JOSE SARAMAGO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
JOSE SARAMAGO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2026 Pazartesi

Jose Saramago - İsa'ya Göre İncil

 Jose Saramago'yu ülkesinden sürgün eden yapıtıdır. Sonu belki aceleye getirilmese en iyi romanı da olabilirdi. Hazreti İsa'nın insan olarak ölümüne kadar olan hayatını mucizeleri ile birlikte kendince yorumlamış, yazar. Ne yaparsa yapsın, ne kadar direnirse dirensin Tanrı'nın ve ekürisi Şeytan'ın da dahili olduğu planlarında piyon olmanın ötesine geçemiyor, peygamber. Eleştirel ve sarkastik tutum tabi yobazların dikkatini hemen çekiyor. Dokuz yaşında kız çocuklarını satarlar, sesleri çıkmaz. Yurtlarda erkek çocuklarına tecavüz ederler, sus pus olurlar. Kasabalarda kız çocuklarına onlarca kişi iğfal eder, saklamaya çalışırlar. Ama kitap görünce kırmızı görmüş ineğe dönerler. Portekiz'in yobazlarından bahsediyorum canım... Noktalama işaretlerinden imtina ettiği zor tarzına rağmen hem sürükleyici hem de duyguları harekete geçiren böyle insani bir öykü ancak Saramago gibi ustaların kaleminden çıkar.

3 Ocak 2021 Pazar

Jose Saramago - Ölümlü Nesneler

İsmi üzerinde nesnelerden ilham alarak toplumsal eleştiriyi ironik dil cambazlığıyla harmanlayıp altı öyküyü okuyucunun beğenisine sunuyor, usta yazar. Portekizli yazar dönemin baskıcı atmosferini karanlık bir sis gibi eserine yedirmiş durumda. Öykülerin ortak noktasını bu teşkil ediyor. Fantastik unsurlar zaten yazarın başvurmaktan vazgeçemediği şeyler. İlk öyküde tahtakurularının basit bir sandalye üzerinden bir diktatöre karşı kurdukları komplonun ortağı gibi hissetmekten alıkoyamıyoruz kendimizi. Benzin ambargosu altındaki bir kentte  benzin bağımlısı çılgın bir arabanın  sürücüsünü rehin aldığı diğer bir hikayede sürücünün başkalarının yargılarından çekinerek işleri daha da sarpa sardırmasına tanık oluyoruz. Bir hükümdarın yaşadığı ölüm korkusu sebebiyle yönettiği ülkedeki tüm mezarlıkları görmeyeceği şekilde duvarlarla örülü başka bir yere taşıması orada yeniden hayatın filizlenmesine sebep olacak ve bu nafile çaba hükümdarı ölümün pençelerinden tabiki kurtaramayacak. Bu da üçüncü hikaye oluyor. Nesneler adına taşıyan eserdeki en uzun hikayede nesnelerin yavaş yavaş ortadan kaybolduğu tüketim odaklı distopik bir ülkeye yolculuk yapıyoruz. İnsanlar bir daha asla nesnelerin yerine konmayacak. Sentor isimli öykü  varoluşçu ve bireysel örüntüsü ile eserin en dokunaklılarından biri. At ve insan olarak kişilik bölünmesi yaşayan ve türünün tek hayatta kalanı sentor (centaur), doğduğu topraklara dönerken insanlar tarafından uğradığı tacizlerden hayatını korumaya çalışıyor. Bir kaç sayfadan oluşan son hikaye ise umudun ve sevginin hiç bir zaman yok olmayacağını hatırlatan bir nişane.

13 Eylül 2020 Pazar

Jose Saramago - Filin Yolculuğu

 


Hedefe, amaca odaklananların belki de burun kıvaracağı bu Saramago kitabına aslında her şeyin, hayatın kendisinin bir yolculuk olduğu kabullenişiyle başlanıldığında hakettiği değerini anlayacağımızı söylemek mümkün. Portekiz kralı kuzeni Avusturya arşidüküne Hindistan'dan gelen fili onun bakıcısı Subhro ile birlikte hediye eder. Yıl 1500'ler. File erzakları taşıyan hizmetkarlar ve askeri bir birlik eşlik eder. Din, politika ve insan doğası bu seyahat esnasında yazarın eleştiri ve alay konusu edeceği hususlar. Tabi yazar bugünün (bu yüzyılın desek) bilgisiyle donanmış ve bunu sergilemekten çekinmiyor. Kesinlikle okuması keyifli ve tam bir Saramago kitabı. Yine de bence bir başyapıt beklentisine girmemek lazım.

8 Ocak 2020 Çarşamba

Jose Saramago - Görmek

Körlük ile uzaktan bağlantısı olsa da ayrı okumaya elverişli bu eserini pek çok sevdiğimi söyleyebilmek zor, yazarın. Bayağı bir süre de elimde süründü. İçgüdüsel bir şekilde başkent halkının çoğunun boş oy kullanmasına deliren merkezi hükümetin aldığı absürt kararların ne kadar aşırıya varabileceğine tanık olmak için roman okumaya ne kadar gerek var ki? Olağan bir durum değil mi tüm dünyada?

1 Nisan 2019 Pazartesi

Jose Saramago - Körlük

Sadece yazarın kendine özgü yazı tarzı değil karanlık konusu da bu okumayı oldukça güçleştiriyor. Karanlık demişken herkese sirayet eden süt beyazı bir körlük bu. İnsan doğasının nasıl vahşileşmeye yatkın olduğunu Sineklerin Tanrısı'nda olduğu gibi iliklerimizde hissediyoruz. Kişi isimlerini dahi dışlayan yabancılaşma gibi öğelerle birlikte derin ve farklı yorumlamalara el vermekte kitabın konusu. Bir ülkede insanlar körleşmeye başlar, önce trafikte kalan bir adam, karısı, bu adama yardım ederken aklı çelinip arabasını çalan hırsız, güneş gözlüklü genç bir kız, ufak bir çocuk, göz doktoru ile başlayan salgın yöneticileri paniğe sürükler. Bir akıl hastanesine kapatılırlar ve aralarına yüzlerce katılım olunca askerlerin aşağılamaları yerini körler arasında acımasızlığın hüküm sürdüğü bir şiddet ortamına bırakır. Birbirlerine kenetlenen bu ilk gruba kocasını yalnız bırakmama gayesiyle onların arasına katılmış olan göz doktorunun karısı önderlik eder. Yeri gelir kendini sorgular, yeri gelir gördüklerinden utanır. Belki de koca ülkede gözleri gören tek kişi odur ama bu durumu saklamak zorunda kalır. Farklı okumalar dedim ya, yazarın Marksist kimliği göz önünde bulundurulursa profesyonel kadroların öncülük ettiği ortodoks örgütleme türünün izlerini bile bulabiliriz. Uygarlığın çöküşüyle insanların kolaylıkla yabanileşebileceği vurgulanırken yine de bir örgütlülük sayesinde insanlığını koruyabileceği aktarılmakta. Hümanizm mi tartışılır. Peki insanlar tekrar görmeye başlayacak mı? Onu da bu çarpıcı romanı okuyunca öğreneceksiniz.

1 Eylül 2017 Cuma

Jose Saramago - Bilinmeyen Adanın Öyküsü

Olimpos-Kaş arasında kısa sürede bitirdiğim 58 sayfalık bu uzunca öykünün sayfalarında ayrıca basit ilüstrasyonlar da yer almakta. Yazarın tarzına göre kullandığı basit dil sanki daha gençlere yönelik yazılmış intibası uyandırıyor. Bununla birlikte diğer kitaplarında olduğu gibi sevgi ve hümanizmi paylaşmaktan burada da geri durmuyor, yazar. Dolayısıyla bana da bir miktar hafif gelmiş olabilir.
7 olur yedi buçuk olur, olur da olur.

Spoiler: Bir gün adamın teki kraldan bir gemi ister. Bilinmeyen adayı bulmak olarak belirttiği amacı saçma bulunsa da artık dırdırından bıkan kral isteğini karşılar. Kulak misafiri olan saraydaki hizmetçi kadın da burada sarayla uğraşmaktan bıktım, şu gemide çalışayım bundan sonra deyip adamın peşine takılır. Böyle bir macera peşine düşecek tayfa bulmakta zorlanan adam, burnunun ucundaki mutluluğun sonunda farkına varır. Kadın da öyle, anladınız siz onu. Geminin ismini Bilinmeyen Ada koyup mutlu mesut yaşarlar.

28 Ağustos 2015 Cuma

Jose Saramago - Yitik Adanın Öyküsü

Hikaye bir anlamda Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'a benzediği için o seviyede beni sarsmadıysa da yazım dilindeki acayip hinlikler ağızda diğer romanına kıyasla çok leziz tatlar bırakıyor. İspanya ve Portekiz'in olduğu İber yarım adasının bir gün ansızın kıtadan koptuğunu ve okyanus içinde bir gezintiye çıktığını düşünün. Buna yaptıkları eylemlerle sebep olduğuna inanan bir grup insanın yollarının kesişmesini anlatıyor kitap. Bir yandan alışık olduğumuz gibi bürokratlar, politikacılar, bilim adamları ve medya mensuplarının bu fenomenin gündelik hayata yansımaları konusunda bocalamalarını okurken arkadaş olup gezgin hayatı sürdürmeye başlayan bu grupla birlikte aşkın ve ölümün yeniden tanımlanmasına tanık oluyoruz. İber adası okyanusta sürüklenirken hayat bir şekilde tüm tecrübeleri ile devam ediyor, kalanıyla gideniyle. Hem ada yolculuğunu sürdürüyor hem de insanoğlu.

13 Temmuz 2014 Pazar

Jose Saramago - Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş

Ertesi gün hiç kimse ölmedi.
Başlangıç ve bitiş cümlesi aynı olan bir kitap yokluktan gelip yokluğa dönen insanoğlunun hayatının bir özeti gibi. Yolculuk asıldır. Kendine has yazım tercihiyle dikkat çeken bu çalışma aslında ölümün ortadan kalkmasının toplumsal hayata etkilerini ve politik sosyolojik yansımalarını konu alan bir bölümle açılıyor ve sonrasında sorumlu olduğu ülkede ölümü bir süreliğine tatile çıkartan ölüm meleğinin sıradan bir ölümlünün hayatına müdahil olmasının irdelendiği ikinci bölümle başta sezinlemediğimiz bir noktada sonlanıyor. İronik yazım tekniği ölüm gibi kara bir konuyu okurken bile okuyucuyu gülümsetmeyi başarıyor. Zaten ölümün tatil edilmesiyle aslında ölümün kaçınılamayacak bir doğal süreç olduğu dolaylı yoldan anlatılmış oluyor. Hastalar, kaza geçirenler, ömrünü tamamlayıp ölemeyenler derin komalara giriyor. Önce hastaneler sonra huzurevleri dolup taşıyor. Sınır köylerinde yaşayan bir aile yaşlı babalarını ve ölü doğan bebeklerini komşu ülkeye taşıyarak ölüm lokavtının üzerinden gelmiş oluyor. Kısa süre sonra ise insanların bu yönde taleplerini karşılayan mafyatik bir işkolu bile doğuyor. İlk bölüm böyle absürt bir durum karşısında hükümet yetkililerinin bir o kadar mantık dahilinde tutmaya çalıştıkları önlem paketlerinin ardı ardına açılması ile devam ediyor. Ta ki ölüm'den gelen mektupla tırpanını tatile ayırmasının sebebinin insanların dur duraksız hayal ettikleri sonsuz yaşamın hiç de gıpta edilecek bir şey olmadığını gösterilmesine dek. Ölüm yine de insanların bir haksızlıkla karşı karşıya olduğunu kabul etmektedir. Ölecek herkese bir hafta öncesinden mektup gönderecek son anlarını eşiyle dostuyla helalleşerek geçirmesi sağlanacaktır ki bir süre sonra bu yeni uygulamanın insanları paranoyak hale getirdiği görülecektir. Ölüm kemikli elleriyle her zamanki gibi mektupları yazdığı bir günde çoktan göndermiş olduğu bir mektubun ilk kez geri geldiğini görür. Bu durumu araştırınca imkansız bir olayın gerçekleştiğini ve bir orkestra viyolonselcisinin bir senedir ölmemiş olduğunun farkına varır. Köpeğiyle yaşayan orta yaşlarda bu yalnız adamın ne özelliği vardır ki? Etkileyici bir kadın kisvesiyle adamın hayatına yavaş yavaş sızar. İzlemeye diğer yandan da kendini sorgulamaya başlar. Neticede insaniyet, duygu yani aşk mananın önüne geçer. Görev unutulur, belki de boşlanır. Ve,
Ertesi gün hiç kimse ölmedi.