Kuzeyliler: Avlanma tek sayıda biten kısa ama çizimleri şölen, basit bir hikaye. Kışın zemherisinde bir geyiğin peşinde avcı daha da kuzeye savrulurken av ve avcı arasında inadın ilk nerede kopacağını takip ediyoruz. Diğer yandan av ve avcı kışın zor koşullarında doğa ile de inatlaşmaktadır. Anladığım kadarıyla sanal alemde çevirisi yapılarak okumaya sunulmuş kaçak bir yayınla karşı karşıyayız. Ve aradım taradım nereden bulduğumu bulamadım. Büyük ihtimalle yandex paylaşım dosyalarından olsa gerek.
Hellship yani cehennem gemisi, 2. dünya savaşında japonların esir aldıkları amerikan askerlerini taşıyan gemiler için verilmiş bir isim. Pasifikte birbirleriyle Japon öldürmece yarışan küstah Abd'li pilotlar da böyle bir gemiye rastlar ve yanlışlıkla tüm tutsakların ölümüne sebep olur. Çehre çizimlerinin kötüye yakın olduğu grafik roman ayrıca gereksiz sayfa sayısıyla da dikkat çekiyor. Bu da yine sanal ortamda tercüme edilmiş görünüyor.
GRAPHIC etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GRAPHIC etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Şubat 2025 Pazartesi
13 Haziran 2023 Salı
Thomas Ott & Saint Walker - Orman
Ne zamandır grafik bir eser okumamıştım. Kendine özgü bir teknikle çizim yapan Thomas Ott, bu küçücük eserde 25 karede somutlanan dokunaklı bir hikaye ile çocuk masumiyetini resimlemekte. Herhangi bir sözcük yok. Bu sebeple bir çırpıda sayfaları çeviriyorsunuz. Titiz ve meşakkatli bir çabanın eseri olarak resim karelerine sanatçı gözüyle bakmak gerekiyor ki ince detaylar takdir edilebilsin. Yine de kabul etmek gerekir ki kurgu ağırlıklı okuma alışkanlığını kıracak kuvvete sahip değil
12 Aralık 2022 Pazartesi
Tom Gauld - Golyat
Kitabın baskısına diyecek bir şey yok. Davud ile Golyat arasındaki hikayenin Golyat açısından ters yüz edilerek farklı bir anlatımı ile karşılanmaktayız. Biliyorsunuz, Golyat yahut bizim dini kaynaklarımızda Calut dev gibi bir Filist savaşçısıdır. Bir savaşta meydan okumasına genç Davud sapanıyla karşılık verir. Rabbin adıyla savurduğu taş Golyat'ın alnında çatlar ve İsrailliler savaştangalip ayrılır. Bu grafik eserde ise Golyat idari işlerle ilgilenen bir yazıcıdır. Boyuna bosuna heybetine istinaden her gün kamp dışına çıkartılır ve hiç istemediği halde İsraillilere meydan okur. Komutanları öyle ister çünkü. Bir gün, iki gün böyle devam eder. Birden kim gittiye gider ve alnında taşla devrilir , kalkanını taşıyan genç çocuğuk da ihanet etmekte geri durmaz. Çizgiler minimal ve sade, renk sarı ağırlıklı, sayfa sayısı gereğinden uzun ve karelerde çok tekrar var. Konu ise yapıya uygun şekilde karamsar.
1 Eylül 2021 Çarşamba
Jacques De Pierpot&Herve Bourhis - Heavy Metal
Belçikalı emektar metal radyo programı yapımcısı Jacq dedenin yanına yine rock müzik ile haşır neşir bir çizer alarak ürettiği bu eser tür bazında grupları ve metal kültürünü resmetmekte. Diğer yandan da küçük küçük bilgiler vermekten kaçınmıyor. Ama daha çok yeni başlayanlar için hangi grup hangi alttür ile ilişkilidir, hangi grupları dinlemeliyiz gibi soruları cevaplamakta. Coğrafi nedenlerle Fransız gruplar bilakis vurgulanmış. Zaten bir grafik eseri olan albüm kapaklarının tekrar grafik çözümlemesine tabi tutulmasını anlayamadım. Hani, grup fotoğraflarını anlarım da bu biraz garip olmuş. Simulasyon içinde simulasyon gibi, Inception gibim bir şey. İçerik hard rock'tan grunge'a ve bittabi hardcore ile metalcore gibi gruplara heniş bir yelpazeyi kapsamakta. Yirmili yaşlarında kanımın metal metal diye aktığı vakitlerde sahip olmaya can atacağım bu çalışma şu an biraz sönük kaldı. Çizimleriyle de öyle. Yani zaten fotoğraf ve albüm kapağı olarak var olan şeyler niye çiziliyor. Bu arada Iron Maiden'ın maskotu niye Freddy? Ecnebi baskılarından bazı sayfaları ekleyeyim de siz karar verin.
24 Ocak 2021 Pazar
Nicolas de Crecy - Buzul Çağı
Bir çırpıda okuduğum bu çizgi roman çarpıcı çizimlerin eşlik ettiği ilginç hikayesiyle dikkat çekiyor. Uzak gelecekte bir grup kaşifin insanlığın terk ettiği ve unuttuğu karlarla kaplı Fransa'daki gezilerine odaklanıyor. Tarihi koklayan ve genetik açıdan zekaya kavuşmuş köpekler enteresan bir detay. Grup Louvre müzesinde oranın müze olduğunu dahi bilmeden buldukları eserlerden geçmişe dair saçma genellemeler yapıyor. Çizer müzede sergilenen arkeolojik eserleri detaylı bir şekilde aksettirmiş, hatta yapıtın sonunda eserler görünüş sırasına göre bir cetvel halinde sıralanmış. Çizerin detaya ve gerçekliğe verdiği önem bunlarla sınırlı. Çünkü hikayenin absürt sonunda bu eserlerin dile gelip konuştuğu ve yıkılan müzeden kurtulmak için bütünleşip devasa bir köpek formunda kurtuluşa koşmalarına tanık oluyoruz. Gruptaki sorunlu kişiyi yiyen karkas bir et resmi, tabloları izlerken donmuş bir güvenlik görevlisi ve grubun, gruptaki karakterlin akıbetsizliği. Hz. İsa'nın hayalet heykellerle okucuyu selamlamasını da düşününce eh sansasyonel ama ucu açık bir son, işte.
16 Haziran 2019 Pazar
Rosinski / Van Hamme - Thorgal: Aran'ın Üç Ermişi
2000 yılında sanırım Belçika ekolünden bir çizgi roman bu, Thorgal serisine ait. Çizimler iyi hoş. Vikingler arasında pasifist, eşiyle huzuru arayan bir adamın hikayesi. Çocukluğumuzda küçük viking diye bir çizgi dizi vardı. Herhalde o çocuk büyüdü. Konu olarak eşiyle geçmişini terk edip yeni bir yurt ararken bir adada hayırsever denen 3 büyücü tarafından yönetilen bir yöreye yolları düşer. Karısına el koyarlar ve onu kraliçe ilan ederler. Thorgal'dan tekme tokat kurtulup zenginlik vaadiyle yeni bir koca yani Aran diyarına kral arayışını ilan ederler. Adayları çeşitli sınavlara tabi tutmalarının amacı tabi ki iktidarlarını elde tutmaktır. Thorgal da eşini kurtarmanın telaşındadır. Çizgi romanlarda beni sinir eden bir şey para veriyorsunuz ama 10 dakikada hikayeyi bitiriyorsunuz. Böyle yani, yapacak bir şey yok. Diğer yandan eleştirim de şu: bu eserin orijinalinin yayın tarihini boşuna yazmadım. Hala kadınlara biçilen rol aptalca. Thorgal'in karısına da biçilen rol öyle.
24 Temmuz 2017 Pazartesi
Fırat Yaşa - Tepe
-Maliyetten kaçınma sebepli belki, basılı kağıdın kalitesi öyküye derinleştirici etkide bulunsa da hastalıklı sarı renk bir süre sonra katlanılmaz bir hal alıyor.
-Bazen bazı karelerin kendini tekrar etmesi nedeniyle bu sahnelerin gereksizliği konusunda kendi kendinizle tartışır buluyorsunuz.
-Göbeklitepe her ne kadar kurumsallaşmış dinin ilk adımları olsa da tek tanrıcılıktan ziyade şamanizmin izleri baskın. Tamam, yapılan iş büyük oranda hayal ürünü, fantağzi. Yine de.. yine de...
Eleştirilerim bu kadar. Eski çağlardaki insanların soyutlama becerilerinin ilk örneği olan duvar resimlerindeki çizgilerin canlanıp çizerin elinde hayat bulması, kendine özgü bir karakter kazanması ve neredeyse tablo lezzetinde karelere dönüşmesi, karelerin geçişlerde sinematik bir akışkanlıkla ilerlemesi, basit ama hiç eskimeyecek kurgusu, sanatsal derinliği; işte bunlar da hoşuma giden şeyler. Bir Nausicaa kokusu...
8/10
-Bazen bazı karelerin kendini tekrar etmesi nedeniyle bu sahnelerin gereksizliği konusunda kendi kendinizle tartışır buluyorsunuz.
-Göbeklitepe her ne kadar kurumsallaşmış dinin ilk adımları olsa da tek tanrıcılıktan ziyade şamanizmin izleri baskın. Tamam, yapılan iş büyük oranda hayal ürünü, fantağzi. Yine de.. yine de...
Eleştirilerim bu kadar. Eski çağlardaki insanların soyutlama becerilerinin ilk örneği olan duvar resimlerindeki çizgilerin canlanıp çizerin elinde hayat bulması, kendine özgü bir karakter kazanması ve neredeyse tablo lezzetinde karelere dönüşmesi, karelerin geçişlerde sinematik bir akışkanlıkla ilerlemesi, basit ama hiç eskimeyecek kurgusu, sanatsal derinliği; işte bunlar da hoşuma giden şeyler. Bir Nausicaa kokusu...
8/10
27 Haziran 2017 Salı
İlban Ertem - Puslu Kıtalar Atlası
İhsan Oktay Anar'ın efsanevi romanının hayli hacimli bir şekilde çizgiye uyarlanmasıyla karşı karşıyayız. Okuduğum kadarıyla uyarlama konusunda eleştirilere uğramış bir eser bu. Seneler seneler önce okuduğum için hatırımda bir şey kalmadığından çok sağlıklı bir değerlendirme yapamam bu konuda. Yalnız post-modern ve tarihi dokusuyla bu romanın grafiğe uyarlanmasının da hayli güç olacağı aşikar. Böyle cesur bir hareketin de bence altından kalkınmış. Yani sayfaları çevirirken kurgusal zorluk dışında ben anlaşılmayacak bir şey göremedim. Yazara ve orijinal esere aşina olmayanlar elbette zorlanacaktır. Benim naçizane eleştirim ise karakter çizimlerinde çoğu vakit karikatürize bir çizgiye düşülmesi. Bu da çizerin Gırgır, Fırt, Hıbır gibi dergilerdeki deneyimi göz önünde bulundurulduğunda anlam kazanıyor. Kurguda açıkta kalan tek şey hınzır velet Alibaz. Anar'ın tek okuma fırsatı bulamadığım kitabı Efrasiyab'ın Hikayeleri'nde bu karakterin hayatının geri kalanı işlenmiştir belki, kim bilir.
Uzun lafın kısası özellikle geniş planlarda oldukça özenilmiş bir çizgiye sahip olan bu eseri kitaplığımda güzel bir yerde sergilemekten imtina etmeyeceğim.
8/10
Uzun lafın kısası özellikle geniş planlarda oldukça özenilmiş bir çizgiye sahip olan bu eseri kitaplığımda güzel bir yerde sergilemekten imtina etmeyeceğim.
8/10
23 Mayıs 2017 Salı
Mouse Guard (David Petersen)
Bir sürü maceradan oluşan çizgi seri, insanların dahil edilmediği alternatif bir ortaçağ döneminde zor koşullarda ve yırtıcı tehdidi altında kasaba ve köylerinde yaşamaya çalışan fareleri konu alan ve farklı hikayelerden oluşan bir ana senaryoyu takip ediyor. Bu yerleşimler arasında güvenliği sağlayan Mouse Guard ise şövalye benzeri bir kurum olarak serinin odak noktasını oluşturuyor. Çizgiler şirin olmasına şirin de sonuçta fare olmaları gerçeği, benim nezdimde bir yere kadar tahammül edilebilir kılıyor. Yoksa okuması kadar seyri de oldukça keyifli. 6 sayıdan oluşan ilk cilt Fall 1152 (Sonbahar) adını taşımakta. Bu ilk macera Muhafızların (öyle diyelim) kendi içinde nasıl ihanete uğradığının öyküsü. İçlerinden biri muhafızların sadece yolların değil tüm toprakların efendisi olması gerektiğini düşünerek kendi kalelerini kuşatır. İhanet bertaraf edilse de çetin kış koşullarına hazırlıksız yakalanmalarının koşulları oluşmuştur artık. Dolayısıyla yine 6 sayıdan oluşan Winter 1152 (Kış) ismindeki macera ile devam ederiz. İlk ciltteki kahramanlar erzak temini için diğer kasabalara elçi olarak gönderilir. Bir baykuşla sonra terkedilmiş gelincik kentinde yarasalarla döğüşürler. Efsanevi tek tabanca kahraman Kara Balta ile daha bir haşır neşir oluruz. Kalede ise yine bir hıyanet bir zehirleme öyküsü sürer gider. Kara Balta rolündeki faremiz ölünce genç olan bir diğerine silahı devreder ve efsane devam eder. Baharın gelişiyle birlikte Spring 1153'ün okuma sırası da gelmiştir. Toprak canlanır, fareler günlük yaşamlarına geri döner. Uyanan yırtıcılara karşı amansız mücadele de yeniden başlar. Ayı gibi gücü yetmedikleri ise yiyeceklerle beslenir ki gözleri doysun. Genel atmosferi anlatan tek ciltlik bir öykü. Çizimler daha bir çarpıcı. Black Axe sürdüğü 6 sayı boyunca Kara Balta efsanesini anlatmakta. Bu hikayelerin öncesinde kaybolan baltanın nasıl Celawane'in eline geçtiğini; yaptığı denizaşırı yolculuk ardından vardığı adada gelinciklerle anlaşarak ölüm kalım bağlılık gibi irdelenen başlıklarla birlikte öğrenme imkanı buluyoruz. Bence en sıkı kurgu bu ciltte. Legend of Guard ise her biri 4 sayıdan oluşan 3 cilt etrafında bir handa farelerin hikaye anlatma yarışına katılarak borçlarını sıfırlamaya çalışmalarını konu alıyor. Aslında konu aldığı şey minik minik hikayeler. Üstelik her bir hikaye farklı çizer ve öykücü tarafından ele alınıyor. Zaman zaman gerçeküstücüsü bir çizgiden aşırı realizme değişen seçeneklerle en çok ilgi çeken, iyi veya kötü, maceralar bu serinin içinde toplaşmış olmalı. Üç tane de hem Mouse Guard'ın hem de yayınevinin diğer çizgi romanlarından örnekler içeren tanıtım koleksiyonlarını okuma imkanı buldum. Diğer hikayeler fazla ilgimi çekmedi, hem konu hem de de çizgi olarak çocuksuluk hakimdi. Belki de hedef kitlesiyle doğru orantılıdır ki bilemeyeceğim artık.
7,5
7,5
16 Nisan 2017 Pazar
Oğuz Aral - Utanmaz Adam

İnternette Tempo dergisinin ilave olarak verdiği üç cildini okuma imkanı bulduğum Utanmaz Adam'ı Gırgır günlerinden hatırlar gibiyim. Bu ciltlerdeki çizimler çalakalem gibi görünse de kalemi oynatan kişi büyük usta Oğuz Aral. Kaytan bıyıklı Şeref Haktanır ismindeki karakterimizin bir gün ardamarı çat diye çatlar ve alavare dalavere yöntemlerle para cukkalayan, karı kız içki alemlerinde kazandığını suyu çekene kadar harcayan bir anti kahramana dönüşür. Kavgalar, sahtekarlıklar dizboyu. Bu üç ciltte görebildiğim kadarıyla hedef tahtasına haksız yolla zenginleşenleri felan kor, onlardan ve aptallaşan mallaşan insanlardan nemalanır. Devre ayak uydurma derdinden ötesini düşünmez. Dolaylı yoldan bir eleştiri üzerinde ilerler macerası. Sofistike kurgulara, sanatsal çizimlere alıştığımız bu modern zamanlarda hemen hemen her yönüyle gayet sığ kalsa da ikinci cildi okurken işin özünün eğlence olduğunun gözden kaçırılmaması gerçeği ile karşı karşıya kaldım.İlk ciltte zengin biri zannedilerek kaçırılır ve zorla evlendirilir. Tam dünya evine girdiği kadına abayı yaktığı anda onu kaybeder. Peşine havalimanına kafasına sardığı havlu ile koşturunca bu sefer de zengin bir şeyh ile karıştırılır. Partilerde birlikte olduğu kadınların mücevherlerini sahtesiyle değiştirerek yolunu bulur. Ta ki gerçek Arap şeyhi ortaya çıkana kadar. İkinci ciltte ise aleyhine bahse tutuştuğu futbol takımının ithal kalecisi yüzünden dertlenir. Türlü türlü yollarla kaleciyi baştan çıkartmaya çalışsa da ertesi günü kaleci zımba gibi topları kurtarmaya devam eder. Bir sarhoşluk anında bahsin çıtasını daha da yükselir. En sonunda kaleciyi bayıltıp maça onun yerine çıkmaktan başka bir çare gelmez aklına. Akşamı yine eğlence ile, ziyafetle kapatır. Üçüncü ciltte ise yolu Amerika'ya düşer. Rock'n roll furyasından faydalanıp kendini ünlü eder. Rakiplerini öldüren rock kralı Pelvis Treyley'i de madara eder. En sonunda başını çektiği rock salgını Amerika'nın düzenini bozunca oradan da şutlanır.
7/10
12 Ağustos 2016 Cuma
Enki Bilal - Memories of Outer Space and Memories of Other Times & The Chaos Effect
Çizgi sanatının efsanevi ismi Enki Bilal, ilk dönem çalışmalarını Memories... başlığı altında basıma hazır hale getirmiş. Buna bağlı olarak kaba bir tasarımdan incelikli anlayışa kadar değişen uyumsuz çizim tarzlarına da rastlıyoruz, zekice yazılmış ironik öykülerden Cthultu miti ve korkuya uzanıpgeniş bir açılım sergileyen konulara da. Kabataslak bir ayrım yapılırsa renkli kareler, eleştirel bir tutum ve bilim kurgunun öne çıktığı ilk kısımlar oldukça etkileyici. Fantastik ve bilimkurgu öğelerden kopmamakla birlikte öykülerin yönü albümün ortalarında daha korku temasına doğru evriliyor. Sonlara doğru siyah beyaz bantların örneklerine dahi rastlamak mümkün. Değerlendireceksek eğer tümünü göz önünde bulundurmak lazım.
7,50
Bilebildiğim kadarıyla günümüze daha yakın bir dönemin ürünü olan bu çalışma aslında oldukça hacimli iki ayrı öyküyü resmetmekte. Fransa'ya yerleşen Yugoslav göçmeni Enki Bilal'in sosyalizmin katı yorumlarına karşı takındığı eleştirel tavrının izini bulmak mümkün bu eserlerde. En önemli fark olarak hikayelerin gerçekçilik üzerinden aktarılmasını vurgulayabiliriz. Tema kadar çizgiler de öyle. İlk öykü, İspanya'da faşizmin yenilgisinden yıllar sonra uluslararası bir faşist çetenin tekrar ortaya çıkması ve köylüleri katletmesiyle başlıyor. İngiltere'de durumu öğrenen eski Cumhuriyetçi kahramınımız değişik ülkelerdeki Enternasyonal tugayların eski elemanlarını toparlayıp kapanmamış defterlerin peşine zorlu yolculuğun başlatılmasına vesile olur. Yıllar acımasızdır, kimi kel kimi fodul, ideolojiden çok eski bir davaya bağlıdırlar ve belki de farklı statüleri, yaşları birbirlerine karşı olan borçlarını ödemeleri için engel değildir. İlginçtir düşman kamptakiler de hiç genç sayılmaz. Grubumuz İspanya'ya vardığında onlar İtalya'ya kaçar, orada komünist bir lideri fidye amaçlı kaçırırlar. Elemanlarımız bir kaç sabotaj yapmayı becerse de faşistleri ellerinden kaçırırlar. Kendileri de kaçak duruma düşer. Tek tek hayatlarını kaybetmeleri ile sonuçlanacak bu kedi fare oyunu değişik ülkelerde devam eder. Kanlı bir sonla düğüm çözülür.
İkinci öyküde ise çizerin görüşleri daha da gözümüze gözümüze sokulur. Demir bloğun ardındaki sosyalist ülkelerin lider konumundaki tanışlar, bir kış akşamı av partileri düzenleme amacıyla Polonya kırsalında toplanırlar. Devrimin nasıl kendi evlatlarını yediği konusunda her biri kendi anılarını dillendirir. Fakat bu av partisine sisteme sıkı sıkıya bağlı bir kaç isim de katılmaktadır. Hikaye çevirmen olarak getirilen genç bir elemanın gözüyle aktarılır. Önce kuş, sonra geyik en sonda ayı'ya doğru avlar gittikçe vahşileşirken entrika da derinleşir. Gelecekte kilit duruma gelmesi beklenen ve katı doktrinci görüşleriyle diğerlerinden ayrılan biri yanlışlıkla bu çevirmen tarafından vurulur. Aslında durduğu yer, görüş açısı, öldürülenden göstermesi beklenen itirazlar vs.. hepsi kılı kılına hesaplanmıştır ki kazanın manipülatif tezgahlanmasına sebeplerdir. Özgürlükçüler de böyle kirli tezgahlara başvurur, geçmişteki günahların kefareti olarak belki de.
Konular kulağa ilginç gelmekle beraber akıcılığı kuvvetli değil, genel gidişatta sıkıcılık derdine yenik düşebiliyor.
6
7,50
Bilebildiğim kadarıyla günümüze daha yakın bir dönemin ürünü olan bu çalışma aslında oldukça hacimli iki ayrı öyküyü resmetmekte. Fransa'ya yerleşen Yugoslav göçmeni Enki Bilal'in sosyalizmin katı yorumlarına karşı takındığı eleştirel tavrının izini bulmak mümkün bu eserlerde. En önemli fark olarak hikayelerin gerçekçilik üzerinden aktarılmasını vurgulayabiliriz. Tema kadar çizgiler de öyle. İlk öykü, İspanya'da faşizmin yenilgisinden yıllar sonra uluslararası bir faşist çetenin tekrar ortaya çıkması ve köylüleri katletmesiyle başlıyor. İngiltere'de durumu öğrenen eski Cumhuriyetçi kahramınımız değişik ülkelerdeki Enternasyonal tugayların eski elemanlarını toparlayıp kapanmamış defterlerin peşine zorlu yolculuğun başlatılmasına vesile olur. Yıllar acımasızdır, kimi kel kimi fodul, ideolojiden çok eski bir davaya bağlıdırlar ve belki de farklı statüleri, yaşları birbirlerine karşı olan borçlarını ödemeleri için engel değildir. İlginçtir düşman kamptakiler de hiç genç sayılmaz. Grubumuz İspanya'ya vardığında onlar İtalya'ya kaçar, orada komünist bir lideri fidye amaçlı kaçırırlar. Elemanlarımız bir kaç sabotaj yapmayı becerse de faşistleri ellerinden kaçırırlar. Kendileri de kaçak duruma düşer. Tek tek hayatlarını kaybetmeleri ile sonuçlanacak bu kedi fare oyunu değişik ülkelerde devam eder. Kanlı bir sonla düğüm çözülür.
İkinci öyküde ise çizerin görüşleri daha da gözümüze gözümüze sokulur. Demir bloğun ardındaki sosyalist ülkelerin lider konumundaki tanışlar, bir kış akşamı av partileri düzenleme amacıyla Polonya kırsalında toplanırlar. Devrimin nasıl kendi evlatlarını yediği konusunda her biri kendi anılarını dillendirir. Fakat bu av partisine sisteme sıkı sıkıya bağlı bir kaç isim de katılmaktadır. Hikaye çevirmen olarak getirilen genç bir elemanın gözüyle aktarılır. Önce kuş, sonra geyik en sonda ayı'ya doğru avlar gittikçe vahşileşirken entrika da derinleşir. Gelecekte kilit duruma gelmesi beklenen ve katı doktrinci görüşleriyle diğerlerinden ayrılan biri yanlışlıkla bu çevirmen tarafından vurulur. Aslında durduğu yer, görüş açısı, öldürülenden göstermesi beklenen itirazlar vs.. hepsi kılı kılına hesaplanmıştır ki kazanın manipülatif tezgahlanmasına sebeplerdir. Özgürlükçüler de böyle kirli tezgahlara başvurur, geçmişteki günahların kefareti olarak belki de.
Konular kulağa ilginç gelmekle beraber akıcılığı kuvvetli değil, genel gidişatta sıkıcılık derdine yenik düşebiliyor.
6
7 Temmuz 2016 Perşembe
Brian Wood &Rob G &Brett Weldele - The Couriers
Uzun süredir çizgi romanlardan uzak kaldığım dönemi sonlandırmış bulunuyorum. Bilgisayarıma konuk olan ürün tam dört macera içeriyor. Hikaye kanunsuzluğun gırla yürüdüğü yakın gelecek New York'unda kurye hizmeti olarak müşterilerine hizmet veren Mustafa ve Special namındaki iki genç etrafında örülüyor. Bu kurye bildiğimiz kurye değil. İllegal getir götür işlerinden tetikçiliğe gayet geniş bir iş alanını içeriyor. Yazar çizer tayfasının başlangıç sayfalarında belirttiği gibi ilk dönem yaratılarından olmasından dolayı hem ciltler arasında çizim açısından farklılıklar hissedilebiliyor hem de amatörlük belli bir dereceye kadar gözle görülebilir durumda. Amaçladıkları absürt Hong Kong ve Luc Besson aksiyon filmlerinin havasını yansıtmada başarılı olmuşlar. Arabalarla, motosikletlerle, skutırlarla, patenlerle kovalamaca sahneleriyle, uçuşan mermilerle, kavga dövüş sahnelerinin bolluğuyla sonuçları görebiliyoruz. Geniş şehir detaycılığını bir kenarda tutarsak, çizimlerdeki ayrıntılar hep aksiyonu beslemeye yönelik. Bununla birlikte yemek kültürü, silahlar gibi bazı ince noktalar konusunda ayrı bir özen gösterilmiş. Ciltler arasında kaba çizimler bazen japon mangası etkisi ile buluşabiliyor. Son cildin ise tamamiyle taslak halinde basılması tercih edilmiş. Gözler yorgunluktan bitap düşüyor.
İlk hikaye aksiyonunun seviyesi olduğu kadar metniyle de hayli absürt. Nepal'den kaçırılan bir kız çocuğunu havaalanında karşılamaya giden ikilimiz önce Çin mafyasının saldırısına uğruyor, sonra da kızın peşinde şehre varan çatlak bir emekli Kızılordu generalinin paralı ordusuyla işin içine helikopterin de girdiği bayağı küçük çapta bir şehir savaşının içinde bulunuyorlar. Galip, belli. Bütün bu olayların sebebi: kızın Mozart'ın kayıp bir bestesini ezberlemesi ve buna müsade etmeyecek kadar besteyi sahiplenmiş deli bir Çinli. Kız kemanla besteyi tüm şehre dinletirken mutlu son. İlk hikaye olmasına rağmen çizimler oldukça yerinde. Hız faktörünün etrafın flulaştırarak yansıtılması güzel bir ayrıntı.
İkinci hikaye aslında basit bir intikam hikayesi. Arkadaşlarının bir pusuda öldürülmesinin ipuçları, ikiliyi şehir dışında beyaz çöplük dedikleri kırsaldaki beyaz milislere götürüyor. İçlerinde tam dişlerine uygun bir adam ile kızı buluyorlar. Tabanca, bıçak, tekme, tokat girl fight süper. Yalnız çizimler iki boyuta takılı kalmanın sıkıntısını çekiyor.
Üçüncü macera ise bir film projesi olacak kadar iddialı. Zamanda biraz geriye dönüyoruz. Uyuşturucu baronu psikopat Johnny Funwrecker daha 15'inde Special'ı fedai takımının başına geçirir. 12'lik Mustafa ise Johnny için çalışmak gailesiyle kendi zengin ailesinin uyuşturucu stoğunu didikler. Sonunda Special'ın himayesinde yetişmeye başlar. FBI'ın yanına yaklaşmasını Special bir fırsat olarak görür. Funwrecker tahtından indirilirse serbest meslek erbabı olarak önlerindeki fırsatlar kabak çiçeği gibi açılacaktır. FBI'ın operasyonu ellerine yüzlerine bulaştırınca şehir içinde avın ikilimizin olduğu büyük bir av partisi başlar. Kovalamacaya ortalığı savaş alanına çeviren Funwrecker'ın helikopteri de karışır. Çeteler birbirini yok ederken ikilimiz yedi yıl süren bir hapis hayatından sonra yeniden hayata atılır.
Son cilt, daha önce belirttiğim gibi sadece çizimleri sebebiyle değil hikayenin bir miktar sündürülerek uzatılmasıyla da tam bir karmaşa. Mustafa'nın kız arkadaşı şımarık velet Olive, ailesinin fast food dükkanında istemeye istemeye çalışmaktadır. Mısırlı annesinin eski yavuklusu çıkagelir. Türk çetesinin elemanları kafalarında feslerle felan dolaşıyor. Hah hah ha! Neyse liderleri kadına kafayı takmış, haraca bağlamak aslında intikamın bir vesilesi. Olive deliriyor, o da silaha sarılıyor. Ailesinin kaçırılmasına sebep oluyor sorumsuz davranışları. Yine de ailesinin hayatını hiç haz etmediği Special kurtarıyor.
7
İlk hikaye aksiyonunun seviyesi olduğu kadar metniyle de hayli absürt. Nepal'den kaçırılan bir kız çocuğunu havaalanında karşılamaya giden ikilimiz önce Çin mafyasının saldırısına uğruyor, sonra da kızın peşinde şehre varan çatlak bir emekli Kızılordu generalinin paralı ordusuyla işin içine helikopterin de girdiği bayağı küçük çapta bir şehir savaşının içinde bulunuyorlar. Galip, belli. Bütün bu olayların sebebi: kızın Mozart'ın kayıp bir bestesini ezberlemesi ve buna müsade etmeyecek kadar besteyi sahiplenmiş deli bir Çinli. Kız kemanla besteyi tüm şehre dinletirken mutlu son. İlk hikaye olmasına rağmen çizimler oldukça yerinde. Hız faktörünün etrafın flulaştırarak yansıtılması güzel bir ayrıntı.
İkinci hikaye aslında basit bir intikam hikayesi. Arkadaşlarının bir pusuda öldürülmesinin ipuçları, ikiliyi şehir dışında beyaz çöplük dedikleri kırsaldaki beyaz milislere götürüyor. İçlerinde tam dişlerine uygun bir adam ile kızı buluyorlar. Tabanca, bıçak, tekme, tokat girl fight süper. Yalnız çizimler iki boyuta takılı kalmanın sıkıntısını çekiyor.
Üçüncü macera ise bir film projesi olacak kadar iddialı. Zamanda biraz geriye dönüyoruz. Uyuşturucu baronu psikopat Johnny Funwrecker daha 15'inde Special'ı fedai takımının başına geçirir. 12'lik Mustafa ise Johnny için çalışmak gailesiyle kendi zengin ailesinin uyuşturucu stoğunu didikler. Sonunda Special'ın himayesinde yetişmeye başlar. FBI'ın yanına yaklaşmasını Special bir fırsat olarak görür. Funwrecker tahtından indirilirse serbest meslek erbabı olarak önlerindeki fırsatlar kabak çiçeği gibi açılacaktır. FBI'ın operasyonu ellerine yüzlerine bulaştırınca şehir içinde avın ikilimizin olduğu büyük bir av partisi başlar. Kovalamacaya ortalığı savaş alanına çeviren Funwrecker'ın helikopteri de karışır. Çeteler birbirini yok ederken ikilimiz yedi yıl süren bir hapis hayatından sonra yeniden hayata atılır.
Son cilt, daha önce belirttiğim gibi sadece çizimleri sebebiyle değil hikayenin bir miktar sündürülerek uzatılmasıyla da tam bir karmaşa. Mustafa'nın kız arkadaşı şımarık velet Olive, ailesinin fast food dükkanında istemeye istemeye çalışmaktadır. Mısırlı annesinin eski yavuklusu çıkagelir. Türk çetesinin elemanları kafalarında feslerle felan dolaşıyor. Hah hah ha! Neyse liderleri kadına kafayı takmış, haraca bağlamak aslında intikamın bir vesilesi. Olive deliriyor, o da silaha sarılıyor. Ailesinin kaçırılmasına sebep oluyor sorumsuz davranışları. Yine de ailesinin hayatını hiç haz etmediği Special kurtarıyor.
7
23 Mart 2016 Çarşamba
William Shakespeare - Macbeth (çizgi roman)
Uzun zamandır çizgi roman okumamıştım. Geri dönüşü hayatta okumayacağımı bildiğim Şekspir uyarlaması ile yapıyorum. NTV bi aralar sıra sıra bunun gibi bir çok klasik eserin çizgi roman versiyonunu bastırıvermişti. İşte İskoç kralının en güvendiği kumandanlarından biriymiş bu Macbeth. Hainlik yapmış, ilk önce kralı sonra arkadaşlarını öldürerek tahta oturmuş. Anlamadığım ecüş bücüş cadılar büyü lanet işinde mastır çalışmaları felan yaparkene millet, tırt olmuş yeni krallarına. İşin içine dış güçlerden İngilizler de müdahil olmuş. Eski kralın oğlu başlarında bir orduyla Macbeth'e selam etmişler. Bu Macbeth ile karısı yaptıkları kötülüklerden böyle efsunlara felan karışmışlar, kafayı iyice tırlatmışlar zaten. Sonları da bu noktadan sonra tahmin edileceği gibi pırt, ötedünyaya acele kurye.
Son sayfalardaki bu eserin yazılış hikayesi ve tarihteki gerçek olaylarla kıyası oldukça faideli. Hatta çizgi romandan bile daha fazla ilgi çekici.
7
Son sayfalardaki bu eserin yazılış hikayesi ve tarihteki gerçek olaylarla kıyası oldukça faideli. Hatta çizgi romandan bile daha fazla ilgi çekici.
7
29 Aralık 2012 Cumartesi
Heavy Metal Seçkiler
Heavy Metal dergisi Fransa'da yayımlanan Metal Hurlant isimli derginin Anglosakson versiyonu olarak yıllardır bilim kurgu ve fantastik kurgu alanında çizimlere sayfalarında yer veriyor. Bir süre güzel yurdumda da yayınlanan derginin içinde yer alan belli başlı serilere internette rastlayınca okumamazlık edemedim.
Leo Roa: 2 kitabını okuyabildiğim bu serinin çizgileri biraz nostaljik. Hatta renklendirme suluboya ile yapılmış gibi duruyor. Gelecekte bir gazetecinin başından büyük işlere girmesi ve müzisyen kuzeni ile birlikte maceradan maceraya koşması işleniyor. Sıcak ve samimi hisler uyandırıyor.
Oath Amber: Yine 2 kitabını okuyabildiğim bu seri aslında yarım kalıyor. Fantastik öğelerin işlendiği seride güçlü bir savaşçı ve onun kazara yardım ettiği bayan suikastçılar başrollerde. Bu suikastçı tayfası ölümsüzlük payesi kazanmış cadı savaşçılardan çaldığı ganimet dolayısıyla takip edilmektedir. Özellikle sürrealist bir yöne kayan posterlik büyük kare çizimler dikkat çekiyor.
Dayak: 3 kitapta konu sonlanıyor. Yine gelecekte Addis Ababa artık onmilyonların yaşadığı bir getto kente dönüşmüştür. Beyazlar etkisiz hale getirilmiştir. Fakat kentin yöneticisi gizliden bir beyazla işbirliği yapmaktadır. Bu şahıs ise aslında şekilsiz biyolojik bir makine olan annesini büyüterek kendi yöneteceği yeni bir toplum planları peşindedir. Ona karşı koyacak tek kişi ise Dayak isminde kardeşidir. Çizimlerin bir hayli +18 seviyesine ulaştığı bu serinin en güçlü öğesi sinematik hikayesi.
Dawson's Law/Police Antartica: Birbiriyle doğrudan bağlantılı olmayan bu iki kitap Antartika'nın kolonileştirildiği bir yakın gelecekte yer alıyor. İlkinde ölümlerin olağanlaştığı bir cezaevindeki isyana götüren süreci okuyoruz. İkincisinde ise bir polis ile birlikte cinayetlerin peşinde sürükleniyoruz. İkinci kitapta sosyal ortam başarıyla resmedilse de konuların kareye aktarılması konusunda yaşanan sıkıntılar gözardı edilemeyecek nitelikte.
Yiu: 3 kitapta konu bitmiyor maalesef. Kardeşinin tedavi masraflarını karşılamak amacıyla suikastçılıktan ekmeğini kazanan bayan arkadaş Yiu, dinlerin ve mezheplerin istikrarsız dengesiyle yönetilen gelecek toplumunda en tehlikeli görevine atılır. Bu mezheplerden biri genetik yollarla Deccali yaratmıştır. Çizimler bazen baştan savma ve kaotik bir hal alsa da konunun ilgi çekiciliği bir noktaya kadar ilgiyi alakayı uyanık tutuyor.
Leo Roa: 2 kitabını okuyabildiğim bu serinin çizgileri biraz nostaljik. Hatta renklendirme suluboya ile yapılmış gibi duruyor. Gelecekte bir gazetecinin başından büyük işlere girmesi ve müzisyen kuzeni ile birlikte maceradan maceraya koşması işleniyor. Sıcak ve samimi hisler uyandırıyor.
Oath Amber: Yine 2 kitabını okuyabildiğim bu seri aslında yarım kalıyor. Fantastik öğelerin işlendiği seride güçlü bir savaşçı ve onun kazara yardım ettiği bayan suikastçılar başrollerde. Bu suikastçı tayfası ölümsüzlük payesi kazanmış cadı savaşçılardan çaldığı ganimet dolayısıyla takip edilmektedir. Özellikle sürrealist bir yöne kayan posterlik büyük kare çizimler dikkat çekiyor.
Dayak: 3 kitapta konu sonlanıyor. Yine gelecekte Addis Ababa artık onmilyonların yaşadığı bir getto kente dönüşmüştür. Beyazlar etkisiz hale getirilmiştir. Fakat kentin yöneticisi gizliden bir beyazla işbirliği yapmaktadır. Bu şahıs ise aslında şekilsiz biyolojik bir makine olan annesini büyüterek kendi yöneteceği yeni bir toplum planları peşindedir. Ona karşı koyacak tek kişi ise Dayak isminde kardeşidir. Çizimlerin bir hayli +18 seviyesine ulaştığı bu serinin en güçlü öğesi sinematik hikayesi.
20 Ekim 2012 Cumartesi
I Kill Giants (Joe Kelly/Jim Ken Niimura) - Horde (Baranko) - Dark Sun (Irvine/Bergting)
Bu entrynin ismi iyi, kötü ve çirkin olmalıydı. İyiden başlayalım. I Kill Giants, yani tercümesi ben devleri öldürürüme tekabül eden grafik roman 7 ciltte tamamlanıyor. Öncelikle siyah beyaz, bazen baştan savmalığı tam da hikayenin bir gereksenimi olduğu ortaya çıkan, animelere göz kırpan çizgisi dikkat çekiyor. Asıl başarısı ise hikayesi ve bu hikayenin çizgiye aktarımı esnasında temposunun da sayesinde hiç bir anlam yitirmemesi , tersine anlam katması. İlkokul sonda (artık 4+4+4 oldu ya , yaşasın imam hatipler, başkahraman kızımız herhalde 4+1. sınıfa gidiyordur) okuyan kızımız anti sosyal davranışlar gösteriyor. Derslerden kopuk, kendini devlerle savaşmaya hazırlayan, en güçlü silahi minyatür bir çekici yanındaki çantasında taşıyan kızımız perilerle dolu hayali bir dünya imgesinde yaşamaktadır. Ablası bir yandan çalışırken diğer yandan abisiyle kıza gözkulak olmaya çalışır. Kızımıza yine kızlardan oluşan bir serseri grubu rahatsız ederken ve döverken, hayatına önce bir komşu kızı sonrasında rehber öğretmeni girer. Kızımızın bu gelgit aklı ve dev takıntısı aslında hayatındaki bir dramı saklamaktadır. Görürüz ki yatalak hasta annesi üst katta ölümünü beklerken kızımız üzerinde bir travma etkisi yaratmıştır. Dünyaya inip tarumar yıkıntılara sebebiyet verecek devler aslında annesinin ölümü ile ilgili korkuları ve bu korkularla yüzleşmesini temsil etmektedir. Altı üstü berisi bir çizgi roman serisinin dokungaçlı bir hale bürünemeyeeğini iddia edenlere iyi bir yanıt olabilir.
Kötümüz ise Dunevari bir çöl gezegenindeki zor yaşamı konu alan Unutulmuş Diyarları andırır bir fantastik kurgu ya da FRP (neyse) den esinlenen belki de birebir uyarlanmaya çalışan bir beşleme. Dark Sun. Alternatif olarak Iontho'nun Türbesi başlığını taşıyor. Öncelikle bu dünyaya ait kavramlara yabancı kaldığımız için ne coğrafyasına ne fraksiyonlarına ve tarihine, pek bir şey anlamıyoruz. İkincisi konusu çok çiizi kraker. Bir şehir devletinden kaçmış barbar savaşçımızın yanına bir köle avcısı gelir, team oluşturup şehrin altındaki karanlık dehlizlere hazine bulmaya maceraya atılırlar. Bu savaşçının yavuklusunu bulup ellerindeki anahtarı diğer yarısı ile birleştirirler. Ki buz ve yanındaki başka bir adam büyücüdür ve takıma katılır. Bu arada elfvari bir arkadaşın ihanetine uğrarlar. Bu dehlizlerde birbirinden bayık yaratıkların saldırısı ardından Iontho'nun türbesini bulurlar. Ölü Iontho'yu bir daha öldürürler. Paraya ve çöl gezegenin tekrar yeşermesi umuduna kavuşurlar.
The Horde ise çirkin daha doğrusu çirkin güzelimiz. Heavy Metal dergisi çizgilerini taşıyan Avrupai bu roman, iç gıcıklayıcı entrika ve kültürel altyapı ile dolu bir hikaye sunuyor. İleride bir gelecekte Rusya , Çeçenistan'ı bir nükleer savaşta ortadan kaldırmış ve biraz deli bir diktatör tarafından (ne zaman Rus liderler biraz deli olmadı?) yönetilen bir ülke haline gelmiştir. Kalan bir avuç Çeçen Allah'tan cennetteki Çeçenistan'a ulaşmak için işaret beklerken içlerinden biri kendini sonu Ukrayna'da biten bir yolculukta bulur. Bu diktatör Cengiz Han'ın enkarne ruhunu uyandırıp bir tür Moğol-Rus imparatorluğu kurma planları içerisinde bolşeviklerle zamanında işbirliği yapmış bir budist rahibin mezarını bulmaları için adamlarına emir verir. Adamları bu budist rahibin kendisinden ayırdığı cinai ayinlerle bugüne kadar hayatta kalmış dişil yarısını bulup mezarın peşine düşerler. Diğer yandan Moğolistan yakınlarında bir budist kız meditasyonla Cengiz Han'ın ruhunu bulmayı başarır. Neyse sonuçta bu Çeçen arkadaşın sayesinde mezarında tekrar canlanmayı bekleyen bu rahipin bedeni yok edilir. Cengiz Han kendisiyle barışır, Çeçen arkadaş cennete gider. Diktatörü de yardımcısı ortodoks papaz öldürür. Zaten her şey yanılsama değil midir tarzında budist felsefeciliği sızar sayfalara.
Kötümüz ise Dunevari bir çöl gezegenindeki zor yaşamı konu alan Unutulmuş Diyarları andırır bir fantastik kurgu ya da FRP (neyse) den esinlenen belki de birebir uyarlanmaya çalışan bir beşleme. Dark Sun. Alternatif olarak Iontho'nun Türbesi başlığını taşıyor. Öncelikle bu dünyaya ait kavramlara yabancı kaldığımız için ne coğrafyasına ne fraksiyonlarına ve tarihine, pek bir şey anlamıyoruz. İkincisi konusu çok çiizi kraker. Bir şehir devletinden kaçmış barbar savaşçımızın yanına bir köle avcısı gelir, team oluşturup şehrin altındaki karanlık dehlizlere hazine bulmaya maceraya atılırlar. Bu savaşçının yavuklusunu bulup ellerindeki anahtarı diğer yarısı ile birleştirirler. Ki buz ve yanındaki başka bir adam büyücüdür ve takıma katılır. Bu arada elfvari bir arkadaşın ihanetine uğrarlar. Bu dehlizlerde birbirinden bayık yaratıkların saldırısı ardından Iontho'nun türbesini bulurlar. Ölü Iontho'yu bir daha öldürürler. Paraya ve çöl gezegenin tekrar yeşermesi umuduna kavuşurlar.
The Horde ise çirkin daha doğrusu çirkin güzelimiz. Heavy Metal dergisi çizgilerini taşıyan Avrupai bu roman, iç gıcıklayıcı entrika ve kültürel altyapı ile dolu bir hikaye sunuyor. İleride bir gelecekte Rusya , Çeçenistan'ı bir nükleer savaşta ortadan kaldırmış ve biraz deli bir diktatör tarafından (ne zaman Rus liderler biraz deli olmadı?) yönetilen bir ülke haline gelmiştir. Kalan bir avuç Çeçen Allah'tan cennetteki Çeçenistan'a ulaşmak için işaret beklerken içlerinden biri kendini sonu Ukrayna'da biten bir yolculukta bulur. Bu diktatör Cengiz Han'ın enkarne ruhunu uyandırıp bir tür Moğol-Rus imparatorluğu kurma planları içerisinde bolşeviklerle zamanında işbirliği yapmış bir budist rahibin mezarını bulmaları için adamlarına emir verir. Adamları bu budist rahibin kendisinden ayırdığı cinai ayinlerle bugüne kadar hayatta kalmış dişil yarısını bulup mezarın peşine düşerler. Diğer yandan Moğolistan yakınlarında bir budist kız meditasyonla Cengiz Han'ın ruhunu bulmayı başarır. Neyse sonuçta bu Çeçen arkadaşın sayesinde mezarında tekrar canlanmayı bekleyen bu rahipin bedeni yok edilir. Cengiz Han kendisiyle barışır, Çeçen arkadaş cennete gider. Diktatörü de yardımcısı ortodoks papaz öldürür. Zaten her şey yanılsama değil midir tarzında budist felsefeciliği sızar sayfalara.
7 Eylül 2012 Cuma
Dragonblood (Istin, Michel) / Cowboys (G.Phillips, B.Hurtt)
Dragonblood, çizimleri ile Avrupa ekolünü tastamına başarıyla temsil ediyor. (Fransız-Belçika tarzına İspanya da eklendi bir süredir) Hikaye ise fantastik boyutları biraz daha abartı Karayip Korsanlarından etkilenmişe benziyor. Ben her ne kadar bu korsanlık mevzusunu klişeleri sebebiyle pek sevmesem de müthiş sürükleyici ve renkli çizimleri ile zevkle ilk dört kitabı okudum. Maalesef hikaye ilk dörtte sonlanmıyor. Ayrıca karakter gelişimi gibi çizgi romanlarda pek rastlanmayan öğelere bile rastlayabiliyorsunuz romanda. Konu kısaca şu, Korsan baba Fransız askerlerden kaçarken diğer yandan da tayfalarına elflerin dünyasında gizli büyüleyici bir hazineyi vaat etmektedir. Yolu göstermesi için hatta bir elf kızını tutsak eder. Arkasına ise Fransız bir baron takılmıştır. Aslında kara büyüyle müştekil bu adam, korsan babanın anasının yanarak ölmesine sebep olmuştur. Büyülerle ömrünü uzatmışken daha da fazlası için ihtiyaç duyduğu tılsım korsan baba tarafından, daha bir veletken o tabi, çalınmıştır. Babamız ise tayfasını aslında bir nevi kandırmıştır. Çünkü asıl amacı intikamdır ve bu maceralı yolculuğun amacı güce kudrete kavuşmaktır. Evet ana hikaye bile beklediğim kadar klişe değil. Bir de alt-hikayelere bakın hele..
Cowboys ise yaklaşık 200 sayfalık ebatı ile yetişkinlere yönelik bir macera sunuyor. Dil İngilizcemin yetmeyeceği argo ve küfürlerle bezeli. Çünkü hikaye arka sokakları konu alıyor. Açıkca söylemek gerekirse pek tutmadım bu gerçekçi konuyu. Çizimler de hikaye gibi gerçekçi bir noktada duruyor.
Konu en basitiyle FBI ve polisin birbirinden habersiz bir suç şebekesine girmesini ve en sonundaki kanlı karşılaşmada bu iki kolluk kuvvetini temsil eden iki adamın karşı karşıya gelmesi etrafında ilerliyor ve sonlanıyor. Mahallesindeki çetelere karşı lokal çalışma içine giren imam, karapara ve kaçakılık işlerine bulaşmış rap prodüktörü ve arkadaki büyük adam İtalyan kökenli mafya babası. Hepsinin ilişkide olduğu düşünülürken tufaya geliyor. En komiği de çok basit bir rastlantıyla foyaların ortaya çıkıp toplantının kanlı bir çatışmaya dönüşmesi.
Cowboys ise yaklaşık 200 sayfalık ebatı ile yetişkinlere yönelik bir macera sunuyor. Dil İngilizcemin yetmeyeceği argo ve küfürlerle bezeli. Çünkü hikaye arka sokakları konu alıyor. Açıkca söylemek gerekirse pek tutmadım bu gerçekçi konuyu. Çizimler de hikaye gibi gerçekçi bir noktada duruyor.
Konu en basitiyle FBI ve polisin birbirinden habersiz bir suç şebekesine girmesini ve en sonundaki kanlı karşılaşmada bu iki kolluk kuvvetini temsil eden iki adamın karşı karşıya gelmesi etrafında ilerliyor ve sonlanıyor. Mahallesindeki çetelere karşı lokal çalışma içine giren imam, karapara ve kaçakılık işlerine bulaşmış rap prodüktörü ve arkadaki büyük adam İtalyan kökenli mafya babası. Hepsinin ilişkide olduğu düşünülürken tufaya geliyor. En komiği de çok basit bir rastlantıyla foyaların ortaya çıkıp toplantının kanlı bir çatışmaya dönüşmesi.
21 Mayıs 2012 Pazartesi
Samurai (1-4, Di Giorgio-Genet) / A God Somewhere (Arcudi, Snejbjerg,Hansen)
Samurai serisini Doğan Kardeş'in sayfalarında tanıma fırsatı bulmuştum. Altyapı olarak Japonya kültüründen beslenmekte ortaklaştığı Okko kadar çizimleri ve konusu fantastik (derecede güzel) mecralara varmasa da oldukça ilgi çekiciydi. Zaten maalesef derginin yayımı durdurmasının ardından böyle karton kapaklı kaygan sahifeli güzel bir cildi de Yapı Kredi'den yayınlandı, arayan hala bulabilir. Ancak bütün hikayeyi kapsıyormuydu bu basılan cilt, hatırlamıyorum, yanlış yönlendirme olmasın sonra. Hikaye kısaca hayatını kurtarmak için abisiyle çocukluğunda sığındığı manastırdan sonradan oradan ayrılmış bulunan abisini bulmak ve ailesinin geçmişini araştımak için yolculuğa çıkan genç bir silah ustası etrafında gelişiyor. Her kahramanın zıt karakterde hatta fizyolojide kanat adamı olduğu gibi arkadaşa şişman sakar bir rahip çömezi eşlik ediyor. Shiro, ama ben Çiko diyorum. Yolları imparatora kafa tutan bir klan reisinin üstlendiği köyde göçmen Korelilerle kesişiyor. Bu ailenin veletlerinden biri çözmesi normalde imkansız bir zabazingo bulmacayı (halka içinden halka çıkartma aslında) çözünce başları derde giriyor. Çünkü mezarı gizlice bulunmuş olan acumasuz katül 13. Peygamberi uyandıracak saf kana sahip kişi bulunmuş oluyor böylece. İmparatora kafa tutmak için bu peygamberin müridi ölümsüze yakın güçlere sahip hatun savaşçıların da yardımıyla planlarını işleten Klan reisi de sonunda peşlerine düşer, diğer yandan da ordusunu toparlar, başkent kuşatılır. Kahramanlarımız da ele geçmiştir artık. 13. paygamberin uyanış ayininde aslında yanlış kızın kanını aktıldığı ortaya çıkınca beklenmedik bir şekilde ve basitlikte hızlandırılan son sayesinde bu cancağız canlanamaz, yerin dibini boylar. Tam imparatoru öldürecekken klan reisinin gücü zayıflar ve korku ile idare ettiği kendi askerleri tarafından parça pinçik edilir. Samuray ise köklerini bulmak için yola çıktığı macerasına devam eder. Arkadan ben yalnız bir kovboyum, bu örnekte samurayım, türküsü çığrılır. Genel olarak gayet keyifli bir çalışma. Çizim ve renkler göz dolduruyor. Ama incelikler konusu, hikayecilikte özelikle, biraz daha gözönünde bulundurulmalı.
A God Somewhere ise Samurai'in tersine tek bir cilt olarak piyasaya sürülen kalınca bir çalışma. Pek bir de beğenilen bu grafik roman konu olarak da günümüz amerikasında geçiyor. Sıradan bir amerikalının birdenbire kendini süperkahraman güçlere sahip olarak bulması üzerinden hikaye bu durumla normal bir insanın nasıl başaçıkamayacağına odaklanıyor. Kendini tanrı yerine koyarak toplumun ahlaki değerlerinden soyutlaması ve işlediği cinayetler/katliamlar hiç de romanın sayfalarında naletlenerek yerini bulmuyor, tam tersine çizim olarak da korkunç bir vahşet mertebesine ulaşan bu delilik hali doğal bir sonuç olarak sunuluyor. Ana karakterin yavaş yavaş kendi sosyal çevresinden, ağbisi ve kankası, uzaklaşması ve yabancılaşması bu nötr anlatım diliyle birleşince izleyeni derece derece rahatsızlıklara sevkeden Nuri Bilge Ceylan filmlerini hatırlatıyor. Sonunda her fani gibi ölümü tadıyor ama üzerinden bir ayağıyla sosyal bir yanıyla da medya eleştirisinin (daha doğrusu grotesk bir görsel tespit/dışavurum) yapıldığı metni besliyor. Bu kadar övdüm övmesine de modern grafik ve renklendirmelerden (gözleri boncuk boncuk olan abartma şaşıran yüzler misal) çok da memnun olduğumu söyleyemem. Ahan da vahşet ahan da katliam görüntüleri.
A God Somewhere ise Samurai'in tersine tek bir cilt olarak piyasaya sürülen kalınca bir çalışma. Pek bir de beğenilen bu grafik roman konu olarak da günümüz amerikasında geçiyor. Sıradan bir amerikalının birdenbire kendini süperkahraman güçlere sahip olarak bulması üzerinden hikaye bu durumla normal bir insanın nasıl başaçıkamayacağına odaklanıyor. Kendini tanrı yerine koyarak toplumun ahlaki değerlerinden soyutlaması ve işlediği cinayetler/katliamlar hiç de romanın sayfalarında naletlenerek yerini bulmuyor, tam tersine çizim olarak da korkunç bir vahşet mertebesine ulaşan bu delilik hali doğal bir sonuç olarak sunuluyor. Ana karakterin yavaş yavaş kendi sosyal çevresinden, ağbisi ve kankası, uzaklaşması ve yabancılaşması bu nötr anlatım diliyle birleşince izleyeni derece derece rahatsızlıklara sevkeden Nuri Bilge Ceylan filmlerini hatırlatıyor. Sonunda her fani gibi ölümü tadıyor ama üzerinden bir ayağıyla sosyal bir yanıyla da medya eleştirisinin (daha doğrusu grotesk bir görsel tespit/dışavurum) yapıldığı metni besliyor. Bu kadar övdüm övmesine de modern grafik ve renklendirmelerden (gözleri boncuk boncuk olan abartma şaşıran yüzler misal) çok da memnun olduğumu söyleyemem. Ahan da vahşet ahan da katliam görüntüleri.2 Nisan 2012 Pazartesi
Lost Dogs (Jeff Lemire) - More Than Human (Theodore Sturgeon, Alex Nino,Doug Moench)
Bir insandan fazlası eh yani iki insan manasına tekabül eden More Than Human ise Theodore Sturgeon isminde bir yazarın 50'lerde best-seller olmuş bilimkurgu romanı aslında. 70'lerde ünlü dergi Heavy Metal desteğiyle çizgiye aktarılmş. İlginç bir şekilde yoğun yazıma da yer vermesi sebebiyle romanı hatmetmiş gibi de oluyorsunuz bir yandan.Özellikle psikolojik bir konu işlemesi ve dil olarak de edebi bir tavır sergilemesi okumayı hiç de kolaylaştıran etmenler olmuyor. Yine de konunun derinliği sayesinde akılda kalıcı bir okuma gerçekleşiyor.Özet itibariyle bir grup gencin zihinsel evrim geçirerek toplum ile bağlarını koparması ve kendilerini tamamlayarak ayrı bir yaşam topluluğu meydana getirmesi etrafında hikaye genişliyor. Idıot isminde konuşamayan, insanları kelimelerle değil telepatiyle anlayabilen bir genç sonunda ormanda köşkte kalan bir kızla iletişime geçer. Fakat aşırı mutaassıp baba, çocuğu döver, kızı ve kendini öldürür. Diğer kızı da daha sonra kendini bu psikolojik dramadan kurtarmaya çalışır. Idiot, daha sonra yaşlı bir çift ile birlikte kalarak onlara yardım eder, üç beş kelime etmesini öğrenir, medeniyet görür. Gel zaman git zaman yaşlı kadın hamile kalır. Biz çocuğumuza bakacağız artıkın derler. Idiot ayrılır ormanda bir mağarayı eve çevirir. Bu sırada telekinetik yani eşyaları dokunmadan hareket ettiren 8-9 yaşındaki bir kızla (Janie) iki ufak siyahı ikiz kızkardeş onun yanına taşınır. Bu ikizler genelde çıplak dolaşmayı seven ve ortadan kaybolup başka bir yerde ortaya çıkma yani kendilerini ışınlama yeteneğine sahipler. Bunlar da konuşamıyor aynı zamanda. Kendi aralarında bir tür organizasyon kurmuşken yaşlı çiftin yanına uğrayan Idiot, yaşlı teyzenin öldüğünü ve amcanın da hafiften tırlattığını görüyor. Bebekleri down sendromu ile doğmuştur, bakıma muhtaçtır. Bebeği de yanına alıp mağaraya dönüyor. Janie bebekle bağlantı kurup diğerlerine aktarabiliyor. İşin aslı bu bebek bilgisayar zekasına sahip biri yani organizmanın beyni olma potansiyeli taşıyor. Hikaye sonra Gery adındaki gencin bir psikologla seansına odaklanıyor aniden. Gery'nin ağzından Idiot'un Gery'i gruba dahil ettiğini ve bir süre sonra ölünce onun rolünü devam ettirdiğini öğreniyoruz. Idiot'un vasiyeti üzerine ormandaki köşkte kalan kadının yanına taşınırlar. Bu kadın babası tarafından öldürülen kızın ablasıdır. Ve Idiot'un ikna gücünün altında kütüphanelerde felan araştırma yaparak gruba bilgi sağlamaktadır. Fakat grubunun gittikçe normalleşmeye başladığını gören ve statüsü sarsılan Gerry kadıncağızı öldürür. Bu arada insanların zihnini ve anılarını emme gücü olduğunu kavrar. Son bölümde ise aradan yıllar geçmiştir, ordudan delirip atılan Hip ismindeki mühendisin Janie tarafından sahip çıkılarak yavaş yavaş iyileştirilmesini okuruz. Zira Gerry onu bu hale getirmiştir ve Janie artık grubun izlediği yoldan tiksinmektedir. Hip, dünya tarihini değştirecek bir anti-yerçekimi edevatını bulmuştur. Bu edevat ise bebeğin direktifleri doğrultusunda Idiot tarafından yapılıp bir yerlerde unutulmuştur. Amacı yani güç arzusu için her şeyi yapmak isteyen Gerry ise bebekle irtibata geçebilmek için Janie'ye ihtiyaç duymaktadır. Bu alet edevatı bulmaması için her şeyi yapmıştır.Sonunda Hip de terazinin kefesini dengeleme amacıyla ahlaki yüzü olarak gruba dahil olur.
Çizimler detayı oşvermişliğiyle biraz İtalyan çizgisini ve 70'lerin renkli/hipnotik/saykedelik geçmişini sık sık yansıtsa da hiç fena değil.
26 Şubat 2012 Pazar
H2O - Wheel: The Prophecy of Korot
H2o yani Su, Wheel gibi tek atımlık bir çizgi roman. Modern çizgileriyle dikkat çeken çalışmanın bilimkurgu öğeli hikayesi Grant Calof ve Eric Eisner tarafından metne alınmış. Çizim ise Jeevan K.Jang'ın hünerli (!) ellerine emanet. Panoramik çizimlerin ayrıntısı hoş olmakla birlikte ne hikaye ne de modern renklere boğulmuş çizgiler vasatın üzerine çıkıyor. Metin Holivuddan fazlasıyla etkilenmiş. Dünyada yıllarca süren kıtlık neticesinde su kıtlığı yaşanmaya başlanmış, yağmur yağdırmak için yapılan küresel bir deney ise felaketle sonuçlanarak okyanuslardaki sular dahi buharlaşmış ve aniden bastıran asit yağmurları sonucu güney yarımküredeki insan nüfusu yok olmuştur. And dağlarının birinde bir volkanın iç bölgesinde buz bulunur. Amerikan ekibi ki başındaki kişi önceki deneyi yöneten bilimadamının oğluşudur, yola koyulur. Ama arkalarında Rus-Çin devletinin ajanları da koşturmaktadır.Bişiler bişiler olur. Sonuçta bu buzun kirlendiğini öğrenilir. Fakat patlayıcılarla tetiklenen volkan gümbür gümbür patladığında dünyaya yağmur yağmaya başlar.Wheel: The Prophecy of Korot ise Fransa'da ödül de almış bir Sırp grafik romanı. Fransız çizgisini severim ziyadesiyle. O kadar avangart değil bu çalışma. Bilimkurgu ile fantazinin hoş bir sentezi elde edilmiş. Yakın gelecekte suçlular deneysel bir cezaya çarptırılırlar. Wheel ismindeki bu ceza ile vücutları dondurulurken zihinleri evrene salıverilir. Yani başka bir dünyadaki vücuda girer bu zihinler. Tabi böyle riskli bir cezadan sağ ve aklıbaşında kurtulan da pek olmuyor. Kahramanımız ise karısını öldürmesinin sonucunda ortaçağ tarihine benzeyen bir dünyada, ülkesinde yapılan darbeden kaçan devrik bir prensesin vücudunda bulur kendini. Fakat erkekliğinden faydalanarak çatışmalarda beklenmedik hareketler gösterince bir kehanetin parçası olur. İktidarı geri aldığı vakit yine bayyan cinsinden yardımcısını tam öperken, ki ah erkek olsaydım keşkem düşüncelerinin eşliğinde, hoop geri gelir dünyasına. H2Odan kat bekat iyi olduğu kesin. Ama ödüller felan, biraz abartı gibi.
16 Kasım 2010 Salı
The Murder of King Tut - Four Eyes

Kral Tut'un Katli, 5 kitaptan oluşan bir çizim. Sanırım aynı isimli bir romandan uyarlama. Roman da olabilir araştırma inceleme de olabülü. Konu olarak genç yaşta hakın rahmetine kavuşan firavun Tutankamun'un esrarengiz ölümünü irdeliyor. Allahım, ne irdeleme o. Hikaye taa dededen başlıyor, oldukça lineer didaktik ve sıkıcı bir anlatım. Diğer yandan da 1900'lerin başında azimli hırslı genç bir arkeolog Tutankamun'un mezarını bulmaya çalışır. O da yaşlanır ve fakir fukara ölür. Amaç ne, niye bunlar işlenmiş, bu sıkıcılık ne? Anlamanın mümkünatı yok. Kısaca uyarlama konusunda çok başarısız. İlginç olan seride iki ayrı çizim tekniğinin uygulanması. Arkeologla ilgili kısımlar realist iken Mısır'la ilgili anlatımlar pastel renklerin içiçe geçtiği sert ve keskin hatların egemenliğinde. Kısacası kuul.
3,5/10

Dört göz ise 4 kitaptan oluşuyor. Ama görünen o ki bu bir hikayenin başlangıcı. Bu arada dört gözün çocuğun lakabı olmadığını baştan söyleyeyim. Çizimler canlı, gerçek ve fantastik öğeler güzel betimlenmiş. 1930'ların alternatif dünyası atmosferi yansıtmada başarılı. Hikaye fena değil. Ancak hikayeye konu olan çocuğun çok genç tıfıl olması inandırıcılığı düşürüyor. Konu kısaca şu: Ejderler derin ekonomik krizin yaşandığı 30'larda olağan bir görüntü. Sayıları çok fazla olmamakla birlikte insanları da pek rahatsız etmiyorlar. Genellikle inlerinde dinlenirken şehirlerin üzerinde uçtukları da oluyor. Ve kanunla korunuyorlar. Fakat İtalyan mafyası bu ejderlerin bebelerini inlerinden kapıp şehirde birbirleriyle kapıştırdıkları yasadışı maçlar organize ediyor. Bu av da doğal olarak pek bi kanlı geçiyor. Veledimizin babası da başkasının ölümüne sebep olmamak için tek başına giriştiği böyle bir avda hayatını kaybediyor. Çocuk annesine bakabilmek için uğrşsa da sonunda patronun kapısına dayanıyor. Ve bu tarz bir av partisine yem olmak için katılıyor. Yem görevindekiler ejderhayı kızdırıp tünediği yerinden çıkartırken avcı da bebeği kapıyor. Olay bu. Neyse çocuk öldü sanılırken ejderin sakat diye ölüme terk ettiği ejder yavrusu ile bağ kuruyor. Bu yavrunun göz adedi 4.
Neyse herkese iyi bayramlar, bir süreliğine biz de tatil yapalım değil mi?
8/10
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















