BAUDRILLARD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BAUDRILLARD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2022 Salı

Jean Baudrillard - Tüketim Toplumu

 Yine de hakikat bu, ama uzun bir sürecin başındayız daha


Baudrillard yanlış anlaşılan, vaktinden önce bir şeyleri algılayabilen bu yüzden de yanlış anlaşılan belki de  hak ettiğinden az değer gören bir düşünce insanı. Simulakrlar ve Simulasyon kitabı kadar popüler bu eserini okurken felsefecilerin etkisinin  ne kadar doğru saptamalarda bulunduğu değil ne kadar esin kaynağı olduklarında yattığına dair fikrim biraz sarsıntı geçirmiyor değil. İlk basım tarihi 1970'i göz önünde bulundurursanız günümüze hitap eden sosyal tespitlerin kesinliği şaşırtıcı.  "Kültür artık kalıcı olarak üretilmez" modern sanat ürünleri ve Banksy aklımızda beliriyor, "Tüketici olarak insan yeniden yalnız hale gelir, kendi köşesine çekilir , olsa olsa sürü halinde yaşar" derken sanal topluluklarda sosyalleşen genç kuşağı, rock grunge metal gibi bir alt kültürden hazza ve gösterişe dayalı normlara dayanan (tabi hepsi değil ama ana çizgi bu) rapin yükselişini anımsıyoruz,   "birey hesap birimi olur, birey olarak muhasebe edilebilir olur " derken artık dizilere konu olan modern insanların sayısal bir değerle (farklı kaynaklardan beslenerek tekleştirilen ve ağırlığın yine maddiyat ve daha da ötesi maddiyat yoksa bile varmış gibi gösteriş yapabilme yeteneğinin aldığı) ifade edilebiliyor olması...Yine de Baudrillard'ın penceresinden bugüne bakıp görüşlerinin güncellendiği bir kaynağı okuma ihtiyacı vaki. Şahsen satın aldığını gösterme, havasını atma ve bunu statü göstergesi olarak gösterme anlamında bir gösteriş toplumuna evrildiğimiz bu günlerde görülüyor ki Baudrillard'ın tüketim toplumu kavramı bu yöne doğru kapsayıcılığı geniş bir alanı katediyor.

Önsöz'de çerçeve indirgenerek  şu şekilde çizilmiş.

Baudrillard büyük teknokratik şirketlerin nasıl bastırılamaz arzulara yol açtığını ve bunun da eski sınıf farklılıklarının yerini alan yeni bir toplumsal hiyerarşi yarattığını gösteriyor... Ortaçağ toplumunun TANRI ve ŞEYTAN üzerinde dengelenmesine benzer şekilde bizim toplumumuzda tüketim İLE tüketimin eleştirilmesi üzerinde dengeleniyor.


Toplumsal zenginliği artıran ilkel değiş tokuş yerine bizim farklılaştırıcı toplumlarımızda sahip olunan her şey diğerine göre göreceleştiği için tam tersine bireysel yoksunluğun artış gösterdiği farklı bir dönemdeyiz artık.

Gündeliğin dinginliği, yüceltilmek için sürekli tüketilen şiddete ihtiyaç duyar. Dünyanın veya ülkenin bir yerindeki şiddeti veya doğal olaylarda ölenleri TV'de izledikçe yaşamımız anlam kazanır. Bolluk , zenginlik aynı zamanda israf sayesinde var olur. Toplum gibi birey de sadece var olmadığını, ama yaşadığını, aşırı gereğinden fazla (irrasyonel) bir tüketimde hisseder. Çözümlemesinde kullandığı yöntem bu zıtlığa dayanıyor. Baudrillard'ın bu kitabında da gösterge, nesnenin kullanım değeri, simgesel değer (büyük şehirlerde çok az kullanabilsek de bir yada 2. araç, durmadan model yükseltilen araç veya pek gidemesek de bir yazlık), refah devrimi, değişim değeri, bolluk, büyüme, farklılaştırma, eril ve dişil model, EKOK,EKOÇ, gadget gibi analizin alt yapısını besleyen çözümleyici kavramlarda boğulmaktansa büyük resme bakmalı.

Nesneler sadece yok etmede gereğinden fazla olarak vardırlar ve yok oluşlarında zenginliğe tanıklık ederler.






Tüketim de okul gibi bir sınıf kurumudur: Sadece ekonomik anlamda nesneler önünde eşitsizlik yoktur -kısaca, tıpkı herkesin benzer eğitim fırsatına sahip olmaması gibi, herkes aynı nesnelere sahip değildir; ama daha derin bir şekilde yalnızca bazılarının çevre öğelerinin özerk, rasyonel bir mantığına ulaşabilmesi anlamında radikal bir ayrımcılık vardır: Bu kişilerin nesnelerle ilgisi yoktur ve doğrusunu söylemek gerekirse bunlar tüketmezler. Diğerleri ise sihirli bir ekonomiye, nesnelerin nesne olarak ve diğer her şeyin de (düşünce, boş zaman etkinlikleri, bilgi, kültür) nesne olarak değer taşımasına mahkum edilir: Bu fetişist mantık tam anlamıyla tüketimin ideolojisidir.’
Başarılmış  işler ya  da  yapıtlar yoluyla  kurtuluş  olan   nesneler  yoluyla kurtuluşu   dayatan  bir  sınıf mantığıdır: Bu  ise  aristokratik   bir  ilke  olan Tanrı  lütfu  ve  seçilme  yoluyla  kurtuluşun  karşısındaki “ demokratik ” ilkedir.  Oysa  evrensel  uzlaşıma  göre Tanrı  lütfu  yoluyla  kurtuluş , her  zaman  diğer   kurtuluştan daha değerlidir. Alt ve orta sınıflarda rastlanan  biraz da  budur. Bu sınıflarda “nesne  yoluyla  kanıtlama” , tüketim yoluyla kurtuluş , içinde bulunduğu sonsuz ahlâki kanıtlama   sürecin­de  bir  kişisel Tanrı  lütfu ,Tanrı  vergisi  ve kader  statüsü   edinmek için  ümitsizce tıkanıp  kalır. Oysa bu  statü , kendi  mükemmelliklerini başka yerde, kültür ve  iktidar yoluyla  kanıtlayan  üst sınıfların  ayrıcalığıdır.

Tüketici kendi ayırt edici davranışlarını özgürlük olarak, talep olarak, tercih olarak yaşar, farklılaşma ve bir koda boyun eğme zorlaması olarak yaşamaz...ayırt edici gösterge sonsuza dek başka göstergelere gönderme yapar ve tüketiciyi de kesin bir tatminsizliğe sürükler. Tüketim sisteminin dengeye dengeye oturmasının imkansızlığının kesinliği karşısında tüketimin zıvanadan çıkması , sınırsızca aşırıya kaçması karşısında refah ilkesine göre düşünen ekonomistlerin ve diğer idealist düşünürlerin şaşkınlığı her zaman çok öğreticidir.






























5 Ocak 2014 Pazar

Jean Baudrillard - Simülakrlar ve Simülasyon

Sonu başta söyleyelim, Şöyle diyor yazar: Ben nihilistim. görünümleri (ve görünümlerin sahip olduğu ayartıcılığın), anlamın (yeniden canlandırma, tarih, eleştiri vs.) lehine yok eden muazzam süreci XIX yüzyılın en önemli olayı olarak kabul ediyor, varlığını onaylıyor ve sorumluluğunu alıyorum...XX.yüzyıl ya da post-modernleşme tarafından gerçekleştirilen ve bir önceki yüzyılda görünümlerin yok edilmesine eşdeğer muazzam anlam kıyımı sürecini ikinci bir devrim olarak kabul ediyor, varlığını onaylıyor, sorumluluğunu üzerime alıyor ve çözümlüyorum. Anlamla saldıranı, anlamla öldürürler. Diyalektik ve eleştiri alanları artık bomboştur...Çözümleme sahnesiyse belirsiz, rastlantısal bir şeye dönüşmüştür. Kuramlar boşlukta yüzmektedir...Bu sistem hegemonyasına, arzuya özgü kurnazlıkların yüceltilmesi [arzu demişken, Baudrillard Deleuze'den pek hazzetmez: Deleuze'ün sunduğu arzu kavramı insanı aptallaştıracak kadar çok anlama sahiptir] , günlük yaşantının devrimci mikrolojisi yapılarak, moleküler (kişisel) düzeyde akıntıya kapılıp, gitme olayı yüceltilerek ya da mutfağı yerlere göklere koyamamak gibi şeylerle karşı çıkılabilir. Bütün bunlar kesinlikle başarısızlığa uğratılması gereken bir sistemi açık bir şekilde başarısızlığa uğratabilecek türden çözümler değillerdir. Sistemi başarısızlığa uğratabilen tek şey terörizmdir...Egemenliğini kabul ettirmiş sistemlerde nihilist olma, bu şiddet yüklü ve alaycı  çizgiyi sistemin kaldırabileceği en uç noktaya kadar götürerek, sistemi, bu meydan okuma eylemine, ölme eylemiyle yanıt vermeye zorlamak anlamına geliyorsa, o zaman, tıpkı bu işi silaha sarılarak yapan başkaları gibi, ben de kuramsal düzeyde bir terörist ve nihilist olduğumu söyleyebilirim. Bugün başvurabileceğimiz tek silah hakikat değil, kuramsal bir şiddettir. Oysa bu da bir ütopyadır. Gerçek bir radikallikten söz edebilmek mümkün olsaydı o zaman nihilist olmak işe yarayabilirdi.-ölüm , buna teröristin ölümünü de katabilirsiniz, hala bir anlama sahip olsaydı o zaman terörist olmak bir işe yarayabilirdi. Şeyler bu noktada içinden çıkılamaz bir hal almaktadır. Çünkü bu etkili radikal nihilizme, sistem, nötralize edici bir nihilizmle karşılık vermektedir. Sistem de nihilisttir çünkü kendisini yadsıyanlar dahil olmak üzere herkesi bir umursamazlık ve aldırmazlık sürecine sokabilmektedir...Terörizmin de sistemle kendine rağmen suç oraklığı yaptığı nokta burasıdır. Bu politik anlamda bir suç ortaklığı değildir. İnsanların olaylara karşı duyarsızlaşma sürecini hızlandırarak sistemle suç ortaklığı yapmaktadır... Sonuç vermeyen olaylar (ve sonuç vermeyen kuramlar) çağında yaşıyoruz. Anlamı kurtarabilmek mümkün değildir. Böyle olması kuşkusuz daha sağlıklıdır çünkü anlam da ölümlü bir şeydir.
İşte bu noktada kitabın kapağını kapatıp kütüphaneye kaldırabiliriz. Peki bu duruma nasıl gelindi? Kitaba ismini veren kavramların sözlük anlamlarına bakılmalı:
Simülakr: Bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm.
Simüle etmek: Gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi sunmak, göstermeye çalışmak.
Simülasyon: Bir araç, bir makine, bir sistem, bir olguya özgü işleyiş biçiminin incelenme, gösterilme ya da açıklanma amacıyla bir maket ya da bir bilgisayar programı aracılığıyla yapay bir şekilde yeniden üretilmesi. Baudrillard hipergerçeklik ile simülasyon kavramlarını eşleştirir.
Girişte alıntılanan şu sözcükleri okurken akıldan çıkarmamak gerekli:
Hakikati gizleyen şey simülakr değildir. Çünkü hakikat, hakikat olmadığını söylemektedir. Simülakr hakikatın kendisidir.
Açalım:
Günümüzde gerçek artık minyatürleşmiş hücreler, matrisler, bellekler ve komut modelleri tarafından üretilmektedir. Bu sayede gerçeğin sonsuz sayıda yeniden üretimi mümkün olmaktadır. Bundan böyle rasyonel bir gerçeğe ihtiyacımız olmayacaktır...Artık işlemsel bir gerçek vardır. Aslında gerçek bu değildir çünkü onu sarıp sarmalayan bir düşsellikten yoksundur.. sentetik bir şekilde üretilmiş gerçek, diğer adıyla hipergerçekdir...Burada bir taklit, suret ya da parodiden değil aslı yerine göstergeleri konulmuş bir gerçek..olayından söz ediyoruz...göstergeleri kanserli hücreler gibi çoğaltarak dört bir yana savuran bir makineden.
Tarihten örnek olarak hristiyanlıkta ikonaların tapınma nesnesi olarak öne çıkmasıyla ortaya çıkan ikona kırıcılar, ikonoklastlar seçilmektedir:
İkonoklastların, simülakrların sahip olduğu bu mutlak-güçten korkmalarına neden olan şey, ikonoların Tanrı düşüncesini insanların bilincinden silip atabileceklerini sezmesinin yanısıra, sonuç itibariyle bu korkunç hakikatin Tanrı'nın asla var olmadığı, yalnızca simülakrlarından başka bir şey olmadığı düşüncesine göndereceğinin farkına varmış olmalarıdır...Buna karşın ikonolatrlar...imgelerle oynanan bu Tanrı yaratma oyunu sırasında O'nun zaten ölü bir varlık olduğunu ve resimler aracılığıyla gerçekleştirilen bu yeniden canlandırmanın gerçekte hiçbir şeyi temsil etmediğini; bunun yalnızca bir oyun olduğunu ve bu büyük oyunun öneminin de buradan kaynaklandığını (aynı zamanda imgelerin maskesini düşürmenin tehlikeli bir şey olduğunu çünkü imge ya da maskenin gerisinde hiç bir şeyin bulunmadığını) anlamışlardı.
İlgi çekici bir örnekte Amerikan yerlileri üzerinden verilmektedir: Amerikalılar Kızılderili sayısını bu kıtanın keşfinden önceki Amerika'nın sahip olduğu düzeye getirdikleri için kendileriyle övünmektedir...Zira Kızılderili kültürü de diğer kabile kültürleri gibi sınırlı sayıda insanın varlığını zorunlu kılmakta ... Sonuçta Kıılderili nüfusundaki artış simgesel bir cinayete dönüşmektedir.
Günümüz siyasetine bakarsak şu sözler oldukça çarpıcıdır: Güç ilişkilerinin özünde yatan şey, güç ilişkilerine benzememeye çalışarak gücünün tamamını bu gizlilikten almaktır. Bu açıklamaya dayanarak ahlaksız ve vicdansız bir kapitalin ancak ahlaki bir ütopyanın ardına gizlenerek var olabileceği düşünülebilir. Bu açıdan kamusal ahlakı diriltmeye çalışan herkesin (ifşa ya da infial duyma yoluyla) aslında kapitalist düzen için çalıştığı söylenebilir.
Ve bütün kapılar kapatılır:
İktidar muhalefet simülasyonundan yararlanarak kendi yokluğu, kendi sorumsuzluğu ve kendi gücü konusundaki kuşkuları bertaraf etmeye çalışmaktadır...Tüm iktidarlar kaçınılmaz bir çöküş sürecine girmiş bulunuyor. Devrimci güçlerse bu çöküş sürecini ne yazık ki hızlandıramadıkları gibi çoğu kez tersine yapıyorlar. ..Böyle bir süreçle baş edebilmek için sisteme karşı koymaya kalkışmak anlamsız bir girişimdir...Çünkü sistemi öldürebilecek bir şey vara o da sistemin ölümünün engellenmesidir. Sistem de zaten bizden bunu istemektedir: Ölmesini engellememizi ve olumsuz anlamda onu yeniden diriltmemizi arzulamaktadır. Burada devrimci praxis ile diyalektik sona ermektedir...Biz bu gerçek iktidar ve toplumsalı yapay bir şekilde geliştirip güçlendirerek onlardan kurtulmaya çalışıyoruz. Bu işin sonu kuşkusuz sosyalizme çıkacaktır. Bu beklenmedik yön değişikliği ve tarihle hiçbir ilişkisi bulunmayan ironi sonucunda Tanrı'nın ölümüyle ortaya çıkan dinler gibi, toplumsalın ölümüyle ortaya çıkan bir sosyalizmden söz edilebilecektir. ..Bu sonsuza kadar sürüp gidecek bir simülasyon örneğidir. ..Bu simülatif iktidar, bir arz ve talep nesnesidir yoksa şiddet ve ölümün egemen olduğu bir şey değil. Politik niteliğini yitirmiş bir iktidarsa, kitlesel üretim ve tüketim düzenine ait sıradan bir mala dönüşmüştür.
Tersine döndürme kavramı nirengi noktasıdır. Akla Foucoult'yu ve Baudrillard'ın kendisinin Foucoult'nun görüşlerini ileriye götürdüğüne dair iddiasını getirir. 
Seni kim psikanalist yaptı sorusuna hekim, sen yani hasta yanıtını verebilir! Bu durumda ters bir simülasyonla çözümlenenden çözümleyene, pasiften aktife geçilmekte ve sonuç olarak kutupların sürekli olarak nasıl yer değiştirdikleri ve dolayısıyla iktidarın bu kısırdöngü içinde kusursuz bir güdümleme nesnesine dönüşerek aslında, nasıl yok olup gittiği görülmektedir...İki kutupluluğun sona ermiş olduğu tüm alanlarda, örneğin politika, biyoloji, psikoloji, medya vb. alanlarda simülasyon evrenine geçilmiştir.
Caydırma kötü bir şeydir.
Tersine çevrilmesi imkansız denetleme tertibatlarının bulunduğu, güvenliğin en önemli şeye dönüştüğü, güvenlik normunun (savaş da dahil olmak üzere) eski yasalarla tüm şiddet olaylarının yerini almış olduğu, her yerde gelişen ve yaygınlaşan bir caydırma sistemiyle karşılaşılmaktadır. Bu caydırma sisteminin çevresinde giderek genişleyen şeyin, çölün adıysa; tarih, toplum ve politikadır.
Savaş ahlakıyla yüce savaş değerlerinden söz edenler fazla üzülmesinler: Çünkü savaş bir simülakra benzediği zaman bile insana yeterince acı çektirebilmekte ve sonuç olarak bu savaşın gazileri de diğerleriyle aynı düzeyde bir değere sahip olabilmektedir. Bu açıdan hedefe ulaşma konusunda bir sorun yoktur, tıpkı toprak sınırlarının belirlenmesi ve disipline dayalı bir toplumsallığın gerçekleştirilmesi konusunda bir sorunla karşılaşılmaması gibi. Üstünde durmaya değmeyecek bir şey varsa o da rakipler arasındaki rekabete dayanan zıt amaçlar ve savaşın ideolojik ciddiyeti denilen şeydir. Sözü edilmeye değmeyecek bir şey varsa o da zafer ya da bozgunun gerçekliğidir. Çünkü savaş, görünümlerinin çok ötesinde zaferler kazanmayı başarabilen bir süreçtir.
Kitle de...
Kitle, toplumsalın için için kaynadığı ve dur durak tanımayan bir simülasyon süreci tarafından yutulduğu, giderek yoğun bir görünüm arzeden şeydir.
Ama ayartma iyidir, değiş tokuş en iyisi.
Hayvanların bilinçaltı yoktur çünkü bir yaşama alanları vardır. İnsanlar kendi yaşama alanlarını yitirdikleri gün ortaya bilinçaltı denilen şey çıkmıştır. Bilinçaltı öznenin fantazmları ve baskı altında tutmanın sürekli yinelendikleri bir alandır. Yaşama alanıysa sınırlı bir akrabalık ve değiş tokuş alanıdır. Özneden ve istisnadan yoksun bir hayvanlar ve bitkiler, bir mal ve zenginlik, akrabalık ve tür, kadınlar ve ritüel üzerine kurulu bir düzen. Bu özneden yoksun düzende her şey değiş tokuş edilebilmektedir. Bu mutlak yükümlülük alanıdır. Burada istinasız her şeye karşılık verilebilmekte, ancak hiç kimse ölmemektedir. Burada ne özne, ne ölüm, ne bilinçaltı ne de baskı altında tutma vardır çünkü ardarda sıralanan biçimleri hiç bir şey durduramamaktadır.

14 Temmuz 2013 Pazar

Madan Sarup - Post-yapısalcılık ve Postmodernizm

Postyapısalcılık ve postmodernizm gibi hayli kapsamlı iki konuyu Lacan, Derrida, Foucault, Deleuze ve Guattari, Cixous, Irigay ve Kristeva gibi feminist isimler, Lyotard ve Baudrillard üzerinden okuyucuya aktarmaya çalışan Hint asıllı yazar kendi görüşlerini de ortaya koymaktan kaçınmıyor yapıtında. Misal, Foucault'dan pek hazzetmiyor yazar. Lakin sıkı Lacan'cıdır. Marksizmi bütünüyle terketmeyerek savunmacı bir rolü sahiplenir. Bu kadar ismin bir arada anıldığı bir kitap yerine ister istemez okuyucu ansiklopedi beklentisi içine giriyor ki kitap 200 sayfayı bir miktar geçiyor. Dolayısıyla kitabın Türkçe'ye çevrilmeyen orjinal adının hiç farkına varmıyoruz aslında. Post-yapısalcılık ve postmodernizme giriş rehberi.
Kitap özne ve birey arasındaki farkı yansıtarak açılıyor. Descartes'ın düşünüyorum öyleyse varım tümcesindeki ben, kendini bilen bilinçli bir özne olarak aslında post-yapısalcılığın eleştirisi altındadır. Bu anlamda özneye bağlı kalan Lacan, Foucault ile Derrida'dan daha ayrıksı ve doğru bir noktada durur. Postyapısalcılar, yapısalcılar gibi tarihselciliğin eleştirisini yapmaktadırlar. Genelde gösterilen karşısında göstereni önemseyerek anlamı eleştirmek de postyapısalcıların diğer bir özelliğidir. Son olarak da felsefenin eleştirilmesi sözkonusudur.
Lacan psikanalize dayanarak çoğunlukla görüşlerini belirlemiştir. Ona göre benlik ve toplum arasında hiç bir ayrılık yoktur. Çünkü insanlar dili benimseyerek toplumsal olur, bizi özne kılan dilin kendisidir. Lacan deliliği biyolojik yolla açıklayanlara karşı organik yaklaşımları reddeder. Delilik yalnızca zihinsel değil tüm varlığı kapsar. Lacan Freud'un kelimeleri ile konuşur, onları esnetir, yadsır, karşı gelir, yeniden kurar, kısacası revize eder. Freud'un tersine Lacan'a göre bilinçdışı mantıksal düşünce karşısında ikinci önemde bir role sahiptir. Ya da insanın doğuştan gelen bir doğası yoktur. Düşler kesin anlama sahip olmayan metinlerdir.  Hatta Lacan fallus terimini fiziksellikten kurtararak teorisine farklılaştırarak dahil eder. Ona göre psikanalistler doğrudan doğruya bilinçdışında olanla ilişkiye geçmeli yani bilinçdışının diliyle alıştırma yapmalıdırlar, şiirin uyakların içsel mırıldanmaların diliyle. Dil, herhangi bir kimsenin ayrı bir varlık olarak kendinin ayırdına varmasının önkoşuludur. Özneleri, aralarında birbirlerine göre taşıdıkları karşıtlıklar yoluyla tanımlayarak, Ben-Sen diyalektiliği vasıtasıyla öznelliğin temelini oluşturur. Bilinçdışı kendisini düşlerde, şakalarda,dil sürçmelerinde arazlarda gösterir. Dil bilinçdışının da varlık koşuludur. Lacan için Odipus kompleksi çocuğun kendisinin , dünyanın ve başkalarının farkına varmasıyla kendini insanlaştırdığı bir andır.
Lacancı dil görüşünde bir gösteren her zaman başka bir göstereni gösterir. (gösterilen ile gösteren bağıntısı yoktur yani) Hiç bir sözcük eğretilemeden ( bir gösterenin yerine başka bir gösterenin geçmesidir) özgür değildir. Anlamlama zincirinde bir kayma sözkonusudur. Bu yüzden hiçbir anlamlama edimi doyuma kavuşmaz. Her sözcük ancak diğer sözcükler doğrultusunda tanımlanabilir. Örneğin başkalarıyla olan ilişkilerimizi tanımlamaya çalıştığımızda her zaman bir boşluk bir gedik mevuttur. Hiçbir zaman başkasının bize verdiği karşılığın anlamından emin olamayız. Kimliğimizle ilgili bir düşünceye sahibizdir ama bu gerçekliğe karşılık gelmez. Özne bir süreçtir asla tamamlanamaz.
Freud için fikirlerini inşa ettiği yapı içgüdü ve dürtü üzerinde yükselirken bu Lacan için arzudur. Arzu, bütüne erişmeye yönelik varlıkbilimsel bir çabadır. Aslında bu terim Hegel tarafından geliştirilmiştir. İnsan misal açlığı deneyimlerken o arzunun bilincine varmakla kendisinin de bilincine varır. Birey arzusunu ifade etmek için ister istemez ben sözcüğünü kullanır. Arzunun beni, arzulanan ben-olmayanı yok eden, dönüştüren ve özümseyen bir eylemle gerçek bir olumlu içerik kazanan bir boşluktur. Arzu, başkasının arzusunu da arzuladığı zaman insancadır. Hegelci felsefenin tikellik ve tümellik terimleri de efendi köle ilişkisi bağlamında Lacan'ın arzu üzerindeki düşüncelerine yansır. Tikellik bireysel bir eyleyene karşılık gelir. Tümellik ise insan varoluşunun toplumsal yanına. İkisinin birleşimi bireyselliği meydana getirir.
Lacan'a en büyük eleştiri feministlerden gelmiştir. Bununla birlikte genellikle görüşleri tamamiyle reddedilmemiş uyarlanıp geliştirmeye çalışılmıştır. Özellikle eleştiriler kuramın erilliğe dayanması yönünde yoğunlaşmıştır.
Derida'nın dil anlayışında da gösteren doğrudan doğruya gösterilene bağlı değildir. Anlam sürekli olarak bir gösterenler zinciri boyunca devinir ve asla onun kesin yerleminden emin olamayız, çünkü anlam tek bir göstergeye bağlanamaz. Gösterge her zaman başka bir göstergeye yol açar-gönderir, bunlardan birinin yerini bir başkası ile değiştirmek kimileyin göstereni gösterilen yapar. Anlamın çevrede dolanıp durmasına eğretileme diyebiliriz. (somut bir örnek olarak Marksist alt-yapı üstyapı terimlerinin aslında inşaat ile ilgili olması)  Bu yüzden gösterge üzerinde bozuma sokmak gibi bir üsluba bağlı kalınarak çalışabilir. Yapıbozum, herhangi bir metin içinde geçen kavramların metnin bütünlüğü açısından tutarsız ve ikircikli kullanımlarından yola çıkarak, metnin yazarının kurduğu kavramsal ayrımların başarısızlığını açıklamak amacıyla geliştirilmiş bir metin okuma yöntemidir. Gayitri Spivak süreci daha da somutlaştırır:
Metnin şifresini çözerken geleneksel yollara başvuruluyorsa eğer, ne yapılıp edilse üstesinden gelinemeyen bir çelişkiyi besleyen bir sözcük ile karşılaştığımızı görür, bu çelişkili sözcük nedeniyle kimileyin çelişkinin bu ucu kimileyince diğer ucu doğrultusunda çalışırız; böylelikle metnin bütüncül bir anlamı olmadığına işaret eder ve o sözcüğü yakalamış oluruz. Yok eğer eğretileme bize yananlamlarını gösterir gibi olursa, o zaman o eğretilemeyi yakaladık demektir. Metnin gizli yapısındaki eğretileme serüvenlerini açığa çıkartmanın peşinde koşmakla, metnin daha baştan kendi kabul ettiği kuralları çiğnemesini ve metnin karar verilemezliğini açığa çıkartmış oluruz. 
Doğruluğun dağılıp saçılmasını, birliğin patlatılıp parçalarına ayrılmasını, sağgörülü tartışmalar yerine hakkında karar verilemez tartışmalara geçilmesini, ciddiyet ve uysallık yerine şenliğin ve histerinin konulmasını övgüyle karşılar yapıbozumcular. Dolayısıyla yorumlamadan öte bir şey yoktur. Bu metin hakkında karar verilemezlik konusu, Derrida'nın tarihdışı ve siyaset açısından kaçamak yanıtlarla dolu oluşu ile birleşince statükonun devamını sağlatıcı olması eleştirisiyle yüzyüze gelmesi de kaçınılmaz oluyor.
Derrida, düşüncemizdeki metafiziğin yaşamını sürdürmesine önayak olan madde/tin, özne/nesne, yanlış/doğru, ruh/beden, metin/anlam, içsel/dışsal gibi karşıtlıkların yapıbozuma uğratılarak kırılabileceğine inanmaktadır. Doğa/kültür gibi bir zıtlığı da reddederek, doğanın kendisine sürekli yeni şeylerin eklendiği sürece varolduğunu belirtir. Bu yüzden uygarlık üzerine düşünümde örneğin, yapısalcıların imgelediği türden salt otantik diye bir şey yoktur, kaybolan masumiyet romantizmi yanılsamadır. Aynı sebepten Freud'un doğrucu ve otantik düşününü devam ettirdiği Lacan'a da şüpheyle yaklaşır, Derrida.
Gelgelelim Foucault'ya. Foucault dışsal şiddetin yerini içsel şiddete nasıl olupta geçtiği temasını işler. Hatta ona göre ortaçağda deliler kilitlenmeyerek sınırsız bir özgürlüğe sahiptir. (hakeza cinselliğe18., cinsel yaşama ise 19. yy dan itibaren sahip olmuştur insanoğlu. Bundan öncesi sahip olduğumuz tek şey kuşkusuz yalnızca bedendir) Bununla birlikte Foucault, ussallığın bakış açısından deliliğin ruhunu nasıl yakalayabildiğine dair eleştiri altındadır (ki bence toplumun normal diye sunduğu prototipin gayet uzağında olmasıyla haksız bir eleştiri). Bu süreçte suçu işlemekten çok suça niyet etmek artık temel suçluluk ölçütüdür. İktidarın disipliner karakter kazanmasıyla denetlenebilen bir yasadışılığın yararlılığı da keşfedilmiş oldu. Bu genel bir gözetleme için toplumun bütünün polisleştirilmesine hem bir araç hem de meşru bir zemin sağlamıştır. Yazar tarafından panopticon, sonsuz bilgi sahibi hristiyan tanrısına benzetildiği gibi usdışı kaynaklı arzuların içsel gözetimcisi Freud'un süper ego-üstben kavramına da benzetilir. Foucault'nun iktidarın sadece olumsuzluğa işaret edilmesine ve bastırma varsayımına da itirazı vardır. Özgürleşme de başka bir kölelik biçimidir, çünkü halihazırdaki doğal cinselliğimiz gerçekte iktidarın bir ürünüdür. Yani bireyler iktidar ilişkileriyle belirlenir. Aynı zamanda iktidar ekonomiye ikincil bir konumda ya da onun hizmetinde olan bir şey değildir. İktidar ilişkileri egemen ya da devletten yayılmaz, ne de iktidar belli bir birey ya da sınıfın özel mülkiyetindedir. Elde edilebilecek ya da gasp edilebilecek bir mal değildir. Daha çok bir ağ niteliği taşır ve iplikleri her yere yayılır. Dolayısıyla iktidarın uygulanması üzerine eğilmemiz gereken konudur. İktidar burjuva sınıfının siyasal ve ekonomik yararına kullanılmaya başladıkları andan itibaren yaygınlık göstermiştir. İktidarın uygulanması yeni bilgi nesnelerinin ortaya çıkmasına yol açar. Bilgi olmadan iktidarın uygulanması ve bilginin iktidara yol açmadan varolması olanaksızdır. Özne de çok yönlü, dağınık ve belli bir merkezden yönetilemeyecek söylemlerin beşiği olarak anlanmalıdır. Foucault Althusser ile gelecekte asla şeffaf bir toplum olamayacağımız görüşü üzerinde ortaklaşır. İkisi de anti-hümanist bir yaklaşımın takipçileridir. Poulantzas ile de iktidar ilişkilerinin üretkenliği konusunda benzer fikirler savunurken Foucault her zaman küçük ( ve yerel olsa gerek) başkaldırıların önemine inanır. Madan Sarup, kişisel eleştiriler konusunda elini korkak alıştırmaz, haklı haksız sorguları vardır: İktidar her yerdeyse nasıl direnilir noktasında direniş kavramı , devlete yönelik çözümleme eksikliği, sınıfların ve sınıf mücadelelerin gözardı edilmesi, görüşlerinde bilimsel değergelere dayanılmaması, cinsel ayrılıklar karşısındaki körlüğü...
Deleuze ile Guattari arzuyu iki türe ayırır: Paranoyak ve faşist birincisi, şizofrenik ve devrimci diğeri. Faşizme karşı mücadele etmek faşist paranoya yerine devrimci şizofrenyamızı kurmak için kafalarımızdaki faşizm ile de savaşmak gerekir. Bununla birlikte Marksizm de üstizge -mastercode-ye dayanmaktadır yani yorumlamaya ihtiyaç duyar. Anlam üretilmesi açısından da aşkın konumdadır. Bilinçdışı arzuyu üretirken arzunun psikanaliz tarafından ister istemez bastırılması, onu devletin bekçi köpeği durumuna sokar. Lacan'ın kişinin toplumsallaştığı Odip çözümlemesini hatırlarsak, bu simgesel geçişin kişiler için trajedi boyutunda etkisi olduğuna inanır ikili. Şizofren gibi marjinal kümeler ise ki ikili tarafından yüceltilir, bu komplekse hiç uğramamışlardır. Sonuçta Deleuze ve Guattari'nin üretken arzusu, Nietzche'nin iktidar istencinden başka bir şey değildir.
Jean François Lyotard, usdışının da gündelik dil gibi bir yapısı bulunduğunu ve bu dilin Başkası'nın dili olduğunu öne süren Lacan'cı görüşü eleştirir. Lyotard'a göre modern sanat insanı özgürleştirebilir. Benzer şekilde sembolik eylemlerin şok edici etkisine inanır. Şeyleri sürekli kurumlaştırmaya çalıştığımız sürece, sözkonusu şeyleri asla oldukları gibi yaşayamayız. Yaşamda siyasetten önemi şeylerin de varolduğunun altını çizmektedir yani. Lyotard, şimdilerde Marksizmi dinsel bir söylem biçimi olarak görmektedir, her türden zulme maruz kaldığı varsayılan işçi sınıfı gelecekte bir gün dünyayı kurtaracaktır. Dil kuramında Wittgenstein'in dil oyunlarından etkilenmiştir. Lyotard için konuşmak her zaman kavga etmektir. Geleneksel toplumlarda anlatısal biçimin üstünlüğü sözkonusudur. Anlatılar (popüler öyküler, söylenceler, efsaneler ve masallar)  toplumsal kurumlara meşruluk kazandırırlar. (Lyotard'ın öğrenmenin bilgisayar diline dönüşerek geleneksel öğretmenin yerine hafıza bankalarının geçebileceğine dair görüşleri internet tabanlı bilgiye ulaşım çağında ufuk açıcı bir perspektif sunuyor.) Öğrenciler için yaşamsal değeri olan, herhangi bir sorunu şimdi ve burada çözerken gerekli verileri yaşama geçirebilme potansiyeli ve ilgili verileri etkili bir strateji doğrultusunda organize edebilme yetisidir. Lyotard için üstanlatılara dayanan genelleştirici büyük öykülere karşı bireysel ve parçacıklı yerele dayanan küçük öyküler her zaman yeğdir. Her bir tarafın kendi doğruluk iddialarını askıya alarak diğer tarafın bakış açısının ayrılığına saygı gösterdiği çoğulcu bir bakış açısını benimsenir.
Feminist kuram altında, Cixous, Irigay ve Kristeva'nın görüşleri incelenir. Kültür/doğa , erkek/kadın gibi karşıtlıklarda terimlerden biri diğerine göre daha üstün tutulur. Yani Hegelci diyalektik hareket birbirine karşıt iki terim arasındaki iktidar eşitsizliğine dayanır. Cixous, kadını fallusun üstün konumuna mahkum etmelerinden ötürü gerek Freud'cu gerekse Lacan'cı cinsel ayrım örnekçelerini reddeder. Bunların yerine, cinsel ayrımın yadsınması olarak değil ama çoksesliliğin, erilliğin ve dişilliğin birey öznedeki eşanlı bulunuşunun ve bireyin içindeki dişilliğin canlı bir farkedilişi anlamında kullandığı çift-cinsiyet (bisexuality) olanağından sözeder. Irigay için kadını erkekleştirecek hali hazırda geçerli olan dizgenin terimlerini kabul etmek büyük bir tehlikedir. Irigay aydınlanmanın usunu tam anlamıyla eril bir us olarak görür. Batı kültürü tekcinsli bir kültürdür, kadının değergesi erkekten daha az, erkeğe göre aşağıda ve eksiktir.Yansız olarak alınan herşey, örneğin felsefe ve bilim, gerçekte cinsiyet bağımlıdır, her şey erkek öznesinin söylemidir. Bunu değiştirmenin tek yolu ancak güçlü bir dişil simgesel yaratmakla olanaklıdır. Kadının altından kalkılamaz sorunlarla karşılaşması da , kadının bunların (nefret, kıskançlık ve rekabetin kadınlar arasındaki yaygınlığı) üstesinden gelebileceği bir simgesellik bulamamasından kaynaklanmaktadır. Anne-kız ilişkisi, kadınların simgesel düzende annelik işlevinden apayrı bir kimliğe sahip olmalarını oldukça zorlaştırmaktadır.  Sözkonusu görüşe göre kadınlar ben ile başkası arasındaki ayrımın açık olmadığı, içlerinde kimliklerini kaybedecekleri ilişkilere girmeye hayli eğilimlidir. Yine bu kadının simgesel düzendeki konumunun belirtisi yada sonucudur. Sonuçta, kadınların kendilerine özgü bir dil oluşturmak zorundadır. Kristeva bölünmüş ve merkezini yitirmiş bir konuşan özne düşününe sahiptir. Dil yalnızca düşünüme dayanan toplumsal ilişkilerin tersine üretkendir. Kristeva Cixous'un tersine dilin dişil görünümlerine kadının libidosunda yer vermez. Dişil, erkek ve kadın yazarlara açık bir dil kipidir bu anlamda. (Şiirden dergisinin kadın dosyasında Gülten Akın'ın şiirin dişilliği konusundaki görüşlerini hatırlatır) Anne ise kadının yaşadığı annelik deneyiminden çok anneliğe ilişkin eril bir düşlemin sonucudur. Kadınlar için Odip düzleminde iki seçenek vardır: kadının ruhsal yaşantısını Odipus dönem öncesi içeriğinin değerini arttıracak ve onun bilinçdışını simgesele iade edecek olan anneyle özdeşleşme, ya da aynı simgesel düzenden kendi kimliğini türetecek ve bir kadın yaratacak olan babayla özdeşleşme.Göstergesel anneyle, simgesel ise Baba Yasasının tahakkümü ile ilintilidir. Göstergesel her ne olursa olsun güçlendirilmelidir. Ancak yıkıcı göstergesel süreçler hem karizmatik bir lidere duyulan sevgiyle hem de çok daha keskin ve bozulması olanaklı olmayan sıradüzensel bir organizasyonla özdeşleşmesi faşizm gibi bir yöne sevkedilebilir. İnsanları erkek-kadın olarak ayrıştırmayan ve feminist tutumlara karşı anlamaz bakan biri olarak Bibliotech dergisinin 18. sayısındaki A.Adnan Akçay'ın Mühim Olan İnsanlık makalesi oldukça anlaşılır bir somutluğa sahip olmasıyla çarpıcıdır.
Postmodernizm ile birlikte düşünülen başlıca özellikler, sanat ve gündelik yaşam arasındaki sınırların silinmesi, elit ve popüler kültür arasındaki sıradüzensel ayrımın çökmesi, biçemsel eklektizm ve kodların karışımı,yüzeysellik,vurgunun içerikten biçime kayış, gerçekliğin imgelere dönüşümü, zamanın sürekli bir şimdiler dizisine parçalanması,...
Baudrillard her bireyin belli bir düzendeki yerini nesneler aracılığıyla aradığına inanır. Metaların işlevi bu anlamda yalnızca bireysel ihtiyaçları karşılamak değil aynı zamanda toplumsal düzenle ilişkisi açısından bireyi anlatımlamaktır. Tüketim nesneleri en iyi , özgül bir ihtiyaca ya da soruna yanıt olabilecek bir arayış değil, ama arzuyu kışkırtmak yönünde tüketilemez bir yetiye konu havada uçuşan bir gösterenler ağıdır. Baudrillard'ın simgesel mübadele düşüncesi, üretken etkinliğe yönelik olumlu bir karşı savdır. Baudrillard çok daha fazla enformasyonun ama çok daha az anlamın bulunduğu bir evrende olduğumuzu söyler. Bu bombardımanla başa çıkabilmenin tek yolu, imgeleri yalnızca gösterenler, yalnızca yüzeysel görünüşler olarak kabul etmek ve bunların anlamları ile gösterdiklerini reddetmektir. Ona göre doğruculuk ve eleştiri modası geçmiş ümitsiz kavramlardır. Baudrillard'ın konumu ahlaksal ve siyasal bir nihilizme yol açtığına dair eleştirilerle karşı karşıyadır.


19 Mayıs 2013 Pazar

Jean Baudrillard - Baştan Çıkarma Üzerine

Yazarın ileri okuması olarak değerlendirilebilecek bu kitap baştan çıkarma ve meydan okuma kavramları üzerine eğiliyor. Kadın erkek ilişkilerinden yola çıkılarak toplumsal bir tanımlamaya kadar genişletiliyor bu kavramlar. Yine sözü yazara bırakalım.
Varlığı başka bir varlığın, hakikati de başka bir hakikatin karşısına koymak işe yaramaz, işte bu noktada temelleri yıkmak bir tuzaktır, çünkü görünümlerle hafifçe oynamak yeterlidir. Oysa kadın, görünümden başka bir şey değildir. Ve görünüm olarak dişil erilin derinliğini tamamen başarısızlığa uğratmak için yeterlidir. Kadınlar aşağılayıcı saydıkları bu formülün karşısına dikilmektense, bu hakikatın baştan çıkarıcılığını kabullenseler çok daha iyi olacak, çünkü güçlerinin sırrı burada ve onlar, erilin derinliğinin karşısına dişilin derinliğini koyarak bu güçlerini yitiriyorlar.
Dişilik, erilin karşı kutbu değildir, o ayırt edici karşıtlığı ve böylelikle cinselliğin kendisini ortadan kaldırandır...cinsel bakımdan çekici olmaktan çok baştan çıkarıcıdır. Baştan çıkarma, cinselliğe göre çok daha eşsiz ve soyludur ve bu nedenle onu çok daha değerli buluruz. Dişil ne eşdeğerlik ne de değer düzeni içinde yer alır, bu yüzden de o, iktidar içinde çözünmez. Dişil yıkıcı dahi değildir, o tersinir. Buna karşılık iktidar, dişilin tersinirliği içinde çözünebilir.
Dişil, baştan çıkarmadan ibaret değildir, o aynı zamanda erilin cinselliği temsil etmesine, cinselliğin ve hazzın tekelini elinde tutmasına meydan okur.
[Yazar, geleneksel kadının da ne bastırıldığını ne de ona haz yasağı getirildiğini söylüyor.] Sevmek bir meydan okuma ve kozdur: Ötekinin de bizi sevmesi için ona meydan okumaktır, baştan çıkmak, ötekinin de baştan çıkacağı konusunda onunla bahse girmektir. Bu bakımdan sapkınlık, baştan çıkmadan ve baştan çıkma becerisine sahip olmadan baştan çıkmış gibi yapmaktır. Oysa cinselin yakın ve sıradan bir amacı vardır: Haz, yani arzunun yerine getirilmesinin doğrudan biçimi.
Günümüzde dişilin belirsizleşmesi ve muğlaklığı ironisi: Bu belirsizlik içinde onun özne olarak yükselmesi, onun nesne konumunun da yükselmesini yani genelleştirilmiş bir pornografiyi getiriyor beraberinde. Bu öylesine tuhaf bir çakışma ki, özgürleşmeyi hedef alan feminizm.. başarısızlığa uğruyor. Apaçıklık, haz ve anlamlılık üçlemesi olarak porno, haz duyan dişilin bu denli kuvvetli bir biçimde yükseltilmesinden başka bir şey değildir. Bundan böyle kadın haz duyacak ve neden haz duyduğunu bilecek. Bütün dişillik görünür hale getirilmiş olacak. Belirsizlik de son buldu, sırlar da. Kökten müstehcenlik başlıyor artık! (Oysa erkeklerin derinliği olsa da sırları yoktur,bu yüzden de iktidar ve kırılganlık erkeklere özgü niteliklerdir) Toplumda bulunan her şey dişileştirilecek, dişillik kipine uygun olarak cinselleştirilecektir, nesneler, mal varlıkları, hizmetler, her türlü ilişki. Bu anlamda porno, cinselin uzamına bir boyut ekleyerek onu gerçek anlamda daha gerçek hale getirir, bu da pornonun baştan çıkarıcı hiç bir niteliği olmamasına yol açar. Tıpkı aşırı gerçekçi tablolar gibi, bu tür tablolarda insanın yüzündeki beni bile görebilirsiniz ve bu tür alışılmadık mikroskopik ayrıntıcılıkta, olağandışı yaklaşımların insanı tedirgin eden cazibesi bile yoktur. Üretimin yarattığı evrende de baştan çıkarmanın gölgesine bile rastlanmaz. Genellikle porno iki bakımdan eleştirilir, sınıflar mücadelesini durdurmak gibi bize hiç de yabancı olmayan bir hedefe yönelerek cinselliğin kullanılması eleştirisi ve ticari amaçlarla cinselliğin, hakiki, iyi cinselliğin, yozlaştırılması eleştirisi. Bu eleştirilere göre porno ya sermayenin ve altyapının hakikatini ya da cinselliğin ve arzunun hakikatini maskeliyor. Oysa pornonun hiç bir şey gizlediği yok... hakikati falan gizlemez porno bir simülakrdan ibarettir. Yani o hakikatin etkisidir ve onun var olmadığını saklar. Oysa asıl soru şudur: Bir yerlerde iyi cinsellik ya da yalnızca cinsellik diye bir şey var mıdır? Bedenin ideal kullanım değeri olarak, özgürleştirilebilecek ve özgürleştirilmesi gereken haz potansiyeli olarak cinsellik var mıdır? Sermayenin bir soyutlaması ve acımasızlığı olarak değişim değerinin ötesinde, değerin iyi olarak kabul edilmesi gereken bir özü var mıdır? Malların ve toplumsal ilişkilerin ideal kullanım değeri olarak özgürleştirilebilecek ve özgürleştirilmesi gereken bir kullanım değeri var mıdır? Cinselin kendisi için belirmediği yerde sanki bastırılmış gibi yapıyoruz ve onu böyle kurtarabileceğimizi sanıyoruz. Ne var ki, ilkel, feodal vb. toplumlarda cinselliğin bastırılmış ve yüceltilmiş olduğundan söz etmek, yalnızca bu durumda ve ve cinsellikten ve bilinçdışından sözetmek derin bir ahmaklıktan başka bir şey olamaz.
Aslında iktidar diye bir şey yoktur: Bir iktidar yapısının kurulmasına imkan verebilecek, iktidarın ve onun kesintisiz hareketinin belli bir gerçekliğinin kurulmasına elverişli olabilecek güç ilişkisinde tek yanlılık hiç bir zaman sözkonusu olmamıştır. Kaldı ki, aklın bize dayattığı iktidar hayali böyledir. Ancak, hiç bir şey böyle gerçekleşmez ve her şey kendi ölümünü arar, iktidar bile. Ya da daha doğrusu her şey belli bir çevrim dahilinde kendi içinde değiş tokuşta bulunmak, tersinmek, kendini ortadan kaldırmak ister. (işte bu yüzden aslında ne bastırım vardır ne de bilinçdışı, çünkü bütün bunlardan önce orada tersinirlik yer alır) İktidar bir anlamda kendisine karşı bir meydan okumaya dönüştüğü zaman, yalnızca o zaman baştan çıkarıcı olabilir. İktidar, tıpkı değer (üretim) gibi tersinmez olmayı, biriktirimli ve ölümsüz olmayı tercih eder. Tıpkı iktidar gibi cinsellik de tersinmez bir ısrara, arzu ise tersinmez bir enerjiye dönüştürülmeye çalışıyor. Çünkü imgelememiz gereği yalnızca tersinmez olana anlam yükleriz.Birikim, ilerleme, büyüme, üretim. Baştan çıkarma cinsellikten de güçlüdür ve kesinlikle onu cinsellikle karıştırmamak gerekir. Meydan okumaya, vaat yarışına ve ölüme dayanan çembersel, tersinir bir süreçtir.  Bir gerçeklik olarak ölmek ve bir tuzak olarak kendini üretmektir. (Yokluk varlığı baştan çıkarır) Şunu akıldan çıkarmamak gerek: Her yerde ve her zaman üretim, baştan çıkarmanın kökünü kazıyarak, güç ilişkileriyle kurulan biricik iktisadi alanda kök salmaya çalışır, cinsellik ve cinselliğin üretilmesi her yerde baştan çıkarmanın kökünü kazıyarak, arzu ilişkileriyle kurulan biricik iktisadi alanda kök salmaya çalışır. Foucault'nun metninde (Cinselliğin Tarihi)  asıl eleştirilmesi gereken .. iktidar aldatmacasını yeniden canlandırmasıdır.
Baştan çıkarma, söylemin anlamını elinden alan ve onu kendi hakikatinden uzaklaştıran şeydir. Yoruma dayanan her tür söylem, söylemlerin en baştan çıkarıcı olanıdır. Freud da baştan çıkarmayı ortadan kaldırarak onun yerine son derece işlemsel bir yorumlama mekaniği, cinselliği son derece yüksek bir bastırım mekaniği koymuştur. Lacan ile birlikte baştan çıkarmanın , gösterenler oyunu olarak sanrılı bir biçimde psikanalize akın ettiğini  görmek de en küçük bir rahatlama duygusu vermedi. Lacan'cı baştan çıkarma sahtekarlıktan ibaretti, ancak kendince, Freud'a ait olan ilk sahtekarlığı düzeltti, onardı ve onun kefaretini ödedi, zira Freud, bilim bile olmayan bir bilim yararına biçimin/baştan çıkarmanın dosyasını rafa kaldırmıştı. Psikanalizin baştan çıkarıcı bir biçimini genelleştiren Lacan söylemi ise, ..kullandığı yönteme psikanaliz bulaşmıştı, yani bu yöntem daima Yasa'nın (simgeselin) boyunduruğunda işliyordu-sahte baştan çıkarma... Arzuya ve cinselliğe ilişkin hastalıkları tedavi ettiğini sanan psikanaliz ise, aslında baştan çıkarma hastalıklarıyla ilgilenmektedir. (ancak bunları, baştan çıkarmanın dışında bir yerlere koymak ve cinsellik ikilemine kapatmak için epeyce çaba göstermiştir) En vahim eksiklik hazda değil, cazibede, hayati ya da cinsel doyumda değil coşkuda, Yasa'da değil kuralda (oyunun kuralı) yaşanır. İnsan, yalnızca sahte hakikat düşüncesiyle yaşayabilir. Çünkü aslında hakikat yoktur.
Baştan çıkarma sır ortamında kurulur, işaretlerin kendi aralarında suç ortaklığı yapmalarını sağlayacak biçimde anlamın yavaşça ya da birdenbire tükendiği ortamda oluşur, fiziksel bir varlıktan ya da belli bir arzunun niteliğinden çok burada kendini icat eder.
Genellikle ritüellik, toplumsallıktan çok daha üstün bir biçimdir. Toplumsallık, insanların kendi aralarındaki düzen ve değiş tokuş ilişkileri için icat ettikleri çok daha yeni ve baştan çıkarıcılığı zayf bir biçimdir. Ritüellik.. canlıların ve ölülerin yanısıra hayvanları da içine alır, hatta doğayı bile dışlamaz....Ritüellik ise, yasa değil kural ve sonsuz sayıdaki örnekseme oyunu uyarınca , çevrimsel bir düzenleme ve evrensel bir değiş tokuş biçimini devam ettirmeyi başarır. Anlamı yormak, anlamı kullanmak, .. anlamı bitkin düşürmek-ritüel büyü ve büyülü sözler gücünü buradan alır.
Her şey varlığını, kendisine yöneltilen ve cevap vermesi istenen bir meydan okumaya borçludur. Tanrılar da içinde olmak üzere dünyanın sahip olduğu güçleri tekrar tekrar ortaya çıkarmanın yolu meydan okumaktır, onları defetmenin, baştan çıkarmanın,elde etmenin,oyunu ve oyunun kuralını yeniden ortaya çıkarmanın yolu da meydan okumaktır. İman, Tanrının var olmasına karşı bir meydan okumadır, var olması ve karşılığında ölmesi için Tanrıya meydan okumaktır. Tanrı, imanla baştan çıkarılır ve imana karşılık vermeme hakkına sahip değildir, çünkü baştan çıkarma tıpkı meydan okuma gibi tersinir olan bir biçimdir. Lütuflarıyla karşılık verir, lütuflar, imanın meydan okuyuşuna yüz misliyle karşılık veren Tanrının yarattığı bir tersinme sürecidir. Bunların tümü, ritüele bağlı alışverişlerde olduğu gibi bir tür zorunluluklar sistemi oluşturur. İman, Tanrı'yı bir koza dönüştürür.  Bütün sofu söylemler karşısında cinsel nesneyi yeniden göklere çıkarmak gerekir, çünkü o görünümleri yapmacıklı bir hale getirerek dünyanın ve cinselliğin nahif düzeni içinde meydan okumaya dair bir şeyler bulur, çünkü o ve yalnızca o, kölesi olduğuna inanmak istediği üretimin kurulu düzeninden kurtulup baştan çıkarmanın düzenine girer. Cinsel nesne kendi gerçekdışılığı, işaretlerin fuhşuyla gerçekdışı bir meydan okumaya kalkışması sonucunda cinselliğin ötesine geçer ve baştan çıkarma düzeyine ulaşır. Bir kez daha tören halini alır.
Hepimiz Yasa'nın kurduğu düzen içinde bir arada yaşıyoruz. Yasa'yı ortadan kaldırma fantazması da bu düzenin bir parçasıdır. Yasanın ötesinde hayal edebildiğimiz tek şey onu ihlal etmek ya da yasakları kaldırmaktır. Çünkü Yasanin ve yasağın şeması, ihlalin ve özgürleşmenin ters şemasını yönetir. Oysa yasanın karşıtı yasanın var olmaması değil, Kural'dır. Oyun, oyunun yarattığı dünya bizim karşımıza, kurala karşı duyulan tutkuyu, kuralın yarattığı sarhoşluğu, arzunun değil de törenin verdiği gücü çıkarır. Oyuna başlamak, zorunluluklardan kurulu (yasanın karşıtı nasıl özgürlük değilse, nedenselliğin karşıtı da belirsizlik değil, zorunluluktur)  ritüel bir sisteme dahil olmaktır ve oyunun yoğunluğu tören biçiminde gerçekleşmesinden kaynaklanır, herhangi bir özgürlük etkisi yaratmasından değil. Oyunun tek ama evrensel olmayan ilkesi şudur: Oyunda kuralın tercih edilmesi sizi yasadan kurtarır. Hiç bir psikolojik ya da metafizik temeli olmayan kuralın inanca ilişkin bir temeli de yoktur...Tek yapılacak şey kurala uymaktır. Belli bir kural çerçevesinde davranırken, Yasa'dan kurtuluruz. Seçimin, özgürlüğün, sorumluluğun, anlamın baskısından kurtuluruz. Bir bakıma insanlar tören sırasında , Yasa karşısında olduklarından çok daha eşittirler. Belirsizlik, bağsızlık, yıldızlar ya da rizomlar halinde çoğalmak [Deleuze ?] anlamsızlık dünyasında anlamın etkilerini genelleştirmekten, anlamın saf biçimini, yani ereksiz ve içeriksiz ereklilik biçimini genelleştirmekten başka bir işe yaramaz. Yalnızca ritüel, anlamı ortadan kaldırabilir.
[Bugün ne oyuna içkin Kural-Ritüellik, ne de aşkın Yasa-Toplumsallık eşliğini yaşıyoruz. Normun ve modellerin cool içkinliği ortamındayız] Modeller çağında işaretin kutupsallığının yerini sinyallerin dijitalliği aldı. İçinde yaşadığımız dünya coşku ve baştan çıkarma dünyası olmaktan çıktı, cazibe çağı başladı artık. [ Bilgisayarda oynanan satranç oyunu ya da televizyonda yayımlanan futbol maçını izlerken hakikatın fazlalaştırılması sonucu dahil olduğumuz sistem oyun değil oyuncul olarak adlandırılıyor] Oyuncul, soğuk baştan çıkarmaya meydan verir.
Bizler birbirimizle konuştuğumuzu iddia ediyoruz, aslında ağı ve ağla olan bağlantımızı denetlemekten başka bir şey yapmıyoruz. Ağın öbür ucunda da kimse yok zaten, sırf kendini tanıtmak için kullanılan sinyaller almaşık olarak gidip geliyor ama ortada ne verici var ne de alıcı.
Klonlama beden simülasyonunun en üst evresidir, kendini baştan çıkarmanın en uç biçimi: Öteki'nden geçmeden, Aynı Olan'dan Aynı Olan'a geçmek. X bireyinin klonlanması sonucunda yaratılan bireyler, tıpkı kanserde olduğu gibi aynı hücrenin çoğaltılmasından ibaret değil midir? Kitleler de bir klon düzeneği oluştururlar ve bu düzenek ötekilerden geçmelerden aynılar arasında işler. Aslında kitleler, bütün sistemlerde bulunan terminallerin toplamıdır. Dışarıdan gelen buyruklara kapalı olan kitleler çekip çevrilmeye ve (kendini) baştan çıkarmaya hazır entegre devreler oluşturur. İktidarın oluşturduğu varsayımsal ve var olmayan bir kutup ile kitlelerin oluşturduğu yansız ve anlaşılmaz kutup arasında neler olup bitiyor? Cevap: baştan çıkarma, her şey baştan çıkarma sayesinde yürüyor. Arzunun görüntüsü, ..tarihsel bakımdan, nesne konumundan özne konumuna geçişi onaylıyor. Ne var ki bu geçiş de, kölelik halinin daha incelikli yöntemlerle sürdürülmesinden ve içselleştirilmesinden başka bir işe yaramıyor. Öznelerin ve kitlelerin, kendi arzularının etkisiyle, kendi köleliklerini yönetecekleri günün ilk ışıklarını görüyoruz!
Baştan çıkarma artık bir tutku olarak yaşanmıyor, yalnızca talep ediliyor, değişim değeri gibi işliyor.

Ötekinin kendisinden hoşlanmasını isteyen insan zaten onun cazibesine kapılmıştır.

11 Kasım 2012 Pazar

Jean Baudrillard - Kusursuz Cinayet

Bodriya(r), Bodriya(r)! Okuyucuyu alaya alan bir modern zaman şarlatanı mı, yoksa gelecek toplumunun arkeolojisine kendini adamış bir kahin mi, karar veremiyorum. Aslında söylediklerinin gerçekliği 10 sene önce anlaşıldı ve bitti, şimdi perde Zizek'in. Ama bir Foucault anlaşılıp hakkı teslim edilmesine rağmen Baudrillard'da benzer bir şey yaşanmadı. O yüzden hala yapmış olduğu şeyi ümitsiz bir gelecek oyununa hapsolmuş olarak görebiliriz diye düşünüyorum.  Her söylediğini, (özellikle tercih ettiği sezgisel yöntem ve sembolik temsil sayesinde) idrak edebilmek bir o kadar güç ki sudoku faydası oluyor zihne. En yakın tümevarıma düşürebildiğim dağınık metolodiji ile birlikte nispeten Foucault'yu okumak çıtır çerez bir deneyim haline geldi.Yalan yanlış şöyle çalakalem aktaralım bakalım. Kendi sözleriyle:
Görüntü, gerçeğin kendisi haline geldiğinden, artık gerçeği imgeleyemez...Neyse ki, bize görünen nesneler hep daha önceden kaybolmuş nesnelerdir. Neyse ki, hiç bir şey bize geceleyin gökyüzündeki yıldızlardan daha fazla gerçek zamanda gözükmez. Eğer ışık hızı sonsuz olsaydı bütün yıldızlar aynı anda görünürdü ve gökyüzü dayanılmaz bir ışımayla parlardı. Neyse ki hiç bir şey gerçek zamanda olup bitmemekte..Neyse ki yaşamsal bir yanılsama düzeni içinde yokluğun, gerçekdışılığın, şeylerin dolaysızlıktan arınmış bir düzeni içinde yaşıyoruz. ..Neyse ki gerçeklik gerçekleşmedi...Dünya, ancak dış görünüşler düzeneği olan bu kesin yanılsama aracılığıyla varolur, her anlamın, her erekliliğin durmaksızın kaybolduğu yerdir... Geriye kalan tek belirsizlik, pek az olan gerçekliğine boyun eğmeden önce dünyanın nereye kadar gerçeklikten uzaklaşacağını ya da tersine çok fazla gerçeklik altında ezilmeden önce nereye kadar aşırı gerçekleşebileceğini bilmeye ilişkindir. Bir başka deyişle kusursuz gerçek olduğunda, gerçekten daha gerçek olduğunda, dünya eksiksiz simülasyonun etkisi altına girecektir.
Varoluş, boyun eğilmemesi gereken bir şeydir. ..ona inanmamak gerekir. İstenç ( ki bir inanç ve arzu yanılsamasıdır) boyun eğilmemesi gereken bir şeydir... Gerçek, boyun eğilmemesi gereken bir şeydir. Bize bir simülakr olarak sunulmuştur. Yalnızca boyun eğilmesi gereken kural vardır. Ama bu durumda bu artık öznenin değil, dünya düzeninin kuralıdır (Zaten dünyanın hiçliğinin bir parçası olduğumuza göre buna katacak hiç bir şeyimiz olmayacaktır, dünyada bir etkide bulunmayız yani) Artık istememe konusunda özgür değilizdir. Ama çoğu zaman ancak vadesi her zaman daha önceden belirlenmiş şeyi istemekten başka bir şey gelmez elimizden. İnsan hiçbir şeyi arzulamama korkusuyla hiçi arzulamayı yeğleyecektir (nesnesiz bir istenç)
Gerçeğin içinde ancak gerçek olabilen şey yanılsamanın etkisine girer. Gerçek içinde gerçeği aşan şey, bir üst yanılsamaya bağlanır. 
Artık seyirci değil, başarılı ve oyunun akışıyla giderek daha fazla bütünleşen oyuncularız. Dünyanın bir gösteri olarak gerçekdışılığını kaldırabilecekken ve dünyanın aşırı gerçekliği, bu sanal kusursuzluk karşısında savunmasız kalıyoruz. Gerçekten de her türlü yabancılaşmadan kurtulmanın ötesinde bulunmaktayız.
En yetkin biçimde belirlenmiş görüntünün temsiliyetle hiç bir ilgisi yoktur, ..görüntünün her türlü üretken yanılsaması teknik kusursuzlukla ortadan kaldırılmıştır (zaman için gerçek zaman, müzik için high fidelity, seks için pornografi, düşünce için yapay zeka, dil için sayısal diller ve beden için genetik kod ve genom) İster hologram veya sanal gerçeklik, isterse üç boyutlu görüntü söz konusu olsun, artık kendisini üreten dijital kodun kendini gerçekleştirmesinden başka bir şey değildir. Bu, görüntünün görüntü niteliğini yok eden daha açık bir deyişle gerçek dünyadan bir boyutu kaldıran aşırılaşmadan başka bir şey değildir.Bu kusursuz yetkinliğe, bu yararsız kusursuzluğa ne denli yaklaşılırsa yanılsamanın gücü o denli azalır. (Bu tekniklerde, iletişim de örneğin, zamansal gecikme yok olur) Sanal gerçeklikle ve onun tüm sonuçlarıyla tekniğin en uç noktalarına, aşırı bir görüngü olarak tekniğin içine geçmiş bulunmaktayız. Bu varsayım, teknik yabnacılaşmadan çok daha vahimdir. Tüm teknolojilerimiz, egemen olduğumuzu andığımız,  oysa çalıştırıcılarınan başka bir şey olmadığımız bir düzen aracılığıyla üzerimizde egemenlik kuran bir dünyanın araçlarından başka bir şey değildir. (Bu bağlamda) iktidar, kitleleri yönlendirdiğini (kitle iletişim araçları vasıtasıyla) sandığı sırada, kitleler kendi gizli etkisizleştirme ve dengesizleştirme stratejilerini benimsettirirler.Her iki varsayım aynı anda geçerli olsa bile...kitle iletişim alanında yapılacak veya söylenecek herşey, bundan böyle alaycı bir biçimde kararsızlık sunar.
Alay,..modern dünyanın tek tinsel biçimidir. Yalnızca alay gizi elinde tutar, ama onu artık yalnızca bizim elimizde bulundurma ayrıcalığımız yoktur. Çünkü artık alay, ..nesnel bir işlevdir. Öznenin eleştirel işlevi, yerini nesnenin alaycı işlevine bırakmıştır. Dünyamızın halesi artık kutsal bir yan içermez. Artık görünüşlerin kutsal ufku değil, mutlak ticari malın eleceğini sözkonusudur. Özü, reklama dayanır. Göstergeler evrenimizin merkezinde ticari malın soytarılığıyla sahnelenmesini bütünleştiren bir alaycı ilah vardır. Öznenin artık temsiliyette söz sahibi olmaktan çıkıp dünyanın nesnel alaycılığnın çalıştırıcısı durumuna indirgendiği bu tersine çevrilmeyle tüm fizikötesi ortadan kalkmıştır.
Irk ve dil farklılıklarını göz önünde bulundurmaksızın ötekini bütün biçimleri altında ortadan kaldırarak, toptan bir olumluluğu yerleştirmek için bütün ayrıksı durumları ortadan kaldırarak, bizler, kendimizi ortadan kaldırmak üzereyiz. (Kendini ölümden korumaya çalışan insanoğlu ırkçılık mecrasına varan bir politikada ötekiyi yeniden kurmaya çalışır)
Özün özcesi şu: Platonvari bir açıklama ile idealar dünyasını temsilen görüngülerden oluşur dünyamız. Kendileri gerçek haline gelen görüngülerin ardından ideal anlamda gerçekliğin tözünü arayarak yanılsamaktan kurtulmaya çalışan simülasyon, hedeflediğinin tersine (ki insanoğlunun gerçeklikten ve ölümden kaçış mücadelesinin parçası olarak) yukarıda bahsi geçen teknik faktörler aracılığıyla aşırı gerçekliği yaratıyor. Foucault'nun da sevdiği cinselliğin reklam başta olmak üzere insanların dünyasına abartıyla sunulması örneğinde olduğu gibi , yıldızların tümü kamaşmaya başlıyor ve insanlık aslında hiç bir zaman ulaşamayacağı kusursuzluk peşinde anlamsızlık daha doğrusu aşırı-anlam düzleminde kaosa sürükleniyor. Ama bir ümit vardır: olumsuzlanmanın olumsuzlaştırılamadığı bu aşırı gerçek döneminde olumluyu olumluyla çoğaltmak mümkündür. Yani iyi'nin iyi'yi ya da kötü'nin kötü'yü üretmesi iyidir (olumlu), İyi'nin kötü'yü (ya da zıttı) ise kötüdür. Örneğin fransızca "aptal ve kötü" deyiminde olduğu gibi kötü kötüyle dengelenir. Brecht'in ,bir şey istenmeyen bir yerde duruyorsa bu karmaşadır, istenen yerde hiç bir şey yoksa bu düzendir deyişi üzerinden: düzeni oluşturan hiçlik diyalektiği kendimizi güven içinde hissedebileceğimiz yegane çözümdür. Gerçek cesaret, orada birisinin bulunması gereken yerde bulunmamasıdır. Buna karşın bir kimsenin gerçekten olması gerektiği yerde olması durumu imkansızdır.
Özün özün özcesi şu: yansımanla barış, şefkat göster, sev onu. Kötünün kötüsü var bak!

23 Ekim 2011 Pazar

Jean Baudrillard - Foucault'yu Unutmak

Okudum anlamadım. Zira Foucault'un görüşlerini aşmak, dolayısıyla temelini kabul etmek suretiyle, amacıyla yazılan bu kısa risale hap kıvamında yoğunlaştırılmış olduğu için Baudrillard'ın görüşlerini bilmek yetmiyor, Foucault, Deleuze ve hatta Lacan gibi modern düşünürlere de hakim olmak gerekiyor belirli ölçülerde. Bu yüzden sanal alemin engin bilgi kaynağı ve aynı zamanda çöplüğü ekşisözlükte yazarın düşüncelerine aşinalık kazandıktan sonra tekrardan okumaya karar verdim. Tam yarısına gelmişken yeter dedim kendime. Zaten son kısmı çok daha çaprıcı örneklerle dolu. Kısacası yazar günümüzde gerçek ya da hakikat denilen şeylerin , burada iktidar sözkonusu, anlamını yitirdiğini, simülasyon aracılığıyla hiper gerçekliğe dönüştüğünü iddia ediyor. Bu yüzden iktidar kavramı üzerine yapılan Foucault'un tespitleri geçerli hale geliyor. Etkileri sonuçları sonlanmış olayları inceleyen tarihçi gibi. Somut örnek olarak cinselliği verebiliriz. Bugün kapitalist iletişimin önemli bir aracı haline gelen cinsellik aslından kopmuş durumda. Zaten özellikle modern toplumun iletişim araçlarına getirdiği eleştirilerle primitivizmi hatırlatan yazar düşüncelerini ilkel toplumlarda cinsellik, iktidar gibi uydurulmuş kavramların olmadığını ve sosyal ilişkilerin hediye verme/alma yöntemine dayandığı gibi görüşlerle destekliyor. Bir anlamda post-modernizmden çok post-nihilizme kayan bu düşünce silsilesinin etkilerini popüler sanatta da Matrix filmi örneğinde olduğu gibi gözlemleyebiliyoruz.
Kitap çevirmenin kısa bir özeti ile açılıyor. İlk sayfalarda Foucault'un söylevindeki mükemmelliğin klasik çağı başlangıç noktası alması ile birlikte kendi içinde bir iktidar yarattığı ima ediliyor. Cinselliğin baskı altına alınması ve özgürleştirilmesi gibi iddialar, aslında toplumun cinselliğin tahakkümü altına alınmış olduğunun gizlenmesine yarayan bahanelerdir diyor Baudrillard. Gösteri kültürünün hakim olduğu günümüz toplumu görünürlüğü üretim ile oluşturur. (Ki sabitliğini kaybeden kimliklerimiz karşıdakinin istekleri doğrultusunda , döküldüğü kabın şeklini alarak tüketimle,imaj ve prestij denilen boşluğu doldurur) Ayartma ise üretimin tam tersidir, ilkel toplumlarda hala geçerli olan bu süreç bir nevi panzehir rolünü üstlenir. Cinsellik de vücudun üretim-değer ve kapital zincirindeki görünümünden ibarettir. Bu yüzden özgürleşen her güç, iktidar sarmalına eklenen yeni bir halkadır.  Foucault iktidarı sonsuza gidecek bir ilişkiler ağına benzetmekle Deleuze'nin arzu kavramına eşitler. İktidarların parçalanarak mikro-iktidar seviyesinde sahip olma çabaları, Marksizm misal, aslında iktidarda olmanın verdiği hazza kavuşma motiflidir. Foucault'da iktidar genel olarak tersine çevrilemez haliyle uyulması gereken temel bir kurala dönüşüyor.Halbuki iktidar çoktan kaybolmuştur. İktidar olanla iktidarın egemenliği altında bulunanlar arasında ayrım çizgileri de yok olmuştur. Çünkü her iki taraf da tek yönlü uygulamaya karşı direniş göstermektedir. Aslında iktidarın kumaşı  tersine çevrilebilen bir ayartma ve meydan okuma düzeninden müteşekkildir, iktidar tersine çevrilebilme özelliği (sahip olduğu için değil) varolduğu için insanları ayartır ve ayakta durur, daha doğrusu varmış gibi olur. Ayartma ise tersine çevrilebilme özelliği sayesinde iktidar gibi kavramları gerçekliğin gücüne kavuşturur. Ama iktidar da ekonomi, gelişme, üretim gibi tersine çevrilmesi olanaksızdır ve kendini biriktirmek , gerçek olmak ister. Bu yüzden de çözülüp dağılır. Yani her şey belli bir düzen içinde mübadele edilmek, tersine çevrilmek ve ortadan kaybolmak istiyor. İşte bu durum ayartmayı yaratıyor. Bununla birlikte yazar, cinselliğin ayartmayı arzu ilişkileri ile üretimin güç ilişkileri ekonomisi ile ikame etmeye çalıştığını unutmamamız gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Kitabın daha çarpıcı olan ikinci kısmı ise /aslında böyle bir ayrım yok), İsa dirildiği zaman bir zombiye benzeyecektir ve Mesih, artık kendisine gerek duyulmadığı bir anda gelecektir. Kıyamet günü değil, bir sonraki gün aforizmaları ile açılıyor. Devrim, gününden önce gerçekleştirilmiş ve gerçekleştirildiği günden önceki gün bir anlama sahiptir ve devrimin yapılış amacı da devrim yapmanın bir anlamı kalmamış olduğu gerçeğini gizlemektir diye ekliyor yazar. Buradaki devrimle dönemleri kastettiğini de söyleyerek sözlerine açıklık getiriyor. Simülasyon aracılığıyla yinelenen bir şey sona ermiş yani hükümsüz kalmış oluyor. Öyleyse iktidar üstüne söylev çekmenin bir anlamı da yok.Çünkü iktidar, ortada bir iktidarın bulunmadığı gerçeğini gizlemeye daha doğrusu doruk noktası aşılmış bir politika olduğunu ve iktidarın bir simülakr şeklinde tersine çevrilme adlı, iniş olarak nitelendirilebilecek bir döneme girmiş olduğunu göstermektedir. İktidarlar devrim yoluyla el değiştirse bile hiç bir şey değişmeyecektir. Bugün bu meydan okumaya karşılık vermek istenmeyerek aslında iktidarın ölümü hazırlanmaktadır. (Arap Baharı aksini söylüyor aslında) Büyük politikacılar iktidarın,büyük bankacılar paranın,tanrıbilimciler Tanrı'nın olmadığına vakıf oldukları için güçlüdürler.Halkın iradesi gibi bir tözü temsil etme iddiasında bulundukları an egemenliklerini yitirmektedirler. Egemenlikleri kendi kendine meydan okuyabilmelerine bağlıdır yani. Aynen cinselliğin pornografi olarak yeniden yaşama döndürülmeye çalışılması gibi (daha şiddetli ve gerçekdışı bir yöntemle) iktidar da faşizm gibi bir yolla geri dönmeye çalışmıştır. Bir nevi doğal sürecidir.