12 Aralık 2009 Cumartesi

The Killers - Day & Age (2008)

Las Vegas'ın kumar fişi şıkırtılarını geride bırakıp çölleri aşarak pop-rock alanında ismini hatırı sayılır bir kitleye duyuran grubumuzun bu üçüncü albümü dans mecralarına yelken açtığı için fanları arasında bir huzursuzluk yaratmıştı. Popüler şarkıları Mr. Brightside dışında ilk dönemlerine dair bir fikrim yok. Bu albümde beni dürten şarkı ise new wave-elektronik tarzı ile Pet Shop Boys'u geride tozlara bürüyen Human oldu, kim ne derse desin çok sevdim. Üstelik adamın sesini de seksi bulduğumu söylemeliyim. Klasik bir pop albümünün sahip olduğu değişkenlik gibi müzikal etkiler sadece new age ya da eski tempolu yürek kabartan nakarat rifiyle süslü pop-rock ile kısıtlı değil, funk, karayip belki de meksika yörelerine uzanan bir çizginin gölgelerini görmek mümkün. Sadece ritimler değil saksafon ya da yerel enstrümanların da etkisi var. Ortak küme ise elbette bir iki dışadüşen dışında çöl ateşi etrafında yapılan renkli ama ağırbaşlı bir parti ruhu etrafında maddeleşiyor. Ancak albümün en etkileyici parçası bu genel hattan uzakta şekillenen Goodnight, Travel Well. Yavaş ve iç kıyan temposu ile ayrılık şarkısı olduğu kadar kayıp medeniyetler belgeseline soundtrack olabilecek metafiziksellikte.
Human, Spaceman, This is Your Life, Goodnight, Travel Well, The World We Live in

7,25+/10

11 Aralık 2009 Cuma

RETRO: Summoning - Nightshade Forests (1997) EP


Dol Guldur'a sığmayan 4 parçadan oluşan bu EP başkaları tarafından baştacı edilmekle birlikte benim belki de en az hoşlandığım çalışmaları. Gitar ve vokali geriye alarak keyboard ağırlıklı melodiler üzerinde inşa edilen şarkıların atmosferi düşlemsel bir boyuta çekilmiş durumda. Bu durum albümü bir sis perdesi ardından dinlemenize sebep oluyor. 3. şarkıda her ne kadar kılıç kalkan şimatar gürz topuz efektleri eşliğinde savaş imgesi yaratılmaya çalışılsa da albüme egemen olan orta-yavaş uyuşuk tempo, coşku eksikliği, bol tekrarlar ve dreamy stratosfer etkisi kafamızda tek bir imajı oluşturuyor. Güzel yeşillikli bir kır manzarasının işlendiği evimizin duvarına asılmış büyükçe bir tablo. Sanki oturmuşuz bu tabloyu izliyoruz. Elbette kısa aralıklarla bu eksikliklerin kapandığı kısımlar olsa da misal Mirkwood'un sonları, bu yeterli değil. Aslında profesyonelleşmenin getirdiği bir sıkıcılaşma ince kulaklara hitap etme sorununu doğuruyor. Yine de yine de ve yine de mevzu bahis Summoning olunca ortaya çıkan şey karşımızdaki çalışmanın mağrur bir hükümdar havasında rahat dinlenilir egzotik karakteri ile tukaka ilan edilemeyecek realiteye sahip olması.

8,0-/10

Stormlord - Where My Spirit Forever Shall Be (1998) EP

Yumoş ayıcığının eleğinden geçmiş black metalin tüm klişelerini , ne gibi? hottörö hottörö melodi, senfonik keyboard, bayan vokal, viking yörelerinden ithal tok erkek vokal, yırtık black vokal, basit folk ezgileri, gösterişli atmosfer, biri enstrümental olmak üzere 3 şarkıdan oluşan ve toplamda anca 14 dakika süren bir EP'ye sığdırmayı başaran grubu takdir etmek lazım. Son şarkıdaki Fahir Atakoğlu tarzı giriş de pek bir ala. Ortodoks blekçilerin uzağına geri kalanların kucağına düşecek bir çalışma. Bu İtalyanların ilk albümü de böylece dinlenecekler arasına giriş yapıyor.

8,50/10

10 Aralık 2009 Perşembe

Robert Jordan - Zaman Çarkı 4-1: Gölge Yükseliyor I


Söylemeyi unuttuğum şeylerden biri yazarın dilinin edebi açıdan cilt ve cilt gelişiyor olması. Uydurma atasözleri, tasvirler başarılı şekilde kullanılıyor. Ebat sebebiyle iki fasikül halinde yayınlanan 4.cildin ilk kısmı Tear ağırlıklı geçiyor. Rand artık hükümdar konumundadır. Yazarımızın favorisi Mat da yavaş yavaş kaderine razı durumuna gelmektedir. Favori karakterim Perrin ise sakal bırakmıştır. Faile ile artık klasik bir kavgalı bir barışık karı koca ilişkisini paylaşır. Hah hayyt. Açıkcası artık yazarımız uzattıkça uzatır, konuları yayar ve paraya para demez, büyük ihtimal us dollar der. Özellikle Mat'ın Manetheren hükümdarının ruhunu taşıdığı gayet açıkken (belki de değildir bilmiyorum sadece tahmin) hala itiraf etmemesi iyi bir örnek buna. Yine de bu kitabı ayakta tutan bir şey var: O da hep merak ettiğimiz Aiellerin dünyasına göz atma fırsatı yakalamamız.
Spoiler
Ne anlatacağımı bilmiyorum, çok fazla aksiyon gerçekleşmedi bu fasikülde. Rand Tear lorlarınca kabul edilen bir hükümdar olmuştur. Etrafında bir grup Aiel de vardır. Moiraine onu başında bir terkedilmişin olduğu ve tarihte Tear'ın hep düşmanı olagelen Illıan'a savaş ilan etmesi için ikna etmeye çalışmaktadır. Desen de bir kötülük sızması olur. Ve Rand ile arkadaşlarının başı bir sabah belaya girer. Bir süre sonra Lanfear Rand'ı kendisiyle işbirliği yapması için ikna etmeye çalışır. Erkek terkedilmişlerden büyüyü kontrol etmeyi öğrenecek ve Lanfear'ın eşi olarak (Lanfear geçmişte Rand'ın reerkarnesi Lewis'e aşıktır) karanlık varlığın rütbece hemen altında birlikte dünyayı yöneteceklerdir. Belki kimbilir ikisi birlikte karanlıkların efendisini de devirebilir. Rand kancaya gelmez. Ama Tear kalesi trolloc ve solukların istilasına uğrar. Rand tam kontrol edemese de büyü gücü ile düşmanlarını bertaraf etmesini bilir. Kızlar ise düşler aleminde deneyler yaparken ele geçirdikleri iki kara ajahı sorguya çekmektedir. Onlardan biri batıda Tanchico adlı kentte bir şeyler olacağını söylerken diğeri şu an Aes Sedai komutasında Tar Valon'a getirilen yenik bir sahte ejderin kurtarılacağını ve Rand kılığında sivil halka katliam yaptırılarak Rand'ın itibarının düşürtüleceğini söyler. Trolloc baskınında ikisi de öldürülür. Nynaeve ile Elayne Tanchico kentine gitmeye karar verirken Egwaine düşler alemini ona daha iyi öğretecek bir Aiel bilgini ile tanışır. Ve Aiellerin kutsal kentine gitmesi gerekmektedir. Tanchico grubuna aşık Thom ile Tearlı hırsız avcısı ismi neyse o katılır ve Deniz Halkına ait bir gemi ile yola çıkarlar. Bu halkın da bir efsanesi olduğu tabi Rand'ın başrolünü oynadığı ve deniz halklarının gemide Aes Sedailerden gizledikleri yönlendirebilen bir kadınla çalıştığını öğrenirler.
Rand Mat ve Moriane birbirinden habersiz bir büyülü kapıdan geçerek sorularının cevaplanıldığı bir aleme geçerler. En azından burada Mat'in başından geçenleri biliyoruz. Sonraki gün Rand Aiellerin kutsal kentine yola çıkmaya karar verir. Hem de kutsal kılıcını Tear'da bırakar. Dolayısıyla Egwene, Rand, Mat, Moiran ve Aieller yola çıkar. Bu arada beyazcüppelilerin İkinehiri kuşattığı haberi gelince Perrin, Faile, birkaç Aiel ve Ogre geçit kapısından geçerek memleketlerine dönerler. Boyut kapısı aracılığıyla kalabalık grubumuz da Aiellerin kutsal kentine varırlar. Bu kentte birbiriyle düşman Aiel kabileleri bile savaş etmez. Dört tane bilge kadın onlara yol gösterir ve Rand ile Mat kaderlerindekilerin gerçekleşmesi için, Aiellerden Aviendha diye bir kız bilge olmak için ve Moiraine sırf bilgeler düşlerinde gördükleri için ayrı vakitte büyülü terkedilmiş kentin merkezine girerler. Kısacası Rand burada Ejderin halkı diye gizlice tanımlanan Aiellerin acı dolu tarihini öğrenir. Mat yine bir salaklık yapıp başka büyülü bir kapıdan geçer. Ne olduğunu bilmediği bir anlaşmayla bazı tarihi silahlar felan alır, ölmek üzereyken Rand tarafından kurtarılır, kumdan doğma kötü varlıklarla savaşarak sonunda kentten çıkmayı başarırlar. Aiellerin tarihi ise şöyle: Taa Lewis Kardeşkatili zamanında Aieller erkek büyücülerin pasifist bir yol izleyen yardımcıları gibi bir şey. O zaman insanlar teknoloji olarak gelişmiş bir seviyede felan yaşıyorlar. Kötülükle savaşta Lewis dünyanın belini kırıyor. Pek çok Aiel onu ikna ederken ölüyor. Azı ise kadın Aes Sedailerin emrinde. Aes Sedailer karanlık varlık ve yardımcılarını mühürlerken büyülü nesneleri Aiellere vererek güvenli bir yer bulana kadar yolculuk etmelerini ve nesneleri saklamalarını söylüyorlar. Kervanlarla yola çıkan Aieller yol boyunca açlık sefalet çekiyorlar, saldırıya uğrayıp bazı nesneleri canlarını mallarını kaybediyorlar. İçlerinden bir grup yeter ulenn Aes Sedaileri dinlediğimiz, biz şarkımızı arayacağız , mistik bi şi neyse, diye ayrı kervan diziyorlar. Bunlar kitapta sık sık karşımıza çıkan çingene benzeri Tuathanlar oluyor. Kalanlar ise saldırıya uğramaktan bıkıp pasifist yolu terkedenler ve saldıranlarla savaşanları tasfiye ediyorlar. Eski yolu takip edenler şu an nesli tükenmiş olup bu büyülü kenti inşa eden Jenn Aiellerini oluştururken, savaşçılara dövüşenler ise değişik kabilelerdeki Aiel nüfusuna dönüşüyor. Yine de bu Aieller daha doğrusu bu mistik kentin merkezinde tarihlerini öğrenip hayatta kalarak kabilelerinin reisi konumuna ulaşanlar Aes Sedaileri yüzüstü bıraktıklarını, Lewis'in asıl takipçileri olduklarını ve kehanet gereği kendilerini bu kıraç topraklardan kurtaracak reisler reisini beklediklerini felan filan biliyorlar.

John Coltrane - A Love Supreme (1965)


Caz müziğine yavaş yavaş geçiş yaptığım bugünlerde hiç sevmediğim çatal bıçak kadeh çınçın akşam yemeği fonu baş zonklatan klasik caz tarzının klasiklerinden bir kaç örnekle kendimi ilerleteyim dedim. Ve bu albüm resmen cidden aklımı uçurdu. Nefret ettiğim kafasına göre takılan melodisiz emprovize ya da gevşek çalma stilinden muzdarip bir caz yerine her yerinde dinamizm emaresi görünen bir albümle karşılaşmak şaşırtıcı oldu benim için. 33 dakika ile en uygun, en azından benim gibi yeni başlayanlar için, sürede sadece saksafon değil ki adamımızın enstrümanı bu, piyano, kontrbas (?) ve bateri (bol çıslamalarla cazda buna bateri mi deniliyor, hakkatten bilmiyorum) enfes bir şekilde tempoya ayak uydurarak ayrı ayrı kendi katkılarını sunuyorlar, hatta ayrı ayrı sololara girişiyorlar. Melodiyi gözardı etmeyerek dinleyiciyi de eşlik eder konuma sürekleyen albümün sonu göz açıp kapayıncaya kadar geliyor. Son parçanın ise albümün genelinden farklı olarak yavaş tempoda mistik bir karaktere bürünmesi dinamizmden kaynaklı oluşabilecek monotonluk (yeni bir kelime türettim galiba) olasılığını delip geçmeye yarıyor.
Dediğim gibi caz jazz anlamam ama detaya duygulara bakınca bu heavy metal jazz gibi bi şi!

9,25/10

9 Aralık 2009 Çarşamba

No Doubt - Tragic Kingdom (1995)


Gwen Stefani senden ve temsil ettiğin her şeyden nefret ediyorum. 90ların marşı haline gelecek Don't Speak gibi bir parçayı nasıl yazdınız, hayret ediyorum. Üstelik Sunday Morning, Spiderwebs, Just A Girl gibi hoş dinlenir parçaları da ürettiğinize göre belki de takdirleri şimdi gözden ırak kalmış olan diğer grup elemanlarına yönlendirmek gerek. Kahretsin, evet garip vokal tekniğin bu garip ska-reggae- funk rock kırması müziğe de güzel uyum sağlamış. Tamam, yeterince övdüm sanırım.
90'lar kuşağının üzerinde orasından burasından alakadar olduğu grubun üstte adı geçen şarkılarının etkisi olduğu bir gerçek. Ayrıca yalın olduğu kadar hırçın yapısıyla dikkat çeken Sixteen, diğer bir balad The Climb ve karnavalımsı havasıyla Tragic Kingdom 2. çeperi oluşturabilir. Geri kalan 7si ise vasatın üzerine çok ender zamanlarda çıkabiliyor. Şarkı sözlerinde Gwen'in aynı zamanda grupta yer alan yavuklusu ile bozulan ilişkisinin işlenmesi ayrı bir garip mevzu. Ne biçim delikanlısın oolum sen! Ahahahha , eminim bu magazinsel olaylar vaktinde iyi meyve vermiştir, albüm satışında vs..

7,0+/10

8 Aralık 2009 Salı

Persuader - When Eden Burns (2006)

Darkest Hour ile benzer semptomları gösteriyor bu albüm. 2004 tarihli Evolution Purgatory adlı albümlerini çok sevmiştim. Karanlık power cinsi kabilinden becerilerini sergilemeye devam ederlerken diğer yandan benzer özellikleri niceliksel değişimlere uğratsalar da devam ettiriyorlar. Vokal hala Blind Guardian'dan Hansi gibi, adamın ses rengi öyle n'apsın diyemiyorsunuz. Çünkü üstüste kayıtlarla koro soundu yaratma işini de benzer şekilde yapıyorlar. Hakeza gitarlardan biri de tıpkı BG gibi. Önceki albüme göre vokal hırçınlığı, vahşi bateri tıkırdamaları, kompleks besteler azalarak da olsa devam ettiriliyor. Fakat önceki albümün zevk ü sefa seviyesine bir türlü erişemiyor. Bu albümün eksik tarafı bestelerin yeterince groovy olmaması. Yine de bu durum Judas Immortal, The Return, Doomsday News gibi güzel parçalar olmayacak demek değil.

7,75/10

7 Aralık 2009 Pazartesi

The Automatic - Interstate (2009) Single


Grup hakkında bildiğim tek şey Monster isminde şukela eğlenceli bir şarkıya vakti zamanında imza atmış olmaları. Gayet brit-pop tınlayan bu şarkıdan sonra 2010 yılında çıkartacakları albümü muştulayan bu single'ı dinlemek gayet garip. Çünki amerikan Interpol'u andırır şekilde bir post punk kıvamına ermiş görünürlerken diğer yandan da oh yeah, dadadah gibi dile gelen pelesenk sayıklamaları ile eğlence faktöründen vazgeçememişler. Ki ben britiş pop-rock şarkılarına ayrı bir hissiyatla bağlıyımdır, ben bile fark ediyorum ki , olmamış yahu, ne eveleyip geveliyorum. Ha diğer hemşerileri gibi keyboard altyapısını güçlü tutup atmosferi stratosferi kazanmaya çalışsalar da bu sefer hızlı temposu ayak uyduramamış. İlk sinleları buysa vah hallerine diyelim.
Bu arada tek şarkılık single olur mu diye merak ederken bunun gayet mantığa uygun şekilde dijital olduğunu öğrenmiş bulunmaktayım. Zira internette şarkılar tek tek zaten satın alınabiliyorken bir şarkının single sayılması sadece klibi olup olmadığına bağlı gözüküyor öyleyse. Yani şimdi yerli popçuların tüm kliplerini single diye nitelemek de mantık dahiline giriyor. Ama benim mantığım almıyor.

6,0/10

Darkest Hour - Deliver Us (2007)


Ben bu grubu dinlemeye Undoing Ruin ile başladım. Ve bu albüm onun gölgesinde kalan tekrar bir çalışmadan öteye geçemiyor. Başkası da bu albümü ilk dinleseydi benzer görüşleri Undoing Ruin için dillendirecekti. Zaten melodeath etki sayesinde dinleyebildiğim metalkor türü içinde filizlenen grubumuz, anlaşıldı ki, en azından benim için tek albümlük. Kötü bir albüm değil , kendilerini tekrar ederken aynı atmosferi yakalayamamaları can sıkıyor.
Demon(s)'ın nakaratındaki vokal genişliğini dinlemek pek çok hoş, A Paradox with Flies atmosferi ile dikkat çekiyor, sert, ritmik ve güzel solosu ile Stand and Receive Your Judgment göz dolduruyor, melodik Deliver Us ile de albümü kapıyoruz.
Bu arada albümün kapağı yeni akımın ilk ürünlerinden.

7,50/10

6 Aralık 2009 Pazar

King Diamond - The Dark Sides (1988) EP


Belki de koleksiyoncular için en değersiz EP'lerden biri. 6 şarkının, 2 si kısa ki bunlardan biri telefon şakası gibi saçma sapan bir şey, tümü diğer albümlerinde asli ya da bonusi olarak yer almış parçalar. Biliyorsunuz, insan hayatı kısa, dinlenecek albümler var daha..

6,25/10

5 Aralık 2009 Cumartesi

RETRO: Summoning - Dol Guldur (1996)

Grubu bu albüm vasıtasıyla tanıma şerefine erişmiştim. Daha önemlisi albüm, grubun en iyi şarkılarından birini içeriyor: Khazad Dum. Hatırladığım kadarıyla Moria madenlerinde canını veren cücelere adanmış hüzünlü ağıt, beklenmedik biçimde yürüyüş temposuna (marşsal) uyarlanarak yakılıyor. Yürek titreten bir kompozisyon. Bu albüm öncekine göre daha yetkin, parçalar daha ilgi çekici. Ve kimine göre grubun en iyi albümü. Gerçekten de parçalar keyboard desteğine dayanan değişik yapılarıyla dikkat çekiyor. Örneğin Nightshade Forests'daki hispanik etkiye katkıda bulunan trompet tınısındaki keyboard albümde büyük bir zenginlik yaratıyor. Grup sound olarak en yakın black metal içinde tanımlansa da albüme Kor adlı parçada somutlanan bir gevşeme ya da rahatlık hali de sinmiş durumda. Unto a Long Glory ise Dire Straits parçası gibi başlayıp melodik vokal harmonisine dayanan ve barok-romantik (klasik müzikten anlamıyorum ya sallaa) piyano soundu ile desteklenen bir parçaya dönüşüyor. Diğerlerinden farklı bir yerde duruyor.
K eşke diyorum keşke, Khazad Dum'u clean vokaller, canlı helecanlı trompet, flüt ve bol yankılı davlumbaz ile folk gibim bir coverını yapsalar da dinlesek.

8,75/10

Seether - Careless Whisper (2009) Single


Tek şarkı için entry olur mu? Valla adamlar single çıkarmış, o zaman olur. George Michael/Wham!'ın hissiyatlı şarkısı bu kez de amerikan modern rock/post grunge soundunda coverlanmış. Grubumuz buram buram amerika koksa da Güney Afrika yöresinden çıkma. Büyük ihtimal yeni dünyadan ev villa çiftlik felan alıp yerleşik konuma geçmişlerdir. Bu yeniden yorum orjinalin saksafonlu naif havasını yakalamaktan uzak. Aslında taş üstüne taş koyamamışlar. Bununla beraber saksafonu ikame eden 90lar gitar soundunun şık olduğunu belirtmem lazım. Kapak dikkatinizi çekmiştir. Yani laf kalabalığı yapmaya gerek var mı ki?

7,25/10

4 Aralık 2009 Cuma

Carol Berg - Rai-Kirah 1: Transformation

George Martin, Robin Hobb gibi isimler ülkemde yeterli ilgiyi göremiyorken yurtdışında bu isimlerin ardılları artık moda. Klasik fantastik metinden, pür iyi-kötü karakterler yerine griliğe kaymasıyla, karakter gelişimine verilen önemle, şiddeti vahşetiyle kısacası zor okunur tarzı ekseninde yetişkinlere yönelmesiyle ayrılıyorlar. Onlardan birini okumayı düşünürken karşıma farklı konusuyla bu üçleme çıktı. Üstelik ilk kitabı okumak mevzuyu sonlandırdığı için gerisini ister getirirsiniz ister getirmezsiniz.
Kökleri çöle dayanan Derzhi halkı coğrafyanın hemen hemen tümünü ele geçirmiş, diğer halkları köleleştirmiş, yurtlarından ettirmiştir. Köle derken cinsel dahil her tür ihtiyaç için kullanılan akşama pis köleevlerinde hücrelerde bağlı tutulan , her zaman dövülen bazen avlanılan bir kölelik sisteminden bahsediyorum. Kibirli, gaddar veliaht prens ise kuzeydeki dağlarda muhkim sarayında kendi kentini yönetiyor ve imparatorluğun başına kendinin geçmesini mümkün kılacak bir ayini bekliyor. Yok ettiği ülkelerden birisi de büyü gücüne sahip olan bir halkı barındıran Ezzaria. Bu halk insanların zihnini elegeçiren elemantal iblislere karşı binyıllardır savaşım yürütürken onların yaptığını hurafe kabul edilen fatihler tarafından büyü güçleri yok edilerek köleleştirildiği için , kalan kaçaklarda çok az olduğu için, artık geleneklerini devam ettiremez konuma gelmişler. İşte bu ortamda prens köle pazarından tam 16 senedir köle olan Ezzarialı birini, Seyonne, yazıcı olarak satın alır. Zira imparatorluk halkı okuma yazma bilmenin küçültücü bir özellik olduğunu düşünmektedir. Seyonne bir yandan tüm gururunu, mistik öğretilerini ayaklar altına alarak sadece yaşamayı düşünürken diğer yandan da prensin tutarsız psikopat karakterine uyum sağlamaya çalışmaktadır. Khelid halkı Derzhilerle ittifaka dayanarak imparatorluğun yönetim kademesine sızmaya yönelik bir plan yürütmektedir. Seyonne Khelid elçisini gördüğünde gözlerine inanamaz. Çünkü bu kişiler iblisler tarafından ele geçirilmiştir. Ve işin ilginci prense kafayı takmışlardır Khelidler.Devamını aşşağıda anlatırız.
Kitap emsallerine göre ters işliyor biraz. Normal gidişat ilk başta karakter ve dünya inşası ağırlık kazandığı için yavaş (ki ben bu kısımları çok severim) sonra hızlıdır. Hatta cildin sonunda üç günde okuyacağınız niceliği birkaç saatte yutarsınız. Transformation ise baştan ortasona kadar çok sürükleyici. Sonlarda ise klişeliğe teslim olarak tahminleri doğru çıkarmaya başlamasıyla okuma hızınız düşüyor. Yazım tekniğini R.A.Salvatore'ye benzettim biraz. Tanımlayıcı cümlelerden tasarruf ederek karakterler daha çok olaylarla belirleniyor, maceranın akıcılığı okumayı alıp götürüyor. Tabi Salvatore'nin son yapıtlarındaki çivisi çıkan Hollywoodvari sinematik anlatım tekniğinden ziyade ilk dönemine benzetiyorum. Yazar'ın ilk kitabı olmasından dolayı bazı aksaklıklar olmakla beraber high fantasy'yi terk etmeden okumayı zevkli hale getirecek değişiklikler uygulayan yazar başyapıt olmasa da ona yakın bir kitap yazmış. Bize de okuması düşmüş.
Spoiler
Daha kitabın başlarında Seyonne satın alınırken maceraya atılırız. Prens Alexander 'Zander', diğer lordlardan birini sırf aşağılamak için köleyi onun getirmesini emreder. Bu Lord da kıl olur, Seyonne'yi şehirde çıplak dolaştırır ve saraydaki demirciye kölenin suratına damga vurmasını ister. Demirci prensin kölelerinin yüzlerinin bozulmasını istemediğini bilir. Ama emir bu demiri keser. O da ufağından bir damga vurur. Kraliyet ailesinin damgasını. Sonra prens ahan da yeni kölem bu diye arkadaşlarına hava atacağı an yüzdeki izi görünce çıldırır. Bu genç lordu çağırtır ve Seyonne'nin onun suratına büyük damga vurmasını emreder. Seyonne reddedince prens hazretleri lordun suratını damgayla dağıtır, kemiğe kadar iner. Seyonne'e hücre yolları görünür. Arada bir yazma okuma hizmetleri için prensin yanına çıkar. Khelidlere güvenmediğiyle ilgili yazdığı bir mesaj babasının eline geçince (babası Khelidlerle ittifaka fazlasıyla inanmaktadır) prens Seyonne'den şüphelenir. Sonra bahsi geçen lordun abisinin mesajı babasına ilettiği ortaya çıkar. Prens o lordun ailesine bir oyun oynar, onların desteğini garanti altına alırken lordun abisini de astırır. Detayını okumanız gerek. Sonra Khelid elçisinin gözüne bakınca onun iblis olduğunu anlar fakat hiç bir gücü kalmamıştır. Prens ise uykusuzluk yüzünden görevlerini yapamaz duruma düşer. Seyonne prense yardım etmeye karar verir. Hiddete kapılan prens onun ağzını burnunu kırar. Ama sonra dediği gibi iblis büyüsüyle büyülendiği ortaya çıkar. Seyonne'ye güveni bir miktar artar. Başka bir zaman büyük salonda elçiden yine bir büyülü hediye alır prens. Bunu önlemek için Seyonne sakarlık yapar, itiraz eder, yani kendi ölümünü garantilemiştir. Zaten yeter ulenn ne olacaksa olsun triplerindedir. Tam o an prensin içinde ufakta olsa bir iyilik (tabi mistik bir ismi var bu özelliğin) olduğunu görür. Eski bir iblis savaşçısı olarak ettiği yeminlere göre bu insanı koruması gerekmektedir. Ayrıca iblislerin prensle ne işi olduğunu da bulması gerekmektedir. Prensin günlerce sürecek ayini başlamışken prens üzerinde yapılan büyünün neticesinde vahşi bir hayvana dönüşür. Bunu bir süreliğine saklamayı başarırlar ve artık Seyonne tam anlamıyla prense yardım eder. Diğer yandan kılıç ustası olan amcasını yeni bir kılıç yaptırmak için görev vermiştir prens. Bir geçitte pusuda amcasının ölmesini Khelidler prensin işi gibi göstermeyi başarmışlardır. Zaten prens uzun süredir garip davranmaktadır. Ayini yarım kalır ve imparator babası Zander'ın Khelidlerce tedavisi yapılmak üzere Paranfour kentine gönderilmesine onay verir. Seyonne için her şey anlam kazanmıştır artık. İblislerin lordu prensin vücuduna geçecektir. Kapatıldığı kuleden onu kaçırır ve kaçak Ezzarian topluluğunu bulurlar zar zor. Bir kere kendisi köle olarak manevi açıdan kirlendiği için Ezzarialılar tarafından dışlanmıştır. Prens de başdüşmandır. Yine de köyde kaldıkları vaktin şöyle bir katkısı olmuştur. Seyonne'nin hocası kuzeyden gelecek iblis saldırısına dair efsanede adı geçen iki ruhlu adamın o olduğunu ve kendisinin ona tekrar büyü güçlerini uyandıracak eğitimi vereceğini söyler. Seyonne ise o seçilmiş kişinin prens olduğuna inanır, hem psikopat ruha hem de iyi bir ruha sahip başka kim iki ruhlu adam olabilirki. Ezzaria kraliçesi büyüyü kaldıramayacağını ve terketmelerini ister. Bu arada Seyonne eğitim almaktadır. Son eğitimde kraliçe ve eşinin (kraliçe eski yavuklusu, eşi ise kankası) kendisinin derzhilere esir düşmesine seyirci kaldığını ve iblislerle onların işine karışmayacaklarına dair anlaşma yaptıklarını anlar. Ex-kankası iblislerin başıyla bir kez savaş yapacaktır. Ve bu savaş tüm Khelid halkının kaderini belirleyecektir. Bu arada savaşlar şöyle olur: kadın büyücüler kurbanın zihnini maddeleştirerek dünya kıvamına sokar, bir kapıdan da iblis savaşçısı bir elinde ayna bir elinde cımbız eh eh, gümüş hançer o dünyaya girer. Canavar, arkadaş kısaca şekil şemal değiştiren iblisi bulup aynaya baktırtır ve kurbanın vücudundan atmış olur. Neyse Seyonne'nin hocası onu da alarak ex-kankanın yenip öldürmediği ama serbest bıraktığı bir iblisle savaştığı boyuta kaçak giriş yaparlar. Hocasını öldürür ex-kanka. Hocanın da bir kızı var. Bu kız, Seyonne'ye yardım eden ablasının kocası (bacanak mi deniyor?) , Seyonne ve arada bir kendini kaybeden prens son savaşın yapılacağı Parafor'a yol alırlar. Orada prensin zihnini iblis lordu elegeçirir ve son savaş onun zihninde olur. Kraliçenin aslında Seyonne'ye yardım ettiği ortaya çıkar ve ex-kankayı bayıltıp Seyonne zihne girer. 3 gün süren bir savaştan sonra, prens aslında iblise tümüyle teslim olmamıştır ikisinin ruhu birleşir o boyutta, iblis lordu geberir, tüm Khelidlerin zihninden iblisler çıkar. Prens ayini tamamlar, iyi biri olmuştur o da . Ex-kanka onurlu bir şekilde ölür.

...aaaarrghh... - Ruhlar Fısıldıyor (2004)


Pentagram/Mezarkabul'dan sonra belki de yurtdışında adını en çok duyuran yerli grubumuz üstelik bu "başarıyı" ne bir promosyona ne reklama dayanarak gerçekleştiriyor. Albümleri internet aleminde beleş geziniyor. Konser vermiyorlar, belki röportajları bile sınırlıdır. İnsanların merakını gark ettiren şey ise tabiki ismi. ...aaaarrghh... Saçma felan demeyin. Metallica, Megadeth ne kadar mantıklı isimler? Merakı cezbeden marka değeri taşıyan bir isim bence. (içses: seni gidi pis kapitalist) Albümlerini dinleyenler ise iki zıt kampa ayrılıyor. Biri "ne bu bea! Darkthrone klonu, ıyykk!" derken diğerleri "ne bu bea! Darkthrone klonu, heyoo!" nağraları ile tepkide triplerine giriyor. Her zeki çevik , ahlak kısmı muğlak, metalcinin kolaycana idrak edebileceği gibi tepkiler aynı minvalde buluşuyor. Fakat Türk metalcisinin es geçtiği başka mühim bir konu var. Black metal Türkçe olur mu? Valla olmuş, biraz gark gurk tınlasa da. Forumlarda maytap geçilen cematin palyaçosu ilan edilen yerli dili yurdun malı black metalcisi bir anlamda ders vermiş görünüyor eleştirenlere. Acaba? Mevzuu aslında çok derin. Eleştirilerin etrafında pervane gibi döndüğü şey ise "karanlıkların efendisi" ekseninde dönen satanik sözlerin komikliği aslında. Bir de bunu yeniyetme blekçi havasında en satanik en şamanik propaganda grubu imajını kullanarak yapmak tüy dikici etki bırakıyor. Mevzu derin dedim. Kuzey Ormanı'nda Şanver usta'nın mükemmel şekilde ortaya koyduğu gibi (3 ytl-Mephisto , almayan Ajdar olsun) satanik imgenin müzikte kullanılması hristiyanların en illet olduğu kavramın öne çıkarılarak toplumun şoke edilmesine, ikiyüzlü ahlakla dalga geçilmesine dayanıyor. ( rock, punk, post-punk, elektronik'de Nazi imajının sık sık kullanılması örneğinde olduğu gibi) Eloğlu taa Fransız devrimi sonrasında hristiyanlığı baskı altına alarak rasyonaliteyi tanrı ile özdeştiren laiklik dinini topluma empoze etmeye çalışıyordu. Birkaç yüz yıl süren bir somutlukta dine karşı duruş (daha doğrusu din içinde reformizm ve sonrası) şekilleniyordu. Savunmak savunmamak doğrultusunda laf etmiyorum burada, saptamalar etrafında geziniyorum. Bunun sonucunda anca 70'ler sonu 80'ler başı tamamiyle hristiyanlık öğretisi içinde metalciler satanik simgeyi kullanmaya başladı. Ve sound olarak da 90 başı black metal kurumsallaştı. Dolayısıyla yurdum insanı bu aşamaları hiç geçmeden batıdan black metal'i birebir kopyalamaya çalışırsa elbet komik duruma düşer. Pragmatik bir çıkış yolu yok da değil. Black metal'in depresif naturel nihilist yönünü ele almak. Tıpkı bu grup, Groza gibi daha saygı duyulan misaller verilebilir. Diğer yandan yok ben bu toprakların karanlık sularından beslenecem, şamanik olacağım derseniz yüzyıllara dayalı batının seküler (ki pratikte ecnebiler bu kavramı bariz dinsizlik ya da agnostizm olarak algılar, yine de kültürel olarak hristiyanlıktan vazgeçmeden) geçmişini bir kez daha hatırlatırım. Zor zanaat netekim, müzik sadece müzik değil ki.
Bu albüme geri dönersek sound soğukluğu ile A Blaze in the Northern Sky çalışmasını hatırlatıyor. Albümdeki tek sıcak parça aynı zamanda hoşlandığım Ebedi Yalnızlık oldu. Derinlerde'nin içine gömülmüş rif çok dadlu. Cenaze de fena değil.

6,50+/10

3 Aralık 2009 Perşembe

Jack Vance - En Son Kale


Mühim bilimkurgu yazarlarından Jack Vance'ın novella diye tabir edilen tarzdaki kitabının konusu kalelerde onurlu ve konforlu yaşam süren insanların genetik değişikliklerle çeşitli köle grupları oluşturmasına dayanıyor. Amele işleri için "köylüler", teknik işler için "mekler", gözlem vs. için "kuşlar" ve evcil hayvan/peri kızı modunda "feynler" alt tabakayı oluşturuyor. Zaman gelir duygusuz olarak düşünülen mekler kollektif olarak isyan ederek gezegen üzerinde kendileri dışındaki tüm canlıları yoketmeye yönelik bir soykırım harekatı başlatırlar. Leguin'den aşikar olduğumuz çözümlemeler çok daha amatör usulde yapılsa da böyyük harflerle 90 dakika dudağıma çalınan bir miktar baldan öteye geçmiyor. Anlayacağınız yetmedi be kardeş.