekçiler çokluğunun dilsel ve iletişimsel inşasıdır.
Buradaki kilit kavramlar açıklanmalıdır. Maddi olmayan emek, hizmet üretimine dayanan ve çoğunluğunca enformasyon ve bilgi alışverişi üzerine kurulan emek türüdür. Bilgisayar ve iletişim sektörleri yoğun bir örnek ise diğeri de insani ilişki ve etkileşime dayanan duygulanımsal emektir. Sağlık ve eğlence endüstrisi örneği verilebilir. Bilgisayar ve iletişimle ilgili işlerin dayanıklı malların imalatını dönüştürecek bir etki yaratacak işler haricinde rutinleşmiş simge manipülasyonuna (veri girişi ve operasyon sektörü gibi) dayanan emek türü ile birlikte maddi olmayan emek üç türde somutlanabilir.
Emperyal yönetimi belirleyen dört öğe üne sürülür: Politik amaçların yönetimi, bürokratik araçların yönetiminden ayrılma eğilimine girmiştir. Yani monolitik bürokrasiler farklılık temelli ve çoklu araçsal mantığa göre değerlendirilir. Bu yüzden emperyal yönetim (2. ilke) bir dağıtma ve farklılaştırma mekanizması olarak çalışır. Modernitenin evensellik ve herkese eşit muamele ilkeleri terk edilmiş olunur. Yönetsel eylem asıl olarak stratejik değildir ve meşruluğunu heterojen ve dolaylı araçlardan alır. Son ilke ise yerel etkililiktir. Yerel otonomluk emperyal rejimin gelişmesinin olmazsa olmaz nitelikli temel koşulunu oluşturur. Bu bilgilerin ışığında emperyal düzende de yönetim sorununu gerçekte komuta sorunu olarak değerlendirme zorunluluğundayız. Bu komuta bomba, para ve ether kavramlarıyla simgeleştirilen üç metod sayesinde sağlanır. İlk ikisi gayet açıkken etheri anlayabilmek için  radyo dalgalrının iletimini sağlayan madde tanımını yapmak yeterli olacaktır.
Biyo-politik unsur arzu açısından ele alındığında, somut üretimden ve eylem halindeki insan birlikteliğinden başka bir şey değildir. Bu üretim, insani yeniden üretimdir, meydana getirme gücüdür. Çokluk, kendi tekilliğini olumlar, emeğiyle her bir küresel ilişki noktasında insan gruplarının biyo-politik tekilliklerini öne çıkarır. İmparatorluğun yok-yerinde yeni bir yer tespit eden bir tekillik, ortak faaliyetle üretilen, dilsel cemaat tarafından temsil edilen ve melezleşme hareketleri tarafından geliştirilen bir gerçeklik konusundaki bir tekilliktir. Biyo-politik öz örgütlenmedir.
Bize sunulan çıkış yolu şudur: Öznenin ontolojik anlamda yerinden edilmesi. Göçerlik ve ırksal karışma...
Çokluğun talepleri küresel yurttaşlık ve kendi hareketini kontrol hakkı yani göçlerin yasallaşarak göç hareketlerinin kendisi tarafından kontrolü ,olup olmayacağı, nereye ve nasıl olacağına karar verme gücü gibi. Diğeri ise herkes için toplumsal bir ücret ve garantili bir gelir. Son talep ise üretim araçlarının yeniden sahiplenme hakkıdır. Günümüzde bu talep, bilgi, enformasyon, iletişim ve duygulanımlara özgür erişim ve onlar üzerinde kontrole dayanmaktadır. Nasıl geçmişte profesyonel işçi ve kitlesel işçi figürleri öne çıktıysa bugün kendi değerini kendisi biçen, esnek ve göçebe tarzı üretici toplumsal alanında faaliyet gösteren toplumsal işçi figürü başat konumdadır.
Herhangi bir -izm ile kendimi sınırlamayan biri olarak bu saptamalar güncel kanıtlara sahip olmakla beraber başta reddedilen emperyalizmin varlığı ve hadi emperyalist demeyelim de güçlü ülkeler arasındaki rekabet ve işbirliği ilişkilerin, ulus-üstü sermaye ile ABD ve ulus-üstü sermayeile ulus-üstü politik yapı AB arasındaki son krizde ortaya çıkan ilişkilerin eksikliği beni rahatsız eden noktaları teşkil ediyor. Spinoza'dan beri bilinmekle beraber Çokluk terimiyle ilgili güçlü imalar (tanım demekten kaçınıyorum) daha sonra kitap yazma ihtiyacı gerektirecek derecede zayıf olduğu aşikar. Söylenmekten kaçınılan şey  küreselleştirme karşıtı sosyal hareketlerin eylemlilikleri de gözönünde bulundurularak Kıvılcımlı ve İbni Haldun görüşlerindeki durağan toplumsal yapılara barbar müdahalesinin ilericiliğini konu alan tezlerin uyarlanması gibi duruyor. Bu noktada batı işçi sınıfı ile göçmenler arasındaki çelişki hakkında da pek bir şey söylenmiyor. Kendi arasında tanım gereği heterojen olan çokluk neden ortak hareket etsin? neden sistem karşıtı arzuda ortaklaşsın? Maaşı  tam da yukarıda söylendiği gibi standart ya da adil bir ücretlenmeden uzak, işyeri içinde BİR tarafını oluşturduğu taktiksel oyun sayesinde , yani iş becerilerinin oyun becerisinin sadece bir parçası olduğu bir masada belirlenen beyaz yaka bir çalışan nasıl iş arkadaşlarıyla bir kader ortaklığı kursun? Çokkültürlülük ve çokkültürlü varoşlaşmanın atomizeliğine meyleden Londra çokluğun neresine düşer? Kısacası modern daha doğrusu post-modern zamanların önümüze getirdiği sorular en azından çözüm aşamasında hala havada asılı duruyor.