FELSEFE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FELSEFE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2026 Salı

Todd May - Şiddetsiz Direniş

 Postyapısalcı anarşizm kuramcısı Todd May'in savunduğu şiddetsiz mücadelenin tanım ve sorunları, sınırları üzerine yazdığı kitaptır. Öncelikle yapılan bir araştırmaya dayanarak şiddete dayalı mücadelelere nazaran daha başarılı sonuçlar ürettiği savlanır. Şiddetsizlik, şiddeti özellikle de şiddetin belirli türlerini reddeder. İster fiziksel, ister psikolojik, ister yapısal olsun, kişinin haysiyetine leke süren şiddeti reddeder. Bu haysiyet ise hasımlar da dahil olmak üzere başkalarının, ölüm yada aciz bırakma tehdidinden bağımsız bir şekilde anlamlı faaliyetlere girişebileceği, insani bir hayat yaşama yetisinde temellenir. Şiddetsizlik en az iki temel değerin varlığı üzerinden nitelendirilir: eşitlik ve haysiyet. İlk dinamik hasmın yeni bir ahlaki bakış açısına sahip olmasına yol açmaktır. Bunun yanısıra zor kullanma dinamikleri de bulunur. Halk gösterileri, katılımı reddetme, canlı kalkan olma gibi. 

30 Mayıs 2026 Cumartesi

Günümüzde Yeni Siyasal Yaklaşımlar III: Kadın ve Siyaset - Kültür - Toplum - Eylem (ed. Hilal Onur İnce)

 Hilal Onur İnce editörlüğündeki serinin üçüncü cildi yayınlanalı 11 sene olmuş. Bu ciltte 4 ana başlık altında Sunuş yazısı haricinde 12 makale yer alıyor. Emma Goldman'ın benimsediği anarşizm ile paralel doğrultuda farklı sorunlara karşılık görüşleri, Beauvoir ile Irigaray'ın özgürlük ekseninde feminizme yaklaşım farklılıkları, Julia Kristeva'nın Lacan'dan hareketle geliştirdiği  cinsiyetin psikanalitik analizi ve feministler arasında beyaz egemenliğin ve ırkçılık karşıtlarında da kadın düşmanlığının izini süren bell hooks (ilk harflerin küçük yazılması düşünürün kendi isteği) kadın ve siyaset başlığı altında açımlanan makale konuları. Kültür başlığı ile ilgili konular ise biraz esnetilmiş. Devrimci tiyatronun öncüsü Bertolt Brecht'in Gramsci ile örtüşür şekilde ürettiği teori bir yana, cinsellikle bağdaştırdığı psikanalize dayalı fikirleriyle faşizmin kitlelerce benimsenmesine cevap arayan Wilhelm Reich (faşizm, dünyanın bütün uluslarında, insan toplumunun bütün örgütlerinde ortaya çıkabilecek evrensel bir hastalık potansiyelidir, insan kitlesi köleliğe yatkın, özgürlüğe karşıt, gizemcidir ve karşı karşıya kaldığı bir takım gelişmelere istinaden verdiği bilinçdışı tepkileri faşizme yol açar. Küçük adamın korkak, hain ve zalim, gerçek görev duygusundan, insan olmak ve insanlığı korumak sorumluluklarını duyma yetisinden yoksun olarak tanımlanmasına neden olan en önemli unsur, cinsel arzuların bastırılması sonucu ortaya çıkan ruh halidir), popüler kültürün de bir mücadele alanı olduğunu ortaya koyan Stuart Hall, çok kültürcü kimlik tabanlı siyaseti liberal teorisinin omurgasına oturtan ama kadın haklarında örneğin kötü sicili olan şeriatçıların batılı ülkelerde tanınma mücadelesi hakkında pek de ikna edici savunma yapamayan Charles Taylor diğer bir yanda. Eylem başlığında ise ayrıntılı bir Zizek okuması (Foucaultcu tavırla yasaklayıcı-baskıcı iktidar yerini, iktidarın kendi yarattığı Lacancı "fantezi"ler ile sürekli güdülenen ve serbestliğe vurgu yapan bir iktidar işeyişine bırakmıştır, ancak bu durum aynı zamanda kontrol mekanizmalarının görünümünü gizlediği için de hiç olmadığı kadar yoğun hegemonik bir sürece denk gelmektedir. Dört ana antagonizma: çevresel facialar kaynaklı tehditler, özel mülkiyetin sözde entelektüel mülkiyet için uygunsuzluğu, yeni tekno bilimsel gelişmelerin sosyo-etik sonuçları, ayrımcılığın yeni biçimleri, yeni duvarlar ve dışlanmışlar. İlk üçü Hardt ve Negri'nin ortaklıkların özü ama sonuncu seçenek, dışlanmışlar en önemli olan), Ranciere'e eleştirel bir analiz (Marksizmin de devam ettirdiği Platon'un eşitsizlik karşıtı düzlemine karşı radikal demokrasi), analizinde Arap baharı odağına alarak sıradanın sessiz tecavüzü, pasif ağlar, sokak siyaseti, hareket olmayan hareket, refolution gibi kavramları üreten Asef Bayat yer alıyor. Sahne ışıkları ise varlık felsefesi alanındaki ana eserleri (Varlık ve Olay serileri)  dahi henüz Türkçe'ye kazandırılamamış olan Alain Badiou üzerine yazılı makale üzerinde parlıyor. Zor olsa da metodolojisi sayesinde kolaylaşan bir okuma sunuluyor. 

Felsefe bilim, sanat, politika ve aşk koşullarında üretilen farklı hakikatları kapıp yakalar, bunları bir-arada-mümkün kılar. Hakikatler bilgide bir delik açtıkça var olacaktır. Varlık Bir değildir, "saf ve tutarsız çokluk" olarak varlık, kendisini ancak bir-olarak-sayma işlemi ile çokluk olarak gösterebilir. Dolayısıyla "durum" denen şey, saf ve tutarsız çokluğun, bir-olarak-sayma işlemi ile tutarlı hale gelişidir. Saf ve tutarsız çokluk ancak bir "sunum" içinde tutarlı çokluk olarak görülebilir ki bu sunulmuş çokluk bir durum oluşturur. Çokluk, ancak bir-olarak-sayma işlemiyle, birlik kazandırılarak düşünülebilir hale gelmektedir. Ancak bu sayma işleminden kaçan bir "boşluk" mevcuttur. Her durumun içinde bir boşluk vardır. Boşluk, sunumun sunulamayanı olarak, durum içinde kavranıp tanımlanamaz özellik gösteren bir saf ve tutarsız çokluk parçasıdır. Bu boşluk üst yapı tarafından istikrara kavuşturulmak istenir. İkinci bir sayma işlemine ki "temsil" diye adlandırılır ve Devlet'tir , tabi tutulsa da yine kaçan bir boşluk olacaktır. Doğal durumda yalnızca olgusal gerçek söz konusu olsa da sunulan ama temsil edilemeyen tekillikler olay felsefesinin temelini oluşturur.  Özne olmanın koşulu bir kararverilemezin bulunmasıdır ve özne bunun içinde risk üstlenip karar vermekle, akıp giden olayı adlandırarak sabitlemekte, sonsuz olmayı, ölümsüz olmayı mümkün kılabilecektir. Özne ancak tekil çokluk karşısında öznellik kazanacaktır. Özne ancak bir olay sonrasında ortaya çıkabilir. Bir hakikat , bir durum içinde cereyan eden ama ona ait olmayan bir olayın sonuçlarına gösterdikleri sadakati dirençle koruyan özneler sayesinde varlık kazanır. Tarih boyunca sınırlı sayıda olay olmuştur: Paris komünü, (Çin) kültür devrimi, Arap baharı gibi.

29 Mart 2026 Pazar

M. Hardt & A. Negri - Ortak Zenginlik

 Bir çokluk demokrasisi ancak hepimiz ortak varoluşu paylaştığımız ve ortak varoluşa iştirak ettiğimiz için tahayyül edilebilir ve mümkündür. "Ortak varoluş"la her şeyden önce, maddi dünyanın herkes tarafından paylaşılacak ortak zenginliğini; klasik Avrupa metinlerinde genellikle bir bütün olarak insanlığın mirası olarak sunulan hava, su, toprağın meyveleri ve doğanın tüm cömertliğini kastediyoruz. Ayrıca ve daha önemlisi ortak varoluşu; toplumsal üretimin bilgiler, diller, kodlar, ve riler, duygulanımlar gibi, toplumsal etkileşim ve daha fazla üretim için zorunlu olan sonuçları olarak değerlendiriyoruz. Dünyanın dört bir yanındaki neo-liberal hükümet politikaları, son yıllarda kültürel ürünleri -örneğin enformasyon, fikirler, hatta hayvan ve bitki türlerini bile- özel mülkiyete çevirerek ortak olanı özelleştirmeyi denedi. Mesele, "ne olduğumuz değil, oluş sürecinde ne olduğumuzdur; yani Öteki, bizim öteki-oluşumuzdur."Bu hakim noktadan bakıldığında, bugünkü politik eylemin kilit sahnelerinden biri de öznellik üretiminin özerkliği veya kontrolüne dair bir mücadeleyi içermektedir. Çokluk kendisini, ortak varoluş içerisinde bu süreçten doğan tekil öznellikleri oluşturarak yaratır.

Ancak modern cumhuriyetçiliğin özel bir tanımı eninde sonunda diğerleri karşısında galip geldi: mülksüzleri dışlayan ya da ikinci plana atan, mülkiyet egemenliğine ve özel mülkiyet haklarının dokunulmazlığına dayanan bir cumhuriyetçilik. Zengin kesim, mülkiyet cumhuriyeti kisvesi altında tüm toplumu temsil ediyormuş gibi yaparak yalan-yanlış evrensellik iddialarında bulunur; ama aslında birliği ve homojenliği mülkiyet sahipliğiyle teminat altı na alınmış, dışlayıcı bir kimliğe sahiptir

Bedenlerin fenomenolojisi, Foucault'da en yüksek noktasına biyo politik analizinde ulaşır ve burada, eğer temel şeylere odaklanırsak, Foucault'nun araştırma gündemi oldukça basittir. Ortaya atılan ilk aksiyom şudur: Bedenler varlığın biyo-politik dokusunun yapıcı unsurlarıdır. İktidarın sürekli oluştuğu ve dağıldığı biyo-politik düzlemde bedenler direnir; bu da ikinci aksiyomdur. Bedenler varolabilmek için direnmek zorundadır. Tarih bu yüzden, sadece biyo-iktidarın tahakküm aracılığıyla gerçekliği kurguladığı ufuk olarak anlaşılamaz. Bilakis tarih, biyo-politik antagonizmler ve biyo-iktidara karşı direnişler tarafından belirlenir. Foucault'nun üçüncü aksiyomu, bedensel direnişin öznelliği sadece yalıtık veya bağımsız bir şekilde değil; aynı zamanda diğer bedenlerin direnişiyle girift dinamikler içinde ürettiğidir. Öznelliğin bu direniş ve mücadele aracılığıyla üretimi, analizimizin öngördüğü gibi sadece varolan iktidar formlarının tahribi için değil; aynı zamanda alternatif özgürleşme kurumları için de bir merkez sağlar. Biyo-iktidar (oldukça kabaca) yaşam üzerindeki iktidar, biyo-politika ise direnmek ve alternatif bir öznellik üretimi belirlemek için yaşam gücü olarak tanımlanabilir.

Cumhuriyetin baskın biçimi mülkiyet tarafından tanımlandığı için çokluk, yoksullukla karakterize edildiği sürece, onun karşısında durur. Fakat bu çelişki, sadece zenginlik ve yoksulluk çerçevesinde değil; aynı zamanda ve daha da önemlisi üretilen öznellik biçimleri bakımından kavranmalıdır. Özel mülkiyet, aynı anda hem (birbirleriyle rekabetleri içinde) bireysel olan hem kendi mülkiyetlerini (yoksula karşı) korumak için bir sınıf olarak birleşen öznellikler yaratır. Büyük modem burjuva cumhuriyet anayasaları, bireyselcilik ve mülkiyetin sınıf çıkarları arasındaki bu dengeye arabuluculuk eder. Yoksul, hiçbir şeyi olmayanı değil; sosyal düzen ya da mülkiyet gözetmeksizin, toplumsal üretim mekanizmalarına dahil edilenlerin oluşturduğu geniş çokluğu ifade eder. Yoksul kesim ise tam aksine, toplumun dışlayıcı bir bölümünün kimliği değildir; daha ziyade tüm çeşitliliği içinde açık ve çoğul bir öznellik üretimiyle can bulmuş, rütbeye ya da mülkiyete bakılmaksızın toplumsal üretim mekanizmalarına yerleştirilenlerin tümünün bir oluşumudur.

 Entelektüel, anti-modernitede sıkışıp kalmaktan kaçınmalı ve onu aşarak üçüncü bir aşamaya geçmelidir. Fanon için devrimci sürecin doğrudan sonucu, modemite ve anti-modernite arasındaki statik karşıtlığın ötesine geçen ve yaratıcı, dinamik bir süreç olarak ortaya çıkan yeni bir insanlığın yaratımı olmak zorundadır. Anti-moderniteden alter-modemiteye geçiş, zıtlıkla değil, kopuş ve dönüşümle tanımlanır. Sosyalizm müphem bir şekilde modernite ve anti-modernite arasında dururken; komünizm, alter-modernite yollarını geliştirmek için ortak varoluşla doğrudan bağ kurarak hem modernite hem anti moderniteden kopmak zorundadır.

Bu eğilimlerden birincisi, kapitalist değerlenme süreçlerinde, maddi olmayan üretimin hegemonya veya ağırlık kazanması eğilimidir. Andre Gorz "ürünlerin maddi olmayan boyutları" yani sembolik, estetik ve toplumsal değerleri, "onların maddi gerçekliğine baskın çıkıyor" şeklinde bir iddiada bulunur. Örneğin imgeler, enformasyon, bilgi, duygulanım, kodlar ve toplumsal ilişki ler; kapitalist değerlenme süreçlerinde, maddi metalara veya metaların maddi yönlerine ağır basar hale geliyor. Elbette bu, otomobil ve çelik gibi maddi malların üretiminin ortadan kaybolduğu veya nicel olarak azaldığı anlamına değil; bu malların değerinin gitgide maddi olma yan faktör ve mallara bağlı ve tabi olduğu anlamına gelir. Hizmet işi, duygusal emek ve düşünsel emek gibi, maddi olmayan mallar (veya maddi malların maddi olmayan yönlerini) üreten emek biçimleri, gün delik dilde kafa ve kalp emeği olarak isimlendirilebilir. Bu dönüşümün merkezinde canlı varlıkların sabit sermaye haline gelmesi yer alıyor ve yaşam biçimlerinin üretimi katma değerin temeli haline geliyor. İkinci si çalışmanın kadınsılaşması, işgününde niteliksel bir değişime; yani hem erkek hem kadınlarda emeğin zamansal "esnekliği"ne işaret eder. Emeğin teknik bileşiminin üçüncü ana eğilimi, toplumsal ve ırksal karışım süreçleri ve yeni göç motiflerinin sonucudur. Bugün kapitalist birikim, üretim süreçlerine giderek artan bir biçim de dışsaldır ve bu nedenle sömürü ortak varoluşa el koyulması biçimini alır. Emek gücünün sömürüsü ve artı-değer birikiminin, kar yerine kapitalist rant çerçevesinde anlaşılması gerekir. Sermaye, biyo-politik emeği kontrol etmek ve ortak varoluşa el koymak için her müdahalesinde, süreci baltalayarak sekteye uğratıyor.

Metropolün kendisi devasa bir ortak zenginlik deposudur. Bununla birlikte, bugün endüstriyel metropolden biyo-politik metropole bir kaymaya tanıklık ediyoruz. Fabrika endüstriyel işçi sınıfı için neyse, metropol de çokluk için odur. Metropol biyo-politik üretimin alanıdır; çünkü ortak varoluşun, bir likte yaşayan insanların, kaynakları paylaşmanın, iletişimde bulunmanın, metaları ve fikirleri değiş tokuş etmenin alanıdır. 

Kapitalist toplumun, ortak varoluşun yozlaşmış bir biçimde görüldüğü en önemli üç toplumsal kurumu aile, şirket ve ulustur. Üçü de ortak varoluşa hareketlilik katar ve ona erişim sağlar; ancak aynı zamanda onu kısıtlar, çarpıtır ve bozar. Çokluk, faydalı olanı seçmek ve ortak varoluşun zararlı formlarını terk etmek zorundadır. Bu kurumlardaki ortak varoluşun yozlaşmış hali, artık görebileceğimiz gibi, hiyerarşiler, ayrımlar ve sınırlar aracılığıyla söz konusu kurum ların öznellik üretimini ve dahası ortak varoluş üretimini tıkamasıdır. Seçim ve toplu çıkış aracılığıyla çokluk , tekrar harekete geçmek, üretim süreçlerini tekrar açmak zorundadır. Örgütlenme alanı, çokluğun devrimci bir figür olabileceği yerdir ve gerçekten de bugün devrime muktedir tek figür çokluktur.  Sevginin ontolojik olarak kurucu olduğunu söylemek, basitçe sevginin ortak varoluşu ürettiği anlamına gelir.  O halde ortak varoluşun yozlaşmış biçimleri olan aile, ırk ve ulus, şaşırtıcı olmayan bir şekilde sevginin yozlaşmış biçimlerinin de temelidir. Yabancı sevgisi, en uzaktakinin sevgisi ve baş kalık sevgisi, sevgiyi daima aynıyı tekrarlamaya zorlayarak onun üret kenliğini sakatlayan ve çarpıtan özdeşleştirmeci sevginin zehrine karşı bir panzehir işlevi görebilir. O halde burada sevginin bir başka anlamı, biyo-politik olay olarak ortaya çıkar: Sevgi sadece varolandan kopuş ve yeninin yaratımına işaret etmekle kalmaz; aynı zamanda tekilliklerin üretimi ve bir ortak varoluş ilişkisinde tekilliklerin oluşturulmasını da ifade eder.

Devrimci politika kimlik ten başlamak zorundadır fakat orada bitemez. Burada önemli olan şey, kimlik politikası ve devrimci politika arasında bir ayrım yapmak değil, aksine kimlik politikası içerisindeki -muhtemelen hepsi paradoksal bir şekilde kimliğin ortadan kaldırılmasını amaçlayan- paralel devrimci düşünce ve pratik çizgilerini takip etmektir. Başka bir deyişle, devrimci düşünce, kimlik politikasından kaçınmayıp, kimlik politikası aracılığıy la iş görmeli ve ondan öğrenmelidir. Kimlik, mülkiyet cumhuriyetinin bir silahıdır; ancak kendisine karşı çevrilebilen bir silahtır. Devrimci Marksizm geleneği, yal nızca işçi sınıfının maruz kaldığı şiddet ve acıyı açığa çıkararak değil; sermayeye tekrar saldırma ve özgürlüğünü ondan kazanmaya muktedir olan bir işçi gücü figürü inşa ederek de proleter kimliği sermayeye karşı bir silah ve sınıf mücadelesinin motoru olarak sunar. O halde, kimlik politikasının ikinci görevi, tahakküm altına alınmış kimliği özgürlük arayışında bir silah olarak kullanarak; tahakküm yapılarına karşı öfke den isyana ilerlemek ve böylece o geleneksel rolü, devlet iktidarının ele geçirilmesi rolünü oynamaktır. Çokluk, başka hedeflere yöneltmek için bile olsa devlet aygıtlarının kontrolünü ele geçirmekle ilgilenmez; daha doğrusu, çokluk devlet aygıtlarını sadece onları parçalamak için ele geçirmek ister. Çokluk devleti bir özgürlük alanı olarak değil, kapitalist sömü rüyü teminat altına alıp, mülkiyet egemenliğini savunmakla kalmayan, aynı zamanda da tüm kimlik hiyerarşilerini sürdüren ve denetleyen bir tahakküm odağı olarak değerlendirir. Devlet kurumlarıyla politik ilişkilenme, tahakküm karşıtı mücadeleler için zorunlu ve faydalıdır; ancak özgürleşme hareketi yalnızca bu kurumların yıkımını hedefleyebilir. Bu ayaklanmanın kurumlara ters düştüğüne işaret ediyormuş gibi görüne bilir ama aslında, belirttiğimiz gibi, ayaklanmanın kurumlara ihtiyacı vardır; ama farklı türde kurumlara. Geleneksel sosyolojik gö rüşe göre kurumlar bireyleri ve kimlikleri oluştururken, bizim kavrayı şımızda tekillikler kurumlan oluşturur ve bu nedenle kurumlar sürekli olarak akış halindedir.

Aslında, mevcut hükümetlerin ve küresel yönetişimin çeşitli kurumlarından talep edilebilecek ve edilmesi gereken bir progra mın temel taslağından zaten bahsetmiş bulunuyoruz. Bunun için kurulacak ilk platform sefalete karşı yaşam desteği talep etmelidir, yani hükümetler herkese temel yaşam ihtiyaçlarını sağlamalıdır.  İkinci bir platform herkesin toplumun kuruluşun da, kolektif öz-yönetimde ve diğerleriyle yapıcı etkileşimde temsil edil me hakkına sahip olmasına imkan tanımak suretiyle hiyerarşiye karşı eşitlik talep etmek zorundadır. Herkesi demokratik karar alma sü recinde temsil edecek insanların sınırları geçmesine ve istedikleri yerde yaşamalarına izin verecek bir yönetim istiyoruz. Üçüncü platform, özel mülkiyetin engellerine karşı ortak varoluşa açık erişim talep etmelidir. Bu üç platform, bugünün egemen iktidarlarından isteyebileceğimiz meşru ve makul taleplerdir.

10 Aralık 2025 Çarşamba

Jean Paul Sartre - Yöntem Araştırmaları

 Sartre bu eserinde varoluşçuluk felsefesinin neden Marksizm içinde kendine ait bir alanı olduğunu anlatmayı amaçlıyor. Deney alanı olarak Fransız tarihi masaya yatırılmış. Felsefenin bir araştırma ve açıklama yöntemi olarak toplumsal ve siyasal bir silah olarak kullanımı bahis konusudur. Marx da Descartes ve Lock ile Kant ve Hegel gibi isimlerinin ardından felsefenin 3. anına denk düşüyor. Bu noktada  Kierkegaard ve Hegel üzerinden Marks'ta yabancılaşmanın temelleri anlatılırken Jasper'in varoluşçuluğu ile aradaki farkın altı çiziliyor. SSCB'de sosyalizmin inşası ve vatanın güvenliği Marksizmi durdurdu, kuram ve uygulama arası ayrıldı. Marksizmin kavramları anahtar iken buyruğa dönüştü, amacı artık bilgi edinmek değil, kendini a priori mutlak bilgi içinde kurmak. Varoluşçular aksine hiç bir şeyin tamamlanmadığına inanıyor. Marksizm insanı fikrin içine hapederken varoluşçuluk onu her yerde, işinde,evinde sokakta, aramaya koyulur. Marksist ilkelere bağlı kalarak, üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin genel çelişkilerinden tekil somutu, yaşamı, gerçek ve tarihli mücadeleyi, kişiyi üretmeyi mümkün kılan dolayımları bulmak niyetindedir. Marksizimi, insan yaşamının bütün somut belirlenimlerini rastlantıya bıraktığı ve tarihsel bütünleyişten, soyut bir evrensellik çerçevesi dışında hiçbir şey almadığı için eleştiriyoruz.

Tasarı, öteye doğru bir kaçış ve sıçrayışla, eş zamanlı bir yadsıma ve gerçekleştirme edimiyle, kendisini aşan devinimle yadsınmış olan aşılmış gerekliliği alıkoyup bu gerçekliğin üzerindeki örtüyü kaldırır. dolayısıyla insan kendi ürününün ürünüdür. İnsan tasarısıyla tanımlanır. Bu maddi varlık, kendisi için yapılan koşulu sürekli olarak aşmakta, kendini yapıt, eylem ve davranış aracılığıyla nesnelleştirebilmek için, söz konusu durumu aşarak bu durumu açığa vurmakta ve belirlemektedir. Ne bir istenç ne bir gereksinim ne de bir tutkudur, fakat tutkularımız ve düşüncelerimizin en soyutları gibi gereksinimlerimiz de bu yapıya katılır. Gereksinimlerimiz her zaman kendilerinin dışına doğru yönelirler. Varoluş dediğimiz şey budur ve bununla anladığımız kendi içinde bulunan kalıcı bir töz değil, sürekli bir dengesizlik, tüm bedenin kendinden koparılmasıdır. Nesnelleşmeye yönelen bu atılım, bireylere göre çeşitli biçimler aldığından bizi, bir kısmını diğerlerini dışta tutarak gerçekleştirdiğimiz bir olanaklar alanına attığından, bu atılıma seçi yada özgürlük diyoruz.
Varoluşçuluğun nesnesi, Marksizmin düştüğü yanılgıdan ötürü, toplumsal alandaki, kendi sınıfındaki, kolektif nesnelerin ve diğer özgül insanların arasındaki özgül insandır; işbölümüyle sömürünün yol açtığı, saptırılmış araçlar aracılığıyla yabancılaşmaya karşı mücadele eden ama her şeye karşın direncini yitirmeksizin güç kazanan, yabancılaştırılmış, şeyleşmiş, aldatılmış bireydir. Çünkü diyalektik bütünleyiş, iktisadi kategoriler gibi, edimleri, tutkuları, işi ve gereksinimleri de kuşatmak durumundadır, bunun yanısıra kişiyi yada olayı, hem tarihsel konumu içine yerleştirip onu oluşmun yönüne göre tanımlamalı hem de söz konusu biçimde gerçekleşen bugünün anlamını tam olarak belirleme yoluna gitmelidir.

19 Eylül 2025 Cuma

Gilles Deleuze / Felix Guattari - Felsefe Nedir?

 Deleuze-Guattari İkilisinin felsefeye getirdikleri (devrimci) tanım, onu artık bir tür köken, veya dönüş, veya  arayış, veya düşüncenin düşüncesi gibi, aşina tanımlarla tanımlamamıza bırakmayacak ölçüde net, muğlaklıktan uzak, açık seçiktir: felsefe bir edimdir, bir yaratma, kurma edimidir. Yarattığı, kurdu ğu şeylerse KAVRAMLARdır. Böylelikle, felsefe, temaşa (nesnel idealizm) ile de, düşünümleme (öznel idealizm) ile de, iletişim (öznellerarası idealizm) ile de karıştırılamaz, karıştırılmamalıdır. Ve felsefece düşünme edimi de "öznenin ve nesnenin kategorileri için de değil, ama yurtluğun ve toprağın (yeryüzünün) değişken bir ilişkisi içinde" gerçekleşir. Bu yüzden de felsefe, haline-geliş olarak tarihin (zamanın) içinde olduğu ölçüde, düşüncenin yurtlandığı ve yurtsuzlaştığı mekânın (et/beden'den evrene) içindedir; bir geo felsefedir.

Her kavramın, bileştiricilerinin sayısıyla tanımlanmış, düzensiz bir çerçevesi vardır. Bileştiricilerini tümlediği için bir bütündür kavram, ama parçalı bir bütündür. Her kavram için her zaman bir tarihi vardır diyoruz. Bir kavramın içinde, çoğu za man, başka sorunlara yanıt veren ve başka düzlemleri varsayan başka kavramlardan gelme parçalar ya da bileştiriciler bulunur. Ancak öte yandan bir kavramın, bu kez aynı düzlem üzerinde yer alan kavramlarla olan ilişkisini ilgilendiren bir haline-geliş'i var dır. Burada kavramlar birbirleriyle yeniden uyarlanırlar, birbirle riyle kesişirler, çevremlerini uyumlulaştırır, karşılıklı sorunlarını biçimlendirirler, farklı tarihleri olsa da, aynı felsefeye aittirler. Her kavram şu halde, kendi öz bileştiricileri nin rastlaşma, yoğunlaşma ya da birikme noktası olarak düşünülecektir. Kavram olayı söyler, özü ya da şeyi değil. Saf bir Olay'dır o, bir hekseite'dir, bir bütünlüktür. Kavram hiçbir şekilde bir önerme değildir, önermesel değildir, ve önerme de asla bir yoğunluk değildir. Önermeler kendi gönderimleri aracılığıyla tanım kazanırlar ve gönderim de Olay'ı değil, ama şeylerin veya cisimlerin durumuyla bir ilişkiyi, aynı şekilde, bu ilişkinin koşullarını kapsar. Nihayet kavram söylemsel değildir, ve felsefe de söylemsel bir edinim olamaz çünkü önermeleri ardarda sıralamaz. Kavramla önermenin birbirine karıştırılması yüzünden bilimsel kavramların varlığına inanılmakta ve önerme hakiki bir "yoğunluk"muş (tüm cenin ifade etliği şey) gibi düşünülmektedir: o zaman da felsefece kavram, çoğunlukla, anlamından boşalmış bir önerme olarak belir mektedir. Bu karışıklık mantıkta da hüküm sürüyor ve felsefenin ne olduğu konusundaki çocukça düşüncesini açıklıyor.

 Felsefece kavramlar birbirlerine uymayan parçalanmış bütünler dir, zira kenarları çakışmaz. Bir puzzle oluşturmaktan çok, zar atımlarından doğarlar. Yine de tınıları vardır, ve onları yaratan felsefe, ucu açık kalsa bile, parçalanmamış, güçlü bir Bütün sunar her zaman: Bir-sınırsız Bütün, o kavramların hepsini bir tek ve aynı düzlem üzerinde kavrayan Omnitudo. Bir masa, bir yayla, bir kesittir bu. Bir tutarlılık düzlemidir, ya da daha doğru bir ifadeyle kavramların İÇKİNLİK DÜZLEMİ, planomenadır. Kavramlar ve düz lem sıkı sıkıya biribirlerinin tamamlayıcısıdırlar, ama o ölçüde de birbirlerine karıştınlmamaları gerekir. İçkinlik düzlemi bir kavram değildir, bütün kavramların kavramı da değildir. Durmadan büyü yen kesişmelerle, kavramların birbirine bağlanmasını sağlayan düzlemdir ve durmadan yenilenmiş, durmadan değişen bir eğriliğin üzerinde, düzlemin kalabalıklaşmasını sağlayanlar da kavramlardır. Eğer felsefe kavramların yaratılmasıyla başlıyorsa, içkinlik düzleminin felsefe-öncesi bir şey gibi düşünülmesi gerekir. Felsefe-öncesi, önceden varolan bir şeyi değil, ama felsefe onu varsaymakla birlikte, felsefenin dışında varolmayan bir şeyi anla tır. Bunlar onun iç koşullarıdır.  

Kavramsal kişilik, filozof için geçerli olan bir felsefenin haline-gelişi veya öznesidir, öyle ki Nietzsche'nin "Deccal"i veya "Çarmıha gerilmiş Dionysos"u imzaladığı gibi. Kavramsal kişiliklerin rolleri budur; düşüncenin yurtluklarını, yurtsuzlaşmalarını ve yeniden yurtlanmalarını ortaya çıkarmak. Kavramsal kişilikle içkinlik düzlemi karşılıklı önvarsayım du rumundadırlar. Bazen kişilik düzlemden önceymiş gibi görünür, bazen de onu izliyormuş gibi. Nedeni de iki kez ortaya çıkması, iki kez müdahale etmesidir. Felsefe, her biri öteki ikisine yanıt veren, ama kendi başına ele alınması gereken üç öğe sunar: çizmek zorunda olduğu felsefe-öncesi düzlem (içkinlik), icadetmek ve yaşatmak zorunda olduğu felsefe-yakını kişilik veya kişilikler (üsteleme), yaratmak zorunda olduğu felsefece kav ramlar (tutarlılık). Çizmek, icadetmek, yaratmak; felsefece teslis bu dur işte.

Felsefece sorun şu halde, karşı karşıya getirilebilen görüşlere, kâh bazılarını ötekilere kıyasla daha bilgece bularak, kâh her birinin doğruluk payını belirleyerek, her bir şık için bir doğruluk değeri biçebilen mercii bulmaktan ibaret olacaktır. Adına diyalektik denilen ve felsefeyi sonu gelmez tartışmalara indirgeyen şeyin anlamı her zaman bu oldu. Felsefece faaliyetlerden her biri yalnızca öteki ikisinde kıstasını bulur, felsefe bu yüzden aykırısalın içinde gelişir. Felsefe bilmekten ibaret değildir ve felsefeyi esinlendiren şey de hakikat de ğil, ama başarı veya başarısızlık için karar verecek olan İlginç, Dikkate-değer, ya da Önemli kategorileri gibi kategorilerdir.

Bütün bu durumlarda, emperyal bir likte veya tinsel imparatorlukta, kendini içkinlik düzlemi üzerine yansıtan aşkınlık onu döşemekte ya da Figürlerle doldurmaktadır. Artık figürler aracılığıyla değil de kavramlarla düşünülen yer işte burasıdır. İçkinlik düzlemini gelip dolduran şey, kavramdır. Artık bir figür içinde yansıma değil, ama kavram içinde bağlantı vardır.  

Neden kapitalizm Batı'da da, III. ve hatta VIII. yüzyıllarda Çin'de değil? Çünkü Batı bu bileştiricileri ağır ağır kurup ayarlarken, Doğu onların sona ermelerine izin vermez. Yalnızca Batı kendi içkinlik odaklarını serer ve yayar.  Husserl, halkların, düşmanlıklarında bile, tıpkı Hindistan'daki halklar gibi, yurtluğu olarak "kendi evi"ne, ve bir ailesel akrabalığa sahip tipler halinde gruplandıklarını söylüyordu; ancak yalnızca Avrupa, ulusları arasındaki rekabete rağmen, kendine ve öteki halklara "durma dan daha çok Avrupalılaşmaya dönük bir teşvik" önerecektir, öyle ki bu Batı içinde bütün bir insanlık, tıpkı daha önce Yunanistan'da yaptığı gibi, kendi kendisiyle akraba olacaktır.  Dünya kapitalizminin devasa göreceli yurtsuzlaştırması, yeni "kardeşler" toplumunda, yani dostlar topluluğunun kapitalist karşılığında, demokrasi içinde bir varış noktası bulan modern ulusal Devlet üzerinde yeniden-yurtlanmaya gereksinir.  Devrim, yurtsuzlaştırmanın yeni toprağa, yeni halka çağrı yaptığı anda bile, mutlak yurtsuzlaştırmadır. Mutlak yurtsuzlaştırma yeniden yurtlandırma olmadan olmaz. Felsefe kavram üzerinde yeniden yurtlanır. Kavram nesne değil, yurtluktur. Onun Nesnesi değil, ama bir yurtluğu vardır. Tas tamam bu bağlamda, geçmiş, şimdiki ve belki de gelecek bir forma sahiptir. Evrensel demokratik Devlet yoksa, bunun nedeni kapitalizmde evrensel olan tek şeyin pazar oluşudur. Aşkın üst-kodlamalarla iş gören arkaik imparatorlukların tersine, kapitalizm kodsuzlaştırılmış akışların (para, emek, ürün akışları...) içkin bir aksiyomatiği gibi çalışır. Ulusal devletler artık üst-kodlama paradigmaları değildirler, ama o içkin aksiyomatiğin "gerçekleşme modellerini" meydana getirirler.

 Eğer felsefe kavram üzerinde yeniden-yurtlanırsa, bunun koşulunu demokratik Devletin şimdiki formunda, ya da düşünüm cogito'sundan da daha kuşkulu bir iletişim cogito'sunda bulamaz. İletişimden yoksun değiliz, tersine fazlasıyla var ondan, biz yarat manın eksikliğini çekiyoruz. Şimdiki hale direncin yokluğunu çekiyoruz. Kavramların yaratılması, kendiliğinde bir gelecek formuna çağrı yapar, yeni bir toprağa ve henüz varolmayan bir halka seslenir. Avrupalılaştırma bir haline-geliş kurmuyor, sadece uyruklaştı rılmış halkların haline-gelişini engelleyen kapitalizmin tarihini kuruyor. Sanat ve felsefe bu noktada, yaratmanın bağlantısı olarak, eksikliği duyulan bir toprak ve bir halkın oluşturulması noktasında buluşuyorlar. Bu geleceği talep edenler halkçı yazarlar değil, ama en aristokrat kişilerdir. Bu halk ve bu toprak bizim demokrasileri mizde buluşamayacaktır. Demokrasiler çoğunluklardır, ama bir haline-geliş, doğası gereği her zaman için kendini çoğunluktan dışarıya çıkaran şeydir. 

24 Ağustos 2025 Pazar

Michel Foucault - Bu Bir Pipo Değildir

 Genelde düşünürlerin sanata dair yazdıklarını okumayı çok sevmiyorum. Bu yapıt sonrasında da fikrim değişiklik göstermiyor. Foucault'un odağında gerçeküstücülüğe bağlı ressam Rene Magritte bulunuyor. Bu eser sayesinde ressamı da tanıma imkanı bulmak kendi adıma bir kazançtı. Tabloların ismi geçtikçe internetin güzel faydalarından yararlanıp inceleme de yapabildim. Bu tarz sanat felsefesi yapan eserlerin de eksikliğidir. İki versiyonu tartışılan bu pipo tablosu heterotopik haritacılığın simgesi olarak yeralmakla birlikte çok sayıda tablosu da benzer bir yapıya sahiptir.Yani bilindik görüntüler anlamsız, akıl dışı sentezlerle yıkıma uğratılmakta ve bir tartışmanın başlangıç noktasına dönüşmektedir, tablo. Foucault ressamın resimlerini analiz ederken benzeyiş ve andırış kavramlarını tartışır. Ressam ise yazdığı mektupta bu kavramların aynılığı konusunda şüphelidir.

30 Haziran 2025 Pazartesi

Adnan Esenyel - Martin Heidegger : Varlığın Patikaları

 Adnan Hoca'nın bu eserini okuduktan sonra Nietzche üzerine yazdığı kitabını da okumak ,üzerimize farz düşüyor. Bir kere yazar, Heidegger'in derdinin ne olduğunu, nereden kaynaklandığını, neden rahatsız ettiğini ve bu derdi çözmenin yöntemlerini  olabildiğince anlaşılır bir biçimde anlatmasını başarabiliyor. Birbirini takip eden ve üzerine inşa edilen bu yöntem yeri geldiğinde bilal'e anlatır gibi tekrara başvursa da iyi oluyor, tam da ihtiyacımız olan şey bu çünkü. Ayrıca düşünce adamının en bilinen eseri Varlık ve Zaman'ın da ötesine geçiyor, içerik olarak. 

Tedavi yani insanı Dasein'e, kendi asli yurdu Varlık'a yaklaştıracak şey özlü düşünme, varlığın dili ve özünde şiir olan sanattır. Modern insanın varoluşu Teknik tarafından tehdit hali içindedir. İnsan işlenebilir, denetlenebilir, düzenlenebilir, üretilebilir ve ikame edilebilir bir varolana dönüşmüştür. Tezat bir şekilde ise kendini yeryüzünün efendisi ilan eder. Heidegger Teknik'in kaçınılmaz olduğunu kabul eder. Önemli olan Teknik'in insanın Varlık ile bağlantısının kopardığını ve bunu gizlediğini ve hatta Varlık nosyonunu dahi unutturduğunu bilelim, idrak edelim. Felsefe, bilim idesi nin peşinden gittiği ölçüde teknik bir araç olarak, Varlıktan kendisini tümüyle koparır ve Varlığın açılımını sağlamak yerine sürekli olarak onun unutuluşuna hizmet eder durur. Felsefenin sanata yaklaştırılması belki de onu, teknik bir araç olmaktan kurtaracak olan en temel olanaklardan birisidir. Heidegger'e göre sanat eseri, hakikatin vuku bulduğu bir yer olarak Varlığa ilişkin bir tecrübe sunar. Heidegger, insanın var olma halinin özünde şiirsel, yani poetik olması gerektiğini düşünür, çünkü insan ona göre ancak bu şekilde Varlığın yakında durabilir. O halde insan Heidegger'e göre Varlığın yakınında teknolojik, bilimsel, rasyonel şekilde ikamet ediyor değildir, ancak şiirsel bir ikamet insanı Varlığın yakınına getirebilir. Bu bakımdan Varlığın dili de Düşünmesi de özünde şiirsel, yani poetiktir.

Heidegger, çağdaş insanlığın Varlığın unutuluşu dolayısıyla bir kriz içinde olduğunu düşünür, insanoğlu kendisine yabancı, yersiz yurtsuz , kökeninden kopmuş bir varoluşa sürüklenmiştir. Felsefe ise sanattan beslenen Varlığın dili vasıtasıyla özlü düşünme yöntemiyle insanlığı uyandırabilme potansiyeline sahiptir. Benim aşırıya kaçtığını baştan kabul ettiğim öznel yorumum ise Heidegger'in hissettirdiği, etrafında dönüp durduğu ama asla net söylemediği bir arayışa sahip olduğudur. O da kutsallık içinde yaşayan, bağıntının ötesinde birebir parçası da olduğu bir doğal ortamda yaşayan ilk insanların dünyası. Hani, avladığı geyik için ruhundan özür dileyen, atalarının mezarının üzerine evini kuran, hastalandığında bunu ruhlara, tanrılara, atalara yaptığı saygısızlığa yada doğa ile uyumu bozan bir aksiyona yoran insanların yaşadığı bir dönem. Belki de germenlerin kahramanlar çağı...

22 Şubat 2025 Cumartesi

Roland Barthes - Bir Deneme Bir Ders: Eiffel Kulesi ve Açılış Dersi

 Göstergebilimin öncü isimlerinden Roland Barthes'in birbirinden bağımsız 2 denemesini birleştiren bu eserin konusu Eiffel Kulesi ve College De France açılışı için verdiği ders. Mehmet Rıfat'ın da sunuşunu yazdığı kitabın ilk makalesi sanatsal bir açıdan Eiffel Kulesini odağına alarak kuleden Parise panoramik bakışın izini sürüyor. İnşa sürecinde geleneksel estetiğe aykırı duruşun yatırdığı toplumsal infial ile modernizmin simgesi olması, teknik olarak da nesne kimliğinde demir yapısıyla imkanları zorlaması yoruma tabi tutulmuş. 1977 yılında Edebiyat Göstergebilimi Kürsüsü'nin açılış dersinde iktidarın iktidar-dışı bir yerde olsa bile , yapılan her konuşmada her söylemde gizlendiğini belirtiyor. Hiç bir zaman yıkıma uğramayacak iktidar söylev veren dilin içinde boyun eğdirici bir rolde betimleniyor. Yani kısacası dil iktidarın hizmetindedir. İktidar-dışı dil için mücadele alanı da edebiyat olarak belirliyor yazar . Edebiyat gerçekliktir, gerçeğin ışıltısının ta kendisidir. Dilin iktidarına karşı tek başına mücadeleye girişmiş yazarların hiçbiri, dilin iktidarı altına girmekten kurtulamamışlardır. Yazar sadece ayak direyebilir veya artık çok geçse kendi eserini yadsıma yolunu seçebilir.

10 Ocak 2025 Cuma

Heidegger - Varlık ve Zaman

 Dasein, insanın varoluşsal hali. Heidegger varolan olarak varolanın menşeini başka bir varolana dayandırmamaya çalışarak kendinden anlaşılır bir kavram olduğunun altını çiziyor. Başka olanakların yanı sıra soru sorma varlık olanağına da sahip olup hep biz kendimiz olan bu varolana terminolojik bakımdan Dasein diye adlandırıyor Heidegger. Dasein'in varlığı da anlamını zamansallıkta bulmakta. Heidegger varlık sorusunun şeffaf hale getirilebilmesi için katılaşmış geleneksel yorumları yumuşatmayı ve onlardan sıyrılmayı amaçlar. Bu sebeple de Kant, Descartes, Hegel, Aristo gibi düşünürlerle hesaplaşır. Yöntem olarak ise Husserl'in fenomonolojisine tabi kılar kendini.
İnsanın tözü, ruh ve bedenin sentezi olan tin değil varoluştur. Bir çok yerde vurguluyor.

İlk cümleyle bağıntılı olarak varolanın ne'liği onun varlığından hareketle tarif edilir, Dasein'in özü kendi varoluşundadır. Mevcut-oluş ise Dasein olmayan varlıklara özgü bir terimdir. Sahihlik ve gayrisahihlik olarak 2 adet varlık modusu vardır. Felsefe kavram icat etmekse Heidegger en büyük felsefecilerdendir. Varlık analizi için ayrıca hergünkülük, ortalama olmaklık, dünya-içinde-varolma, eksistensiyal, faktisite, ilgilenme, ihtimam gösterme, bakış yöneltme, el-altındalık, atıf, işaret, ilintililik, anlamlılık, mesafe-kaldırmaklık (mekansal varoluş), birlikte-varolma, birlikte-Dasein, düşmek, bir-hal-içinde-bulunma, şurada-var-olma, içine-nüfuz-eden-bakış, tefsir, beyan, anlama, lakırtı, (dünyaya) düşmüşlük, kapalılığı-açma-kararlılığı vd. bir çok terimin altını doldurmaya çalışır. Bu terimler analizlerinin tuğlalarıdır.
Pragmatizmi hatırlatırcasına malzeme yani el-altında olanın varlık karakterleri, yani varolanın kendisi ile bir şey arasındaki ilintililiği, Dasein'in varlığının olanağı için vardır. Dünya fenomeni, varolanlarla ilintililik varlık türü içinde karşılaşmamızı sağlayanın nereye-yönelikliğinin kendini atfedici anlayışının ne-içindeliğidir. Dasein'in kendini atfettiği yapı, dünyanın dünyasallığını oluşturmaktadır. Dasein'in dünya dahilinde karşılaştıkları sadece el-altında olan malzeme yada mevcut-olan doğa ile ibaret değildir. Dasein gibi varolan başkaları da vardır. Bu yüzden eksistensiyal olarak Dasein'in dünyası birlikte-dünyadır. Ancak Dasein malzemelerle kurduğu aynı ilişkiyi diğer Daseinlerle kuramaz, ilgilenme değil itina gösterme fenomeni devreye girer. Dasein'in yalnızlığı da dünya içinde birlikte-varolmadır. Başkasının yokluğu birlikte-varolma içinde ve birlikte varolma için mümkün olabilmektedir. Yalnızlık birlikte-varolmanın yoksunluk modusudur. 
Dünyaya düşmüşlük, birlikte-olmaklık içinde lakırtı, merak ve müphemlik yönetiminde soğurulmuşluk olmak demektir. Herkesin dopdolu ve sahici bir yaşamı besliyor ve yönetiyor olduğu sanısı, Dasein'e huzur kazandırır. Düşmüş dünya içinde varolma ayartıcı olduğu kadar huzur vericir de. Ancak dünyaya düşmüşlük huzura erdirmez.Yani düşmüş dünya içinde varolma hem ayartıcı ve huzur vericidir, hem de yabancılaştırıcıdır.
Dış dünyann mevcut olup olmadığı ve kanıtlanabilir olup olmadığı sorusu bakımından gerçeklik meselesinin olanaksız olduğu açıktır: dünya-içinde-varolma daha baştan itibaren varsayma,sanma, kesin olma ve inanmaya dayandırılır ki bu tutum zaten hep dünya-içinde-varolmanın temellendirilmiş modusudur. Dünya-içinde-varolma olarak Daseinla birlikte dünya-dahilinde varolanlar zaten hep açımlanmıştır. Ancak ve yalnızca Dasein var ise hakikat vardır. Dasein esasen var ise o takdirde varolanlar keşfedilir ve o müddetçe açımlanır. Hakikat var ise varlık var olur. 
Dasein varolduğu müddetçe kendisi hep "daha henüz var olmamış" olarak var-olabilmelidir. Dasein varolduğu müddetçe , onda olabileceği ve olacağı bir şeyler hep noksandır. Bu noksanlığa, bitişin kendisi de aittir. Dünya-içinde-varolmanın bitişi ölümdür. 
Vicdana sahip-olmayı-isteme, fiili sorumlu olma olanağının en asli varoluşa-dair koşuludur.
Öne koşucu- kapalılığı açma kararlılığı vicdanın çağrısını izleyen bir anlayıştır, ölüme doğru varlık olarak belirlenen vicdana sahip olmayı isteme...
Şimdileştirici ve oldum-olasıcılaştırıcı gelecek şeklindeki birliksel fenomen zamansallık olarak adlandırılıyor. Oldum-olasılık bir bakıma gelecekten kaynaklanmaktadır.

4 Ağustos 2024 Pazar

Alain Badiou - Fransız Felsefesinin Macerası : 1960'lardan Günümüze

 Çağdaş politik felsefenin en önde gelen isimlerinden Baidou olumlu yada olumsuz bir esin kaynağı olarak kendisini etkileyen farklı düşünürler ve onların savunduğu veya öne sürdüğü bazı kavramlar üzerine hasbihal ediyor. Tabi bağlamından kopan ve diyalog ve hatta polemik usulüyle ilerleyen yazıları anlamak bu manada anlamlandırmak biraz güç. Dolayısıyla eserin isimlendirmesi umutlandırdığı vaadi yerine getirmekte bir miktar zorlanmakta. Çokça aşina olduğumuz Sartre, Althusser, Lacan,Deleuze, Foucault, Derrida, Ranciere gibi fikir adamların yanısıra coğrafyanın bu tarafında çok da bilinmeyen Cangulheim ve Ricoeur gibi isimler konuk edilmiş. Diğer yandan önsözde ayrıca Fransız Felsefesi tanımının alanında nereye denk düştüğüne dair bir tanıt koyma çabası öne çıkıyor. Altı adet nokta ortaya koyuyor yazar: 

+Kavramın canlı olduğunu, bir yaratım, bir süreç ve bir olay teşkil ettiğini ve bu sebeple varoluştan ayrı olmadığını göstermek.

+Felsefeyi modernliğe kaydetmek, yani diğer bir deyişle, onu akademiden çıkarmak, yaşamda dolaşıma sokmak. 

+Bilgi felsefesi ile eylem felsefesi arasındaki karşıtlığı terk etmek.

+ Felsefeyi doğrudan siyaset sahnesine yerleştirmek.

+Özne sorusunu tekrar ele almak, düşünüm modelini terk etmek, böylelikle bilince ve dolayısıyla psikolojiye indirgenemeyecek bir özne düşüncesi konusunda psikanalizle tartışmak

+ Yeni bir felsefi serimleme tarzı yaratmak, edebiyata rakip çıkmak.

21 Nisan 2024 Pazar

E.M. Cioran - Burukluk

 

Çürümenin Kitabı'ndan kısa bir süre sonra yazdığı ve yine ilk dönem eserlerinden olan Burukluk, yazarın yalnızlık, müzik, din, zaman gibi kimi başlıklar altında deyişlerini içermekte. Aynı karamsarlık devam etmekle birlikte nihilizmi sarkastik bir bakış açısıyla sanki daha fazla vurgulamış gibi duruyor. Bu sebeple çoğu yerde ciddiyetini kaybetmesi bu karamsarlığın aralanmasına neden oluyor. Diğer yandan da yıkıcı bir nihilizmden ziyade yaşamın absürtlüğünü  ve bununla yaşamayı kabul eden varoluşçuluğun izlerini sürmek de mümkün. Okuyan herkesin kendine ait bir aforizma bulabileceği bir eser. Aşağıdakiler gibi...

Fizik ile psikolojinin doğmalarından epey evvel, acı maddeyi parçalıyordu; keder de ruhu...

Ayakta bir karar alırım; uzanırım --- ve iptal ederim.

İt kopuk takımı bir mitosu benimserse, bir katliama veya daha kötüsü yeni bir dine hazırlıklı olun.

Feleğin sillesini yiyenlerin son çaresi felek fikri'dir.

12 Aralık 2023 Salı

Allan Megill - Aşırılığın Peygamberleri: Nietzche, Heidegger, Foucault, Derrida / Felsefe Yazın #23

 

Aydınlanmanın başarısızlığı yani modernizm-post modernizm gerginliği ile bağlantılı aynı çizginin savunucuları olarak addedilen dört filozofun, Nietzche, Heidegger, Foucault, Derrida, başta estetik,  sanat ve kriz ekseninde olmak üzere yakınlıkları ve farklılıklarını inceleyen bu yapıt son iki felsefecinin yazıldığı dönem hayatta olması ile tam anlamıyla tamamlanmış bir projeye dönüşmese de kendi içinde hedefine ulaşmış durumda görünüyor. Yazarın Varlık ve Zaman isimli eserini okumaya bir türlü başlayamadığım Heidegger'ın bu eserinden sonraki dönemlerde ilk fikirklerinden uzaklaştığını belirtmesi, bir bakıma Foucault'nun da görüşlerini dinamik bir doğrultuda ama hep mükemmele yakınlaştırması geliyor akla, biraz hayal kırıklığı yaratmadı değil bünyemde. Yine de Heidegger'ın Nazizm ile flörtü kısa sürse de sonrasında hiç özeleştiri vermediği gibi gerçeklikleri öğrenmemize müsade etmekte.

Aslında tarihçi olan yazar Megill,  kriz derken aklın ulaşabileceği muteber iyi, doğru ve güzel standartlarının ve bununla birlikte Kitabı Mukaddes'teki Tanrı Kelamı'nın yitirilmesini kastettiğini belirtiyor. Zaten modernizmin yenilgisi bu boşalan konuma yerleştiriği insan aklının soğuk bilimselliğe dayalı evrensel sorumluluk altından kalkamamasına dayanmıyor mu? İdeoloji sosyal insanın tinsel ihtiyaçlarını bir noktaya kadar oyalayabildi. Sonuçta sunaklar tekrar kuruldu ama bu sefer insanlar birbirlerini kurban ettiği bir dipsiz çukurdan, en baştan başladılar hayatı anlamlandırmaya. Döngüsellik...Kavramların içi zaten hiç dolu değildi ama varmış gibi davranılıyordu bir aralar. Şimdi herkesin orasını burasını tutup çekiştirdiği demokrasi, eşitlik, insan hakları gibi kavramlar saygınlıklarını hiç olmadığı kadar kaybettiler. Kötü birer şaka her biri. Güçlü olanın kendini haklı ilan ettiği ve ona göre davrandığı bir dönem dünya geneline yayılıyor. Bazıları öyleydi, şimdi hepten öyle, öyle de olması gerekir. Neyse uzun bir parantez oldu.

Ancak yazar, bu yukarıda kendimce özetlediğim teolojik kırılma yerine krizi tarihselciliğin (kabaca bir yorumla ilerleme inancının) çökmesine bağlıyor. Konu ettiği estetizmi sanat ya da dil ya da söylem ya da metini birincil insan deneyimi alanını oluşturan şey olarak tanımlıyor. Aydınlanma ideolojisinin muhalifi sanatın ve şiirin gücünü önemseyen romantikler ile ilk iki filozof arasındaki bağlantılar. ortaya konuyor.

Yaşamı olumlaması ile tanınan Nietzche sanata dünya yaratıcı bir önem atfediyor. Dünya bir sanat eseridir ama Tanrının elinden çıkma değil kendi kendini doğuran bir sanat eseri. Sanat , bizi kusurlu bir dünyaya karşı koruyan"iyi görünüş istemi"dir. İnsanların ağırbaşlı ve ciddi yönlerine karşı, coşkun, gezgin, dans eden, alay eden, çocuksu ve mutluluk verici bir şeydir. Mit de sanatın üzerine inşa olduğu bir zemin olarak merkezi bir rol oynar. (Nietzche'nin sanatın karşısına bilimi konumladırdığı pozitivist bir dönemi olduğu da unutulmamalı) Miti antik Yunan kültürünün dini gerçeklikle somutlanmadan önceki zemininde yeniden inşasını umut eder. Romantizm klişesine düşene kadar Germen efsaneleri canlandıran Wagner'e de bu yüzden bel bağlamıştır. Üslübu ile birlikte Zerdüşt de bu çabadan bağımsız okunmamalıdır. 

Heidegger dünya yaratıcı gücü ilk başlarda sanat olarak belirtmişken sonraları dil olarak revize ediyor. Dünya kendi kendini yazan bir şiir diye betimleniyor. Sanat yapıtı şeyleri daha iyi görmemizi sağlamanın ötesinde yeryüzünün yeryüzü olmasını sağlar. Foucault da benzer şekilde deneyim ve dil uğraklarını terkedip söylemin yaratıcı güç olduğu tezine sarılıyor. Nietzche'de kriz paradigması Tanrı'nın ölümü nosyonu iken Heidegger'de dünya savaşı etkisiyle kriz ete kemiğe bürünüyor. Krizin nedenini bilimin özünden yani Yunan kültüründeki köklerinden- uzaklaşmış olmamıza bağlıyor. Varlık zamanda ve uzayda mevcudiyettir. Heidegger'deki baskın nostalji teması her türlü ayrımın,ayrılığın ve farklılığın dışlandığı bir mevcudiyete duyulan bir özlemdir. Köylülerin dünyasını idealize etmesi, teknolojinin Varlığı tehdit eder bir hal alması, çözüm olarak hiç bir şey yapmamaya yani itidale davet belli başlı konu ettiği izlekler. Ve biz Varlık (büyük V ile başlayan) neye tekabül ediyor, açıkca bilemeyeceğiz.

Foucault için merkezi önem taşıyan metin değil faaliyettir, bu yüzden kuralları yeniden formüle eder ve sonra da yıkar. Ne geçmişi ne de geleceği temsil etmekle ilgilenir, asıl derdi mevcut düzene bir dizi saldırıda bulunmaktır. Heidegger her eylem düzenin parçası olacağı kabulüyle edilgen bir tavır geliştirmişken Foucault kesintisiz bir eylem taraftarıdır. Çünkü nesnel bilgi yoktur ve tüm bilgiler iktidarla bağlantılıdır. Bu saldırıların amacı mevcut düzeni başka bir düzenle değiştirmek değildir. Devrim süreklidir çünkü gerçekleştirmeye çalıştığı ideal bir toplum imgesi yoktur. Yazılarında kurmaca ve parodi öğeleri saklıdır. Diğer aşırılığın peygamberleri gibi yazıları programatik olmaktan çok kışkırtıcı, yapıcı olmaktan çok sağaltıcı (tedavi edici) olma niyetindedir.

Derrida o kadar anlaşılmaz yazar ki onunla ilgili sadece birbirinden farklı görüşler, yorumlar öne sürülebilir. Örneğin Derrida'nın fikrinin edebiyata uyarlaması, doğru ya da yanlış bir temeli amaçlamamasına dayanır, yorumun ortaya konuşundaki teknik ustalık ve sözel parlaklıktır ve başka yorumları harekete geçirebilme gücüdür. "Metin dışında hiçbir şey yoktur" Yazının görevi bir şey söylemek değildir, tam tersine gerekçesi kendisidir. Derrida yazılarında Yahudi kültürünün izlerini taşısa da Levinas'ın Batı felsefesi karşısına koyduğu İbranilik anlayışını da yapıbozuma tutar. Diğer üç filozof gibi hesaplaştığı Hegel ve Kant gibi isimler de yapıbozuma uğramaktan kaçınamazlar. Dolayırısıyla yazarın kabul etmemesine rağen post-modernizmin son ismidir, belki de sonlandıracak measihi.


Heidegger okumasına başlamadan önce bu kitapla birlikte Felsefeciler Derneği'nin yayın organı Felsefe Yazın'ın bu son ve gerçekten sanırım son sayısındaki Heidegger eleştirisine rastlamam da ilginç oldu. Tabi her eleştiride olduğu gibi muhafazakar devrimci Heidegger'in Nazi geçmişi ortaya konarak başlanıyor. Sadece bir süreliğine organik olarak bağlantılı olmanın ötesinde Alman halkı, Avrupa krizi gibi öğeler içeren metinleriyle de Nazizimi beslemesinden bahsediyor. Materyalist bir bakışın ürünü olan makale felsefecinin ünlü Varlık kavramını Tanrı ile özdeşleştiriyor. İlkel bir düşünme tarzı olan mitosa geri döndürmeye çalışıyor felsefeyi. Tıpkı kitapta da belirtildiği gibi Nietzche'nin eserleriyle tanıştıktan sonra değiştiğini, felsefeyi ve hatta bilimi şiirselleştirerek mistik anlayışların kapısını araladığını belirtiyor. Kitap bundan hayırhah bahsederken aynı veri makalenin eleştiri konusu olmakta. Derrida'dan aktarımından hareketle makalenin yazarı Heidegger'ı ömrü boyunca teoloji yazmakla suçlar.

Dergideki diğer bir makalede ötekileştirme terimi tartışılmaktadır. Karşı çıkılacak şeyin ötekileştirme değil aynılaştırma olduğu vurgulanır ve öteki / başka olma hakkının öneminden bahsedilmektedir. Elbette kapakta yer verilen Simone de Beauvoir ve Hannah Arent gibi isimler hakkında akademik yazılar bulmak mümkün. Felsefe hakkında yazmak hakkında da bir araştırma yazısı oldukça bilgilendirici.

23 Ağustos 2023 Çarşamba

Metis Defterleri - Göçebe Düşünmek

 

Deleuze Düşüncesinin Sınırlarında altbaşlığını taşıyan bu eser Türkiye kökenli yazarların kaleminden çıkma 13 makaleyi biraraya getiriyor. Siyasetten sinema ve müziğe geniş bir yelpazede konu çeşitliliğimsağlanmış. Şahsen Deleuze'ün yarının siyasetçisi olduğunu kabul etmekle beraber anlatısını büyük tutması sebebiyle, evrensel bir çözümleme ve ayrıştırıcı keskin tarzı, kendisine çok da ısınamadım. Birbirleri arasında tamamlayıcı olarak inşa ettiği terim ve kavramların muğlaklığının (hatta tezat göndermelerin: kaçış çizgileri çağrıştırdığı teslimiyetten ziyade direniş ve yaratıcılık noktasında ricatın ilk adımlarına ya da göçebe olmak seyyar olmak manasında değil bu kaçış çizgilerini yaratan özneye daha fazla denk düşmektedir) fikirlerinin muhteviyatını aşarak modern düşünürlerin aklını çeldiğini ve günümüzde fikirleri  hakkında en çok yazılan  düşünür olmasında çantasından çıkardığı bu aletlerin gücünün etken olduğunu da düşünürüm. Fark, oluş, virtüel, molar, moleküler gibi özgün kavramların bahsi özellikle başlangıçtaki makalelerde yer bulsa da Deleuze'ün fikirlerine bunun ötesinde bir aşinalık , bu derlemeyi sindirebilmek için gerekli bir şart halini alıyor. Zira yaratılan bir etkinlik olarak hakikatın kaynağı, yaratıcılık da öznel değilse ne olabilir paradoksuna aranan cevabı konu alan makaleyi okumak için çok da beklemeye gerek kalmıyor. Aynı Deleuze'ün Hegel ile diyalektik üzerinden derdini irdeleyen ilgi çekici makalede olduğu gibi.

iktidar aynı anda hem molar/ağacımsı hem de moleküler/köksapımsı hatlarda işler

günümüzün kontrol toplumunda öznellik çok sayıda kurumun farklı kombinasyonlarda ve dozlarda eşzamanlı olarak üretilmesiyle oluşur.

marksist kategorilerden yararlanmalarına rağmen totalleştirici, indirgeyici ve temsile dayanan düşünceleri çapraz ateşe aldılar. marksizmin vücuda geldiği modern sosyalizm deneyimlerine, parti siyasetine, öncü aydın konumuna keskin eleştiriler getirdiler. Marksizmin toplumsal analiz kategorilerinden üretim ilişkileri kavramı yerine arzulayan toplumsal makineleri, yapısal ilişkiler kavramı yerine de toplumsal akışlar kavramını tercih ettiler. Sınıfsal çıkar, sınıfsal çelişkiler ve ideoloji yerine şizo-analize, maddi üretim yerine toplumsal üretim ve bilinçdışına öncelik tanıdılar. Çalışmaların odağı ve amacı psikanalizin bir devlet dini, terapistin de bir devlet rahibi haline geldiği bir çağda, modern söylemlerin ve kurumların arzuyu nasıl sömürgeleştirdiğini göstermek ve arzuyu özgürleştirmektir. Arzu bilinçdışı tarafından yaratılmış, duygulanımsal ve libidinal enerjiler üreten bir makinedir. Arzunun devrimci bir arzu olmasına gerek yoktur çünkü arzunun kendisi zaten devrimcidir.

kapitalist toplumda artık efendiler yoktur, başka köleleri kumanda eden köleler vardır. 

göçebe savaş makinesi, devlet aygıtının ve kapitalist makinanın ölümcül makinasına meydan okuyan bir makinadır. Savaş makinasının amacı isminin çağrıştırdığı bütün militarist anlamlara karşın savaş değil, yaratıcı bir kaçış çizgisinin çizilmesi, pürüzsüz bir uzam ve bu uzamdaki insanların hareketinin bilişimidir. devlet aygıtının "kapma" savaşına karşı kurucu bir göçebeliktir. çünkü bu makinayı bir askeri aygıta , bir savaşa dönüştürebilecek tek şey, bir devlet aygıtı tarafından kapılma ihtimalidir.

3 Mayıs 2023 Çarşamba

E.M. Cioran - Çürümenin Kitabı & Lacivert # 79

 2. Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde yayımlanan yazarın bu ilk eseri, nihilist ve karamsar tonlarda hayatın beyhudeliğini ve de tam da bu sebeple hayat olduğuna dair varolmanın diyalektiğini üç aşağısı beş yukarısıyla kurcaladığı edebi nizamda denemelerden oluşmaktadır. Dinselliğe karşı toplumsal çürümenin vaaz edildiği bu sayfalarda okur geniş çerçevesi sebebiyle  illaki alıntılayacak bir şeyler bulacaktır. Ama yaşınız kemale erdiyse , ister istemez bu tür icraatleri nahoş ve gereksiz ve hatta komik bulacağınız kesin. Şahsen genç yaşlarda tanışsaydım bu yazarla benim de sevme ihtimalim çok yüksektir. Depresif takılarak gençliğinizi tüketmek asıl nafile şeylerdir, bunu da unutmayınız.

 

Elime geçen 2018 senesine ait Lacivert dergisi incelendiğinde geleneksel toplumcu bir çizgiyi takip ettikleri anlaşılmakta. Dosya konusu olarak seçtikleri Marcel Proust üzerine yazılan denemeler hacmin dörtte birini kapsıyor. Şiirler ama özellikle öyküler çok daha belirgin. Genelde içeriği heyecan uyandırmaktan uzak olsa da en azından bir kaç şiirde bazı farklılıkları görebilmek mümkün.

29 Aralık 2022 Perşembe

Metis Defterleri - Demokrasi Ne Alemde?

 

Otoriter partilerin kendini demokrat ilan ettiği, faşist geçmişe sahip partilerin rakiplerini faşistlikle suçladığı içinde yaşamadığımız farazi bir ülkede bu kavramların içeriğinin nasıl boşaltıldığını biliyoruz. Çoğunluğun da ya umurunda olmadığı ya da bu 1984 beyin yıkama kampanyasının destekçisi olduğu bu ortamda demokrasi gibi evrensel kavramlar için mücadele etmenin ne manası var ki? Zaten bir kere 80'lere dönersek muhafazakar Reagen ABD'yi SSCB'ye karşı demokrasinin lideri ilan etmemiş miydi? Netflix'de izlediğim 2. Dünya Savaşı belgeselinde de ABD  müttefiki SSCB ile birlikte özgür dünya savaşımının öncülüğünü yürüttüğünün propagandasını yapıyordu. Bu derlemede yer alan makalelerden birinde de 1850'lerde dahi devrimci liderlerden Blanqui'nin demokrasi kavramının ne kadar elastikleştiğinden yakındığını öğreniyoruz. Zira imparatorluk yanlıları ve monarşistler bile demokrasi terimini benimsemişler. Komik olan  otoriter demokratlar bile eksik olmamış zamanın Fransa'sında. Bu noktada "demokrasi ta doğduğu günden beri temsizdi" denilebilir. Soru şu  demokrasinin hala bir anlamı var mı?

25 Eylül 2022 Pazar

Jozef Maria Bochenski - Çağdaş Avrupa Felsefesi

 

İsmi sizi yanıltmasın, çağdaş derken 1947'de yazıldığı dönem (bir ihtimal 1962 baskısı gözönünde bulundurularak) yani varoluşçuluk akımının yeni yeni esip geçtiği bir modernite'ye kadar izleği oluşturuyor eser. Bugün anlamlı mı diye sorarsanız postmodern felsefe veya Hegel, Kant, Nietzsche gibi devasa isimlerin gölgelediği günümüz sahnesine güzel bir paragraf açtığı, isimlerini çok da duyamayacağınız bir çok düşünürün yetersiz de olsa anıldığınını ve hatta göz ardı edilen katolik felsefeye de bahis açtığını söylemek mümkün. Aslında yazarın katolik kimliği kendi görüşlerinde de sayfalara bir nebze, itiraf etmek gerekir ki materyalizme dahi objektif ve açıklayıcı saiklerle yaklaşıyor, yansımakta. Terimler ve sınıflandırmanın farklı bir tarihi dönemin izini taşıdığı görülüyor.  Madde Felsefesi (Russell), Yeni Pozitivizm (Wittgenstein), Diyalektik Maddecilik, İde Felsefesi (Croce, Brunschvicg), Yeni-Kantçılık, Yaşam Felsefesi (Bergson,Dilthey), Öz Felsefesi (Husserl, Scheler), Varoluş Felsefesi (Heidegger, Sartre, Marcel, Jaspers), Varlık Felsefesi (Hartmann, Whitehead), Thomasçılık yer verilen okulların başlıkları.

26 Haziran 2022 Pazar

Metis Defterleri - Türkiye'de Yeni İktidar Yeni Direniş

 

Stalinist ve otoriter bir yapıdan özgürlükçü yerel bir deneyim beklemek. Ne bileyim? Şapkadan tavşan çıkarmaya çalışan solcu naifliği olsa gerek. Biraz yazılar bu minvalde ilerliyor, biraz da AKP'nin karakterine dairsosyolojik tespitler üretilmeye çalışılıyor. Yani merceğin yönü bu topraklara çevrilmiş. Üst bakış post-marksizme daha yakın. Foucoult, Deleuze, Gramsci gibi önemli isimlere göndermeler yer almakta. Dolayısıyla ekonomist neoliberal veya neoemperyalist politikalara dayalı tespitlerin yanında disiplin, denetim, hegemonya, müşterekler, çokluk, biyopolitika  gibi kavramlara rastlamak mümkün, derlemede yer alan makalelerde. Ötesinde Susan Buck -Morss'un çokluk karşısına küresel kalabalık terimini geliştirmesi,  Ceren Özselçuk'un AKP'nin ceberrut bir şekilde "bir boş gösteren" olarak hizmet kavramına bel bağlaması gibi orijinal fikirleri okuma imkanı da sunulmakta. Yoksa neoliberal politikaların sosyal yardımlaşma politikaları ile birlikte topluma bir paket halinde sunulduğu popülist siyasetler , küreselleşmenin ulus-devleti ortadan kaldırmayıp yapısını ve işlevini değiştirdiği tezleri yabancısı olmadığımız görüşler. Foucoult'nun yaklaşımlarına yaslanarak Mahmut Mutman , liberalizmin özgürlüğü süreli ürettiği,oluşturduğu, çerçevelediği ve yönettiğini, güvenliğin özgürlüğün öteki yüzü olduğunu ve libralizmin bir tehlike kültürü yarattığını alıntılıyor. Pazarı doğal bir alan kabul eden klasik liberalizmin tersine neoliberalizm pazarı ve rekabeti siyasal müdahale aracılığıyla kurulan ve yaşatılan gerçeklikler olarak görür. (15 temmuzdan sonra olağanüstü bir halle yönetildiğimizi, sadece iki dudağın arasından çıkan emir telakki edilen sözler değil niyet okumalarıyla insanların yaftalandığı, hapsedildiği,  bir gün düşman olan ülkelerin bir gün dosta dönüştüğü, hapsedilen misyonerlerin serbest bırakıldığı, 1984 misali garip bir dönemden geçtiğimizi sık sık kendimize hatırlatmamız gerekli.) Rekabet şartının korunması sürekli müdahale gerektirir, devlet ve pazar birbirlerine dışsal varlıklar değil birbirlerini varsayan ve karşılıklı etkileşim halinde oluşumlardır. Neoliberalizm ekonomik performansı ve büyümeyi hükümetin meşruiyetinin  temel ölçütü yapar. Hatta bizzat hükümetin ve devletin giderek ekonomik bir birim gibi , bir işletme gibi yönetilmeye başlandığını söylemek yanlış olmayacaktır.

6 Mart 2022 Pazar

Eugenio Borgna - Şu Bizim Kırılganlığımız

 

İtalyan psikayatrist Eogenio Borgna'nın dilimize kazandırılmış eserlerinden biri olan ve enfes bir isme sahip Şu Bizim Kırılganlığımız, 70 sayfalık ebatıyla kırılganlığı tanımını, umut gibi tamamlayan kavramlarla ve hastalık, yaşlılık, ergenlik gibi ortaya çıktığı farklı boyutlarıyla işliyor. Beklediğinizin aksine klinik ve tıbbi bir yapıt değil. Estetik manada edebi bir metin bu. Çok sayıda alıntı ve şiirlerle örülü. Bu manada özgünlük sorunu yaşıyor. Tercümedeki taşlı çakıl patika da diğer bir sorunu. Gözden geçirilmiş bir tercüme ve cep kitabı baskısı yapılsa acımasız yaşam koşullarında naifliği ve empatiyi hatırlatacak güzel bir başvuru kaynağına dönüşebilme potansiyeline sahip. Böylece nefes alabileceğimiz narin bir boşluk yaratabiliriz kendimize.

18 Ocak 2022 Salı

Jean Baudrillard - Tüketim Toplumu

 Yine de hakikat bu, ama uzun bir sürecin başındayız daha


Baudrillard yanlış anlaşılan, vaktinden önce bir şeyleri algılayabilen bu yüzden de yanlış anlaşılan belki de  hak ettiğinden az değer gören bir düşünce insanı. Simulakrlar ve Simulasyon kitabı kadar popüler bu eserini okurken felsefecilerin etkisinin  ne kadar doğru saptamalarda bulunduğu değil ne kadar esin kaynağı olduklarında yattığına dair fikrim biraz sarsıntı geçirmiyor değil. İlk basım tarihi 1970'i göz önünde bulundurursanız günümüze hitap eden sosyal tespitlerin kesinliği şaşırtıcı.  "Kültür artık kalıcı olarak üretilmez" modern sanat ürünleri ve Banksy aklımızda beliriyor, "Tüketici olarak insan yeniden yalnız hale gelir, kendi köşesine çekilir , olsa olsa sürü halinde yaşar" derken sanal topluluklarda sosyalleşen genç kuşağı, rock grunge metal gibi bir alt kültürden hazza ve gösterişe dayalı normlara dayanan (tabi hepsi değil ama ana çizgi bu) rapin yükselişini anımsıyoruz,   "birey hesap birimi olur, birey olarak muhasebe edilebilir olur " derken artık dizilere konu olan modern insanların sayısal bir değerle (farklı kaynaklardan beslenerek tekleştirilen ve ağırlığın yine maddiyat ve daha da ötesi maddiyat yoksa bile varmış gibi gösteriş yapabilme yeteneğinin aldığı) ifade edilebiliyor olması...Yine de Baudrillard'ın penceresinden bugüne bakıp görüşlerinin güncellendiği bir kaynağı okuma ihtiyacı vaki. Şahsen satın aldığını gösterme, havasını atma ve bunu statü göstergesi olarak gösterme anlamında bir gösteriş toplumuna evrildiğimiz bu günlerde görülüyor ki Baudrillard'ın tüketim toplumu kavramı bu yöne doğru kapsayıcılığı geniş bir alanı katediyor.

Önsöz'de çerçeve indirgenerek  şu şekilde çizilmiş.

Baudrillard büyük teknokratik şirketlerin nasıl bastırılamaz arzulara yol açtığını ve bunun da eski sınıf farklılıklarının yerini alan yeni bir toplumsal hiyerarşi yarattığını gösteriyor... Ortaçağ toplumunun TANRI ve ŞEYTAN üzerinde dengelenmesine benzer şekilde bizim toplumumuzda tüketim İLE tüketimin eleştirilmesi üzerinde dengeleniyor.


Toplumsal zenginliği artıran ilkel değiş tokuş yerine bizim farklılaştırıcı toplumlarımızda sahip olunan her şey diğerine göre göreceleştiği için tam tersine bireysel yoksunluğun artış gösterdiği farklı bir dönemdeyiz artık.

Gündeliğin dinginliği, yüceltilmek için sürekli tüketilen şiddete ihtiyaç duyar. Dünyanın veya ülkenin bir yerindeki şiddeti veya doğal olaylarda ölenleri TV'de izledikçe yaşamımız anlam kazanır. Bolluk , zenginlik aynı zamanda israf sayesinde var olur. Toplum gibi birey de sadece var olmadığını, ama yaşadığını, aşırı gereğinden fazla (irrasyonel) bir tüketimde hisseder. Çözümlemesinde kullandığı yöntem bu zıtlığa dayanıyor. Baudrillard'ın bu kitabında da gösterge, nesnenin kullanım değeri, simgesel değer (büyük şehirlerde çok az kullanabilsek de bir yada 2. araç, durmadan model yükseltilen araç veya pek gidemesek de bir yazlık), refah devrimi, değişim değeri, bolluk, büyüme, farklılaştırma, eril ve dişil model, EKOK,EKOÇ, gadget gibi analizin alt yapısını besleyen çözümleyici kavramlarda boğulmaktansa büyük resme bakmalı.

Nesneler sadece yok etmede gereğinden fazla olarak vardırlar ve yok oluşlarında zenginliğe tanıklık ederler.






Tüketim de okul gibi bir sınıf kurumudur: Sadece ekonomik anlamda nesneler önünde eşitsizlik yoktur -kısaca, tıpkı herkesin benzer eğitim fırsatına sahip olmaması gibi, herkes aynı nesnelere sahip değildir; ama daha derin bir şekilde yalnızca bazılarının çevre öğelerinin özerk, rasyonel bir mantığına ulaşabilmesi anlamında radikal bir ayrımcılık vardır: Bu kişilerin nesnelerle ilgisi yoktur ve doğrusunu söylemek gerekirse bunlar tüketmezler. Diğerleri ise sihirli bir ekonomiye, nesnelerin nesne olarak ve diğer her şeyin de (düşünce, boş zaman etkinlikleri, bilgi, kültür) nesne olarak değer taşımasına mahkum edilir: Bu fetişist mantık tam anlamıyla tüketimin ideolojisidir.’
Başarılmış  işler ya  da  yapıtlar yoluyla  kurtuluş  olan   nesneler  yoluyla kurtuluşu   dayatan  bir  sınıf mantığıdır: Bu  ise  aristokratik   bir  ilke  olan Tanrı  lütfu  ve  seçilme  yoluyla  kurtuluşun  karşısındaki “ demokratik ” ilkedir.  Oysa  evrensel  uzlaşıma  göre Tanrı  lütfu  yoluyla  kurtuluş , her  zaman  diğer   kurtuluştan daha değerlidir. Alt ve orta sınıflarda rastlanan  biraz da  budur. Bu sınıflarda “nesne  yoluyla  kanıtlama” , tüketim yoluyla kurtuluş , içinde bulunduğu sonsuz ahlâki kanıtlama   sürecin­de  bir  kişisel Tanrı  lütfu ,Tanrı  vergisi  ve kader  statüsü   edinmek için  ümitsizce tıkanıp  kalır. Oysa bu  statü , kendi  mükemmelliklerini başka yerde, kültür ve  iktidar yoluyla  kanıtlayan  üst sınıfların  ayrıcalığıdır.

Tüketici kendi ayırt edici davranışlarını özgürlük olarak, talep olarak, tercih olarak yaşar, farklılaşma ve bir koda boyun eğme zorlaması olarak yaşamaz...ayırt edici gösterge sonsuza dek başka göstergelere gönderme yapar ve tüketiciyi de kesin bir tatminsizliğe sürükler. Tüketim sisteminin dengeye dengeye oturmasının imkansızlığının kesinliği karşısında tüketimin zıvanadan çıkması , sınırsızca aşırıya kaçması karşısında refah ilkesine göre düşünen ekonomistlerin ve diğer idealist düşünürlerin şaşkınlığı her zaman çok öğreticidir.






























24 Ekim 2021 Pazar

Metis Defterleri : Farklı Dünyaları Düşünmek

2006 ve 2007 yıllarında iki oturumlu Moskova Sanat Bienalinde sunulan bildirileri içeren bu derleme özellikle sanat ekseninde estetik teorisi dahilinde post-modern yorumlara çubuğu bükmekle beraber katı Marksist bir bildirime dahi yer vermekte. Sunum yapan isimlerin çoğu da Rus kökenli olduğundan uluslararası tanınırlıkları düşük. Bugünün küresel şehirlerinin enformel bir siyasal eylem için elverişli yeni melez zeminlerin ortaya çıktığı ve iktidar ile iktidarsızlığın paylaşımın sanıldığından daha belirsiz olduğu teziyle Saskia Sassen yazarlar arasında dikkat çekmekte. Sanatın kurucu bir rol oynayıp oynayamacağını tartışan Ranciere sürükleyici yazımıyla neden isminin son dönem felsefe sahnesinde öne çıktığını tanıtlıyor "her protesto bir icra, her icra bir gösteri, her gösteri dew bir metadır" "bu düzenekler [sanatsal pratikler] metanın iktidarını, gösterinin hükümdarlığını yada iktidarın pornografisini sözümona keşfetmemizi sağlayan bir retorikle galeri ve müzelerimizin  birçoğunu işgal etmeyi sürdürmektedir" "imparatorluk fikrinden, küresel canavar ya da küresel makine fikrinden vazgeçmek zorundayız. Bu fikirle ilişkilendirilen zorunluluk fikri de tahakküm mantığının  bir parçasıdır. Bugün bizi yöneten oligarşiler kendilerini meşrulaştırmak için Marksist tarihsel zorunluluk anlayışını benimsemişler." Chantal Mouffe, Giorgio Agamben de sunumlarıyla derlemede yer bulan öne gelen isimlerinden diğer ikisi.

Avrupa kültürü gücünü tam da sürekli kendi ötekisini üretmesinden alır. Sadece ve sadece Avrupa kültürüne has bir şey varsa, o da onun sadece kendini değil, kendi olası alternatiflerinin tümünü üretme ve yeniden üretme hususundaki mahut yeteneğidir. Bu nedenle, kişinin Avrupa kültürel alanında kendi yabancılığını tesis etmesi, çoğu zaman, kendilerini yabancı olarak konumlandırmak isteyenlerin böyle bir benlik tasarlarken en nihayetinde Avrupa kültürünün tam bu amaçla önceden sunduğu yabancılık göstergesini işler kılması anlamına gelir. Gerek Avrupalılara gerek yabancılara , Avrupa'da kültürel düzeyde bir şey başarmak istiyorlarsa, kendilerini birer yabancı gibi sunmak zorunda olduklarını gösteren, enşinde sonunda Avrupa kültürünün kendisidir.