UP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
UP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2019 Cumartesi

UP XIV #15-16-17

Böylelikle Underground Poetix dergisinin tüm sayılarını arşivlemiş oluyorum. 15. sayısı Michael Dickman'ın güzel bir şiirini, Laibach üzerine uzunca bir yazıyı, bolluk ekonomisi ve Marksizm üzerine yine uzun bir makaleyi, 2000 AD ismindeki İngiliz çizgi roman dergisi hakkında bir denemeyi içermekte. Kapak konusu ise gayet tiksindirici bir maçolukta Russ Meyers röportajını okuyucuya sunmakta. Pornografi ve şiddet öğeleri çizen Mavado Charon söyleşisi de cabası. Derginin son sayısı daha çok sırtını çevirilere dayamakta. İtiraf etmek gerekirse bu sayı kolay kolay sevilecek bir okuma sunmuyor bazı aşırı içeriği ile. 16. sayı ise tam tersine gayet sert bir entelektüelizm ile okuyucuyu sarsıyor. Kapakta gördüğümüz gibi yazıların hepsi Deleuze ve punk ve müzik felsefesini de içerir şekilde ikisi hakkında.
Kasım 2016 tarihli son sayı Erhan Kabakçı röportajı, Kafka, Ezra Pound, Burroughs'da böcek imgelemini irdeleyen deneme yazısı, Şevket Akıncı'nın uzunca bir şiiri, avangart performans sanatçısı Charlotte Moorman'ı konu alan yazı gibi çeşitli alternatif bir içeriğe sahip.

şimdi suçuna sığınmak çin
hangi doğanı seçeceksin?

1 Mayıs 2019 Çarşamba

UP XIV # 10-11-12-13

Yayın hayatına son veren dergiler arasında en fazla üzüldüğüm üç beşi arasındadır UP, UP XIV, Underground Poetix ya da ismi her ne haltsa. Hem de dimdirek çevirileriyle anlaşılmazlığın kenarlarında dans etse de yazıları, ilginç konulara değinmeleri bile yeterlidir benim için. Yalnız zaman içinde kendilerini aşamayıp tekrara düşmeleri ve edebiyattan uzaklaşmaları da görünür gerçekliklerden. 10. sayısının kapağını röportajıyla David Lynch süslemekte. Kült Twin Peaks dizisiyle tanınan yönetmen ile kahve muhabbeti! Komünist liderlerin karikatürleri ve Bulgar Punk'ını konu alan yazı dışında dikkati çeken ilk şey sayfaların saçma bir yeşile bürünmüş olması.

12. sayı siberpunk edebiyatın usta isimlerinden Neal Stephenson!a ayrılmış. Yanılmıyorsam dergiyi çıkaran 6.45 yayınları kitaplarını basmaya başlamıştı. Hipsterlik üzerine farklı açılardan terennüm eyleyen dizi dizi makale ana akım medyasından tercüme edilerek sayfalarda yerini bulmuş. Witchtrap, ilk black metal grubumuz, kadrosundan Tarkan Gürol ile söyleşi ve 3 bölümden oluşacak Bauhaus mimari akımı ve SSCB mimarlığı ilişkisi üzerine bir yazı dizisinin ilki, Rihard Pinhas röportajı ve Balkanlaşmanın parçalanmaktan ziyade çokkültürlülüğüne vurgu yapılan bir makale ile dergi sayfaları şenlenmiş şenlendirilmiş.
12. sayının kapaüı ise tam posterlik, çok şık. Ama göndermede bulunduğu Altkültür Rehberi ismindeki çeviri makale pek cezbedici değil. Bağlamından kopuk ve çok kısa, sonuçta kitaplık bir muhteviyatı hap yapmanın manası yok. İngiliz komünist Harry hite'ın Stalin'e yazdığı Bir Homoseksüel Komünist Parti'ye Üye Olabilir Mi? ismindeki uzun mektubu hakikaten de gerçekliğini sorgulatmakta. Esat Cavit Başak söyleşisi ve Japony'da noise rock'ın doğuşu üzerine yazı oldukça ayrıntılı şekilde dergide yer bulan diğer içerikler. Bir adet Nejat İşler şiiri içermekte sayı:"önce bana sarılarak uyutanı bulmalıyım"

Lanet addedilen numaralı sayının kapağı Krafterk, Laibach ve Rammstein ile ilgili yazıya gönderme içermekte. Lakin tercüme baş döndürücü. Diğer yandan siyah ve kırmızı kombinine aşığım. Sonra böyle birsürü yazı var felan. Bir sürü fotoğraf da.Ocean Vuong iyi yazmış. Yabancı şiir olaraktan bağlantı kurmak zordur ama bu iyi.

9 Haziran 2016 Perşembe

Peyniraltı Edebiyatı #36 - UP #XIV8 - Aktüel Arkeoloji #51 - Hürriyet Gösteri #318 - Marşandiz #9

Georges Perec adını hiç duymadım. Bu sayıdaki yazılardan anladığım tek şey eserlerinden çok da hoşlanmayacağım oldu. İsmail Sertaç Yılmaz, İlayda Zengin,Recep Karaman, Mehmet Oktay Buğa, Uğur Demirkol, Ezgi Şimşek, M. Onur Kocabıyık, Nilüfer Altunkaya dosya harici şiirlerini ödünç veren isimler. Öykülerde ise Sonat Yurtçu'nun, Furkan Yücel'in, Önder Şit'in, Emirhan Burak Aydın'ın, Emre Varışlı'nın, Caner Almaz'ın imzalarını görüyoruz. Üç ay ara vermeleri iyidir, geri dönüşleri de iyi olacaktır inşallah.

UP'nin Kasım sayısında kapağı Tom Waits süslüyor. Yıllar yıllar öncesinden henüz ilk albümlerini yayınladığı dönemde yapılan röportaj pek bir keyifli, aç karnına leziz doyurucu. Seda Garzanlı yine tercümede yükü sırtlamış durumda. Kostüm tasarımcısı Barbara Baum, yeni tür rüzgar türbinleri, dikey bahçeler (yazılanın aksine eve börtü böcek doluşur, apartmanın kenarına tutunan asmadan eve fare girmişliği vardır, bilirim), Hırvat komünist/modern mimarisi (kabul edelim, çirkinler) bu sayıda el attığı yazıların konuları. Söyleşiler The Restars ile devam ediyor. Oz Büyücüsü'nün alegorisi üzerine ilginç bir bilgi notu, A.D. Winans ve Wolf Vostell şiirleri, Deleuze ve Guattari, popüler anarşi diğer öne çıkan yazılar oluyor. İyiymiş bu geçmiş sayı.

Aktüel Arkeoloji dergisi şiddet başlığını taşıyan bir dosyayı içerir sayı ile okuyucuyu karşılıyor. Tarih öncesi çağlardan günümüze insanlar arasında çatışmaların izlerini taşıyan çarpıcı örnekler ile sayı başlıyor. Kurban olgusu üzerinden Hitit ritüelleri, Asur'da sistematik politik şiddet, tarih boyunca kadına yönelik şiddet, Antik Yunan'da sportif şiddet,  gladyatörler gayet detaylı irdelenen başlıkları meydana getiriyor. Uzun soluklu olması ile oldukça takdir ettiğim dergideki makalelerin dilinin yazarların kimliğine bağlı olarak olması gerekenden bir miktar fazla akademik kaçtığını gözlemliyorum. Bir de Anadolu ve Ortadoğu'nun ötesine de ufku genişletirlerse her şey tastamam olacak.

Hürriyet Gösteri son sayısında yine birbirinden farklı konulara değinirken diğer yandan Şairin Niyeti-Okurun Niyeti , çalışma masası ve sinemada yönetmen müzisyen birlikteliği gibi köşeleri devam ettiriyor. Ayzenştayn ve Rus besteci Prokofyev işbirliği sonrakinin nesnesi iken Gökçenur Ç'nin güzel bir şiiri (hemen altta yer verdim) ilk serinin incelemesine dahil ediliyor. 'her ne kadar uzun yıllar bir kadın şair sayılmış olsam, kimi eleştirmenlerce şiirime kadın duyarlılığı (ne demekse) yakıştırılmış olsa da..' Gülümsedim içimden..Şiirimizde dişil dil,Oktay Rifat'ın Perçemli Sokak'ını çözümleme/yorumlama denemesi, Roman uzamında mesnevi okumaları oylumlu etine dolgun makalelerin başlıkları. Tiyatroda Genco Erkal'ın Bir Delinin Hatıra Defteri'ni tekrar sahnelere döndürmesine ve Küheylan ismindeki oyuna, plastik sanatlarda Tülin Kaynak ve Mübin Orhon'un kompozisyonlarındaki renk karmaşasına, müzik alanında da Arvo Part, Boulez ve David Bowie'ye değinilmiş. Söyleşilerde konuk alınan isimler ise Tahir Abacı, Yücel Kayıran ve Cengiz T. Asiltürk. Ceyhun Atuf Kansu'nun ünlü şiiri Dünyanın Bütün Şiirleri'nin yazılmasına vesile olan trajik olayın hikayesi de bu sayıda kendine yer bulmuş.

Yaz Sayısı (aşka sözü bulaştırmakla suçladılar bizi, deniz,
kumun günlüğünü temize çekiyor)

İşte yine buradayım, otların büyümeye acele etmediği bu yerde


Burada yazmak, rüzgârın dört sözcüklü diline çalışmak

aşınan taşlara bakmak, deniz kabuğu toplamak
bir yarayı kaşımak, bölünmeyi önlemek,
sandalı hazır tutmak, uyumak, uyumak…

Burada, iyi şiirler yazdım bir zamanlar

iyi şiirler ki ıslak otların arasında eşinen atlar,
rüzgârla çarpan bir kapı, duru yaz göğü, bir çekiç
bir çaydanlık, yağmurda ıslanan koyunlarla dolu bir vagon
ve her şey gibidir

Sabahları uzun yürüyüşlere çıktım,

balıkçılarla takıldım, yeni sözcükler
öğrendim ister istemez, havaya bakıp
bozacak dedim, bu nasıl yazsa
sonumuz hayrolsun, akşamları
balkonda yıldız rakısı yaptım,
bir şeyin dönüşmesi, bir alışkanlığa
istemeden…

Kötü şiirler de yazdım ve öğrendim

kötü şiirler ırmağın daraldığı yerde bir ağaç
rüzgârla çarpan bir kapı, duru yaz göğü, bir avuç çivi
bir konserve açacağı, dağın gölgesinde bir ağıl
ve iyi şiirler gibidir

Burada yazmak, kendini alışkanlıkların akışına bırakmak

zamanın imzasız bir mektup olduğunu varsaymak
Uyarı: Yağmur diye uzun bir şiire başlamak
temiz çarşaflara uzanmak, yastığına sarılmak
ve içerden gelen daktilo sesinin
tıkırtılı ırmağına gömülerek uyumak

Güneş yarın başka sözcüklerin ardından doğacak


Seni Gevran Caddesi'nde Bekledim / Ali Taş

seni gevran caddesi'nde bekledim
saatler bu kadar geri alınmamıştır
yürür gibi yürüyorsun farkında mısın
adımlarında bekleyene gitmek yok
uzak duruşlarda bilinçli gecikmek
sözcükler üstüne düşünen bir kızsın
"seni" diyorum ve sevmeler yarım kalıyor

ağzıma bıraktın sevgi zehrini

aşk söylemek böyle yamalak olmamıştır

cenaze bir kalabalığı sürüklüyor koşu yolu'nda

onlara katılır gibi gidiyorsun üzülür gibi

düşünen insanlar kurşunla ölçülüyor artık


gevran caddesi'ni daha sesin vurmadı ayakların

gelmelisin gelir gibi


Gerçeklerle arası iyi olmayan fanzin Marşandiz'in bu son sayıya ait kapağını zombiler basmış. Kaşıkadası zombileri özel sayısı damgasını taşıyor bu sayı. Zombilerle aram pek iyi değil, üstelik göndermeleri de anlamadım. Çoktan kült statüsüne erişmiş olan yerli yapım zombi filmine selam mı var, onu da izlemedim ki. O yüzden hele şiirler tam uçuk. Onur Akkiriş'in çizimleri keyifli. Yeri gelmişken Yabani isminde başka bir çizgi edebiyat fanzinin tanıtım sayısına rastladım internette. Basılı nüshasına kavuşmak için can attım doğrusu. Peyniraltının son sayısında da rastladığımız sonu iyi bağlanamamış yine de ilgi çeken fantastik hikayeler burada elbet özel sayı olma icabıyla pek çok bir yer tutuyor. Zombi = fantastik. Esaslı Bir Beyin Ölümü ve Bir Cikletin Tanrısı favorilerim oldu kusurları içre kaydıyla.

6 Ocak 2016 Çarşamba

Peyniraltı Edebiyatı #30 & #31 - Hiç #3 - UP #XIV9 - Galaxis #1 - Anafor #2


Peyniraltı Edebiyatı

30. sayının dosyası mistik şiirleriyle tanınan Asaf Halet Çelebi'ye, 31. uğurlu sayının dosyası ise bilim kurgunun taçsız kralı Isaac Asimov'a ayrılmış durumda. Çelebi'nin şiirini var eden öğelerle birlikte kişiliğine ve beyefendiliğine dek uzanan yazılar silsilesi maalesef derginin dörtte birini bile dolduramıyor. Öykülerden Sonar Yurtçu'nun Albız'ı, Görkem Soytürk'ün Derya'sı, Fatih Külahçı'nın Kesme Şeker'i dikkatimi çeken örnekler oldu. Şiirler ise uzuyor da uzuyor. Okuyamıyorum doğrusunu söylemek gerekirse. Asimov sayısı ise yazarla yapılan bir söyleşi ile açılıyor. Görüyoruz ki saygıdeğer ağbimiz oldukça kafa da. Sadece yazar hakkında yazılanlara değil yazarın iki yazısına da yer verilmiş sayfalarda. İkisi de deneme türü olması sebebiyle ürün dergisi olma sıkıcılığını aşmada güncel olmasa da ferahlatıcı bir etkide bulunuyor. Burada kalınmıyor, öykü yazarı kimliğiyle bilinen Yalçın Tosun ile yapılan başka bir söyleşi de aynı sayıda yer alıyor. Deniz Cansever'in Oasis Cinayeti ve Cahit Kaya'nın Plastik Destan isimli öyküleri bu sayıda öne çıkanlardan. Şiirler gittikçe dergiyi ele geçiriyor gibi.

adımı taşa ez
harfler ne için sanki
(Ali İhsan Bayır)

Yol üstünde anayasa madde 10'u açmış okuyorum
Bir eşcinsel ürkekliğiyle adımlıyorsun yolunu
Bizi öldürecek polisi daha bulamadılar
(Ekber Hidayet)

Hiç

Üçüncü sayısı Jane Austen kapağıyla yayınlanmış. Açıkçası dergi kapaklarının portreyle kaplanması artık tepki çekmeye başladı. Tablo ve grafik olarak bir şeyler düşünülmeye başlanmalı bence. İnceleme olarak Halil Cibran tanıtım yazısı Jane Austen analizi ile birlikte düşünüldüğünde görevlerini yerine getiren çalışmalar. Dosya yazarından alıntı bir paragraftan yola çıkarak dergi yazar kadrosunun sırasıyla tamamladığı öyküleme çalışması bu sayıda da devam ediyor. Edebiyatta Saat ve Zaman Üzerine, Dünya Ne Zaman, Nasıl Sona Erecek? ve Kelimeler Üzerine başlıklı yazılarda görüldüğü gibi deneme ve inceleme yazıları hayli hacim kaplıyor. 28 sayfanın geri kalanını da öyküler tamamlıyor, şiir yok. Bilinçli bir seçim mi, bilemiyorum..


UP

Okumamaya karar verdiğimden beri 2 sayı kaçırmışım. Ama bu kapak al beni, al beni demiyor mu? Bu kapağın altında okuması müthiş keyifli yeniden yazılan/üretilen/türetilen tarihin bir parçası olarak Lenin'in çocuklarla birlikte kutladığı Noel'in hikayesi yatıyor, bol resimli hem de. 3. sayfa güzeli ise askeri personel için göz testi açıklamasıyla yapılan ve değişik boyutlarda Kill cümlesini içeren bir grafik oluyor. Ermeni punk rock ekolünden Tsomak Oga ve Yugoslav punk rock sahnesi ile ilgili yazılarla birlikte Godspeed konser izlenimleri, konser ve albüm yorumları, Çağrı Erdem röportajı dergiyi müzikal açıdan güçlü kılıyor. İtalyan otonom hareketinin bir parçası olan Radyo Alice hakkında çeviri yeterince akıcı değil. Şair olarak Noah Warren bir şiiri ile konuk edilmiş. Emre Varışlı kısacık yazısında gayet iyi sarsıyor. Hakeza Şenol Erdoğan'ın Suburb ismindeki köşesinde yazdıkları da. Lafın diğer bir söylenişi burada da pek şiir yok.

Galaxis

Bir zamanlar bilim kurgu dergileri çok popülermiş. Sonrası kalmamış geriye. Galaxis dergisi bu makus talihi yenebilmek için ilk sayısını 2011'in temmuzunda yayınlamış. Akıbeti ne oldu bilmiyorum, lakin ilk sayısını internette bulabilmişim. Hoş bir dergi, sicim teorisini bulan bilim adamı gibi bazı bilim erbabıyla hafif bir tarzta yapılan söyleşilerle öne çıkıyor dergi. Star Wars rüzgarının BK-FK yayıncılığına etkisini irdeleyen yazı da bol resimlerle beraber oldukça ilgi çekiyor. Edebiyat/sinema ile bilim arasında denge kurmaya çalıştıklarını düşündürmekle birlikte elbette popüler kültür duyarlılığı ağır basıyor.



Anafor

Anafor sanal bir dergi. Post-yapısalcılıktan etkilenen modern ötesi çağların bileşeni görüntüsü veriyor. Sunuş yazısında belirttiği gibi felsefe, sosyoloji, eleştiri, şiir, çeviri gibi geniş bir skala içinde yazılar. Biz Soyut Emeğin Kriziyiz ismindeki John Holloway makalesi ortak bir çeviri olarak derginin fikriyatını işaret etmekte. Denetim Toplumları, Etkin Bir Varoluşa Giriş, Finans Kapitalizmi Wall Street, Korku Manipülasyonu, Üniversite, Üniversite gibi başlıklar taşıyan yazılar da derginin ana ekseni konusunda fikir verecektir.

27 Eylül 2015 Pazar

Peyniraltı Edebiyatı # 27 - UP # XIV6 - Hürriyet Gösteri # 316 - Hiç # 2

Peyniraltı Edebiyatı


Geçen ayın sayısı hayatına kendi elleriyle son veren Sylvia Plath'a adanmıştı. Ona ithafen yazılan şiirlerin yanısıra onunla ilgili röportajlar, yapıtlarıyla hayatının paralelliliğini irdeleyen yazılara yer verilmiş durumda. Sylvia Plath şiiri üzerine analizi vasıtasıyla da Nilgün Marmara sayının olmazsa olmazlarından biri olarak sayfalarda yer buluyor. Dosyadan bağımsız değerlendirme-eleştiri yazısı olarak Sivil Şiir başlığında makale ürüne dayalı politikanın değiştiğine dair ümit saçsa da yeni sayıda devamını görmüyoruz. Bu sayıdaki öyküler mükemmel olmasa da iç gıcıklayıcı olabiliyorlar. Çocuk, Hanım-efendiler, Başlangıç,Birisi, Adı Özlem'di gibi. 
Son / Berker Berki

Alsancak'ta bir alçak,
bir yüksek.
bir de tirşe rengi sütyeni olan teşne bir kız,
bolca şüphe ve otel odasına davet edilmiş
bir torbacı eşlik ediyor bize.
hangimiz sivil, hangimiz benim ölen kuzenim?
odamızın ortasında bir eza çeşmesi
akıp gidiyor tüm İzmirli kızların ortak neşesi ve teşnesi
mirket maymunundan bozma bir köpek etrafta dolanıyor
neyse ki yatak benim yatağım değil,
(yatağımı yeterince köpekle paylaştım ben)
duvarda bir niş, nişin içinde ucuz imitasyon bir put.
imitasyon putun yarattığı indüksiyon etkisi
acı haplar yalatıyor bize.
İzotopum kuş tüyü yastık, vektörüm magma yönünde.
Polis beni yakalayamaz, tirşe sütyen dokunamaz
torbacı adımı ağzına alamaz, mirket maymunu kulağımı yalayamaz.
"Köpeğime de biraz bira verin" diyor torbacı,
Bardağımız yok.
Cebinden kaburga kemiğim uzunluğunda bir bıçak çıkartıyor.
Bira kutusunun kıçını kesiyor, bira kutusu olmadığıma şükrediyorum.
Bir Havva boyu yarık açıyor kelebek, tenekenin cildinde.
İç kızım diyor. İç. Köpek de teşne, alkolik ibne.
Şıplama sesleri ve metal tenekenin bükülme seslerine kafa çevirmiyorum.
(Yeterince susamış köpek gördüm ben.)
Komidinin üzerinde endgame
bunca hengame
sonumuz hiç kötü değil fakat iyi de değil bu gidişle.
(Yeterince son göremedim henüz ben.)
Son sondur, iyisi kötü olmaz işte.

Ense Tıraşı / Tan Babür

ıssız bir caddenin buz kesmiş kaldırımının
sertliğini hissediyordum kıçımda
başıma gelecekleri avuç içim gibi biliyordum
ve seneler evvel doğramıştı bileklerimi babam

iki duble rakının arasına bir bardak çay sıkıştırınca mutlu olan esnafın
sofrasında bile gözü olan insan müsveddeleri
sırtlarını beton direklere dayamışlardı
ve ağızlarına gelen her lafı tükürüyorlardı
yeni dökülmüş, 
buharlar saçan asfalta
farkında değildim bu adamların
bir orospunun 2 haftadır değiştirmediği ucuz külotunu koklamak için
beni şişleyebileceklerinin

toydum,
erkekliğim bir kayısının üzerindeki tüylerden ibaretti
ve sokakları sadece kıran kırana geçen mahalle maçlarının üzerine içilen
-moraran bileklerimizin hakkıyla kazandığımız-
ılık, gazı kaçmış koladan tanıyordum

enseme vuran lokmamı alırdı
ancak ensemde saçlarım pek gür çıkardı
ufak tefektim, çelimsizdim
ve kendime gelmeye çalışırken bile yarım saat geç kalırdım

düşüncelerim
her gece gözbkapaklarımın gardları düşmeden
-hadi çabuk ol uykun gelmeden!-
beynime tecavüz ederlerdi
ben ise zevk almaya çalışırdım
zira nur topu gibi bir isyanı doğurmaktan başka çarem yoktu
güzel ülkemde kürtaj yasaktı ve benim doğum kontrol haplarına karnım toktu

özgürlüğü tadamadım belki ama
açtırmadıklarında gagamın fermuarını
insanlık namına sustum
apartman arkalarından koştum
berber duvarlarına tırmandım
ve kendime kaçtım
kucağımı da
sadece kendime açtım
kalbim patlayacak gibi atıyordu
gövdemi saran ince,kıllı kollarım ise bana güven veriyorlardı

öğrendim ki
ben sadece kendime vardım
ve suratıma gülen,
kafamı okşayıp, gözyaşlarınla suladığım yanaklarımdan makas alan

tüm sokak serserileri
ensemi onların cömert bir bağışı olan tıraş makinesiyle
tıraş etmemi istiyorlardı


Sigara Üfleyen Şiir'den (İsmail Sertaç Yılmaz)
.
.
bende kalabalık diye bir hastalık var / yol diye bir sancı/ 
düşünmek gibi bir bellek terlemesi / (sigarasını üfledi)
neyse ki kendim kendime adamakıllı benziyor / ama aynı dili konuşmuyorlar
kendime kalkan yumruk yine kendime iniyor

insanın kendine benzeyen bir kendiyle yaşaması zor /dil bilmezsin, din bilmezsin, iz bilmezsin
kendin kendinin kendinde açtığı izlerle yaralarla boğuşur durur/
kanaya kanaya boğar insan kendini kendinde/
sızmaz da, konuşmaz da ulan ağzından tek bir laf da çıkmaz/boğulur boğulur boğulur/
iki aynı yönde gitmekte ısrarlı bir tren değildir ki ruh ile beden/
sığmaz insan raylara (sigarasını üfledi) / ama gider gider gider hiç bir yere gidemese de.
.
.

UP



Kapağı Samuel Beckett süslese de ilk sayfaları Nobuyoshi Araki'nin erotik fotoğrafları kaplıyor. Kara sayfalarının bir kısmı Bela Tarr'ın sinemasının Deleuze'cü görüş ışığında irdelendiği teşvik edici bir yazıya ayrılırken diğer yarısı ise metalcilerin hep bir bildikleri Napalm Death'e ayrılmış durumda. Grubun biyografisinin wikipedia makalesinden öte bir ruhla, deneme ve eleştirinin dinamik süzgecinden geçirilerek yazılması çok daha etkileyici olurdu. Kapakta Beckett'in konuk edilmesinin sebebi, Pierre Tal-Coat, Andre Masson ve Bram van Velde ismindeki hiç duymadığım kimi ressamlar üzerine yapılan bir diyaloğa sayfalarda yer verilmesi. Mimari olarak ormanla uyumlu yarı şeffaf Hohlen evine yer veriliyor. Gary Snyder'ın yetmişlerde bir konferansa sunduğu Etnopoetiğin Politikası ismindeki metin biraz outdate kalsa da hala sorduğu soru sebebiyle güncelliğini koruyor. İlkel kabilelere antropolojik müdahale, asimilasyon, kültürel yıkım, kültürlerin kayda alınması gibi konulara kafa patlatıyor yazı. Şenol Erdoğan'ın Küf ismindeki oldukça tepkisel yazısı "pislikten, bağımlılıklardan, acıdan uzak bir hayatın içinde bembeyaz gömleğinle kitap okumaktasın. Git buradan!" narasıyla sona eriyor. Ben de UP'yi maziye gömüp gideceğim herhalde. 

Hürriyet Gösteri


Demiştim ki anaakım olarak eleştirilen bazı edebiyat dergileri ki elbette pek çok eleştiriyi hak etmekle beraber, birilerinin ontolojik varolma sebebi olacak kadar önemli bir yer tutmamalı. Bakın, bir internet sayfası bile yok bu derginin, kapak resmini bile bulamıyorum. Diğer yandan popüler kültür dergisi olarak bir OT var, ne bileyim Kafa var, Fil var. Bunlar kaç satar, içerik nedir, analize tutulmalı. Yine gayet geniş bir içerikle çıkan dergide söyleşi yapılan isimler: Eleştiri odaklı Ahmet Bozkurt, Paris ekseninde Cüneyt Ayral, yeni şiir kitabı üzerinden Yusuf Alper, güreşçileri konu alan romanı üzerinden Kemal Ateş. Eleştirilen romanlar arasında Eren Aysan'ın Gece Uyurken, Latife Tekin'in Berci Kristin Çöp Masalları bulunmakla beraber Tarık Buğra'nın Küçük Ağa ve Samim Kocagöz'ün Kalpaklılar karşılaştırması yapılan bir yazı da yer almakta. Venedik'te biten aşkları, ilişkileri yazıya döken Nedim Gürsel'in Aşk Kırgınları, kaybolan meslekler ve zanaatkarları konu alan Rita Ender'in Kolay Gelsin'i ve YKYden yeni yayımlanan Proust'un Edebiyat ve Sanat Yazıları isimli eseri deneme-inceleme tarzında konu alınan kitaplar. Gülseli İnal'ın ve Arife Kalender'in şiirini irdeleyen uzunca yazılar ilginç bir okuma sunuyor. Ayrıca yine şiir alanında şiir ve absent içkisi arasındaki bağlantıyı ortaya koyan ve Belçikalı sembolistlerin Ahmet Haşim üzerindeki etkisini yazıya döken makaleler de unutulmamalı. Stalin'in dil sorununa da el atıp oluşturduğu görüşler Marksizm ve Dil adlı makalede işlenmiş. Periyodik yazılarda 80 kuşağı şiiri üzerine Ahmer Erhan sayfalara taşınıyor, İsmail Uyaroğlu bu sefer öykü tadında bir metin ortaya koyuyor, sinemada yönetmen müzisyen birlikteliğinde Arabistanlı Lawrence, Dr Jivago gibi filmlere imza atan David Lean ile Maurice Jarre örneği inceleniyor. Şairin Niyeti-Okurun niyeti köşesinde Mustafa Fırat'ın bir şiiri yine Baki Ayhan T tarafından yorumlanıyor. 

*** (Devrim Bağman)

aynı yatağın
iki ayrı tarafındayız
sen cama yakınsın
ben kapıya
uçacaksın bıraksam
kanatların var senin
gitmek harcım değil benim
farkındayız ikimiz de
bakıyoruz açık kapıya

Hiç


Maalesef ana akım dergilerde ürünlerini sergileme fırsatı bulamayan grafikerler alternatif edebiyat dergilerini güçlendiren büyüten dalganın bir parçası olmayı başarabiliyorlar. Bu dergiyi de almamın bir sebebi kapak resmiyse ki arkadaki örnek de gayet şık, diğeri de Halikarnas Balıkçısını konuk almaları. Gayet mütevazi derginin bir diğer özelliği ise kısıtlı kadrosunun çoğunun kadınlardan oluşması. Kurgusal olarak yayımlanan öyküler en azından benim dikkatimi o kadar da celp etmese de yazarların dile hakimiyeti oldukça belirgin. Dergi aynı zamanda inceleme yazılarına da yer veriyor. Varlık sorununu inceleyen yazı felsefe içinde kaybolmaktan ziyade estetiğe başvuruyor. Yazı yine de divan edebiyatından örnekler verecek kadar bir derinlik sergilemeyi ihmal etmiyor. Halikarnas Balıkçısı eserleri bazında bir incelemeye tabi tutulmakla beraber çok sayıda öykü kitabının bir romana göre analizinin yapılmasının zorluğu yazının vuruculuğunu bir nebze etkiliyor. Bununla birlikte deniz ile, Bodrum ile Cevat Şakir Kabaağaçlı arasındaki tutkuyu hissedebilmemiz mümkün. Bodrum'a sürgün edilmesi dillendirilmekle beraber sebebi ve yazarın Anadolucu fikriyatı es geçilen başlıklar. Halikarnas Balıkçısının Aganta Burina Burinata adlı romanından alınan bir paragraf üzerinden yayın kurulundaki isimler bir öykü oluşturmuşlar. Tutarlı olduğunu söylemek zor olmakla beraber hangi yazarın nasıl bir kaleme sahip olduğunu görebilmek için güzel bir fırsat. Bu arada bu öykünün karşısındaki sayfada bulunan ve vesikalık bir resimden faydalanılan portreye bayıldım. İnceleme yazıları Rayiha yani koku üzerine bir yazıyla ve aşk derdiyle aldatma yoluna giren kadınları konu alan kitapları inceleyen Sevme Tutkusu ismindeki yazıyla ve Theodoros Angelopoulos'un filminden ilhamlanarak yazılan bir denemeyle devam ediyor. Şiir olarak ise Cahit Külebi'nin ünlü İstanbul şiiri ve Artvinli bir çobanın şiiri sayfalarda yer bulmuş. Yani aslında yeni ürün olarak şiire yer verilmemiş. Siyaset olarak da farklı düşüncelere sahip yazar ve şairlere aynı yazıda bile yer verebilen eklektizm, sergileyen ya da o ılımlılıkta, yine de divan edebiyatı gibi daha çok muhafazakarların ilgi alanına giren bir duyarlılık sergileyen estetik ağırlıklı bir görüşe sahiplermiş gibime geldi ki tek sayıda bunu anlayıp adlandırabilmek güç. 



9 Ağustos 2015 Pazar

Karayazı #1..16 , Kuzgun #3-4-5, UP # XIV5


Karayazı


İlk 16 sayısını okuma imkanı bulduğum şiir ağırlıklı edebiyat dergisi Karayazı, şiir anlayışını ikinci yeniyi de içerip kerteriz noktası alarak modern şiirin tuğla koyucusu olma yolunda hedef çizmekle beraber bir kaç yıldır yayınlanma imkanı bulamamasına baktığımızda kalıcı olamadıklarına dair bir yorum getirmek mümkün. Modern şiirde adını duyurmuş olan diğer bir dergi Heves ile ikinci yeni akımı üzerinden sık sık polemik yazısına yer veriliyor. Şiir üzerine kuramsal yazılar şiir örnekleri kadar yer kaplıyor. Bu yazıları Ersun Çıplak gibi isimler kaleme aldığı kadar tercüme makaleler de sayfalarda yer buluyor. Elbette kuramsal yazılar sadece şiir üzerine odaklanmamış. Bir noktadan sonra dergi kendi içinde daralmaya yaşamaya başladığında içerik kısa öykü çevirileri ile zenginleştiriliyor. Bu sayede sadece şairlere, yazarlara yönelik gibi duran yayın politikasının ağırlığı kırılıyor. Sık sık şiirleri yayınlanan sisimler şunlardan oluşuyor: Osman Erkan, Salim Nacar, Ersun Çıplak, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Feriz Şahin, Necmi Zeka, Talip Nacar, Cuma Duymaz, Enis Akın, Öktem Tepe.


Kuzgun


Kuzgun bildiğiniz gibi, ama ufak tefek değişiklikler mevcut.
Üçüncü sayı Ceyhun Atuf Kansu yazısı ile açılıyor. Ian McGewan'ın bir öyküsüne ve kısa bir röportajına yer verilmiş. Kitapsız kalmış metinler köşesinde 3. sayıda Nurullah Ataç, 4. sayıda Reşat Nuri Güntekin ve 5. sayıda Peyami Safa makaleleriyle konuk edilmiş.
Son sayılarda öyküler de ağırlıkla yer bulabilmiş sayfalarda. Ayrıca sivil toplum kuruluşları ve projeleri ile ilgili tanıtım yazıları ve röportajlar ortaya konmuş: Burdur gölünün kurumasını önlemek için toplumsal duyarlılığı artırıcı çalışmalar, Tohum Otizm Vakfı üçüncü sayıda, Pozitif Yaşam Derneği 4. sayıda ve Yaşam Bellek Özgürlük Derneği 5. sayıda tanıtılıyor.
Dördüncü sayıya damgasını vuran isim sayfalarında sıkça örneklerine yer verilen modern heykeltraş Antony Gormley söyleşisi oluyor. Söyleşiler şiir alanında ürün veren Ve yayınevi editörü Kenan Yücel ile devam ediyor. Metinlerarasılık ölçütünde Cemal Süreya'nın şiirlerinin irdelendiği bir araştırma yazısı öne çıkmakta.
Beşinci sayının açılışı ise hayata şu günlerde gözlerini kapamış olan B.B.King ile yapılmış oldukça doyurucu bir söyleşi ile yapıyor. İranlı şair Ahmed Şamlu'nun iki şiirinin tercümesine yer verilmiş. Dergide eksik kalan kuramsal tarafa Hayati Baki, Şairin Zihin Temrinleri ismindeki makalesiyle müdahale ediyor. Sadece Kuzgun'da değil diğer dergilerde de eksik kaldığını düşündüğüm ki bir ölçüde bu görevi gazete eklerine bırakıyorlar sanırım, kitap değerlendirme ve eleştirilerine de tek sayfa da olsa bir müdahale söz konusu. Umarım periyodik olarak bu konuya eğilirler. Diğer bir yenilik ise genç şairlerin ilk şiirlerini yayınlamaya başlamaları oluyor.

Bir Tuhaf İnsandayız / Veysel Çolak

Deprem olacak, insanlar yıkılacak önce
çatlamış ilişkilerin içine düşülecek bir bir.

Yüzü çamura dönüşüyor yaşayanların
sis kalınlaşıyor, yollar açık, herkesin bir gideni var
ama içi ateş dolu geleni olmayanın.

Korkaktınız, zordu sizin için verdiği sözü tutmak
bildim yalanı, kırdım, kırıldım, yaşadım ne varsa
bir saçak altında kalbimi kustum
bir haydut olup saldırdım kendime
bir ada'yım şimdi, suyun altında kalmış
dört bir yanım sizden oluşan boşluk
dalgalar coşkun, fırtına uyarıcı
belki de iyileştirir beni sudaki tuz.

Hep güzel şeyler düşündüm sizin için
bilseniz ağlarsınız. Gecikmiş biri gibi orada kalırsınız gene de
genişler uzaklığınız, üstünüzde göç eden turnaların gölgesi

Kafka'nın böceği çırak sayılır, başlamış büyük oyun
derindeki kurt ona buna dönüşmüş
kentlere sığmıyor hiçbiri, katillerin dünyasındayız
ağaçlar hızla kuruyor, açan çiçekler yok
boğulmuş akvaryumdaki balık
aynalar hala yalancı, hiç kimse üzgün değil üstelik.

Asitle bir mermere yazıyorum bunları

Biri gelince kapıyı aralık bırakın
nasıl olsa sizi yiyecek bir tuhaf insandayız
isteyince kolayca gidebilsin, sırada başkaları var.


UP


Franz Kafka ve böceği temalı kapak karşılıyor bizleri. Walter Benjamin'in Kafka Üzerine adlı eserine ek olarak da yayınlanacak Kafka Efekt ismindeki ilginç eleştirinin yanısıra, Kafka'nın biyografilerinde pek de görülmeyen gey ve Yahudi dindar arkadaşı Georg Mordechai Langer üzerine yine enteresan yazı kapak temasının altını dolduruyor. Stalin zamanında kapatılan devrimci Rus sanat okulu WChUTEMAS üzerine özellikle aramıyorsanız başka bir yerde okuma imkanı bulamayacağınız hayli detaylı bir araştırma yazısı dergiyi emsallerinden farklı kılmaya devam ediyor. Devam eden şeylerden biri de Derrida'nın söyleşileri. Bu sefer jazz'ın ünlü isimlerinden Ornette Coleman misafir edilmiş.





19 Temmuz 2015 Pazar

Aktüel Arkeoloji #46 , UP XIV4, Meçhul #11, Gard #13

Aktüel Arkeoloji


Dosya konularına göre ara ara takip ettiğim bu iki aylık dergi aynı zamanda uzmanlar eşliğinde kazı buluntu ören yerleri ve müzelere biraz pahalıca turlar da düzenliyor. Meraklısına duyurulur, yoksa bu sayının da kapak konusu olan Göbeklitepe'ye ya da çok sapa yerlerde kalan Çatalhöyük'e ve ya Hitit kentlerine nasıl yolculuk yapıp layıkıyla bilgi alacaksınız, değil mi? Beklenmedik bir zamanda hayatını kaybeden ve kesinlikle çabalarından dolayı isminin bir müzeye akademiye vs.. verilmesi gerektiğine inandığım Klaus Schmidt'e de adanan sayıda son yılların en büyük keşfi hakkında bilgisi olmayanların fikir sahibi olmalarına imkan tanıyan yazılar mevcut. Zaten konuya az çok ilgili kişiler için de yeni materyaller bulunuyor. Örneğin Göbeklitepe'nin hemen yakınlarında boyut olarak onu da geçen Karahan Tepe başta olmak üzere irili ufaklı pek çok neolitik yerin hala gün yüzüne çıkmayı beklediğini ya da statü olarak ilkel toplumlarda şenliklerin önemi ve bunun Göbeklitepe üzerinde tesiri gibi. Peki bu Göbeklitepe ne kardeşim diyorsanız şöyle özetleyeyim. Genel kabul gören teori şu şekildeydi: Önce insanlar tarım yapmaya başlayıp fazla ürün elde ettiler. Ardından kurumsal din ortaya çıktı. Göbeklitepe'de keşfedilen ve boyu 5 metreyi bulan T şeklinde üzerleri vahşi hayvan desenli dikilitaşların etrafında şekillenen tapınak benzeri kompleksler ise o kadar eski bir tarihe denk düşüyor ki o dönem insanlar bırakın tarımı, yerleşik düzeni daha kilden çanak çömlek bile yapamıyorlardı. Taşı taştan yapma keskilerle kesiyorlardı. Avladığı ve topladığıyla doyuyordu. Yani önce ruhban sınıfı bulunan kurumsal bir din doğmuş ve hatta bu sınıfın ve ortak şenliklerin ihtiyacını karşılayabilmek amacıyla tarıma ve yerleşik düzene geçilmiş olabilir. Neolitik devrimin başlangıç yeri bu bölge olabilir kısacası.

UP


Haziran sayısı inanılmaz yanıltıcı bir kapak ile çıkmış. Marilyn Monroe üzerine iki sayfa yer tutan bir yazı haricinde bir şey bulmanız mümkün değil çünkü. Dergiyi tanımlayacak karakteristik köken olarak artık beatnik, avantgarde ve post yapısalcılığın isimlerini zikredebiliriz. Mimari ve mimari yazın da örneğin bu sayıda ekolojiye uyumlu prefabrik ev tasarımı ile ilgili bir makale ve Moholy-Nagy biyografisi vasıtasıyla her sayıda olduğu gibi kendine yer edinebilmesi farklı dutarlılıkta bir yayın politikasını işaret ediyor. Philip Lamantia'nın bir kaç şiiri üzerinden şiir anlayışı, Deleuze'un Filistin Araştırmaları dergisi editörü ile ilgili yaptığı söyleşi, Hunter S Thompson'un 11 Eylül olaylarından esinlenerek yazdığı Amerika'da Korku ve Nefret adlı makalesi, İvan Kudriashev portresi yine öne çıkan yazılar oluyor. Jörg Fauser'in iki, Vasili Kamenski'nin tek şiirine yer verilmiş. Nakarat ve Papağan'ın ikinci bölümü ise ilkine göre kesinlikle yaraya çok etkili bir şekilde tuzlu parmak basıyor. Ürün bazında ise bu sayının yeterliliği tartışılır.

Meçhul


Necip Fazıl kapaklı sayıyı almada tereddüt ettiğimi söylemekle başlamalıyım. Politik olarak eklektik bir seyir izleyen fanzin, şair konusunda takınılacak en mantıklı tavrı sahiplenerek beni pişman etmedi. Geçmişi ile karakteri ile Necip Fazıl'ı insan olarak bütün kimliğiyle yer verilerek hayatına bir pencere aralanıyor. Daha önce dediğim gibi kaynakları kısıtlı olsa bile dosya konusu edilen sanatçıların biyografilerine yer verilme tarzı oldukça hoşuma gidiyor. Bu yazılar kendisini sular seller gibi okutuyor doğrusu. Tiyatro yazısı olarak Balkon adlı bir Genet oyunu üzerine dolu dolu üç sayfa ayrılmış. Tiyatroyu pek sevmememe rağmen bu yazı da eleştirel analizi ile kendini okutmasını bildi. Seyahat köşesinde pusula bu sayıda Budapeşte'yi gösteriyor.

Gard


Çağdaş şiire bir türlü ısınamama rağmen eninde sonunda kendimi satın almaktan alıkoyamadığım bir fanzin bu. İnternet sitelerinde gördüğümüz gibi yayın çizgileri olan ciddi bir yayıncılık güdüyor Eskişehir kökenli fanzin. Ve bu çizgi maalesef bende ne mana ne de hissiyat uyandırıyor. Diğer yandan ufak tefek tam ceplik baskısını görünce kendimi kasada üç teeleyi öderken bulubuluveriyorum. Şiirlerine yer verilen isimler Neslihan Yalman, Mahir Karayazı, erenokur, Alptuğ Topaktaş,Özgür Balaban, Enes Taşbaşı, Onur Sakarya, Anıl Cihan, Erkan Karakiraz, Büşra Akova, Ekin Metin Sözüpek, Umut Durmuşoğlu, İlayda Vurdum, Buğra Giritlioğlu, Elif Karık, Emre Küçükoğlu. Bu kalabalık kadroya çeviri şiirleriyle Saghi Ghahraman, Dylan Thomas, Tikhon Vasileviç Çurilin, Gina Myers ve Taslima Nasreen da katılıyor. Gördüğünüz gibi tamamiyle bir ürün dergisi hüviyetinde yayınlanmakta.

şiir yazıyor musun dediler, bıçak çektim

birazdan en rütbeli yerlerinizden ısıracak tanrı

yepegyegenigi / buğra giritlioğlu


yetti
kafa ütüledi hayat
beyin kıvrımı(f)önledi

tekrar kıvrılsın
kıvırtayım

..istiyorum...

yepegyegenigi dilli yepegyegenigi birini

apaç bir kuguş yavrusu gibi

bakayım ağzının içine
kapayım ağzından dilini



kıymetlimiz, merhum (saghi ghakraman)



açıyoruz pencereyi
serin hava dolanıyor içerde
göz kırpıyor, merhum kıymetlimiz
esinti dolduruyor odayı
titriyoruz biz
kıymetlimiz,merhum, uzanıyor yatakta
odanın köşesinde
en uzak köşesinde odanın

aklar giydirdik ona
ak çarşafı çenesine dek çektik
bacakları soğuktan ürperiyor
saçlarını ördük
yüzünün iki yanına
saldık yastığına

yola bakan
pencereyi de açıyoruz

serinlik serinlik üstüne
biraz biraz
morarıyor merhum kıymetlimiz
çarşafı çekiyoruz az yukarı
entariyi sıyırıyoruz az yukarı
aralayıp bacaklarını, duhul ediyoruz ona biz
sonra çıkıp
düzeltip elbiseyi
düzeltip çarşafı
oturuveriyoruz

şişmeye başlıyor, ağırdan, merhum kıymetlimiz
çarşaf yükseliyor biraz biraz
aralayıp bacaklarını
çocuklarımızı alıyoruz rahminden
bacaklarını düzeltiyoruz
çarşafı düzeltiyoruz
soğuktan ürperiyor merhum kıymetlimiz
ürperiyor çocuklar
çay içiyoruz biz

pencereyi kapıyoruz
pencereyi açıyoruz
salıyoruz çocuklarımızı
uğultuyla akan sokağın kucağına
çay içiyoruz
kıymetlimiz, merhum,
pek kıymetlimiz
sokuluyoruz ona
çarşafı çekiyoruz az yukarı
entariyi sıyırıyoruz az yukarı
aralayıp bacaklarını, duhul ediyoruz ona biz

14 Haziran 2015 Pazar

Düşünbil # 46, Aç Yazı # 1, Peyniraltı Edebiyatı # 25, UP # XIV3, Meçhul # 10

Düşünbil

Quantum üzerine yayımladıkları son sayıdan önceki dosya konusu Din idi sözkonusu bilim ve düşün dergisinin. Aktif pozitivist bir tutumu yansıtan makalelerin çoğu dine dayalı şiddetin kaynağına bizzat dinlerin kendilerini ontolojik olarak neden gösteriyor. Hatta kimi makaleler Marx'ın dinin sönümlenmesi düşüncesini yumuşak buluyor. Bu sebeple açıkçası, dini, dindarı, kültürel inançlıyı, köktendinciyi, köktenci teröristi birbiriyle karıştırıp eşitlenmesinden ya da farklılıkların basitleştirilmesinden pek hazzetmedim. Açıkçası ben benim ama Je Suis Charlie'den çok herhalde Je Suis Ahmed derdim. Charlie Hebdo yazarları çizerlerinin yanısıra Freud ile Marx etrafında şekilleniyor bu makalelerin çoğu. Kapak konusu dışında da dergi, ütopya kavramı, Hint kültürü, cinsiyetçilik ve Freud, Marx ile Kierkegaar üzerine karşılaştırma içeren yazıları sayfalarına taşıyor.

Aç Yazı

İlginç işlere imza atan Norgunk yayınevinin yılda üç kez yayımlanan şiir ağırlıklı dergisi güzel bir tasarıma sahip. Ortasında Rene Char'ın şiirinin aslını yeşil post-it gibi sayfalara entegre ederek bir renklendirme sağlanmış. Aslında sayfalara hakim soluk beyazlık daha da bir renklendirilebilse şık olurmuş. Ahmet Soysal'ın ve Enis Batur'un Dağlarca üzerine yazılarıyla açılıyor dergi. Can Alkor, Lale Müldür, Rene Char, Enis Batur, Eugenio Montale, Gonca Özmen, Andre du Bouchet, Ufuk Üsterman, Henri Michaux şiirleri ile yer buluyor sayfalarda. İki adet de şiir üzerine yazı yer alıyor. Ayrıca fotoğraf ve ilüstrasyonlara yer verilmiş. Derginin isminden de anlaşılacağı gibi düşünmeye sevk eden modern tarzda bir şiir anlayışıyla Dağlarca'nın izinden gidiyorlar.


Sonuncu Yunus  / Enis Batur

"Beni burada balinamın beklediğini
kimse bilmiyor" diye bitiriyor defterine
yazdığı son metinlerinden biri. Altta
bir tarih, okunmuyor. Onun da altında
yer belirtkesi: Yunus sokak, Yunus oteli,
oda numarası iki."Yalnız mısınız?"
diye sormuş resepsiyondaki yaşlı kadın,
"hem de nasıl" yanıtını vermiş. Gece,
odasına girip kapıyı kapattığında ışığı
yakmamış, çantasını yere koyduktan
sonra dosdoğru yatağa uzanmış sırtüstü,
içinde kabaran denizden dev bir huzur
dalgası sökün etmiş ve alıp onu en son
uykusuna götürmek için bir anda yutmuş.

Meçhul


Meçhul'un onuncu sayısı Ahmed Arif'i kapağına taşınmış. Dolayısıyla ilk sayfaları kapsayan yazıların da şairin dramatik hayatını konu alması tesadüf değil. Şiirlerinden örneklerle şairin hayatı betimleniyor. Fanzinin sürprizi ise şairin oğlu Filinta Önal ile söyleşi yapılması.  Dahası sohbetin odağında Ahmet Arif olmakla beraber Filinta Önal'ın da heykelcilik ağırlıklı sanat üzerine kendini ifade etmesinin teşvik edilmesi, sıkıntılı tekdüze röportajcılığın önüne geçmiş. Seyahat köşesi Floransa'yı anlatıyor. Alihan Varkan'ın Elçi başlığını taşıyan yazısı ikinci bölümüyle sonlanıyor. Son sayfaya tarihin yapraklarında unutulan Yaşar Nezihe Bükülmez'in hayatını ve 1 Mayıs başlıklı şiirini taşıyarak güzel bir farkındalık ve farklılık yaratıyorlar.

UP


Kapak sayfasını, çok beğendiğim Björk süslüyor bu sayıda. Son albümü üzerine samimi bir söyleşiye yerilmekle beraber yetmedi diyebilirim benim gibi birine. Yine kadın müzisyenlerden Sonic Youth kadrosundaki Kim Gordon üzerine detaylı bir söyleşi/makale yer alıyor. Şenol Erdoğan Nakarat ve Papağan ismindeki ilginç bir deneme yazmış. Şiir veya şiirimsi metin olarak sayfalara Diane di Prima, Jack Kerouac, Selcan Peksan, Devrim Altıkulaç, Gennadiy Aygi, Ayşe Özlem Elçi, Emra Aydın sızmış. Selcan Peksan'a dikkat diyorum. Mimari üzerine yazılan makalelerden biri , orak çekiçli mutfak fabrikası oldukça bilgilendiriciydi. Alper Çeker'in yazılarından zaten hoşlanıyorum, bir de ironide zirve yapan Yusuf Ünal, Yemek Aşkı ismindeki yazısı ile katılmış, ortalık şenlenmiş güzel olmuş. Şöyle başlıyor yazı:

Bazen günlerce aynı noktaya bakabiliyorum sevgili okuyucu. Gözümü dahi kırpmadan o kadar güzel aynı noktaya bakabiliyorum ki, inanır mısınız bilmem ama bu denli başarılı şekilde saatlerce aynı noktaya bakabilmeme hiç tevazu göstermeden yaptığım şeye duyduğum hayranlık ile bir o kadar daha bakıyorum..

Peyniraltı Edebiyatı




Peyniraltı Edebiyatı geçen ayki sayısını ünlü öykücü ve oyun yazarı Çehov'a ayırdı. On sayfa kadarını. Kütüphanemde Vişne Bahçesi duruyor, en kısa sürede yani bir sene içinde bitireceğimi düşünüyorum. Çehov ile ilgili yazılar Erdal Öz, eski bir yazı alıntılanmış, Emre Kundakçı, Erhan Kıvanç, Nabokov (tercüme) ve Elif Benan Tüfekçi tarafından kaleme alınmış. Bu sayıda yer verilen şairler ise Kerem Advan, Serhan Oktay, Alp Yenibalcı, Bora Cem Özay, Hafize Çıvkın, Ali İhsan Bayır, Berk Nursal, Berker Berki, İsmail Sertaç Yılmaz, Buğra Giritlioğlu, Neslihan Yalman ve İbrahim Serhat. Çok, değil mi? Bazı isimler sürekli hale gelirken çoğu yeni yeni sayfalarda yer alma şansı buluyor. Ama o uzun şiirler, epik değilse eğer hiç okuyamıyorum ama ben onları. Basılan öykülerden Umut Tugay Temel'in Bir Arap'ı Öldürmeye Giriş:101 ki kurgu ile isim ve arabaşlıkları hiç anlamadım, Koray Koral'ın Acı Deniz, Onur Güzeldiyar'ın Barbarlık Çağı Hikayeleri, Emirhan Burak Aydın'ın Hayalet Gözlerinle sürekleyici ve garip kurgularıyla hoşuma giden parçalar oldu ki bir sayı için gayet iyi bir rakama tekabül ediyor. Alp Yenibalcı'nın Action Man adını taşıyan şiiri farklılığıyla dikkat çekse de uzunluğu sebebiyle buraya taşıyamacağım. Farklı kulvarda yer alan aşağıdaki şiir ile idare edebiliriz artık.

Korku/Sevi (Buğra Giritlioğlu)

ölümden değil
ölümlülüğümden korktum ben hep

daha doğrusu
ölümden korktuğumu sanırlar
en doğrusu
yaşamı sevdiğimi anlarlar diye

korktum:

sarılıverir kurtarıverir ölümsüzleştiriveririz diye
biriyle
birbirimizi

ama sonunda da hep saldım içimdeki
şıpsevdi köpeği
donukluk kulübemden, normallik bahçemden dışarı

gene gitti buldu işte peşinden koşup havlayacak en olmadık birini:
yeni sahibini

sevdim onu
güldüm ettim
belli ettim
ama nafile

ben de
haykırıp
huy kurutup
düzyazıya geçtim

düz görünce yazıyı
geçti sandık
ben de o da
şıpsevip şıpunuttu
dedik

amma velakin sonra
telesekreterindeki mesajımda
titrek sesim
ele verdi beni:

meğer seviyormuşum hala





22 Mayıs 2015 Cuma

Marşandiz # 8, Peyniraltı Edebiyatı # 24, UP XIV2, Meçhul #9, Karazin #2

Marşandiz


Gerçeklerle arası iyi olmayan fanzin sloganını benimseyen yayın mizanpajı ve tabi ki kapak çizimleri ile dikkat çekiyor. Hatta benim için dergiyi satın almamda en büyük etken bu. Öykülerinde saf fantastik kurgudan ziyade büyülü gerçekçilik, gerçekçi büyücülük, postmodern zihin bulanıklığı, psikolojik kabusçuluk gibi akımlar sayfalarda boy gösteriyor. Bu sayının başlangıcında küçük İskender şiiriyle destekte bulunuyor. 28 sahifenin yarısını kaplayan şiirler arasında diğer öne çıkan ise Boş Sırada Kan Lekesi ile Şakir Özüdoğru'nun şiiri oluyor. Öyküler arasından ise açık ara fark ile Aksak Karabasanların Zifir Makinesi fantastiği, korkuyu, ironiyi buluşturarak diğerlerinin önüne geçmiş bulunuyor.

ACIKAYIP / küçük İskender

Bana da her şeyi başkaları anlattı cesede ulaşamadık
Gece gündüz ormanı aradık, uçurumlardan sarktık baktık
Bu koşturmada kardeşlerim öldü kucağımda
                          çok da arkadaş buldum
Elimdeki meşale binlerce ağacı tutuşturdu istemeden
Kapana basan da oldu, ayağı kopan da, gözü çıkan da
Allah'ı gören bile oldu ama o cesede ulaşamadık

Ona cesed demeyelim diye bağırdı arkalardan biri utandık
Hayat kilitli bir sandıktı biz anahtarını aramızda kaybettik
Gece gündüz uçurumları aradık, ormandan sarktık baktık
Başımız önde döndük gerisin geri yıllar sonra
Birimiz süt sağmaya gitti en sevdiği inekten
Birimiz kan sağdı kendi bedeninden

Şimdi düşünüyorum da onu nerede nasıl kaybettiler
Bizi halkını kaybeden insanlar diye tarihe kaydettiler

Peyniraltı Edebiyatı


Nihayet Didem Madak sayısı... Şair hakkında yazılan o güzel yazılar arasından özellikle Emre Kundakçı'nın ki söze vardıramadığım düşünceleri somut hale kısa ve öz bir formatta döktüğünden dolayı oldukça doyurucu geldi bana.  Yine şiirler ve hikayelerle dopdolu bir sayı. Bir kaç bana hitap eden hikaye içerse bile, işte bu dedirten bir örnekle karşılaşamadım maalesef.

SUDANUCUZYAZI / Furkan Özdoğan

sakin göllerin kuğusu ya da yarılan ekmeğin buğusu olmak ya da olmamak;
işte bütün mesela bu!
mesela;
kapı aynı, sesi aynı. duvarların rengi aynı..
bu da bütün.
büttük yani bi yerde, kavuşukken de büttük ayruk üken de..
yolyordam
zamanmekan
çaysigara
rövoşatagol
imankuran
her biri ayrı ayrı önemsiz.
önemsizliklerin bütünü benim bahsemediğim de.
dilimi sağa büktürememeyebilen her ne ise,
yola çıkarabilen yahut yoldan ayırabilebilen bile aynı şey hani..

onca bokluktan gram etkilenemeyen, aynadan götüne bakan, sevgilisi hediye almadı diye ağlayan, jölesi tükenince isyan çıkaran, korkak nice gençlerimizi yetiştiren yüce aileleri ve onların yakın çevreleri ve inandıkları ve inanamadıkları ve anladıkları ve anlatamadıklarım;
bakamayınca göremezsiniz elbet,
göremeyince de anlayamazsınız,
anlayamayınca da kurşuna dizmez misiniz?
lütfen bunu yapmaz mısınız?
inançlı iseniz Allah aşkına bunu yapmaz mısınız?
değil iseniz insanlık namına bunu yapamayabilir misiniz?
rica ederim bi gider misiniz yahut bi bırakır mısınız?
bi konuşmaz mısınız?
bi anlamadan etmez misiniz?
bir cevap vermeye,
bir kötü yola başvurmaya,
bir daha anlamamaya kalkmaz mısınız?


“ceylan gözlerine kurban olduğum,
tanrı selamını almaz mısınız?
mevlam sizi süs için mi yaratmış?
gel demedikçe gelmez misiniz?"

İNSANIN ÜÇ KITASI /İsmail Sertaç Yılmaz

I.Kıta Ruh

ruhumun, üzerinde tepiştiği birinci ada/bak şunun arasından su aksa buraya geyikler iner/ben bunların eteğinde uykuya dalmış ailesiz bir ayıyım/türümün son örneği olduğuma birçok konuda ikna etti beni insanlık/parmaklarımın üzerinde yürüyerek ben de terk ederim aslında kendimi/ama kış gelir yaz gelir/kendimde kalmak tanrı ile kul arasında kalmaktan iyidir.

içimde güzel çiçeklere dair köşeler var/devrimi tetikleyecek nitelikte düşünceler de yok değil/oturup/üşenmeden dünyadaki herkes için eskimiş bütün kotları kese kese şorta çevirmeli/
başka bir yola çıkan yollara topuklamalı/akarsuları denizlere kauşturacak aşklar yaratmalı/denizleri falezler konusunda ikna etmeli/yunusları başkomutan ilan etmeli/
kahkahayı silaha seksi kalkana çevirmeli/gibi şeyler geçiyor içimden /trenler de atlar da geçiyor/
bende dünyayı iyi edecek bir eylem yok./ama/sakinim
budümnyanın her şeyi kabul etme gibi bir bayağılığı vardır.

II.Kıta Kendi

insandan başka yokuş yoktur/kendi içine uzanırken eğil/
palavra sıkıyorum be kendime/
bir bel ağrısıyım ben./

sen hiç işemeye yer aradın mı hayalarını sıka sıka./
bak ruhunu bu duruma sokma dişlerini sıka sıka/
olduğun yere işe, olduğun yere bağlanma/
ruhun dişi yoktur,sıksan da kaçar/çünkü gidenler hiçbir şeyi değiştirmek için arzu duymazlar/
özellikle kendini.
sıkma canını cengaver!/bir yerlere gidemeyeceğini yolda öğrenirsin
ve yol zaten hiç bir yere varamama eylemidir de.

ne diyecektim kendime ben/unutuyorum ama sıkıntısı kalıyor/
o kalp terlemesi çarpınıtsı yavaşlıyor şimdi/yangın sönüyor ve beynim dumanaltı/
aklımda sönmüş hatıralar/bu belleğe ben kendim işedim.
siz sıçtınız.

III.Kıta Bellek

ben bunları denize atmayı seviyorum/neleri dedi
dedim kendimi,ruhumu ve belleğimi/ben üç kıtadan oluşan bir atlasım
dedi sence benim atlasım kaç kıtadandır./dedim sen bence ayrılmış olduğum yerlerin
içini dolduran çok hoş bir denizsin/dedi denizin hoşu nasıl olur/
dedim kaçmak isteyenin yolculuğu/yüzmek isteyenin huzuru/boğulmak isteyenin mağarası
dedim akıllanmayanın dalgası/hayal kırıklığına uğrayanın vefalı dostu/
unutmaya kalkışanın üzerinde uzandığı güzel bir orospu olunca olur.
sonra suratına çevirdim kafamı/dedim gözünde göz seker senin.
dedi kaç seker gözün?/dedim benim sekmez.

dedi sen çok kötü bir karaktersin/
dedim hayır,sen çok kötü bir okuyucusun./
dedi sen çok kötü hatırlıyorsun/
dedim hayır, ben iyi bir unutkanım./
ama hatırlamak yürümek kadar masum bir eylem değildir.

UP


Bu sayının kapağını sanatsal saiklerle oynadığı filmler sayesinde porno yıldızı olan , olmuş yada) Sasha Grey süslüyor. İç sayfalarda Sasha'nın yine sanat projesi olarak müzik işlerine de bulaştığı gibi detayları öğrenebiliyor, bununla da kalmıyor yaptığı işlerle ilgili söyleşiyi hatmedebiliyorsunuz. Burroughs, Beckett, Proust ve Deleuze üzerine yazılan uzunca makale konseptinden ayrıklığın getirdiği yabancılaşmayı sindirdikten sonra ilginç bir hale bürünüyor. Diğer bir yazıda ise Jim Morrison ve Kurt Cobain'in şairliği irdeleniyor. Müzik köşesinde endüstriyel soundun isimlerinden Godflesh konuk edilmiş. Alper Çeker'in köşesi de tek sayfaya pekbirçok sıradışı bilgi ve yorumları sıkıştırarak ilgi çekiyor. Şiir olarak ise Nikolay Glazkov, Tuli Kupferberg, Lindita Ahmeti, Robert Duncan, Can Gox, Semih Yıldız, Taylan Taftaf, Jörg Fauser sayfalarda yer buluyor. Görüldüğü gibi çeviri ürünlerin sayısı bir hayli fazla.

sen bana,
damlar üzerinde dolaşan ruhlardan,
meçhul bilinmezlerden,
hiç sahip olmadığım güzelliklerden bahsediyorsun.
ben sana,
ışığı aç, diyorum.

Lindita Ahmeti

Meçhul


Meçhul'un geçen ayki dosyası benim de oldukça merak ettiğim ikinci yeniden etkilenmiş ve İslami duyarlılıkta bir şair olarak bilinen Cahit Zarifoğlu'na ayrılmış. Hayatı ve görüşleri mısra alıntılarıyla birlikte anlatan yazılar şairi daha çok bilmeyene tanıtmaya yönelik. İçinde tanıklıklar ve anekdotlar da barındırarak keyifli bir hale bürünüyor, bu yazılar. Zeynep Ulusoy'un fantastik hikayesi üçüncü bölüme ulaşmış, yavaş yavaş ben de ısınmaya başlıyorum kurguya. Seyahat köşesinde ise Berlin'e uğruyoruz bu sefer. Sınırlı sayfalara yine deneme, öykü ve şiir elverdiğince sığdırılmaya çalışılmış. Alihan Varkan peygamberlerin unutulan/unutturulan insani karakterlerini vurgulayan Elçi isimli denemesinin ilk bölümüyle alaka uyandırıyor.


Karazin


Edebiyat yarışmalarının günümüzde aldığı hali kıyasıya eleştiren makalelerle, çıkış yazısının altı dolduruluyor. Dosya konusu ile ilgili yazılar çeşitlendirilerek tartışma ortamı sağlansaymış daha iyi olurmuş diye düşünmemek elde değil yine de. Hikayelerden A.Kadir İnce'nin kaleminden çıkan Değişim ilgi çekici bir twist içeriyor. Fanzin'de sayıca fazlasıyla yer verilen şiirlerin işçiliği göze çarpıyor hemen. Onların arasından kapalı anlatımına rağmen beyin de ısrarla anlamlandırma dürtüsü yaratan Tan Doğan'ın şiirini alıntılıyorum.

SANA MASAL GELEN

ruhumu fırlattım göğe newton
sonrası seninle tanrı-doğa arasında

sonra tozlu ve puslu bir yolda
yürüyorum rüyamda:
borusunu üflüyor bir melek-bach çalıyor
bir 'mavi' geçiyor birden tenimden
terimi içiyor bir 'gonce gül'-ki kızıl
üç tel saçım lir ve ş'ir
antik bir sızı yüreğim gayr:
kış ve kuş
ve ne çok seviyorum o an bulutları -ey 'ışk'
üzüm ağacı her yanım-eksik ve esrik
hayyam'ım
bir dümya'ya düşüyorum bir yükseliyorum
ay'a -anam çaresiz
sonra bir ada bürünüyorum bir adada -ne
robinson ne cuma
kumlar yalıyor derdimi kumsalda-ah güneş
ah dalga
anılarım acısı yitik 'zaman'
üç maymun beynim-darwin sus
üç savaş yaşıyorum üç ölüm
bir sipere düşüyorum bir yükseliyorum
gayya'ya-babam çaresiz
borusunu üflüyor aynı melek-bach çalıyor
hala
bir 'beyaz' geçiyor birden teminden
yol bitiyor

ruhumu fırlattım göğe newton
öncesi benimle 'hayat' arasında