28 Ağustos 2021 Cumartesi

Pantera - Metal Magic (1983)

 Thrash sonrası groove metalin öncülüğünü yapmadan önceki dört albümünde Pantera Pantera değildi, değişik bir şeydi. Glam metal havasını dolu dolu estiren bu albümler çok kötü eleştiriler almış. Çoğunlukla retrospektif bir bakış açısıyla yani Pantera'nın Pantera olduğu albümlerini dinleyip beğenenlerin geçmişlerini kurcaladıktan sonra bambaşka bir şeylerle karşılaşmanın şokuyla değerlendirdiklerini düşünmekle beraber evrensel ölçütlerde eleştirecek pek çok şey de vaki. Asıl merak ettiğim şey o dönemlerde glam rock çevreleri bu kayıtlar hakkında ne düşünüyordu. O zamanla değerlendirmek lazım yani. Grubun bu debüüüsüne ve eleştirilere yakından bakalım.

-Albüm kapağı bok gibi: Doğru ama grup albüm kapakları konusunda çok da başarılı değil zaten. Ama bu o kadar kötü ki Dünyayı Kurtaran Adam gibi ayrı bir şirinliği var.

-Sözler cinsiyetçi, maço felan: O dönemin diğer gruplarında olduğu gibi. Liseli yada yeni mezun gençlerin azıtık hormonlarını bir dereceye kadar mazur görebilsem de organını rokete benzetmeleri, komik yafu. Neyse not kıracağız artık.

-Ucuz besteler ve ucuz bir balad: Kimlik bunalımı yaşayan keyboard haricinde balad Biggest Part of Me albümün bombası. Heavy metal/hard rock baladlarına zaafım var. Susunuz lütfen. Ucuzluk konusu ise eğlendiriyorsa problem yok. Ama şu orgazm taklidi sesler, benim için de kırmızı çizgi.

-Diğer grupları taklit etmesi: Neredeyse o dönemin tüm grupları sayılıyor. Olabilir yani. Çocuklar daha.

-Kötü prodüksiyon: Neredeyse ev yapımı amatör bir kayıt. Dinlemeyi zorlaştırdığı doğrudur.

-Kötü vokal: O kadar da değil arkadaşım, nice yerli grup dinledik doksanlardan bugüne. Parlamıyor ama batırmıyor da nihayetinde.

Kendi görüşlerim de şunlar. 20 yaşından ufak gençlerin kaydettiği bu albümde örneğin gitarda yaşlarından öte maharetleri duyabilmek mümkün. Çok kötü parçalar olsa da(Metal Magic), saçma ve yersiz efektlerle ellerindeki imkanı fazla zorlasalar da bestelerin yarısı eğlenceli ritimlere sahip, bir kaçı hatta diskomsu (Nothing On). Oradan buradan belki de klişe ama güzel fikirler bir araya getirilmiş. Ama klasik glam metal örneklerinden daha sert örnekler de içermekte. O kadar dinledim , çok da sıkılmadım. Yüzeysel bir eğlence ise amaçları bir dereceye kadar başarmış görünüyorlar.

5,25/10 

Marianne Taylor - Doğa Kitabı

 Kapağın güzelliğiyle dikkat çeken bu çalışma bir yandan geçmiş zaman biyoloji ders bilgilerini hatırlatırken samimi ve şakacı bir dille bazı bazı ilginç detaylarla da dikkatimizi çekmeye çalışıyor. Ha, keşke Britanya fauna ve florası ile sınırlı kalmasaydı. Çizimler çok basit, karakalem ve sayıca az. Bilgiler oradan buradan derlenmiş gibi. Hızlı bir tatil okumasından fazlası değil sonuç olarak. Yazarın Türkçe'ye kazandırılmamış ve çok daha bilinen , takdir edilen eserleri varken yayınevinin ismine de baktığımızda marketing procesinin nesneleri olmuşuz gibi hissedebiliriz. Bir pişmanlığım yok, tersine ülkemiz ekolojisi hakkında böyle hap bilgiler içeren bir kitabın özlemini tutuşturmasıyla iyi bile oldu. Var mı acaba?

27 Ağustos 2021 Cuma

Lianne La Havas - Lianne La Havas (2020)

 Şarkıcının bu üçüncü albümü indie çevrelerde bayağı ses getirmişe benziyor. Ben soul müziğimi daha kadifemsi sevmekle beraber bu yeni soul türündeki çalışmalar günümüzdeki güçlü prodüksiyon ve kayıt tekniklerinden sonuna kadar faydalanmakta. Dolayısıyla arkadaki enstrümanların titizlikle duyulduğu, tiz ve keskin bir sound ecnebilerin kültürüne uygun duygusallığı da perçinleyerek hoş bir dinletiye dönüşmekte. Belki de yeni kuşakların ruh halinin ihtiyacına göre demek lazım. Çünkü ben kendi ifademi burada bulamıyorum. Ama kayıt B yüzünde (bu sanallıkta tam olarak B yüzü nereye düşer usta?) Weird Fish ve sonrasında daha dingin, sade bir yöne evrildikçe dikkatimi çekmeye başlıyor. Hmm ses güzel aslında. Başlangıçta vokal düzenlemeleri ve fondaki tempoyu bir garip buluyorum. Bilmiyorum belki de yaşımdır sebep. Kapanışta giriş şarkısının bağırışlı duygusal yorumuyla bu fark daha da hissedilir oluyor.

6,75/10


Neal Stephenson - Anathem


 Öncelikle siber punk türünün  öncü romanlarından Neuromancer'ı kaleme alan  William Gibson ile karıştırarark bu İngilizce romanı satın almış bulundum sahaftan. Bu arada yazarın eserlerinin çoğu dilimizde de bulmak mümkün. Bilim kurgu ve fantastik kurgu alanında çeviriler son yıllarda büyük bir atak yapmış durumda, öğrencilerin maddiyat, biz çalışanların da zaman kısıtı bu eserlere ulaşmamızı engellese bile halimize şükretmemiz lazım. Hızlıca Anathem'e geçelim. Sadece kalın bir kitap değil bilim ve felsefeyi temel alan hatta teoremleri açıklayan ekleri içermesiyle hayli zor bir kitap da. Ama işin esprisi , değişik tarafı da bu. Çok olumlu tepkiler almış. Zaten yazarın kaleminden de mahareti anlaşılmakta. Yine de ben eleştirecek şeyler bulmak da başarılıyımdır ve bu eser de azade değil. Başlangıcı çok yavaş ilerliyor. 200. sayfa da -ha bir şeyler ters gidiyor, 300. sayfa da evet tehdit hissediliyor diyoruz. 900. sayfaya kadar bayağı bir yol var yani. Farklı bir evren ve kültür kapsamında normalde çok sevdiğim ana temayı besleyen hikaye , tarih ve mitolojiye yer verilen yarı-dağınık anlatım tekniği bu uzun girizgahı gerektiriyor. Diğer yandan da arkadaş grubundaki karakterlere de ısınmamız lazım. İşte diğer getirdiğim bir eleştiri de burada şekilleniyor. Karakterlerin bir çoğunu layığıyla hissedemiyorsunuz. Ağır ağır ve hatta uydurma ve bilimsel terimlerle dolu bir İngilizce ile okumama rağmen , yani yeterince özümsediğimi düşünüyorum hikayeyi ve karakterleri, yine de bir çoğu ilgimi çekmedi. Üstelik manastırlarda (gibi)  kalanların oluşturduğu ve diğer insanlarla iletişimi nadir olan teorik bilimsel dünya ve teknolojinin ağırdan işlediği sıradan insanların dünyası ayrımı da alternatif bir gerçeklikte de olsa inandırıcı değil. Sonu da oldukça ılık bitmekle beraber gizeme dayalı kurgusu metni okutmasını biliyor ve keyifli bir okuma sunuyor. Kısacası bilim kurgu ve fantastik kurguyu felsefe, mühendislik ve bilimle pekiştirerek ileri bir okuma beklentisi içinde olanlara ilginç geleceği kesin.

Sürprizbozup keyif kaçıran detaylar da içeren özet şu: Arbre diye bir gezegen var, 5000 senelik yazılı bir tarihi olmakla beraber sıradan insanların seküler dünyası ve bilim insanların oluşturduğu dünya arasında ve kendi içlerinde savaşların, soykırımların, mücadelelerin sebebiyle bu tarihin içeriği tam hatırlanmıyor. Teknolojik olarak ileri bir seviyeye ulaşılan hatta tüm dünyada farklı gerçeklikleri harekete geçirip tarihi değiştirebilecek insanların dahi damgasını vurduğu bu geçmişin gölgesi konunun geçtiği döneme sıkı teknoloji kontrolü şeklinde belirmiş, zorunlu bazı kurallar dışında bilgisayarlar bu manastırlarda yasaklanmış örneğin. Manastırlardaki eğitim teori ile sınırlandırılırken  Seküler dünyadaki teknolojik seviye bizim dünyamıza benzeyen bir hal almış. Gemi, roket, cep telefonu ve araba var ama isimleri bir değişik. Jeejah, dört tekerli götürgeç gibi. Manastırlardaki yaşam farklı felsefelere dayanan tarikatlar ki organizasyon, disiplin, kıyafet ve kültürleri kopyalasa da aslında çoğu dine inanmıyor ile dış ve iç dünya ile temas sıklığına dayalı düzen tarafından belirlenmiş durumda. Yani baş karakterimiz Erasmas, onyıllıkçı (yani her on senede bir seküler dünyaya çıkıyor, dışarının bir havasını alıyor) ve Saunt Edhar tarikatından. Romanın güzel tarafı Erasmas'ın süper insan olmaması. Bir kolektifin parçası olarak müdahalesi yer almakta akışa. Arkadaşları ile manastırda takılırken akıl hocası anathem denen ayin ile manastırdan atılıyor. Çünkü geçici bir süreliğine yasaklanan gözlem evinde yıldızları gözlerken yakalanıyor. Bizim arkadaş grubu da atmosferde bir gariplik seziyor ve gizlenen gerçeğin peşini kovalarkene seküler dünyadan çağrılar başlıyor. Gereksinim olduğu takdirde manastırlardan kişiler dış dünyanın politikacıları tarafından çağrılıyor. Birer ikişer derken en sonunda bizim arkadaş grubu da global bir sorun için toplanan konvansiyona katılmak üzere yola çıkıyor. Ama Erasmas daha önce kovulan akıl hocası Orolo'yu bulma derdine dünyanın öteki ucuna gidiyor. Tabi yolda akrabası bir kadın, onun yavuklusu, manastırın bilgi işlemcisi, dışarıdan değişik dinlere ait fanatik insanlar da gruba katılıyor. Anlaşılıyor ki yavaş yavaş, dıdıdıdın -- atmosferde bir uzay gemisi var. Diğer yandan bu uzay gemisine yapılan keşif gezisi seküler dünyadaki dini liderin uzaylı gemisinden ölüsü gelmesiyle başarısız oluyor. Uzaylıların amacı bir muamma. Neyse grup Orolo'yu arkeolojik kazının yapıldığı tarihi bir manastırda buluyor. Uzaylı gemisinden bir roket iniyor ve onlara benzeyen, fiziken, bir kadın 4 kan tüpüyle ama öldürülmüş bir şekilde roket içinde bulunuyor. Hemen arkasından da uzaylılar meteor fırlatarak Orolo'nun ve pek çok kişinin ölümüne sebep oluyor. Anlaşılıyor ki uzaylılar da aynı gemide olsalar da 4 farklı ırktan müteşekkil ve kendi içlerinde de Arbre hakkında tutumları nedeniyle fraksiyonal ayrılık yaşamakta. Askeriye kalanları topluyor ve toplantı merkezine taşıyor. Orada uzaylıların amacı konusunda beyin fırtınası toplantıları yapılırken uzaylıların sanki bir tarikat mensubu gibi merkeze sızdığı anlaşılıyor. Onlar da binyıllıkçılardan yani quantum felsefesine uygun şekilde gerçekliği değiştirebilecek kişilerin varlığından endişeliler. Bütün olanları anlatmanın imkanı yok, bir grup gizlice uzaylı gemisine sızıyor. Aslında midelerinde son çare olarak biyolojik bomba da taşıyor durumdalar. Ekip içinde binyıllıkçı biri de var. Ve gerçeklik de değişmeye başlıyor. Binyıllıkçı kendi hayatını feda ederek olası en barışçı çizgide yeni bir gerçeklik yaratıyor. Aslında mevzu şuymuş. İsimlerle kafa karıştırmaya gerek yok. A evreninde bir ırk kendi dünyalarını savaşlarla mahvediyor, içlerinden bir grup uzaya çıkıp geçmişe dönmeyi deniyor. Ama evren her zaman yolculuğu denemesinde kendini koruyor ve gemiyi başka bir evrene taşıyor. B evrenindeki gezegeni bu sefer, geminin varlığı karıştırıyor. B ırkı gemiye yerleşiyor C evrenine ki bizim dünyamız oluyor sonra da D evrenine gidiyorlar. Gemide de iki fraksiyon oluşuyor. Son geldikleri evren de Arbre ve aslında anlaşılıyor ki çoklu boyutlar teorimine göre diğerleri Arbre'nin gölgesiler . Yani onların yolculuğu da neredeyse dini bir görevle en mükemmel evreni arayışa dönüşmüş. En sonunda dört fraksiyonun barış görüşmesi yaptığı, Orolo'nun aziz ilan edildiği, kahramanımızın sevdiği kızla evlendiği mutlu son.

24 Ağustos 2021 Salı

Karl R. Popper - Daha İyi Bir Dünya Arayışı

 Sadece solcuların politik saflık ve iyimserlikten etkilendiklerini düşünürdüm. Avusturya'dan İngiltere'ye göçen Popper'ın liberalizmi de farklı değilmiş. Kendi sözleriyle şöyle tanımlıyor kendisini:

bir karşıt-tümevarımcı, karşıt-duyumcu, kurumsalcılık ve varsayımcılık üstünlüğünü savunan bir öncü, bir gerçekçi

Popper dünyayı 3'e ayırıyor. Dünya 1 fiziksel anlamda cisimlerin, canlı ve cansız varlıkların dünyasıyken , 2 nolu dünya yaşantılarımızın yani acılarımızın, sevinçlerimizin, umutlarımızın dünyası olmakta. İnsan ruhunun yarattığı eserlerin dünyası Dünya 3 olarak adlandırmakta ve kültür tanımına denk gelmekte. Aralarındaki etkileşim birbirini takip eden sıralamayı takip eder. 3 nolu dünya, 1'i 2. aracılığı olmadan etkileyemez.

Sokrat'ın "hiçbir şey bilmiyorum, hatta bunu da bilmediğimi biliyorum " yaklaşımını düstur edinen düşünür bilimin doğruluk arayışı olduğunu belirtir. Bilgisizliğimiz sınırı yoktur. Benzer şekilde demokrasinin savulması da en az zararlı devlet biçimi olması ve iktidarın kansız değişmesine müsade etmesidir . Bilimsel süreçte eleştirilere ve gelişmeye açık çözümler sunulur, eleştiriler karşısında çürütülemiyorsa çözüm geçici süreliğine doğru kabul edilir. Bilimsel yöntem eleştirilerle yürütülen deneme ve yanılma yöntemidir. Aşı tartışmaları ekseninde kafa yorulabilir. Bu sebeple  bilimsel otoriteye beslenen dogmatik inanca dayalı bilimselcilik haklı değildir. Düşünür, batı uygarlığını, her ne kadar haklı eleştiriler getirilse de, insanlık tarihinin en özgür , en adil, en insancıl, en iyi olanı şeklinde tanımlamakta. Batı uygarlığının en iyi olması en iyi biçimde düzeltilebilir olma imkanı sunmasına dayanıyor. Tüm insanların elinden geldiğince iyileştirme çabası içinde olduğu tek uygarlık... Ayrıca tek ve yekpare bir düşünceye karşı iyi ve ya kötü bir çok düşünceye , tek bir inanç ya da dine değil, iyi kötü bir çoğuna ev sahipliğe yapması- çoğulculuk- Batı uygarlığının güçlü yanıdır.

Yazarın sıkı bir savunucusu olduğu Kant'tan yaptığı alıntının altını ne kadar çizsek eksik kalır.

Aydınlanma, insanın, kendi kendini mahkum ettiği ergin olmayıştan kurtulmasıdır. Ergin olmayış, başkalrının iradesinde olmadan aklını kullanamamaktır. Aklını, eksik olduğundan değil, başkalarının idaresi altında olmadan kullanma kararlılığı ve yürekliliğini gösteremeyen, kendi kendini ergin olmayışa mahkum eder. Sapere aude! 'Kendi iradenle aklını kullanma yürekliliğini göster' aydınlanmanın sloganıdır.

Eleştirel akılcı diye niteleyebileceğim Marks, Spinoza, Hegel gibi isimlere hiç de haz duymayan düşünür çoğulcu gerçekçi gibi bir sıfatı da kendine layık görmüş.  

..aydınların dörtte üçünün takındığı tavır- bilgiçlik taslamak ya da edebiyat parçalamaktır( bizlerde olmayan bir tutum). Kullanılan tarif, paradoks anlamsızlıklarla tatlandırılmış genellemeler ve beylik lakırdılarıdır. Kullanılan diğer bir tarif ise , anlaşılması güç olan abartılı sözler yazmak ve ara ara buna beylik laflar eklemektir.


RETRO: Orphaned Land - Mabool: The Story of the Three Sons of Seven (2004)

 Grubun bu albümünün neden baş yapıt olarak kabul edildiğini bir yere kadar anlayabiliyorum. Gayet profesyonel bir çalışma. İsrail-Arap folk müziğin, progresif metal ve death vokalin mazura ile ölçülmüş biçilmiş dikilmiş hali. Sololar çok şık. Burada duygulanacaksınız, tamam. Şurada yüreğiniz ferahlayacak, şurada da coşkuya teslim olacaksınız, tamam. Seyir bu şekilde. Kısacası amatörlüğün kendiliğinden uzak olması benim içime dert oldu. Sololar, etnik melodiler ve vokal harmoniler fevkalade şık. Bazı anlarda uzatıldığını düşünmekle beraber. Tufan hikayesini konu alan konsepte uygun şekilde geminin inşasını temsil eden parça ve arkasından gelen ve eklenen modern klasik sound bence tempo ve tür değişikliklerinin arka arkaya sıralandığı albümün A kısmına göre daha hoş. Sadece grubun değil progresif metal türü içinde de başyapıtlardan biri sayılacak bu albüm her türlü müzikal ayrıntıyı dolu dolu içermesiyle müziğinde sadeliği ve bütünselliği arayanlara bir miktar yorucu gelebilecektir.

7,75+/10

9 Ağustos 2021 Pazartesi

Dark Tranquillity - Moment (2020)

 Misal çok sevdiğim Amon Amarth kendini tekrarlaya tekrarlaya tükeniverdi. DT de değişik bir güzergahı takip ediyor, endüstriyel, gotik ve  melodik tınıların zeminine uğradığı salınımlar temsilinde inişli çıkışlı bir seyir sergiliyor. En az sevilen değil belki ama nispeten en az ilgi gören çalışması bu grubun. Tabi bir bakıma yeni olması bunun bir sebebi olabilir. Diğer bir sebebi de grubun keyboardlarla süslü temiz vokalle örülü melodik orta dönemini hatırlatıyor olması. En azından benim çok da beklediğim bir hamle değildi lakin şimdi düşününce de gidişat kendini belli etmiş sanki. Güçlü ve çok kolay adapte olacağınız melodiler, leziz sololar, güçlü vokal, A Drawn Out Exit kaydımızın artıları. Kimi zaman abartıya kaçan melodramatik atmosfer, eskileri fazlaca hatırlatması, bazı parçaların verse kısımların tekdüzeliği ki bu albüme özgü bir şey değil aslında bu durum ve melodilerin belki de çok akla kazınması da eksileri. Kısacası her şey olması gerektiği gibi.


7,75/10

3 Ağustos 2021 Salı

Ruhi Su - Sabahın Sahibi Var (1977)

 

Ruhi Su yönettiği koro ile birlikte Dağ Başını Duman Almış, Başın Öne Eğilmesin gibi ünlü parçalarla birlikte politik tarafı daha günceli yakalamış (Şişli Meydanı'nda Üç Kız, Ellerinde Pankartlar) bir kayıtla karşımızda. Koro kelime olarak kalabalığı ifade etse de tezat bir şekilde işitsel yalın bir atmosfer yakalanmış durumda. Klasik müziğin sessizlikten kreşendoya bağlanan ve çoğu zaman illet eden dinamizme burada da pek çok pek çok başvurulmuş.


7,50-/10

1 Ağustos 2021 Pazar

Adrianne Lenker - Songs (2020)

 D-Smart'ta sürüsüne bereket tematik radyo kanalları mevcut. Biz de ilk üyesi olduğumuzda folk root'unbağımlısı olduk kısa sürede eşimle. İşte mırmır sade akustik amerikan ingiliz ozan musikisi, şırıl şırıl akan bir derenin kenarında söğüt gölgesi altında, terapi gibi bir şey yafu. Gel zaman git zaman bunlar silindi mi kapandı mı bir şeyler oldu. Dedik herhalde ilk 3 ay promosyonu, müşteri temsilcilerini arayalım açtırmak için ne lazım, kaç kayme vereceğiz. Ayrı ayrı görüştüğümüz 3 temsilci de kendi ürünlerinden bihaberdiler. Anlamadılar derdimi, şaka gibi. Şimdi bu kaydı dinlerken de o günlere gittim. Eşimin ikizler burcu ruh haline iyi gelen bu çalışma iyi güzel de ben çok etkilenmiş değilim. RYM'ye baktığımda da yorumlar inanılmaz. Sadece solo çalışmaları değil Big Thief ismindeki grubuyla da nam salmış bir sanatçı. Ancak pek çok kişi sözleri işaret ediyor. Yine kültürel farklılık meselesi anlayacağınız. Üşenmedim, bakıyorum. Poetik, samimi, gerçekçi, nostaljik. 

Everything eats and is eaten/Time is fed

ya da covid hastası ölüm döşeğindeki büyükanne için yazılmış şu sözler:

Come help me die, my daughter/Walk me beside the river to the beach/Take a branch with your knife/Take my left with your right

Don't be afraid, my girl/Take me into the shore/I'm not cold, I'm not cold/Take my hand, take a hold

Let me lie on your arms/I'm weightless in the sea/Up to my ears the salt sits/In a circle around me

6,75/10

29 Temmuz 2021 Perşembe

Sólstafir - Masterpiece of Bitterness (2005)

 

Tatil ve arkasından korona musibeti ile mücadele ederken en azından aşının ilk dozunu yaptırdığıma şükrediyorum. Kendimden biliyorum, yoksa hastaneye düşermişim. 2 senedir nasıl dayanmışım ofise git gellerle beraber hayret. Herkeslere şifa diler yazıma devam ederim. Böylece Solstafir külliyatını bitiriyoruz. İlk albümde yerini yurdunu arayan Solstafir her ne kadar 3. albümleri Köld ile dünyada bilinir hale gelmiş olsalar da o soundun başlangıcı -tada ! -  işte bu ikinci yapıtları. Şöyle bir fark var ki iyi ki de bunu gelenek olarak devam ettirmemişler, 15 ve 20 dakikalık iki uzuuun upuzuuuun parça içermesi bu albümün.  Kapanış kreşendosu kalbur üstü ki elbette grubun başarısız olduğu bir alan değil kreşendolar, olan 20 dakikalık giriş şarkısının ortasındaki oyalanmaların büyük kısmını attığınızda, süresi neredeyse üçte bire iniyor ve bu hiiiç iyi bir şey değil cancağzım. Üzülmeyin gerisi bomba gibi, vokal rifler harmoni melodi ritim sololar zırtlar zurtlar her şey sahici içten ve istekle şevkle icra edilmiş. Kendilerine has progresif post metalik bir soundu ilk albümlerinden sonra bu kadar başarıyla ve profesyonelce inşa etmiş olmaları takdire şayan. Ancak atmosferik sludge kaidesi belirgin ve inanılmaz bir renk katıyor albüme.  Bazı performanslar var ki başlangıçtaki hayalkırıklığını unuttrmayı başaracak ve sonrasında sizi supernova patlamalarıyla tanıştıracak. Ritual of Fire'ın sonunda hele bir şeyler oluyor. Dolayısıyla grubu sonraki işleri ile tanıyıp seven tayfa bu albümü dinlemeyerek çok şey demeyim de bayağı bağzı bir şeyler kaybediyor. Elinizdekinin kıymetini bilin yafu.

8,0+/10

18 Temmuz 2021 Pazar

Diana Krall - Turn Up the Quiet (2017)

 

Son yıllarda dozu azaldığından kelli Afrika öğeleri cazda belirgin hale gelmekle beraber öncesinde Norah Jones gibi isimlerin öncülüğünde vokal caz alt türü pek bir popüler olmuştu. Bu 13. albümüyle Kanada'lı Diana Krall da bu yolu istikrarla izleyen , adı hemen akla gelen müzisyenlerden biri. Vokal standart ve steril, biraz da küllü. Minimal bir orkestrasyon. Ağır tempo. Eşimin hoşuna gitse de benlik değil. Kafe müziği gibi ama bunu dinleyen müşteri uyuya kalır, işletmecinin yesinler de çıksınlar beklentisinin tersine. Sway ve bir öncesi daha dinlenilir.

4,0/10

17 Temmuz 2021 Cumartesi

Michael Moorcock - İşte O Adam

 Albino anti-kahraman Elric destanı ile meşhur olan yazarın fantastik kurgu dışında da yazdığı önemli birkülliyatı bulunuyor. Zaman yolculuğuna dayalı bu ödüllü eser dilimize kazandırılmış olmakla birlikte pek de göz önünde değil. Nereden farkına vardım da satın aldım, ben de hatırlamıyorum. Bu da iyi bir şey. İçeriğin sertliği ki yazarın kendisi dinin (Hristiyanlık) oluşma aşamasını anlama çabası diye nitelendirse de yazıldığı dönemde dine saldırı olarak anlaşılıp çok büyük tepkiler aldığını düşünürsek ülkemizde de göreceği benzer tepkiler hatta yasaklamalarla karşılaşma ihtimali böylece azalmış oluyor. Kendi aramızda okuyup sessiz kalalım en iyisi. Çeviri aynı zamanda yazarın Türkiye baskısı için yazdığı önsözü de içermekte.

Konu iki ayrı kanaldan ilerliyor ki sonunda aynı yerde buluşacağını tahmin edersiniz. Karl'ın büyüme hikayesi, din ve felsefe ile ilişkisi, annesi ve kadınlarla münasebetleri kurgu olmanın ötesine geçen ayrıntılarla bezeli ki yazar da notlar da otobiyografik öğelerin romana sızdığını kabul etmekte zaman makinesinde deney olmayı kabul ettiği döneme kadar ilerliyor. Ruhsal deneyimlere takıntılı ve modern insanın nevrotik kişiliğine sahip bu sorunlu karakter Hz. İsa'ya tanıklık etmek istiyor. Zaman yolculuğundan sonra rahime benzeyen makinenin içinden yaralı çıktığında Vaftizci Yahya'nın liderliğinde Essen topluluğuna sığındığı hilkaye akışı da diğer hikaye ile karşılıklı olarak ilerliyor. Bundan sonrası sürprizbozan.

Tabi o dönemde büyücü olarak algılanıyor. Hz. İsa'nın hikayesi bir türlü kulağına gelmeyince Nasıra'ya Meryem ile Yusuf'un yanına gittiğinde Meryem'in iffetine hiç de düşkün olmadığını görüyor. İsa da zeka geriliğinden muzdarip bir çocuk. "Başlangıçta söz vardı" ayetine uygun şekilde yavaş yavaş Mesih'in kimliğine büründüğü ve sonucunda haça gerilerek öleceği şehadet yoluna adım atıyor. Hatırladığı kadarıyla İncil'e uygun hareket ediyor, nevrotik kişileri tedavi ettiği mucizeler gerçekleştiriyor, Yahuda'ya ihanet etmesi için görevlendiriyor. Okuyucu  dinin yönlendirdiği ve pek çok mesihin çıktığı az gelişmiş bir toplumda  yeni bir dinin doğuşundaki psikolojik atmosferi anlayabilmeyi başarıyor, sonuç olarak.

15 Temmuz 2021 Perşembe

RETRO: Orphaned Land - El Norra Alila (1996)

 

Orphaned Land'in bir ayağı death metal, diğer ayağı progresif metal kaidesi üzerinde yükseliyor artık. Uzunca da bir kayıt. Bence hala folk kısımlarda grup daha iyi. Sonuç olarak biraz çorba bir albüm. Agresif tınılardan eğlenceli Ortadoğu ezgilerine, ayrıca teknik ayrıntılarla farklı fikirlerin boca edilmesi albümün eksilerinden. El Meod Na'Ala Allah Allah arabeski biriktirip sevinçle patlatan bir çalışma olaraktan favorilerimden. Nihayetinde nevi şahsına münhasır müzik yapan bir grup olarak belki de hakettiğinden fazla olumlu yaklaştığımın farkındayım. Ama sert ve daha ılıman bir tarz arasında dengeli bir köprü kurması hardkafa metalcileri hiç de rahatsız etmeyecektir.

8,25/10

10 Temmuz 2021 Cumartesi

Birhan Keskin - Y'ol

Adaletin içinde bir zalim oturur.


Neredeyse travmatik denebilecek bir ayrılığın hemen arkasından yazılan şiirler tıpkı slogana bağlamış politik eleştirel şiirler gibi risk içeren bir tarzı ifade eder. Çünkü okuyucu olarak o ruh halini okuduğunuz esnasında paylaşıyor olmalısınız ki sizin de yüreğinize dokunsun. Diğer yandan da işitsel anlamda şiirin naifliği de zedelenmiş oluyor. Ama şiir naif olmak zorunda mı sorusu ayrı bir tartışma konusu. Bu cihetle açıkça söylemek gerekirse şairin en sevdiğim yapıtları arasında yer almayacak bir çalışma. 


Annen seni inkar etmişti

Aldım etime dokudum.

***

bırak soğusun parçaların

tekrar bitiştiğinde

başka bir şey olacaksın

***

Ben seninle sevgilim

Mutsuz ama bahtiyardım.

***

Birazdan öleceğim, içeceğim su nerde?

***


Bir dalda iki kiraz gibi

aşk ile öfke arasında

yanayana.

Dursun bu aşk. Aşk, mola!

Ey yaban!

ayaklanacağım

ayaklanacağım!


Dizlerimin bağını bağla.

***

Önümsıra yürüyordu yol ve içimde yan yatmış dağlar.

Açtı içimi, biri gördü, zamanın gümüş simi

ve keskin kristal ağlar.

*** 

Ankara,

Kekliğinim, boynumda bir siyah halka.



8 Temmuz 2021 Perşembe

Jag Panzer - Dissident Alliance (1994)

 İlk albümden tam on sene sonra bu geri dönüş grubu bilenler ve sevenler tarafından hiç de hoş karşılanmadı. Amerikan heavy metalinden gruuvi modern metale bu 'ilerleme', özellikle vokal değişikliği de sözkonusu olunca çok da kafada soru işaretleri doğuracak cinsten bir farklılık teşkil etmemekte, aslına bakarsanız. 90'ların ilk yarısı popülerleşme namına  ani dönüşlere alışığız. Şimdi ben tamamıyla yeni bir grupla haşır ve de neşir oluyormuşcasına kulak kabartabilme süper gücüne sahip birisiyim. Girizgahta Pantera'yı taklit etmişler derler, onu bi öncesinde diyem. Bu modern metal şeyine pek de ısınamadığım için Pantera dinlemeye de hiç ihtiyaç duymadığımdan, ama dinleme listemde elbette, bu benzetmenin getireceği yargılardan da ziyadesiyle bağımsızım. Başlayalım. 1. Vokal hacet getirirken ıkınır gibi kendini fazla zorluyor. Aslında farklı tarzlarda söylediği anlar daha idare eder. Hatta parçalara uygun performans verdiği de olmuş bir kaç yerde. Ama genele kızgın kabız bağırtısı hakim. Görece iyi seslendirdiği iddia edilen baladı da ben sevmedim, başka bir vokal ve farklı bir düzenlemeyle gideri var amma. 2. Besteler de pek matah değil. Lakin gitar harmonileri ve ritim olaraktan gayet hoş icralar mevcut. Sinir bozucu olan şey ise baştan sona hiç bir parçanın iyi olmaması, illa bir patlağı var. Ya The Church gerçekten kötü bir parça değil de vokal kendinden geçiyor nakaratta bir boğuluyor, anlamıyorum.  3. Bestelerde akustik yoluyla, vokal performansı yoluyla, rock'n roll ve folk şeyetmeleriyle farklılıklar sergileyerekten albüme dinamizm kazandırmaya çalışmaları da hoş bir çaba. Yine de genele çok faydası yok bu çabanın. 4. Bu tarz bir kayda göre hem albüm hem de parçaların bir kısmı gereğinden uzun. 5. Bir kaç yerde kullanılan ortaçağ ezgileri albüm kapağı kadar yersiz. 6.Bir yerde eski Nevermore dinler gibi bir şeyler hissettim. Bir parçanın ritimleri de FNM'nin Epic'i aynı. Deliriyorum galiba. 7. Niye bu kadar vakit ayırdım bu albüme, hiç bilmiyorum.

Yağni, tepkiselliği bir kenara, ahan da şuraya bırakırsak rezil bir albüm değil bu. Sadece vasat, belki de vasatın bir tık altı. Pantera'yı dinlemiş olaydım belki daha da kötü derdim, bilemeyeceğim.

4,25+/10