Her türlü enteresan işi kovalayan biri olarak Babymetal gibi bir fenomeni es geçeceğim düşünülemez bile. Uzun süredir youtube'dan takip ediyordum ki siz de mutlaka oradan başlamalısınız. Şimdi ilk albümlerini dinleme vakti. İkincisini de geçen sene yayınlamış durumdalar. Albüm gregoryan koro ve thrashy ritimler eşliğinde brütal vokallerle süper gaz açılıyor. Kliplerini biliyorum ya death metalden nu metale oradan elektronik dans müziğine oradan hip hopa ve tabiki altyapı olarak da şeker kız kendi vokalli J-Pop'a hatta neden olmasın reggae'ye , ama hemen hemen hepsi aynı şarkıda bir kaç dakika içinde değişerek adamın beynini eriten bir performans içinde sunulsun ki beklentim bir o kadar artsın. Sonrasında trans metal klasiği Megitsune başlıyor. Özellikle Japon folklorü etkili harmoniler ve geçiş kısımları oldukça etkileyici. Ki 2.dakikada korku filminden çıkma yerel melodi üzerine çığlıktan ibaret breakdown şarkının bel kemiği. Neden bahsediyor bu adam? Şöyle Japonya'daki plak şirketlerinden biri diğer idol pop gruplarından örnek alarak bu grubu oluşturur. Bu albüm çıktığında vokaldeki kızların yaşı 17,15 ve 15 ve grup oluşturulurken metal müzikten bihaberler. Arkalarına gerçek metal müzisyenlerin desteğini alırlar ki buradaki performansları gruuvi olsun da başka bir şey olmasın basitliğinde. Yine de iyi iş görüyor yani. Sonuçta lanse edildikleri tür kawai (cute, şirine) metal oluyor. J-pop+metal sentezi. Sound olarak dinleyeni şok eden bununla birlikte kaliteli yerel harmonileri de içinde zenginlik olarak barındıran bir çalışma. Diğer yandan şeker poptirik harmoniler korkunç, hip hop bölümleri en uyumsuz anları. Konserlerini gördünüz mü? Bu iş her ne kadar sırtını bir endüstriye dayasa da eğlence gözüyle baktığımızda hiç bir metalcinin burun kıvırtmaması gereken bir proje. Metal müziğimiz nasıl kirletir la diye protesto gösterileri felan yapıyorlar, oradan biliyorum. Nümayişe anarşiye gerek yok, 'bırakınız yapsınlar' liberalliğindeyim. Bu vesileyle Japon ezgilerinin metalle uyumu iştahımı kabarttı ki bir kaç grup var oralarda bir yerlerde biliyorum.
Favorilerim: Babymetal Death, Megitsune, Onedari Daisakusen
7,75-/10
31 Ağustos 2017 Perşembe
30 Ağustos 2017 Çarşamba
Anathema - The Optimist (2017)
Konsept olarak A Fine Day To Exit namındaki kaydın devamı olduğu ilan edilen bu albüm, beste kurulumu olarak da son albümlerindeki çizgiye pek yakın değil. Bu benim için güzel bi şi. Bununla birlikte elektronik altyapı, sanki Thom Yorke'un yaptığı gibi kayıtta hayli ağırlığını hissettiriyor. Bir de kadın vokalin da bazı şarkılarda merkezi rol aldığını duyunca işler biraz daha karmaşıklaşıyor. Yani misal oldukça güzel Leaving It Behind eski bestelerini hatırlatan , yürek burkan bir seyir izliyor, ama alttan alta durmadan bir çıstırı çıstırı. Bir de eski bestelerin duygusallığı basit ve kendini tekrar eden bir yapıda biraz karikatürvari bir gölge gibi duruyor yeni şarkıları üzerinde. Yine de benim için son işlerinden daha keyifli, sarsmasa da bi titretiyor yani. İsmini saydığım şarkıyla birlikte Can't Let Go'nun da adını saymalıyım sanırım. Bir de Anathema değil ana|_thema, her neyse...
7,0/10
7,0/10
Ken Liu - Karahindiba Hanedanlığı I: Kralların Merhameti
Uzakdoğu kültürünü fantastik kurguya aşı niyetine taşıyarak ihtiyaç duyduğu yeniden canlanışa, kabul edin George R.R. Martin fenomenliğinden sonra fantastik kurgu nereye yol alacak yada alabilecek sorusu tür içinde bayağı sert bir kaygı, büyük katkısı bulunduğu iddia edilen belki de söylemek gerekirse biraz pohpohlanan bir yapıt bu. Hiç vakit kaybetmeden söyleyeyim ki bir yönüyle evet, bir yönüyle de hayır. Nasıl Taht Oyunları İngiltere'deki bir iç savaşı temel alarak kendini kurgulamışsa bu roman da Çin'deki iç savaşları baz almakta. Basit bir askerin kral olabildiği, ihanetin ve onurun birlikte yol aldığı bir gerçeğin yansıması. Diğer yandan iktidarı alanın her seferinde gücü kendi keyfince kullanması tarihe özgü bir gerçeklik olarak kalıp kurguda yer almasaydı keşke. Ayrıca insanların savaşına aralarında yaptıkları anlaşma gereğince ancak dolaylı yoldan müdahil olabilen tanrı/tanrıçalar maalesef Forgotten Realms örneğinden daha fazla yaratıcı olamıyor. Bununla birlikte tonla ilginç karakterin yer aldığı ve görece sıradan kişilerin de hayatlarının aksettirilmesi bu romanın güçlü tarafı. Bazen ne kadar ana kurguyu beslediği şüpheli olsa da benim hoşuma giden bir ayrıntı bu. Uzakdoğu kültürü draması ve poetikası ile sayfalara yansıtılsa da biraz Anglo-saxon okuyucuyu ki global okuyucu kitlesi oluyor kendileri, sıkmamak uğruna hayli törpülenmiş hissiyatı uyandırıyor. Hatta pragmatizmin ve akılcılığın bariz bir şekilde tarafı tutulmuş. Nihayetinde özgünlük konusunda hoşuma gitmeyen daha doğrusu beklentiyi karşılayamayan bir çalışma olması okuma keyfini kaçırmıyor, yine de 600 sayfa gibi bir ebadın içinin tamamıyla doldurabildiğini söylemek de bir o kadar zor. 7,50- 8 gibi bir not verebilirim, bilemedim
Konuyu kısa geçeceğim, çok şeyler olmakta çünkü. Spoiler anlayacağınız bundan kelli.
Küçümsenen Xana devletinin başındaki imparator Mapidere, tüm devletleri nihayet birleştirmiştir. Kendi aklınca barışı getirdiği için haklı konumdadır. Ama bu başarı, dökülen nice kan üzerine olmuştur. Yönetimi de baskıcıdır. Bizimkiler gibi büyük altyapılar inşa ettirmekte, zorunlu olarak dört bir yandan insanları esir gibi çalıştırmaktadır. Zoraki görev için bu esirleri zamanında getirememenin ölümle eş tutulması neticesinde isyan, bizzat rütbesiz ya da küçük rütbeli askerlerce başlatılır. Yörenin bir şehrinde serseri Kuni Garu da ufak soylu bir kadınla evlendikten sonra başladığı bu işte aynı sonla karşılaşacağını anlayınca o da isyana katılır. Eski devletlerin kraliyet ailesinden kalan son fertler de soylu olarak yavaş yavaş arenaya çıkar. Ama bunların hikayeleri hep aynıdır. Sülaleleri öldürülmüştür ama biri illaki kalmıştır, intikam peşindedir felan. Kuni karahindiba çiçeğini sever ki romanın ismi sonu konusunda bu şekilde ipucunu vermektedir. Diğer yandan 2 küsür metre boyunda devasa savaşçı Mata ile tanışırız. Açık, mert ve korkusuzdur, alavere dalavereyi sevmez. Hatta savaşlarda bu ikisinin yolları da kesişir bir ara, kardeş gibi olurlar. Fakat zaman içinde farklı yaklaşımları bu iki kişiyi karşı karşıya getirecektir. Kuni, pragmatiktir, insanları kullanmada başarılıdır, diplomatiktir ve gereksiz kan dökülmesini sevmez, merhametlidir. Mata ise doğruluk ve dürüstlük gibi konularda çok katı, acımasız ve şövalye ruhludur. Öyle bir zaman gelir ki komutan Mata, tüm adanın krallar üzerinde bir konumda hakimi haline gelir. Kafasına göre yeni krallıklar oluşturur, bu krallıklar birbiriyle çatışmaya başlar, eski Xanalılara zulüm yapılmasına seyirci kalır. Uzak bir adaya sürdüğü Kuni ise ölüp cesedi bile pinçik pinçik edilen eski imparatorun yola çıkış gayesinin haklılığına kanaat getirir. Adalar birleşmeli ve barış hüküm sürmelidir. Ama bunun yolu acımasızlık değil eşitlik ve adalet üzerinde gerçekleşmelidir. Yavaş yavaş o da gücünü artırarak genel huzursuzluktan da faydalanıp Mata ile son düğümü çözer. Mata kendi hayatına son verir. Kuni ise diplomasi gereği biraz da iki kadınla evlidir ve ikisinden de çocukları vardır. Takip edecek cilde aile içi taht mücadelesinin rengini vereceğini anlarız.
Konuyu kısa geçeceğim, çok şeyler olmakta çünkü. Spoiler anlayacağınız bundan kelli.
Küçümsenen Xana devletinin başındaki imparator Mapidere, tüm devletleri nihayet birleştirmiştir. Kendi aklınca barışı getirdiği için haklı konumdadır. Ama bu başarı, dökülen nice kan üzerine olmuştur. Yönetimi de baskıcıdır. Bizimkiler gibi büyük altyapılar inşa ettirmekte, zorunlu olarak dört bir yandan insanları esir gibi çalıştırmaktadır. Zoraki görev için bu esirleri zamanında getirememenin ölümle eş tutulması neticesinde isyan, bizzat rütbesiz ya da küçük rütbeli askerlerce başlatılır. Yörenin bir şehrinde serseri Kuni Garu da ufak soylu bir kadınla evlendikten sonra başladığı bu işte aynı sonla karşılaşacağını anlayınca o da isyana katılır. Eski devletlerin kraliyet ailesinden kalan son fertler de soylu olarak yavaş yavaş arenaya çıkar. Ama bunların hikayeleri hep aynıdır. Sülaleleri öldürülmüştür ama biri illaki kalmıştır, intikam peşindedir felan. Kuni karahindiba çiçeğini sever ki romanın ismi sonu konusunda bu şekilde ipucunu vermektedir. Diğer yandan 2 küsür metre boyunda devasa savaşçı Mata ile tanışırız. Açık, mert ve korkusuzdur, alavere dalavereyi sevmez. Hatta savaşlarda bu ikisinin yolları da kesişir bir ara, kardeş gibi olurlar. Fakat zaman içinde farklı yaklaşımları bu iki kişiyi karşı karşıya getirecektir. Kuni, pragmatiktir, insanları kullanmada başarılıdır, diplomatiktir ve gereksiz kan dökülmesini sevmez, merhametlidir. Mata ise doğruluk ve dürüstlük gibi konularda çok katı, acımasız ve şövalye ruhludur. Öyle bir zaman gelir ki komutan Mata, tüm adanın krallar üzerinde bir konumda hakimi haline gelir. Kafasına göre yeni krallıklar oluşturur, bu krallıklar birbiriyle çatışmaya başlar, eski Xanalılara zulüm yapılmasına seyirci kalır. Uzak bir adaya sürdüğü Kuni ise ölüp cesedi bile pinçik pinçik edilen eski imparatorun yola çıkış gayesinin haklılığına kanaat getirir. Adalar birleşmeli ve barış hüküm sürmelidir. Ama bunun yolu acımasızlık değil eşitlik ve adalet üzerinde gerçekleşmelidir. Yavaş yavaş o da gücünü artırarak genel huzursuzluktan da faydalanıp Mata ile son düğümü çözer. Mata kendi hayatına son verir. Kuni ise diplomasi gereği biraz da iki kadınla evlidir ve ikisinden de çocukları vardır. Takip edecek cilde aile içi taht mücadelesinin rengini vereceğini anlarız.
Hugh Masekela - Masekela (1968)
Afrika usulü, vokalli caz musikisi. Henüz ırk ayrımının geçerli olduğu Güney Afrika kökenli bir sanatçının eseri olması If There Is Anyone Here gibi bir şarkıda oldukça duygusal bir performans olarak yansıyor. Ayrıca kazarak çıkardığı altının ne işe yaradığını bilmeyen madencinin sözlerini yansıttığı şarkıyı da unutmayalım. Onca kan ve bu altın kimin? Fakat sonraki şarkılar bana kısa sürelerine istinaden de biraz çalakalem, spontane geldi. Elli sene öncesinin, ohara elli sene geçmiş arkadaş 68'in üzerine, yarım yüzyıl!, ruhunu yansıtma da ne kadar başarılıysa günümüzün yüzeysel ilişkilerinin hakimiyetinde akılda kalıcılığı o kadar sorgulanabilir.
6,75/10
6,75/10
29 Ağustos 2017 Salı
BADBADNOTGOOD - IV (2016)
Şu an güncel caz grupları arasında belki de en önde gelen gruplardan birisi. Becerileri daha çok farklı seslere, efektlere, sentezlere dayalı; bu anlamda dinleyiciyi sıkmayan, dinamik bir birleşim yaratmakta çok başarılılar. Bu albümde soul ve hatta hip hop gibi tarzları caz ile içiçe harmanlamayı biliyorlar. Kendileri resimde de görüldüğü üzere karbeyazı olmalarına rağmen elemanlar, siyahi müziğin her dalına bulaşmışlar yani. Ve kaydın ilk 2/3'lük kısmı akıllarda kazınan (Samuel T Herring gibi etkileyici bir vokalin eşlik ettiği soul tabanlı Time Moves Slow için üç kere hurra!) anlar sunuyor. İşbirliği sadece bu isimle sınırlı değil bilindik bir isim Colin Stetson saksafonu ile ortamı şenlendiriyor, bass ve alto saksafonun sesine hayran kalmamak mümkün değil, parçamız: Confessions Pt.II. Takip eden parçanın da synth efektleri ile süslü olması rastlantı değil. Buradaki katkı veren isim ise Kaytranada. Hiç duymadım. Ama böyle bir sentezin parçası olan bu adamı da ayrıca dinlemek isterim. Fakat hip hopçı Mick Jenkins'ı ki şarkının düzenlemeleri ne kadar hoş olsa da diye ekleyeyim ve soul müzisyeni Charlotte Day Wilson'ı çok özellikli göremedim. Dediğim gibi bu kısımlar da kaydın son 1/3'lük kısmına girmekte zaten. Bir yanıyla da sakin caz özelliğini sergileyen bir yönü olmakla beraber grubun daha sıkı performans gösterdiği bölümler benim favorim. Bu taraflarına keşke biraz daha ağırlık verselerdi. Kısacası grup için GOODGOODNOTBAD desek yeridir.
7,75+/10
7,75+/10
28 Ağustos 2017 Pazartesi
RETRO: Enslaved - Vikingligr veldi (1994)
Diğer black metal gruplarına istinaden Enslaved'in ilk dönemini çok da anlayıp sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Şimdi ise kayda biraz daha berrak bir zihinle bakabiliyorum. Keyboardun da etkin şekilde kullanıldığı hem/ne progresif hem/ne viking metal olan ham ve kaba ve çiğliğinden hiç bir şey kaybetmeyen bir tarzı ile emsallerinden ayrılıyor. Bazen öyle riffler öne çıkıyor ki ve sürekli kendini tekrarlayaraktan, atmosfer daha da baskın hale geliyor. Bateride zil kullanımı bana biraz fazla geldi. Sanki sürekli bir cenkte kılıç şakırtılarını dinliyor gibi ki tam da istenen şey belkide bu olsa gerek. Bu bilgiler ışığında bestelerin çok parçalı ve epik bir hava sergilediğini tahmin etmek zor olmasa gerek. 2. parça işte tam da böyle. Takibinde ise çılgın bir enerji ile Midgards Eldar başlıyor ve kompleks yapısını göstermekten eksik kalmıyor. Ortalarında yavaşladığı kısımda keyboard ile yapılan uzaysı efektler grubun farklılığını gözler önüne sermekte. 4. şarkıdaki efektler ise tropmet gibi üflemeli çalgıları hatırlatarak bir meydan muharebesi hissiyatını tam anlamıyla geçirmekte. Fakat diğer müdahaleler bu şarkıyı biraz da kaotik bir sese teslim ediyor. Sözsüz son parça ise grubun progresif yönünü göstererek albümün genel havasına biraz tezat giden bir durgunluk hali sunmakta. Yine de gariptir çok çok yüksek bir puan veremiyorum.
7,50/10
7,50/10
27 Ağustos 2017 Pazar
RETRO: Kamelot - Dominion (1997)
Yine hakkı yenen bir albüm. Vokal hala ilk albümdeki adama emanet. Yalnız bu sefer biraz kontrollü gidiyor. Albümün temposu da düşmüş durumda. Ancak eleştirenler bir yönden haklı, her ne kadar süper bir kaç şarkı olsa da vasat parçalar yüzünden albümün geneli etkilenmekte. Süper şarkı derken melodisiyle riffleriyle We Are Not Separate, sözsüz Creation ve en bi muhteşem Song of Roland namındaki besteleri kastediyorum. Belki de grubun gelmiş geçmiş en iyi şarkıları. Diğer albümlerindeki yeni yönelime (her ne kadar ipek gibi bir vokalle taçlandırılsa da keyboard ve klasik müzik ağırlıklı daha gevşek çalma stiline başvurulmuş bir progresif-power metal'e istinaden altyapının ve bas ritimlerin heavy metal tabana dayanmasını tercih ederim) kıyasla sözümün arkasındayım. Bu arada gitarın tellerini tıngırdatan ve bestelerde büyük emeği geçen grubun beyni Youngblood'a da selam çakalım.
7,25/10
7,25/10
Hasan Ali Toptaş - Gölgesizler
Spoiler:
Hasan Ali Toptaş uzun zamandır okumak istediğim bir yazardı. Filmi de çekilen bu eseri Yunus Nadi roman ödülü alan ve en bilindik romanı. Tarz olarak zaman, mekan ve karakterlerin birbirinin içine girdiği, bulanık bir yöntem izlemesiyle postmodernizmin (büyülü gerçekçilik?) etkisi altında. Kentteki bir berber dükkanı ile kırsalda kendi içine kapanık, neredeyse unutulmuş bir yerleşim yeri arasında karakterlerin geçişmesi göze çarpıyor. Bu iki mekanın haricinde bir yerdeki anlatıcı da çoğu zaman bu mekanlardaki karakterlerin bir kısmının, berber öncelikle, bedenini dolduruyor ve bir sarmal içinde gerçeklik yeni baştan oluşturuluyor. Önce köy berberi Nuri'nin kaybolması, sonra daha önceden varlığı bile hissedilmeyen köyün genç kızı Güvercin'in kaçırılması varoluşun, varolmanın sorgulanması için dayanak teşkil ediyor. Kendi varlığından, köyün varlığından şüpheye düşen muhtarın intiharı önemli bir veri haline dönüşüyor bu noktada. Ayrıca betimlemelerde poetik bir dil kullanılması anlatımı zenginleştiriyor. Tetikte bir dil kullanımı aniden gelişen dramatik ve absürt olaylarla da buluşunca okuyucu açısından yorgunluk baş göstermekte. Açıkça söylemek gerekirse postmodern metinlere yabancı olmadığım için metodoloji karşısında hayranlık nidaları gösteremediğimden dolayı kurguya eğildiğimde bana öyle gelen zaaflar gözüme daha bir sert batıyor. Roman atın intikamı(!) ve Ramazan'ın ölümüyle benim için bitmişti. Ayının hamile bıraktığı kız motifi de üzerine tuzu biberi oldu. Neyse ki hepsi hayal imiş. Hasan Ali Toptaş, kalemi güçlü bir yazar ama bu Anadolu absürtlüğü (manilere, türkü sözlerine bakınız) bana keyif vermedi.
6,5
26 Ağustos 2017 Cumartesi
Yok Öyle Kararlı Şeyler - Yok Öyle Kararlı Şeyler (2014)
Seviyoruz tamam yalnız prodüksiyonu biraz cılız, domates'i sevmedim, ayaz'a en sevdiğim, yeni nesle hitap eden gevrek mizahı sevmiyorum demek ki yaşlanmışım kalıcılık somutluk konusunda sorunlar var nokta.
7,50/10
7,50/10
Cult of Fire - मृत्यु का तापसी अनुध्यान (2013)
Nereden esti de Avrupa'nın göbeği Çek Cumhuriyeti'nden çıkıp Hint ezgileriyle black metali buluşturmak akıllarına geldi merak ediyorum doğrusu. Bazı yerlerde Hint musikisi müziğe dışsal kalmakla beraber atmosfere illaki katkısı büyük. Bazı anlarda da uygun sentez tutturulmuş durumda. Black metal özüne bakarsak sert ağbi vokallerin de etkisiyle böyle ham, çiğ bir sound elde edilmiş. Melodik olarak özellikle 4. ve 6. şarkılar akılda kalıcı, kan pompalayan cinsten. Post-laşan modern black metal'e aşı niyetine güzel bir çalışma olmakla beraber biraz daha sivriliklerin törpülmesi gerekli gibi hissettim. Sorun değil, ilk albümleri. Başkaları için ise uygun doz yakalanmış olabilir, zira Mgla gibi gruplar benim hissettiğimden daha fazla değer görüyor piyasada. Ama devamı gelecek mi, Hint kültürü ve black metal sentezi ne kadar derin bir havuz, asıl merak ettiğim şey o.
7,25++/10
7,25++/10
Ian Banks - Eşekarısı Fabrikası
Bilimkurgu alanında yazmayı hedefleyen Ian Banks, editörlerin de tavsiyesiyle bu 'normal' romanı 16 yaşındaki bir gencin diliyle yazıverip üne kavuşuyor. Kitabın arkasından alıntılarsak:
Bir İskoç kasabasının yakınlarındaki adada babası ile yaşayan Frank, bir yandan geçmişini anlatırken diğer yandan akıl hastanesinden kaçan abisinin adaya dönmesini bekler. Daha çocukken pipisinin bir köpek tarafından yenmesi (sonradan kafatasını bulup koleksiyonuna katıyor) neticesinde hayatı değişiyor. Tek arkadaşı kasabadaki bir cüce. Daha bebeyken Blyth ismindeki zorba çocuğu yapay bacağına zehirli bir yılan koyarak öldürüyor. Sonra kendi kardeşini, plajda bulduğu patlamamış bir bombaya çekiçle vurma konusunda aklını çelerek ortadan kaldırıyor. Kuzeni küçük Esmerelda'yı ise sırf kız olduğu için yaratıcı bir şekilde öldürmeye karar veriyor. Dev bir uçurtmaya bağlayıp salıvererek deniz üzerinde kaybolmasını izleyor. Hepsi kaza gibi göründüğünden paçayı yırtıyor tabi. Adayı çeşitli hayvanların kafalarını dizdiği mızraklarla süslüyor. Bir de olanı, olacağı haber verdiğine inandığı eşekarısı fabrikası dediği bir düzenek inşa etmiş. Buna benzer değişik savunma mekanizmaları icat etmiş. Romanın sonunda ifşa olunuyor ki aslında kendisi babasının bir deneyi. Ve erkek değil pipisini kaybetmiş bir erkek gibi yetiştirilen ve hormon takviyesine boğulmuş bir kız çocuğu. Bu da sürpriz son işte.
Blyth'ı öldürdükten iki yıl sonra küçük kardeşim Paul'ü öldürdüm, ama Blyth'ın ölümü ile karşılaştırınca daha mühim, daha farklı sebeplerim vardı. Bir yıl sonra da birdenbire gelen bir istekle aynı şeyi Esmerelda için yaptım.Anlayacağınız, Sineklerin Tanrısı, Otomatik Portakal ve biraz da Çavdar Tarlasında Veletler kıvamındaki fenomen tavrıyla buralarda rüzgarının çok daha kuvvetli esmesi beklenirdi. Ama bir kaç gün önce bitirdiğim (zor bir deneyimdi!) diğer bir romanı Cebirci'den sonra kanaat getirdiğim yazarın İngilizlilik hastalığından muzdarip olması yine kendisini olumsuz şekilde etkilemekte. Karakterleri önemsememizi engelleyen hesap kitapçı objektif hani neredeyse durumsal anlatım, trollüğe varacak derecede ironik saptamalar ve adaya has espriler. Bu tuhaflıklar silsilesi ister istemez modern gotik bir çizgiye evriliyor ki İngilizler bu konuda pek bir mahir. Yine de böyle yıkıcı bir romanı okumaktan pişman değilim. Özellikle biraz da şaşırtıcı sonu ve din politika gibi kurumlara karşı eleştirel tutumun romanın sayfalarında yansıtılması sayesinde notum yedi buçuk. Bundan sonrası spoiler canım.
Şu ana kadarki skorum, üç. Yıllardır kimseyi öldürmedim, böyle bir niyetim de yok. Öyle bir dönem geldi ve geçti.
Bir İskoç kasabasının yakınlarındaki adada babası ile yaşayan Frank, bir yandan geçmişini anlatırken diğer yandan akıl hastanesinden kaçan abisinin adaya dönmesini bekler. Daha çocukken pipisinin bir köpek tarafından yenmesi (sonradan kafatasını bulup koleksiyonuna katıyor) neticesinde hayatı değişiyor. Tek arkadaşı kasabadaki bir cüce. Daha bebeyken Blyth ismindeki zorba çocuğu yapay bacağına zehirli bir yılan koyarak öldürüyor. Sonra kendi kardeşini, plajda bulduğu patlamamış bir bombaya çekiçle vurma konusunda aklını çelerek ortadan kaldırıyor. Kuzeni küçük Esmerelda'yı ise sırf kız olduğu için yaratıcı bir şekilde öldürmeye karar veriyor. Dev bir uçurtmaya bağlayıp salıvererek deniz üzerinde kaybolmasını izleyor. Hepsi kaza gibi göründüğünden paçayı yırtıyor tabi. Adayı çeşitli hayvanların kafalarını dizdiği mızraklarla süslüyor. Bir de olanı, olacağı haber verdiğine inandığı eşekarısı fabrikası dediği bir düzenek inşa etmiş. Buna benzer değişik savunma mekanizmaları icat etmiş. Romanın sonunda ifşa olunuyor ki aslında kendisi babasının bir deneyi. Ve erkek değil pipisini kaybetmiş bir erkek gibi yetiştirilen ve hormon takviyesine boğulmuş bir kız çocuğu. Bu da sürpriz son işte.
25 Ağustos 2017 Cuma
The Mars Volta - De-Loused in the Comatorium (2003)
Buraya entry girmek (giriş girmek haha) resmen mesaiye döndü. Hala tatil öncesini yorumlamaktayım. Progresif rock'ı modern rock duyarlılığı ile buluşturan grup, gitaristi Ömer ağbi delirip her sene 5-10 solo albüm kaydetmeye başlayıncaya kadar 6 albüm çıkarabilmiş ve sonrasında dağıldığını ilan etmiş. Bu ilk kayıt en rağbet gördükleri eserleri oluyor. Ben biraz düz bir adam olduğum için progresif işler karşısında biraz bocaladığım doğrudur. Dolayısıyla teknik beceri, hüner ve kabiliyetin ötesine odaklanmak durumundayım. Çok güzel bir vokal ve neredeyse unutmaya başladığım o damakta bıraktığı lezzet ile kayıt, kayıtsız kalamayacağınız enerjik bir performans sunuyor. Kaotik cazın gölgesini taşıyan albümde özellikle bazı anlar sonik efektlerin derecesinin azaltılması daha uygun olurdu gibime gelmiyor değil hani. Neticede besteler içiçe geçse de kendilerine has karakter özellikleri sergileyebiliyor. Bu yüzden şunu sevdim, bunu sevmedim diyebilmeniz mümkün. Ama ben demeyeceğim. Oturayım, kuşlar cikciklesin, rüzgar sesi gelsin, sessiz sakin kafam rahatlasın beklentisindekiler uzak dursun. Nedense Coheed and Cambria dinleyesim geldi...
8/10
8/10
24 Ağustos 2017 Perşembe
Georges Ifrah - Rakamların Evrensel Tarihi -5
Altbaşlık Sıfırın Gücü'nden anlaşıldığı üzere sıfır rakamının doğuşuna odaklanıyor bu cilt. Arap rakamları olarak ismi anılsa da modern rakamların kökeninin Hindistan'da aranması gerektiği kanıtları ile ortaya konuyor. Geniş Hint yarımadasındaki farklı oluşumlar ortaya konuyor. Kökensel değişimler titizlikle takip ediliyor ve günümüze kadar rakamların gelişimi gözler önüne seriliyor. Yazar, tarihsel gelişim içinde Hint yarımadasında dizgelerin konumsallığa evrimi ve buna bağlı olarak bir sayı manasıyla sıfırın doğuşu ve bunda Hint bilginlerinin etkisini kitabın ana ekseni olarak belirlemiş.
Big Bang - MADE (2016)
Kore popunun faal en büyük grubu oluyor Big Bang. Her ne kadar satış rakamları kendi ülkelerinde yeniyetme grupların gerisinde kalsa da (Çin de düşünüldüğünde Asya'da zor ama) türe bıraktıkları iz olsun (yeni gruplardan Ikon'un utanç verici derecede taklit son çalışması!) zenginlikleri olsun, kral diyorlar adamlara. Grubun her elemanı solo olarak da albüm kaydedip turlara çıkıyor. Son olarak G-Dragon namındaki liderlerinin böyle bir çalışması var. Diğer rapçi T.O.P. ise görünüşü ve kalın sesiyle etkileyici bir isim. Hani neredeyse bias'ım diyeceğim de enteresan kaçacak şimdi. Ama bu adamın başı belaya girmiş son vakitlerde. Esrardan yakalanınca zorunlu askerlik görevindeyken intihar ediyor, çürüğe çıkarıyorlar. Muhafazakar Kore toplumundan bayağı bir dışlanıyor. İdolluk da zor canım. Uzun süredir beklenen bu albüm, aslında 2015'de çıkardıkları dört single'ın üzerine eklenmişi: M,A,D,E. Sound olarak bütünlük olduğunu söylemek zor. İçinde rap verseların eksik kalmadığı dans, pop, balad, hip hop, pop-rock hepsi var. Rüzgar nereden esiyorsa yapımcıların yönlendirmesi işte, klasik K-Pop gerçeği. Genel olarak ise bayağı bayağı doksanlar hissediliyor. Hatta pop-rock çalışması Last Dance , We Like 2 Party ya da girişiyle, nakaratıyla Sober fazlasıyla başka şarkıları hatırlatıyor. En absürd düzenleme ödülünü kazanabilecek (üç bölümden oluşmakta ve nakarat yerine geçen ilginç drop) Bang Bang Bang, Mad Maxvari videsounun da gücüyle birlikte zıp zıp zıplayan bas yüklü arabalara yakışacak müthişlikte acayip bir club şarkısı. İlk dinlerken güleceksiniz sonra günlerce zihninize takılacak. Diğer acayip şarkıları Fantastic Baby'nin bu kayıtta olmaması üzücü. Yine de yine dinledikçe ısınacağınız Fixx It bu boşluğu samimi havasıyla kapatmasını biliyor, hiç de beklenmedik bir tarzda. Bazen T.O.P. nin vokali müziğe uyum sağlamakta güçlük yaşıyor. Uzun lafın kısası tüm kayıt olarak daha deli ve eğlenceli şeyler beklerdim. Çeşitliliğin ötesinde kafa karışıklığını yansıtan uyumsuz bir sound ve doksanların klişe melodilerini K-pop süzgecinden geçirme kolaycılığı değerlendirmemi oldukça etkiliyor.
6,75+/10
6,75+/10
Khun Narin Electric Phin Band - Electric Phin Band (2014)
Tatilden döndüm, heybemde dinlenmiş onca albüm ve kitap. Yalnız hala listeleyemediğim tatil öncesi dinlenmiş ve okunmuş şeyler var. Biraz hızlı gitmişim. Öyleyse hemen başlayalım. Tayland'lı lokal bir grup Khun Narin Electric Phin Band. Kendi yörelerinin (Tayland ve Laos) melodilerini batı normlarını hatırlatırcasına saykedelik formda, cayır cayır yankılanan ritmik gitar misal, icra ediyorlar. Büyük ihtimalle böyle afili adlandırmaların farkında olmaksızın içlerinden geldiği gibi çalıyorlar. Söylemiyorlar, çünkü söz yok şarkılarda. Yerelden evrenseli yakalamış durumdalar diyeyim ki klişe sözlerden eksik kalmasın bu entry. Şarkılar bünyelerinde düğün müziği,halay havası barındırıyor ki zaten grup partilerin felan aranılan bir ismiymiş oralarda. Sonra batılı bir prodüktör bunları keşfediyor ve bu albümü kaydediyor. Biraz da batıyı sarıp sarmalayan bizden de Erkin Koray ve Selda Bağcan gibi isimleri etkileyen o hipster saykedelik modanın rüzgarından yararlanmasını biliyor grup kısacası. Ayrıca bestelerini emprovize teknikle kaydetmişler. İşin aslı ne buna ne de kulağa tanıdık gelen bazı riffler dolayısıyla o kadar da kendi içine kapalı bir orkestra olduklarına inanmıyorum. İnandığım şey sanki prodüktör biraz biraz alttan müdahalelerde bulunmuş gibi. Yoksa bu kadar nasıl iyi olsunlar canım.
8,0+/10
8,0+/10
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














