Felsefe bilim, sanat, politika ve aşk koşullarında üretilen farklı hakikatları kapıp yakalar, bunları bir-arada-mümkün kılar. Hakikatler bilgide bir delik açtıkça var olacaktır. Varlık Bir değildir, "saf ve tutarsız çokluk" olarak varlık, kendisini ancak bir-olarak-sayma işlemi ile çokluk olarak gösterebilir. Dolayısıyla "durum" denen şey, saf ve tutarsız çokluğun, bir-olarak-sayma işlemi ile tutarlı hale gelişidir. Saf ve tutarsız çokluk ancak bir "sunum" içinde tutarlı çokluk olarak görülebilir ki bu sunulmuş çokluk bir durum oluşturur. Çokluk, ancak bir-olarak-sayma işlemiyle, birlik kazandırılarak düşünülebilir hale gelmektedir. Ancak bu sayma işleminden kaçan bir "boşluk" mevcuttur. Her durumun içinde bir boşluk vardır. Boşluk, sunumun sunulamayanı olarak, durum içinde kavranıp tanımlanamaz özellik gösteren bir saf ve tutarsız çokluk parçasıdır. Bu boşluk üst yapı tarafından istikrara kavuşturulmak istenir. İkinci bir sayma işlemine ki "temsil" diye adlandırılır ve Devlet'tir , tabi tutulsa da yine kaçan bir boşluk olacaktır. Doğal durumda yalnızca olgusal gerçek söz konusu olsa da sunulan ama temsil edilemeyen tekillikler olay felsefesinin temelini oluşturur. Özne olmanın koşulu bir kararverilemezin bulunmasıdır ve özne bunun içinde risk üstlenip karar vermekle, akıp giden olayı adlandırarak sabitlemekte, sonsuz olmayı, ölümsüz olmayı mümkün kılabilecektir. Özne ancak tekil çokluk karşısında öznellik kazanacaktır. Özne ancak bir olay sonrasında ortaya çıkabilir. Bir hakikat , bir durum içinde cereyan eden ama ona ait olmayan bir olayın sonuçlarına gösterdikleri sadakati dirençle koruyan özneler sayesinde varlık kazanır. Tarih boyunca sınırlı sayıda olay olmuştur: Paris komünü, (Çin) kültür devrimi, Arap baharı gibi.
30 Mayıs 2026 Cumartesi
Günümüzde Yeni Siyasal Yaklaşımlar III: Kadın ve Siyaset - Kültür - Toplum - Eylem (ed. Hilal Onur İnce)
4 Ağustos 2024 Pazar
Alain Badiou - Fransız Felsefesinin Macerası : 1960'lardan Günümüze
+Kavramın canlı olduğunu, bir yaratım, bir süreç ve bir olay teşkil ettiğini ve bu sebeple varoluştan ayrı olmadığını göstermek.
+Felsefeyi modernliğe kaydetmek, yani diğer bir deyişle, onu akademiden çıkarmak, yaşamda dolaşıma sokmak.
+Bilgi felsefesi ile eylem felsefesi arasındaki karşıtlığı terk etmek.
+ Felsefeyi doğrudan siyaset sahnesine yerleştirmek.
+Özne sorusunu tekrar ele almak, düşünüm modelini terk etmek, böylelikle bilince ve dolayısıyla psikolojiye indirgenemeyecek bir özne düşüncesi konusunda psikanalizle tartışmak
+ Yeni bir felsefi serimleme tarzı yaratmak, edebiyata rakip çıkmak.
16 Haziran 2021 Çarşamba
Metis Defterleri : Komünizm: Yeni Bir Başlangıç
Sovyetlerin beş yıllık planları ve Mao'nun "Büyük Atılım" ı zorlama inşalardı. "On beş yılda İngiltere'yi yakalayacağız" gibi sloganlar zorlamaya, Fikrin çarpıtılmasına ve nihayetinde Terörü uygulamanın bir mecburiyet haline gelmesine işaret ediyordu. Doğası itibarıyla hem demokrasinin hem de halkın yanında olan, halk arasındaki çelişkilerin doğru bir biçimde ele alındığı zamana özgü olan bir yavaşlık gereklidir. Bu yüzden, vaktiyle insanların sosyalist fabrikalarda yavaş yavaş çalışmış, kimi zaman pek çalışmamış olması, keza bugün Küba'da insanların hala yavaş yavaş çalışıyor olması o kadar da kötü bir şey değildir.
Ben aklıma gelen soruları yazacağım. Sovyetlerin yıkımında gözünü kapitalist ülkelerdeki tüketime (sadece lüks maddelere yönelik değil karnesiz, sırasız temel ihtiyaçlar) dikmiş insan psikolojisi, tamah etmeye hazır olmayan idealizmi bir kenara itmiş şartlanmış kitlenin payı...
Hristiyan Sorunu Üzerine isimli makaleden,
Marx'ın seküler olduğu iddia edilen modern devletin tam kalbinde Hristiyan bir temelin gizli varlığını ne derece sürdürdüğünü görmesine imkan sağlamıştır
Materyalist felsefenin din karşıtlığı da madeni bir paranın diğer yüzü gibi Hristiyan temelli batı uygarlığının parçası değil midir? Demokrasi diktatörlük yada iç savaş gibi anormalliklerle geçici kesintiye uğrayan bir süreç değildir, bazı şeyler örtüktür ama görüyoruz ki demokrasi yaftasını bırakmadan kolaylıkla ve çarçabuk otoriter ve şiddete meyilli (sadece fiziksel değil her aykırı görüşü terörizm ile, vatan hainliği ile suçlayan süreklileşmiş bir retorik baskı da) bir hale bürünebiliyor. Bu demokrasi ise demokrat değilim tepkiselliği de toplumda yayılmayı hak ediyor.
Komünist Bir Etik'ten Müşterekçi Bir Etiğe isimli makaleden,
Tartışmacı siyaset , iki tarafın da birbirine bağlı olduğu bir toplumsal ilişkidir. İki taraf da bu oyunu oynamak zorundadır. Direnişimizin sınırlı ve geleneksel anlamda bir sınıf savaşı çerçevesinde neoliberal, kapitalist düzene ortak olması hiç şüphesiz muhafazakarlığın ekmeğine yağ sürecektir... Tabi olduğumuz sistem, dünyamızı gitgide daha fazla bünyesine katan sistem yalnızca kontrolden çıkmış değildir aynı zamanda cezalandırıcı, akıldışı ve ahlakdışıdır. ..Yurttaş seçmenlerin özgür seçimleri, ne özgürdür ne seçimdir.
Muhalefet sınırlar çizgisinde hareket edebiliyor ve uzman bir satranç oyuncusunun karşısında her hamlesi karşı tarafı besliyor. Sınıf savaşı yok olmadı ama aktörler kendilerini unutmuş durumda. Paradigmalar değişiyor yeni müşterekler, yeni biçemler, yeni ilgi ve yaşam alanları doğuyor. Influencerlar, PC/PS/telefon oyunlarıyla sosyalleşenler, sanal para kumarbazları ... Daha gelecekte yapay zeka var . Ya da sadece görünür makyaj mı değişiyor?
Komünist Arzu isimli makale Walter Benjamin'den alıntı yapıyor. "sefalete karşı mücadeleyi bir tüketim nesnesi haline getirdiği".
Disiplin, çalışma ve örgütlenmeyi gerektiren benliği bilinçli ve pratik olarak kollektif bir komünist iradeye tabi kılmak. Nesne ve nesne-nedeni (özne) arasında her zaman bir boşluk vardır. Sömürülen ve üreten çoğunluk olarak halk ile komünist arzunun nesnesi olarak sömrünün olmadığı ,eşitlik,adalet ve özgürlüğün olmasıyla karakterize edilmiş, üretimin müşterek olduğu, bölüşümün ihtiyaca göre yapıldığı, kararların ortak iradece gerçekleştirildiği bir dünya. Komünist Arzu bu boşluğu , kurucu eksiğini ve açıklığını öznelleştirir.
Olanaksızı Hatırlamak ismindeki sunu somutluğuyla dikkat çekiyor. Kapitalizm insanı sadece kendi çıkarı uğruna yaşama derecesine indirgediğini, insanlıktan hayvanlığa bir gerilemeye sebep olduğunu söylüyor. İnsan-hayvan arası bir şey. Apple ürünleri satın alıp Starbucks'da keyif çatmak, instagram'da hava atmak gayet de insani görünse de.
Kapitalizm patolojik bir günlük yaşam modeli sunar ve öznenin hayvani oluşumunu , bedenini merkeze alan -çünkü bedenler tanımlanabilir, dolayısıyla da doğallaştırılabilir- bir özne anlayışına yol açar... Kapitalizm herkesi (her bedeni) kendi ticari becerilerine, kendi çıkarlarına, küçük arzularına ve fetişizmlerine indirger ve dolayısıyla genelleştirilmiş bir ticari hayvanlık üretir.
Bu tanım da yazarın Badiou'dan alıntıladığı idealizmsiz idealizmi içerir materyalist diyalektik karşısında yer alan demokratik-materyalist ideolojik bir parçanın projesine eşitleniyor. Aslında tam da adını koyamasa da bunun farkında olan azımsanamayacak bir kitle var. Ve tüm kafa karışıklığıyla fundamentalist yada ırkçı akımlara kendilerini kaptırıyorlar. Kimisi hedefe Batı'yı, kimisi Yahudileri kimisi İslamı ve göçmenleri koyuyor. Tutarsız ahlakçılığımız da cabası. Hepimiz öyle ya da böyle zehirlenmişiz. Geçmişi güzelleme hatasına da düşüyoruz. Şempanze savaşına bakılmalı wikipedia'dan. Sakın insanı insan yapan aç gözlülüğümüz, hırsımız, otoriterliğe ve şiddete yatkınlığımız olmasın.
Günümüzde Komünizm isimli makale de komünist hareketin seküler bir dine dönüştüğünü (mezhepleri bile yok mu bolca?) belirterek Spinoza'nın ünlü "hiç bir kurumun kendi sönümlenişine doğru işlemediği" aksiyomunu Lenin'in devletin sönümlenişi savının karşısına koyarak hatırlatıyor. Yazarın gündeme getirdiği her soru temelleri sarsacak tartışma konuları: üretim araçlarının mülkiyeti,piyasa ve plan ilişkisi, işyeri demokrasisi, eşitlik, demokrasi, enformasyon ve iletişim kanallarının devletten bağımsızlığı, örgütlenme özgürlüğü. Her biri reel sosyalizm denemelerinde karın ağrısı olmuş argümanlar.
Zizek de cevaplardan çok pratik politiğe dair sorular içeren sunumuyla konferansı sonlandırmakta.
4 Haziran 2019 Salı
Alain Badiou - Sonsuz Düşünce
Hiç şüphe yok ki kadın aşkı gezdirendir ve kendi sözünün yinelenmesini ve yenilenmesini ister. Kadın aşktan başka bir şey düşünemeyecek olandır ve aşk-için-varlık'tır.
15 Aralık 2015 Salı
Raymond Lotta, Nayi Duniya, K.J.A. - Alain Badiou Eleştirisi: Burjuva Dünyasına Hapsolmuş Bir Komünizm
Badiou'yu tanımlayan vurgulu cümleler şöyle alıntılanabilir:
Eşitlikçi düstur eylemi esinler ve ona rehberlik eder...Badiou bize komünizmin Kantçı 'düzenleyici işleve sahip bir Fikre' benzediğini söyler. Bununla da komünizmin rehber bir ilke olarak anlaşılması gerektiğini öne sürer ve bunun ille de gerçekliğe tekabül etmesi ya da onu temsil etmesi gerekmediğini, daha ziyade düşünceleri ve eylemleri düzenleyecek, yönlendirecek örgütleyici bir ilke olarak iş gördüğünü savunur...iktidarı ele geçirmek bir sorunsal olarak görülür. Buna göre devlet iktidarı uygulanabilir olmadığı gibi arzu edilebilir de değildir (her türlü devlet doğası gereği baskıcıdır)..Devlet kimin elinde olursa olsun kitleler üzerinde bir ağırlıktır, bir baskı aracıdır ve asla özgürleşme için araçsallaştırılamaz. Parti zayıflamış gerici rejimleri devirmek için daima uygun bir araç olmuştur. Ancak Marx'ın kastettiği anlamda bir proletarya diktatörlüğünün inşası için uygun olmadığı kanıtlanmıştır. Yani devlet-olmayana geçişi örgütleyen geçici devlet, devletin diyalektik sönümlenmesi olamamıştır.
Bir çoğu Kültür Devrimi'ni saldırmak için onu çarpıtırken, Badiou başka bir şeyi kucaklamak için onu çarpıtır.
Altı
23 Ağustos 2015 Pazar
Alain Badiou - Deleuzecü siyaset diye bir şey var mıdır?
Badiou bu kitapçığın başlığında da yer alan soruya cevaben Deleuze'un bilim, sanat ve felsefe olarak üç tür düşünce sıraladığından bahisle konuyu açıyor. Yine de bu siyaset namına görüş belirtmediği anlamına gelmiyor. Bir sanat siyaseti, bir bilim siyaseti ve bir felsefe siyaseti olduğunu düşünür Deleuze. Bu haliyle siyaset yeni bir şeyin yaratımıdır. Diğer anlamı ise yeni kapitalizm biçimlerinin analizidir. Dünyaya inanmak, olayları yağdırmak ve denetimden kaçmak Deleuze'un etik maksimleridir Badiou'ya göre. Bu maksimler olumsuz maksim (denetimden kaçmak), öznel maksim (dünyaya inanmak) ve yaratıcı maksim (olayları yağdırmak) olarak ayrılabilir. Bu üçünün arasındaki bağ Deleuze'un etiğini oluşturur. Yazar, 11 eylül ile ilgili bir soruya ise şöyle bir cevap verir:
Olay yeni bir şeyin yaratımıdır. Buradaki yaratım nedir? Ölümün yaratımıdır. Ölüm ise yaratım değildir. Yaratım daima yaşamı barındırır. Ve bu Deleuze için çok özel bir biçinde böyledir çünkü Deleuze'de yaşam bizzat varlığın adıdır. Bu yüzden de bir olgudur ölüm ve korkunç bir olgudur, ama bir olay değildir.Modern kapitalizm analizi tanımıyla siyaset, yaratıcı değildir yazara göre. Yeni bir şeyler yaratan ise siyasetin ilk anlamıyla irtibatlandırılan ve tarihin parçası olmayan en somut örnek olarak 1968'de yaşanan oluş kavramı oluyor, Burada aklıma kapitalizmin yaratıcılığı ya da kapitalizmde yaratıcılık reddedilirken kriterler nelerdir sorusu geliyor.
Spinoza'da Tanrı olduğumuzu bildiğimiz an..Tanrı'nın bir parçası, evet ama bizzat Tanrı olan bir parçası. Demek ki insanlarda Şeytan'dan Tanrı'ya diyalektik bir değişmenin imkanı bulunuyor. Güzel bir umut.
14 Eylül 2014 Pazar
Alan Badiou - Yeni bir Siyaset için Felsefe
Badiou kendi görüşlerini Platon ve Hegel geleneği üzerinden inşa ettiğini söylüyor. Diyor ki; Felsefe tıpkı matematik gibi herkes tarafından yapılabilir ve herkes içindir, belli bir dil konuşmaz. Ama sonuçlarını belirleyen katı bir kaide vardır. Demokrasi siyasi hakikatin kendisi değildir, bilakis, siyasi hakikati bulmanın yollarından biridir.
İnsanlık bir doğal bütünlük olarak var olmaz; içkin insandışı unsur karşısında kazandığı lokal zaferlerle özdeştir. Biz insan tabir edilen hayvanlar, içimizdeki insandışı unsura dair bu deneyimi kabullenme ve pekiştirme amacıyla bazi gayrimaddi imkanlardan yararlanmalıyız. Korkutucu ve üretken insandışı unsurla, kendini aşan bu insanlıkla ilgili bir simgesel temsil üretmeliyiz. Bu temsil türünü kahraman figürü olarak adlandırıyorum...Kahramanca, çünkü kahramanlık insanın eylemlerine verili sınırları aşan bir edimin damga vurmasıdır. ..Aksi takdirde, insanlık ve insana içkin insandışı unsur arasındaki her türlü diyalektik ilişki biter ve var olan her şeyi yönetmenin o atonal ve şiddetli evreninde her türlü yaratıcı boyut ortadan kalkar...Dolayısıyla görevimiz ne dini veya milli feda geleneğine ne de nihilist son insanın [Nietzche] geri dönüşüne tekabül eden yeni bir kahraman figürü keşfetmektir.
Devrimci siyaset toplumsal çelişkilerin yoğunlaşmasının bir dışavurumu değil kolektif eylemde bulunma ve kolektif eylem üzerine düşünmenin yeni bir yoludur...kolektif arzuyu ön plana çıkaran devrimci bir siyasetle karşı çıkıyoruz.
Bir yasa neye izin verildiğini ve neyin yasaklandığını değil aslında neyin belirli bir ad altında var olduğunu, neyin normal, neyin adlandırılamaz, namevcut ve dolayısıyla pratik bütünlüğün anormal bir parçası olduğunu belirler. Yasa sorunu..ontolojik bir sorundur: Bir varoluş sorunudur...Bu bağlamda ister istemez arzu sorunu gündeme gelir zira arzu, yasalar çerçevesinde varolmayan bir şeye duyulan arzudur.
Proletarya adı insanlığın kendi kendini olumladığı türeyimsel bir imkandır. Marx'a göre türeyimsel kavramı insanın oluş halindeki evrenselliğini tanımlar...Dolayısıyla Marx'ta siyasi hakikat, tikellik alanında değil türeyimsellik alanında konumlandırılır. Siyasi hakikat bir yasa, zorunluluk veya sabit ilke sorunu değil arzu, yaratım ve buluş sorunudur...Siyaset alanı kendini bir tarafta yasa ve çıkarsanabilirlik öbür tarafta arzu ve türeyimselliğin yer aldığı diyalektik bir evrende ortaya çıkan somut durumlar olarak sunar. Ama bu siyasi bir ayrışma değildir..Siyasi mücadele doğrudan doğruya türeyimsellik ve çıkarsanabilirlik arasında gerçekleşen bir mücadele değildir...Gerçekte yasa,düzen, türeyimsellik ve çıkarsanabilirliğin içiçe geçtiği karmaşık bileşimler sözkonusudur...Klasik tasavvurda devrimci vizyon, saf arzu alanında konumlandırılamaz ..Burada amaç, insanlığın kendisini yaratıcı bir şekilde olumlama arzusundan hareketle arzu ve yasanın kaynaştırılmasıdır...Günümüzde siyasi eylemin mekanı yasaya ve arzuya indirgenemez. Halihazırda bu mekan türeyimsel irade için lokal bir alan açmaktadır.
sakalında çiçekler açsın
sakalında çiçekler açsın
sakalında çiçekler açsın, çocuk
'biz düştük,
onumuz birden düştük'
sakalında çiçekler açsın
sakalında çiçekler açsın
sakalında çiçekler açsın, çocuk
dudağındaki kanı saklasın
1 Şubat 2014 Cumartesi
Metis Defterleri: Komünizm Fikri
Badiou diyor ki; komünizm fikrinin sadece düzenleyici değil aynı zamanda kurucu bir değeri vardır. Komünizm fikri yoksa özgürleşmenin siyasal öznesinin gerçekliği de yoktur, dolayısıyla tam anlamıyla özgürleşme siyaseti de yoktur. Öznel bağlanma ideasız olsaydı, sırf somut mücadelelere bağlı olsaydı, sendikal olmaktan öteye geçemez, bu haliyle de hakiki bir siyasal boyutu olmazdı...özgürleşme siyasetini çoğu zaman tam anlamıyla negatif şekilde sunarız:şu veya bu baskı biçimine karşı olduğumuzu, mağdurların ezenlere karşı örgütlenmesinden yana olduğumuzu söyleriz. İsrail devletine karşı Filistinlilerden, cadı avına çıkmış devletlere karşı kaçak göçmenlerden, maçoluğa karşı kadın haklarındani kapitalist sanayi karşısında da doğadan ve hayvanlardan yanayızdır. Ama bu yetmez. Bütün bunlar her biri sonuna kadar meşru olan bir takım yerel çıkarları çok iyi ifade etseler de, herkese hitap eden evrensel bir özgürleşme tahayyülünü tanımlamaya yetmeyebilir. Niyeti evrensel olmaksa siyaset mağdurların çıkarlarını üstüste yığmakla yetinemez. Mağdurların çıkarlarıyla ilgili bu savunmanın içinde bütün insanlığın özgürleşmesine dönük toplu bir hareket olduğunu belirtmek gerekir. Komünizm fikri işte bu noktada devreye girer.
Badiou makalesinde Negri'nin kendisine getirdiği teolojik ve metafizik olma yönündeki eleştirilere karşı savunma geliştirirken Negri'nin geç kapitalizmle ilgili bütün çözümlemelerine de karşı çıkar. Badiou'ya göre şu anda 19. yüzyıla daha yakınız, durumumuzda da postmodern bir taraf yok aksine özü itibariyle tekerrür eden arkaik bir modernliğin parçası. Ayrıca kapitalizmin , komünist toplum örgütlenmesine giden yolu bir şekilde açacağı düşüncesine de katılmamaktadır. Geçmişe yönelik belirlemelerde ise geçtiğimiz yüzyılda komünizm fikrinin savaşçı, askerci bir fikir olduğu ve kafayı zaferle bozduğu tespiti temel teşkil eder. Reel sosyalist devletler zafere ulaşan devrim sürecinde komünisttiler, ama sonraları bu niteliklerini yitirdiler.Militanlar devlet memurlarına dönüştüler. Öyleyse bu fikri şu askeri zafer saplantısından arındırıp yeniden dolaşıma sokmak gerekir. Dört önemli öğe vardır:1.Komünizm fikrinin gerçeği yerel siyasal deneyimlerden oluşur. Siyasal pratiği iktidar sevdasından kurtarmak şarttır.2.Komünizm fikri şiddetten uzak bir fikir olarak kavranmalı ve ifade edilmelidir. (Ancak) Karşı taraf savunma amaçlı şiddere mecbur bırakabilir.3. Düşünce ve eylemlerimizi içine yerleştirmemiz gereken çerçeve şu basit ifaeyle anlatılabilir: Tek dünya var 4.Mekanı inşa eden siyasal deneyimler, yerel gerçek ve bu kapsayıcı, doğrudan doğruya enternasyonalist tarihsel imgeselin, bunların hepsinin sentezi sınır tanımayan bir eylemciliğe gönül vermiş bir siyasal özne tanımlar.
Glyn Daly'nin, Zizek'deki sınıf kavramını tanımlaması öne çıkar: Zizek açısından sınıf, pozitif bir fail, tarihsel bir görevi üstlenen şeyden ziyade bir konumlanmama olarak düşünülmelidir. Sınıf, toplumdan kovulmuşlar, köle gibi çalışanlar, gecekondu sakinleri gibi hesaba katılmayan ve/veya adlandırlamayan veya kapitalist mantıkla bütünleştirilemeyen kimselerdir.
Marx'a göre kapitalizm özü itibariyle bir dürtü sistemidir. Kapitalizm, sermayeye aman vermeden sürekli kulağına devam et, devam et' diye fısıldar. Kapitalizm bu haliyle insan ihtiyaçlarını daha verimli bir biçimde karşılamanın yolu değil, kendi kendini üreten sermaye-değer döngüsünün (meta-para-meta) başlı başlına bir amaç haline gelmesidir. Bu dürtü de bireysel bir özellik değil sermaye hareketinin kendisinde yani daima m-p-m döngüsünde bulur.
Saroj Giri ortodoks hatta yakın durarak pek çok farklı isme eleştiri getirir yazısında. Badiou'nun komün ile proleter siyasal iktidar organları (yani özel bir devlet) meselesi ya da zorunluluğu arasındaki bağlantıları koparma çabalarından rahatsızdır. Demokratik antikapitalizmin ekonomizmine hem de Badiounun devrimci öznelik soyutlamasına karşı reel olarak komünizmi öne çıkarır. Bolşeviklerin bile bir komünizm önvarsayımında bulunduğunu yani komünizmin pratik siyasetten türemediğini vurgulanır.
Polonya'dan Goldex Poldex kolektifinin yazısında doğu Avrupa ülkeleri tesbiti çarpıcıdır. Siyasal seçkinlerinin niyetlerine rağmen komünist devletler kapitalizmin sonsuz birikim mantığıyla ve bu mantığın ekonomik rasyonalite yapılarıyla olan bağlarını hiç bir zaman koparmamıştır. Bu bakımdan doğu Avrupa'daki komünizm deneyi küresel kapitalist dünya sisteminin geleneksel olarak geri kalmış bir bölgesi için tasarlanmış bir kalkınma projesinin yaratılmasını hedefleyen, kolektif, merkantalist bir ekonomi politikası girişiminden öte bir şey değildir.
Negri, evrenselliği tamamlayan ortaklık kavramını öne sürer: Ortak, evrenseli kapsayabilir, ifade edebilir, ama evrensele indirgenemez. Zaman düzleminde çok daha geniş ve dinamiktir. Her birey, tüm bireyler konusunda evrenselden sözedebilir. Ama kendi kendine yeten birey kavramı çelişkilidir. Bireysellik yoktur, olan tek şey tekillikler arasındaki ilişkidir. ..Evrensel her öznenin tekken, yalnızken düşünebileceğidir; ortaksa her tekilliğin tam da her tekilliğin çok olup çokluk içinde , ortak ilişki içinde somut olarak belirlenmesinden yola çıkarak ontolojik olarak kurabileceği, inşa edebileceğidir. Çok'a evrensel denir, ortaksa çok ve dolayısıyla özgül olan aracılığıyla belirlenir, inşa edilir. Evrensellik ortak'ı soyut bir şey olarak görür ve tarihin seyri içinde hareket hareketsiz kılar: Ortak olansa evrenseli hareketsizlik ve tekrardan eksiltir, çıkarır. Somut olarak kurar onu.
Badiou için özne ve devrimci kopuşun ontolojik koşullarının nerede durduğunu anlamak çok zor. Çünkü ona göre her türlü kitle gösterisi hep bir küçük burjuva performansından ibarettir, maddi veya bilişsel emekle, sınıf veya toplumsal emekle ilgili her türlü dolyasız güçten yoksundur..Bizi ancak bir olay kurtarabilir: Kendisini belirleyebilecek her türlü öznel varoluşun ve kendi düzeneğine dönüşecek her türlü stratejik pragmatiğin dışında kalan bir olay. Badiou için olay (İsa'nın çarmuha gerilmesi ve dirilmesi ,Fransız Devrimi, Çin Kültür Devrimi) hep a posteriori olarak tanımlanır: dolayısıyla da tarihin bir ürünü değil bir varsayımdır. Bunun sonucu olarak devrimci olay paradoksal biçimde İsa'sız, Robespierre'siz, Mao'suz var olur...Burada ontoloji süpürülüp atılmıştır...sınıf mücadelesinin olumsuzlanması. Bir başka deyişle: Badiou'cu aşırılık yanlılığına göre, komünizm projesi ancak özel bir tarzda ve iktidardan eksilme gibi biçimlerle ortaya çıkabilir; yeni cemaat de ancak cemaatsizlerin ürünü olabilir.
İşçi sınıfı çokluk yani ortak olanı inşa eden tekillikler toplamı olarak boy gösterir şimdilerde cümlesiyle makalesini sonlandırır.
Frank Ruda ve Jan Völker sosyalizm ile komünizm arasındaki farkın altını çizerek sosyalist politikayı olumsuzlar: Sosyalist yönyitiminin adıdır. Bu nedenle sosyalizmi bir devlet biçimi olarak görmüyor ve yoksullara ve dışlananlara yardım etme kisvesi altında devleti koruyarak kendini olumsuzlayan siyasetlere sosyalist diyoruz.
Bülent Somay'a kulak verdiğimizde şunları dinliyoruz: Tarım Devrimi denen şeyin öncesinde, aşağı yukarı özgür ve eşitlikçi, ilkel bir komünal örgütlenme durumu olduğu şeklindeki safiyane inanış, derhal kurtulmamız gereken bir Aydınlanmacı-Rousseacu efsanedir...Bu halk silahlandırıldığında ne olacaktır? Devrim faaliyetlerinin sayılı günleri tükendikten sonra çoğu, silahlarını bırakıp zamanlarının çoğunu alan işlerine geri dönerler. Silah bırakmayanlar, başlangıçta da bir işi olmayan lümpen proleterlerdir. Marx'ın tehlikeli sınıf dediği bu kitle silahlı kalır ve er geç yeni polis gücünü teşkil eder. İdeolojik ve siyasal açıdan zaten hiç bir zaman proleter olmadıklarından, hiç bir zaman sınıfsız toplum, komünist toplum gibi bir hayalleri de olmamıştır. İdeolojileri intikamcılık güdümlüdür, üstelik intikamcılıkları salt eski yönetici sınıfa değil, daha müreffeh olan orta sınıflara, kültürlü sınıfa ve entelektüellere, kısaca kendileri yoksulken varsıl olan herkese yöneliktir. Eski düzenin sürekli onları kurbanlaştırdığını, dünyadan alacaklı olduklarını düşünürler; dolayısıyla yapacakları her şey (çalma, hile yapma,tecavüz, cinayet vb) sorgusuz sualsiz meşrudur.
İşçi sınıfına böyle bir misyon biçen (faillik gücü) tek şey, yapısı gereği bu sınıfın kendisini yeni bir yönetici sınıf halinde örgütleyemeyecek oluşudur. Proletarya, gelmiş geçmiş tüm sınıflar içinde, kendi zıddını ortadan kaldırma edimi esnasında kendisini de ortadan kaldıran yegane devrimci sınıftır.. Öte yandan envai çeşit sınıf ve alt-sınıftan, toplumsal ve ekonomik katmandan oluşan halkın yapısı, böyle bir misyon üstlenmesine engeldir. Tam tersine, düz haliyle halk'a, ister bir halk devrimi tarafından, ister bir ulusal kurtuluş hareketi tarafından verilmiş olsun, ne zaman tarihsl bir görev verilse sonuç hep şu iki durumdan biri olmuştur: cenin halinde bir burjuvazinin hemen üstnlüğü ele geçirerek hızlandırılmış bir büyüme süreci ile -yani orjinal İngiliz modelinden daha vahşi bir ilkel birikim süreciyle- kendisini bir yönetici sınıfa dönüştürmesi ( ulusal kurtuluş hareketleri); y da siyasal-ideolojik bir çekirdek kadronun (bnların kendilerine sosyalist veya milliyetçi demesi arasında örneğimiz bakımından hiç bir fark yoktur) kendisini halk veya bilhassa işçi sınıfı adına, belirsiz bir süre için iktidarda kalacak bir emanetçi yönetime dönüştürmesi ki bu emanetçi rejimlerin hiç firesiz tümü de sonradan birer imparatorluğa dönüşmüştür; tıpkı Jakobenlerin Bonapartizme, Bolşeviklerin de Stalinizme dönüşmesi örneklerinde olduğu gibi.
...devrimci uğrağı sonsuza kadar uzatmanın kuramını yazabiliriz( örneğin Troçki'nin sürekli devrimi), fakat böyle bir uzatma olacaksa bile bunun tek anlamı, Proletarya namına bir diktatörlük kurulacağıdır, çümkü proletaryanın kendisi bunu gerçekleştiremez. Fakat proletarya namına kurulacak bir diktatörlüğün var olabilmesi için, proletaryanın varlığını sürdürmesi, zorunlu olarak, bu sınıfın zıddı ve tamamlayıcı olan burjuvazinin de varlığını sürdürmesi anlamına gelir. Mevcut burjuvaları öldürsek, sürgüne göndersek ve malından mülkünden etsek dahi burjuvazi konumu olduğu yerde kalacak ve daha sonra başka toplumsal tabakalardan insanlar tarafından, hatta kendi kendilerini proletaryanın temsilciliğine tayin edenler tarafından doldurulacaktır...Öte yandan burjuvazi konumu ve işlevi, emanetçi birsözde sınıf tarafından üstlenilmiştir - asıl sahiplerine yetmiş yıl kadar sonra iade edilmek üzere. Bütün bunlar sözümona bir proletarya diktatörlüğü altında gerçekleşmiş, hem proletaryayı hem burjuvaziyi ortadan kaldırması gereken diktatörlük fiiliyatta her ikisini de yeniden yaratmıştır... Devrim uğrağıyla ilgili sorun, bu uğrağın hiç bir zaman yüzde yüz sürpriz şekilde patlak vermemesidir. Yaklaştığını nadiren kesin olarak tahmin edebilsek de nihayet kapıda göründüğünde, daima az çok ona hazırlıklıyızdır. Çıkıp geldiğinde, onu önceden hazırlanmış plan, proje,ütopya, ümit ve beklentilerimizle karşılarız. Jakobenler veya Bolşeviklerde olduğu gibi devrim uğrağı esnasında bir şekilde iktidarı ele geçirir fakat önümüzde planlarımızı uygulamaya elverişli maddi koşullar bulamazsak, bu gerçeği kabullenmeyi reddeder, devrim uğrağını sonsuza dek sürdürmeye, daha doğrusu, başarılı olacağımız sefere kadar devrim uğrağını tekrarlamaya çalışırız. Bu da mümkün olmadığından herhangi bir şekilde meşrulaştırılması veya maddi bir tabanı söz konusu olmayan bir siyasal biçimi (yani proletarya diktatörlüğnüü) devam ettirmiş oluruz yalnızca. Bu esnada da kendi öeşrulaştırmamızı a) ideolojik olarak yani hem kuramı hem de uğrakla ilgili pratik kavrayışları çarpıtarak, eğip bükerek ve şekillendirerek b)siyasal olarak yani çarpıtmalarımızın geçerliliğini sorgulayabilecek bütün muhalefeti elimizdeki cebir kuvvetiyle silip süpürerek kendimiz üretiriz. Bu beklenmedik gelişmeler karşısında verilecek iki temel tepki vardır..birincisi liberal naif tepkidir. Bütün devrim uğrakları kontrolsüz bir şiddete ve ahlaktan azade bir adaletsizliğe meydan veren, akılcı olmayan bir cevher içermek zorunda olduğundan, hiç bir devrim uğrağının gerçekleşmesine izin verilmemelidir...İkinci tepki, laftan anlamaz, radikal bir tepkidir.Bütün devrim uğrakları kontrolsüz bir şiddete ve ahlaktan azade bir adaletsizliğe meydan veren, akılcı olmayan bir cevher içermek zorunda olduğundan bu devrim uğraklarına tutunmak ve onları önceden yapmış olduğumuz mükemmel iyi gelecek planlarının maddi koşulları olgunlaşana kadar uzatmak gerekir..Devrim uğrakları uçucu anlardır ve iradi olarak kalıcı tarihsel dönemlere dönüştürülemezler. Nitekim devrim uğraklarının biz onları başarıyla böyle dönemlere dönüştürdüğümüzü düşündüğümüz anda tam zıtlarına yani gericilik dönemlerine, yeni kalıcı, meşrulaştırılmış şidder, sömürü, eşitsizlik ve adaletsizlik düzenlerine dönüşmek gibi bir huyu vardır.
G.M. Tamas, Ruda/Völker'in eleştirisinin altını doldurmaya devam eder: modern liberal demokrasi , sosyalizmin katkısı olmaksızın ortaya çıkmazdı... Toplumsal işbölümü proletaryayı mesleklere ayırır ve bu ayrıma bir uzmanlık, işçilikten gurur duyma ideolojisi eşlik eder.
Son olarak kapanış yazısına imzayı Zizek koyar: Fikri/ideayı kendi kendisinin ürünü olarak kavrayan anlayışın ortaya koymamıza izin verdiği şey, demk ki idealist bir kendi kendini doğurma ilkesi değil, bir Fikrin/ideanın ancak onu savunan insanların faaliyetinde var olduğunu söyleyen materyalist olgudur...Reel sosyalist devletler adlarına yaraşıyordu: Bu devletler gerçeketen sosyalisttiler, oysa komünizm tanımı itibairyle devlete karşıdır...Devrimci bir hareketi tehdit eden üç başarızlık ihtimalini Alan Badiou açıkladı. birincisi bildiğimiz tam yenilgidir..İkincisi zaferde bile başarısızlığa uğrama ihtimalidir. Hareket hasımlarının iktidar programını benimseyerek onları en azından geçici olarak yenilgiye uğratır. Bu ikisinin ötesindeyse yenilginin en samimisi ama şüphesiz aynı zamanda en korkuncu vardır: Devrimin ne şekilde olursa olsun yeni bir devlet iktidarına dönüşmesinin ihanet olacağı sezgisiyle hareket eden, ama toplumsal gerçekçiliğe hakiki bir alternatif geliştirip kabul ettiremeyen devrimci hareket, aşırı solun yıkıcı nihilizmiyle saflığını koruma gibi umutsuz bir startejiye sarılır... Badiou'nın arınma kavramının yerine çıkma, eksilme kavramını geçirmesinin nedeni budur: Kazanmaktansa, iktidarı ele geçirmektense, devletle aranıza mesafe koymak ve devletin iktidardan çıkarılmış, eksiltilmiş bir takım mekanlar yaratmak daha doğrudur.
Kendi fikrimi yazmayı sevmiyorum. Ama böyle kitapları okuyunca okuyucuya telkin etmek istediğinin aksine o büyük, evrensel siyasetin imkansızlığına bağlanmaktan uzaklaşıyor, menzilin değil yolun , küçük bir yolun yolcusu anarşizan Foucault'ya geri dönüyorum.
16 Ekim 2013 Çarşamba
Zizek, Badiou, Anne Ben Barbar Mıyım?, TİKB (Bolşevik) 1. Kongre Belgeleri ve Peyniraltı Edebiyatı
Bayramın ilk gününde de metruk bir yerlerde Bienale gittim. Barbar değilim galiba, vardığım sonuç bu.
Eski sol demişken programında Stalinci öğretiye bağlılığını vurgulayan TİKB(B) ismindeki grubun 98 yılında ana gruptan kopuşun ardından yaptıkları ilk kongre ile ilgili kitabı tamamiyle sektolojik saiklerle okuyuverdim. Kesintisiz sosyalist görevleri de içeren Antiemperyalist Demokratik Halk Devrimini savunan çizgileriyle bugün TİKB ve KDÖ'ye kıyasla duruşlarının köklere en yakın noktada olduğu göze çarpıyor. Programatik ve önderlik sorunlarından kaynaklı kopuş neticesinde grubun işçi kökenli sempatizanlarından destek almakla beraber nicelik olarak toparlanamadıkları hatta İstanbul ve Adana dışında pek de yayılım gösteremedikleri itirafı bir kültür merkezi dahi kuramadıkları ve politikalarının legal yayın organı etrafında daraldığı saptamalarıyla detaylandırılıyor. Bugün baktığımızda en azından lokalde bir kültür merkezine sahip oldukları görülebiliyor. Kongrenin gerçekleştiği ana kadarki üç yıllık süreç içinde başarılı bir cezaevi çalışması yaptıkları belirtiliyor. 11 Eylül ardından yeni bir emperyalist savaşın kaçınılmazlığı hakkındaki görüşlerin sıkça dillendirdikleri Genel Grev/Genel Direniş şiarında olduğu gibi reelde çok da karşılık bulmadığı, Ortadoğudaki parça parça gelişmeler gözönünde bulunsa dahi, şeklinde bir eleştiri getirilebilir.
Peyniraltı Edebiyatı ismindeki yalın ve sade fanzin dergi arası aylık yayın sayesinde süreli bir yayın takip etme alışkanlığı geliştirmiş bulunmaktayım. Psikoterapiye ihtiyaç duyan denememsi alternatif öykülerin sıkıcılığını bir kenara bırakırsak konsept mevzusunu daha da detaylandırmaları arzusuyla bir süre daha takip edeceğiz bakalım.






