13 Ocak 2013 Pazar

RETRO: Marduk - Panzer Division Marduk (1999)



Sözlerimi şu an geri alıyorum. Her albümüyle farklılığa yelken açan grup bu albüm ile aşırılığın dünyasıyla buluşmuştu. Tamamiyle baterinin amansız vuruşları albüme damgasını vuruyordu. Nefes almadan süren dur duraksız sert besteler için yarım saat kafi gelmeye yetiyordu. İlk çıktığı dönemde de müthiş olumlu tepkilerle karşılandı. İşte o dönem ben bu albümden bir şey anlamamıştım. Düz, eleştirenlerin  belirtiği gibi rif fukarası (2 şarkıya bir tane ya düşüyor ya düşmüyor), hatta ve hatta gösteriş mukabilinden aşırıya kaçma gibi betimlemeler kullanmış bile olabilirim. Zaman geçtikçe sular duruldukça ha, o kadar da özel değilmiş diyenlerin sayısı da arttı. bakınız: RYM den bu albümün sayfası.  O zamanlar ne kadar hoşlanabilmek için gayret göstererek dinlemeye çalışsam da şu an bu yapıtın ruhunu yeni kavrayabiliyorum. Savaşın acımasız kanlı yüzü. Dramatize etmeyelim lütfen, en azından drakula hikayelerini bitirdiler yafu. 

7,75/10




Jean M. Auel - Yeryüzü Çocukları I: Mağara Ayısı Klanı

Prehistorik dönemi fantazya ile buluşturan Fransız yazar belki de Anglo-sakson kültür çevresinin dışına düştüğünden olsa gerek çok da bilinmiyor ilgili kesimlerce. Halbuki serinin ilk kitabında eserini yazmada gerekli alanlar konusunda yetkin araştırmalar yaptığını görüyoruz. Tarih, antropoloji, botanik, survivoroloji (hani eline bıçak verip yarışmacıları doğal yaşamda bıraktıkları tv programları var ya..) felan fıstık. Hatta bu kitapta belki değil ama ikincisinde detaylara fazla mı gömülüyor demekten kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Lakin detaylar işte bu ayrıntılar, okuyucunun karakter ve karakterden fazla çevreyi zihinlerinde somutlaştırmasına yardımcı oluyor. Kısaca konu şu:

Ayla ismindeki 5 yaşındaki kızımız tüm kabilesini bir depremde kaybeder. Ölümün kıyısına vardığı başıboş yürümesi nihayetinde Klan ismiyle anılan Neondantel kabilesine rastlamasıyla sona erer. Kıro Maymunları diğerleri diye adlandırıp onlardan uzak duran bu kabilenin şifacı büyücüsü İza biraz da çocuk hasretinden olsa gerek Ayla'yı evlat edinir. Klan görenekleri biraz esnetilmiştir bu durumda. Bu noktadan sonra Ayla'nın büyümesiyle birlikte  NeonDartanyanların biraz gerçek biraz uyduruk  toplum hayatına  tanık oluyoruz. Yani bu kabile de hayli gelişkin bir alet edevat kullanımına sahip. Sözlerle olmasa bile vücut lisanıyla anlaşıyorlar. Kadının statüsü sıkı bir şekilde erkeğe ve evine pardon mağarasına bağlı. Başta mağara ayısı olmak üzere çeşitli hayvan ruhlarına tapıyor ve onları kişisel totem alarak bütünleşebiliyorlar. Kabilenin zihni genetik bir hafızaya sahip ve kabilenin Mogur denen şamanik büyücüsü tarafından yapılan törenlerle diğerleriyle de paylaşılıyor. Örneğin şifacının çocuğu da hangi bitki ve ilaçların ne işe yaradığına dair toplumsal hafızaya başvurup sadece hatırlayarak kendisi de ana mesleğini kolayca devam ettirebiliyor. İşte bu nedenle de yeni gelişmelere adapte olamıyorlar. Ayla'yı evlat edinen kızkardeşi İza ile birlikte ocak kuran yüce Mogur Kreb'in de anladığı gibi bu türlerinin sonunu getiren bir özellik. Neyse, Ayla büyürken klan geleneklerini de benimser. Ama klan şefinin oğlu Brod ile talihi hiç iyi gitmez. Erkeklere ve klan şefine tiraz etmemesi gerektiğini zor yollardan öğreniyor. Diğer yandan şifacılık konusunda ilerlemeler gösterirken kadınlar için yasak olan avlamayı sapan gibi ufak bir silahla tatbik eder. Mahmut avına çıkıyorlar vs. Klanın oldukça değer verilen çocuklarından biri bir sırtlan tarafından kaçırıldığı anda sapanıyla müdahale edince sırrı açığa çıkıyor. Klan şefi tarafından ölümle cezalandırması gerekirken, pasifist neondandandanlar direkt öldürmüyor o kişiyi görmezden gelerek toplumdan dışlama yolunu seçiyorlar, ölümle lanetlemek olarak geçiyor) , bu laneti kısa tutuyor. Çünkü Ayla zararlı hayvanları avlayarak ve bir değil iki kez klan çocuğunu hayatını kurtararak aslında onlara iyilik yapmıştır. Neyse hep bunlar Brod'un tepkisini çekiyor, babası ile zıtlaşıyor felan. Neyse o kış kıyamette hayatta kalmayı başaran Ayla mağaraya dönünce helal kıza diyen klan şefi tarafından sadece sapan kullanma şartıyla avcılar arasına alınıyor. Klanlar arasında toplantıya hasta yatağında yatan İza yerine Ayla gidiyor. Bu toplantılarda avcılar arasında yarışmalar ve törenler gerçekleştiriliyor, klanlar arasında anlaşmalar felan yapılıyor. Ayla da ilk başta tepki çekse de , homo ne yanda danteller? tarafından pek çirkin görülüyor örneğin, onlar tarafından da kabul görünüyor. Öncesinde Brod tarafından Ayla tecavüze uğradığında Durk adında melez bir çocuğu oluyor. Sakat olarak değerlendirilen diğer çocuklar gibi öldürülecekken Ayla, ikisi kaçıyor. Ve Ayla tarafından da bakılan İza'nın çocuğu sayesinde ikisi mağara dışında yaşamayı başarıyor. Fakat bu da aslında klanın kanunlarına karşı bir durum. Sonuçta şef, kabilelerine büyük şans ve talih getiren Ayla'nın çocuğuna zaman veriyor ve normal bir şekilde büyüdüğü görülüyor. Neyse, kabilemiz eve geri dönüyor. İza ölüyor. Ayla kendini acıya bağlıyor. Baba olarak addeddiği Kreb ile de arası limoni durumda. Çünkü Kreb'in diğer mogurlarla yaptığı gizli ayine tanık olmuş ve Kreb tarafından farkedilmiştir. Bir süre sonra klan şefi yerine oğlu Brod'u geçirince, Brod beklendiği üzere Ayla'yı kendi ocağına alır. Çünkü Ayla eşsiz ve ocaksızdır. Çocuğu Durk'u ise başka bir ocağa verir. Çocuğundan ayrılmak istemeyen Ayla itiraz edince dövülür. Kabile bu duruma şaşırmıştır. Ama klan şefine itaat şarttır. O sırada gerçekleşen ve Kreb'in ölümüne sebep veren deprem sebebiyle de Brod, Ayla'yı suçlar ve ölümle lanetler. Ayla daha kederinden sıyrılamamışken yaşadığı şaşkınlık klan tarafından da paylaşılsa da çocuğunu da arkada bırakarak, İza'nın vasiyet ettiği üzere kendi insanları homo sapiensleri bulmaya yolculuğa çıkar.

Tahmin ettiğimden iyi bir kitap olarak dikkat çekiyor.
Resim mesim yok, blog hata veriyor.


10 Ocak 2013 Perşembe

King Crimson - In the Court of the Crimson King (1969)


In the Court of the Crimson KingBazı albümler iyidir hoştur, bir de efsanedir. Progresif rock denince de Pink Floyd'un hemen arkasından  bu grup, Dark Side of The Moon ya da Wish You Were Here gibi albümlerin ardından da bu albüm akla gelir. Yemekteyiz yarışmacısı gibi görünmek istemem ama türün en iyi albümü buysa, bu türde varacağım nokta da bir yere kadarmış demekki demekten kendimi alıkoyamıyorum. Hayır hayıııır gerçekten dinlemesi hoş lakin kendi öznemin 90'ların şartlarında oluştuğununu göz önünde bulundurursam bu albümün o kadar da ilerici olmadığını söylemem mümkün. Zamanındaki durumu bilmem, o yıllarda yaşamadım, o günlere göre de değerlendiremeyeceğim. Biraz daha bu avangartt post-metal mevzularını daha ilginç buluyorum doğrusu. Ayrıca rock müziğinin o sert tınısını da yer yer aramadım değil. 60'ların popüler şarkılarına ait bir derlemesine kulak verdiğimde ise ki o yıllarda yaşayan müzikseverlere çok acımıştım şanssızlıklarından dolayı (ki hatırlatırım derleme popüler parçaları içeriyordu, protest ya da caz gibi klasikleşmiş örnekler içermiyordu), karşılaştırmalı olarak sözonusu albümün soundunun devrimsel bir sertliğe, başdöndürücü folk etkili ezgilere sahip olduğunu da itiraf etmem gerekli. Kahretsin, o günlere göre değerlendirmiş oldum bak şimdi. İkinci ayrıca, herbirkeslerin sevdiği 21. Century Schizoid Man'a pek ısınamadım. Daha önce dinlediğimde öyleydi, şimdi de böyle. Albümün genel havasından ayrı durduğuna inanıyorum. Şimdi artılara geçelim. I Talk the Wind sıkıcı olmamayı başaran sakinlikte tam da bu aralar dinlemeyi istediğim, bir yanıyla bana Penguin Cafe gibi grupları hatırlatan barok chamber pop haliyle, tarif edilemez ritmi ve destansı atmosferiyle Epitaph, tarif edilemez ritmi ve destansı atmosferiyle , heh he, beni pek bir şahane etkilemeyi başarıyorlar. Moonchild konusunda çoğu dinleyiciye katılıyorum, kötü de bulmuyorum. Albüme adını veren son şarkı da progresif bir musikiden beklediğimden daha düz bir şarkı. Ecnebiler overrate dediği bir durumla karşılaştığım için hoşlanmadığım yönlerine ağırlık versemde aşağıdaki not yine de naçizane bir şeyler anlatmaya yetiyor diye düşünüyorum. Ama 10 mu, değil yani.

8,75-/10

9 Ocak 2013 Çarşamba

RETRO: Gamma Ray - Heaven Can Wait (1990) EP

Heaven Can Wait
Heading for Tomorrow'un şık ve epik bir alternatif yorumu ile spagetti western enstrümantal Lonesome Stranger bu kısa albümü ayrıcalıklı bir konuma yükseltiyor. Heaven Can Wait ilk albümde de yer alan kalburüstü parçalardan biri. Bununla birlikte diğer üç şarkının ismini geçirmeye de hatırlamayada pek gerenk yok zannımca.

7,0-/10

6 Ocak 2013 Pazar

Kaçak - Silahlı ve Tehlikeli (2009)

Silahlı ve TehlikeliZımba gibi bir albümle yola çıkmış grup. Sözlerinde söylediklerinin tersine sloganvari melodilerin gösterdiği üzere kompleks besteciliğin karşısında bir yerde konumlanmışlar. Enercayzır sounda sahip Manga ve Dejavu'yu dinleyip sevmiş biri olarak benim açımdan sorun yok. Gençlik heyecanını agresif tavırla ve belki de doğal uzantısı olarak rap aracılığıyla,dışavurumu, şimdi de görülüyor ki, hala, tercih ettiğim seçimlerden biri. Her ne kadar biraz nüktedanlık ve eğlenceyi tercih etsem de izlerini mevcut, tırnak içinde, saldırgan soundun içinde bulmanın imkanı yok. Bu kadar akademik lafazanlığın altında kendini biraz fazla ciddiye alan bir albüm değerlendirmesini özetlemek istiyorum aslında. Albüme adını veren şarkı (remix de pek ala, pek süper) ile Slogan Yok bu düz anlayışın müthiş örnekleri arasında. Biraz farklılaştığı oranda örneğin Ayrılık Şarkısı da sonlara doğru yansıttığı oriental rifle dikkat çekiyor. Bir kaç tane olmasa dediğim şarkı, evlenmek demeyin bana!!, barındırmakla birlikte bestelere prodüksiyon ve düzenlemelere kafa yorulduğu belli. İlk albüm olmasından mütevellit itina gösterilmiş, o da besbelli.

7,75--/10



5 Ocak 2013 Cumartesi

Dean Martin - The Very Best of Dean Martin: The Capitol & Reprise Years (1998)



Blogspotun yine sapıtmasından kelli hem yazı yazmak hem de resim ekleyebilmek gayet acı verici bir denemeye dönüşmüş durumda. O yüzden kısa geçmeye çalışacağım.
Bu kış günlerine yaraşır duygulara hitap eden bu derleme bizi orkestral pop ve vokal jaz dönemlerine geri götürüyor. En bilindik isim Frank Sinatra olabilir. Ama görüyoruz ki pek çok filmde de rol almış olan, yüzünü görünce hatırlayacaksınız belki, Dean Martin de tüm çirkinceliğiyle ustalığını konuşturuyor. İlk dikkat çeken öğe, günümüzün modern prodüksiyonun ağır makyajı altında amacını kaybetmiş müziğin ruhunu yeniden keşfetmemiz oluyor. Bu kadifemsi sesi dinlerken neredeyse, hiç de amatör işi olmayan orkestraya bile gereksinim duymuyoruz. Güzel bir telaffuz ve yalın bir dille çikolata renkli (beyaz çikolata yafu) şarkıcımız kulağımıza aşk ve sevgi nağmeleri fısıldıyor, hasret türküleri çığırıyor. Birisi seni sevene kadar sen hiçkimsesin diyor, biryerlerde herkes için birileri vardır diyor, herkes bi vakit birini sevmiştir ve o birilerini bir yerlerde bulacaktır diyor. Diyor da diyor. 21 şarkının sonuçta birbirine benzeyeceğine dair önyargı da özellikle İtalya başta olmak üzere Avrupa romantizmden etkilenen bestelere dek genişletilen repertuar sayesinde yıkılıyor. Ustanın kasmadan seslendirdiği o tonları da duydukça bu tür müziği küçümsemeyin diyorum, bir değil iki kulak verin.

*Sway, I Will, Volare, Somewhere There's Someone, Everybody Loves Somebody, Ain't That A Kick in the Head, 

8,25/10



4 Ocak 2013 Cuma

Neurosis - A Sun That Never Sets (2001)

Grubu Eye of Every Storm ile tanıyıp sevdim. Fakat grubun bu albümü daha önceki sert ve ağır tonajlı soundunu en iyi şekilde temsil iddia ettiği söylenen yapıtı olarak evveliyattan bile hayranı olanlar için kalplerinde ayrı bir yerde duruyor, eminim. Aslında benzer depresif atmosferi grup hiç terketmemiş. Son dönemlerine kadarki değişimde, bundan sonra 2012 albümlerini dinleyeceğiz inşallah, hep aşamalı olmuş. Görünen köy kılavuz istemez yalnız, buradaki sound tam da atmosferik sludge tanımını fazlasıyla hakediyor. Gitarı çalmıyor arkadaş, tellerine çekiç balyozla vuruyor, nasıl oluyorsa nota çıkıyor. Tempo o kadar ağır ki My Dying Bride'ın diri diri mezara gömen doom halini hatırlatıyor. Tamam hayat denen oyunun hayranı aşuğu değilim. Amma ve de lakin bu kadar da nefret etmiyorum. Sözler de net ve anlaşılır bir şekilde bu ruhsal durumu ifade ediyor. Çok güzel anlatımlar mevcut. Lakin bu tarz albümlerde olduğu gibi içimdeki bariyeri,, bendi yıkıp geçemiyor. Benim için fazlasıyla yavaş, fazlasıyla boğucu. Son şarkı Stones from the Sky, hipnotizmayı sevmesiyle gönüllerde taht kuruyor, o ayrı.

7,75/10

2 Ocak 2013 Çarşamba

RETRO: Marduk - Nightwing (1998)

Bu albümü unutmuşum yafu. Halbuki Marduk'un belki de en iyi albümü. Tam sevdiğim gibi, hızlı ve öfkeli ve melodik. Dikkatli bir dinlemeyle düzenlemelerin de iyi halli yapıldığını duyabilirsiniz. Prodüksiyon biraz garip, gürültülü ve kaotik. Bir duvar gibi önünüze dikiliyor. Belki de bu sayede bugüne kadar çok da tutmadığım vokal o kadar rahatsız etmiyor. Albümün yarısı yine Türklere giydirdikleri kont Drakul (aslında Vlad) hikayeleri ile dolu.  Böyle şeylere olgunlukla yaklaşmak gerektiğini belirtmiştim zaten. Ki niyetleri ne olursa olsun. İşin aslı bu transilvanya türküleri çok daha gaza getirici rif ve düzenlemelere sahip. Memnunum yani. Dreams of Blood and Iron ile Dracole Wayda bu manada destansılığı notalara dökmede çok başarılı.

8,25/10

1 Ocak 2013 Salı

RETRO: Gamma Ray - Heading for Tomorrow (1990)

Yeni yıl, yeni yıl yeni yıl yeni yıl herkese mutlu olsun Yeni yıl, yeni yıl yeni yıl yeni yıl herkese kutlu olsun felan.
Gamma Ray denince aklıma tek bir albüm geliyor. Üzerinde nadiren diğer müzikseverlerle anlaşdığım üzere o albüm de Land of Free oluyor. Biliyorsunuz, Kai Hansen amcamız artı müzikten de vokal yapmaktan da  sıkıldığını deklare edip Helloween'i terketmesinin üzerinden pek zaman geçmeden Gamma Ray'i kuruyor. Hatta bir süre sonra vokaline de geçiyor. Helloween'de bıraktığı arkadaşlar ulen bizimle dalga mı geçiyon, iyi bir bahane süreydin ortaya bari, belli ki bizden hiç hazzetmemişsin gibi tepkiler vermiş midir bilinmez. Aralarına nifak sokmak istemiyorum ama bugün gayet iyi anlaşan, birlikte turlara çıkan kardeş gruplar şeklinde resim veriyorlar. Müziğe bakarsak,  Helloween'in maceracı dönemine atılmasa seyri ne olurdu sorusuna cevap gibi duruyor albüm. Dolayısıyla Helloween'i sevmediğim ve sevdiğim özellikleri devam ettiriyor. ABBAesque Money örneğin bu anlamda korkunç bir şarkı. Heaven Can Wait, Space Eater 'de olduğu gibi albüm. geneli peynir zeytin epikliğinde şarkıların hakimiyetinde daha çok. Yani nakaratlar duygusal zıplatıcı faktöre sahip ama müzikal olarak kişisel tatminden de uzak. Gelgör ki destansılığı iyi kanalize ettikleri bir şarkı da mevcut: Silence, yine her türlü klişeden beslense de pek bir hoşuma gidiyor. Başlangıcıyla hatırlattığı heavy metal slowlar ve koro nakarat candır zaten. Hammond orgun sesini duyduğumuz Look At Your Self ise hiç bilmeseniz dahi Gamma Ray'e bir kaç gömlek büyük gelen kaliteli yapısıyla, aslında cover olduğunu kolayca tahmin ediyorsunuz. Aslı Uriah Heep'e ait. Bütün bunlara rağmen gerçekte tek bir şarkının öne çıktığını görüyoruz. Heading for Tomorrow , alt kalitedeki cheesy denilen sıfatın aşılıp nasıl sağlam ve epik bir şarkı yazılacabileceğini ya da bu tarz power metal gruplarının isteseler nasıl da yazabileceklerini göstermesiyle dikkat çekiyor.

7,25/10

29 Aralık 2012 Cumartesi

Heavy Metal Seçkiler

Heavy Metal dergisi Fransa'da yayımlanan Metal Hurlant isimli derginin Anglosakson versiyonu olarak yıllardır bilim kurgu ve fantastik kurgu alanında çizimlere sayfalarında yer veriyor. Bir süre güzel yurdumda da yayınlanan derginin içinde yer alan belli başlı serilere internette rastlayınca okumamazlık edemedim.

Leo Roa: 2 kitabını okuyabildiğim bu serinin çizgileri biraz nostaljik. Hatta renklendirme suluboya ile yapılmış gibi duruyor. Gelecekte bir gazetecinin başından büyük işlere girmesi ve müzisyen kuzeni ile birlikte maceradan maceraya koşması işleniyor. Sıcak ve samimi hisler uyandırıyor.

Oath Amber: Yine 2 kitabını okuyabildiğim bu seri aslında yarım kalıyor. Fantastik öğelerin işlendiği seride güçlü bir savaşçı ve onun kazara yardım ettiği bayan suikastçılar başrollerde. Bu suikastçı tayfası ölümsüzlük payesi kazanmış cadı savaşçılardan çaldığı ganimet dolayısıyla takip edilmektedir. Özellikle sürrealist bir yöne kayan posterlik büyük kare çizimler dikkat çekiyor.

 Dayak: 3 kitapta konu sonlanıyor. Yine gelecekte Addis Ababa artık onmilyonların yaşadığı bir getto kente dönüşmüştür. Beyazlar etkisiz hale getirilmiştir. Fakat kentin yöneticisi gizliden bir beyazla işbirliği yapmaktadır. Bu şahıs ise aslında şekilsiz biyolojik bir makine olan  annesini büyüterek kendi yöneteceği yeni bir toplum planları peşindedir. Ona karşı koyacak tek kişi ise Dayak isminde kardeşidir. Çizimlerin bir hayli +18 seviyesine ulaştığı bu serinin en güçlü öğesi sinematik hikayesi.

Dawson's Law/Police Antartica: Birbiriyle doğrudan bağlantılı olmayan bu iki kitap Antartika'nın kolonileştirildiği bir yakın gelecekte yer alıyor. İlkinde ölümlerin olağanlaştığı bir cezaevindeki isyana götüren süreci okuyoruz. İkincisinde ise bir polis ile birlikte cinayetlerin peşinde sürükleniyoruz. İkinci kitapta sosyal ortam başarıyla resmedilse de konuların kareye aktarılması konusunda yaşanan sıkıntılar gözardı edilemeyecek nitelikte.


Yiu: 3 kitapta konu bitmiyor maalesef. Kardeşinin tedavi masraflarını karşılamak amacıyla suikastçılıktan ekmeğini kazanan bayan arkadaş Yiu, dinlerin ve mezheplerin istikrarsız dengesiyle yönetilen gelecek toplumunda en tehlikeli görevine atılır. Bu mezheplerden biri genetik yollarla Deccali yaratmıştır. Çizimler bazen baştan savma ve kaotik bir hal alsa da konunun ilgi çekiciliği bir noktaya kadar ilgiyi alakayı uyanık tutuyor.


27 Aralık 2012 Perşembe

Ihsahn - Eremita (2012)

Bizim mahallede bir İhsan ağbi var. Kendisi müziği çok sever. İdolü ise Fatih Terim'dir. Bir gün kafasında şimşekler çakar, mahalledeki akranını toplar ve İmparator isminde bir grup kurar. Eh, kendi çapında ünlenirler önce, sonrası Mevlam yürü ya kulum der. Ama zamanla İhsan ağbinin de şuuru bilinci açılım saçılım gösterir, yeni arayışlara girer. Zaten grubunun son albümü Prometheus'da bunun izlerini görürüz. Artık grubu kendisine dar gelmektedir, yoluna yalnız yürür. Caz saksafon felan işine girer. Müziği avantgardelaşmıştır binaenaleyh, ilerleme göstermiştir. Diğer yandan metalin ekseninden bir gıdım yolunu ayırmaz. Evet, İhsan ağbi metalcinin önde gidenidir.
Bense ağbimizin müziğini ancak bu 4. solo albüm ile dinlemeye fırsat buldum. Genelde aynı çizgiyi takip etmiş olmakla değerlendiriliyor. Beni şaşırtan ise temiz vokalin hem güzel bir tınıya sahip olması hem de sert müzikle müthiş uyumu oldu. Something Out There dinlemesi en kolay dile pelesenk şarkı olarak en fazla gözüme çarpan şarkısı albümde. Diğer yandan bayan vokalin etkisiyle Departure da oldukça iyi. Diğer parçalar da üç aşağı aynı kalibrede. Bence tek istisna  The Grave, hiç sevmedim.

8,25/10

25 Aralık 2012 Salı

DJ Krush - Jaku (2004)

Japon kültür aşılı elektronik albüm sadece folk değil, caz ve trip hop gibi etkilerle eklektik bir görünüm sergiliyor. Yerel etkinin tavan yaptığı Slit of Cloud da Japon şiiri terennüm eylenirken vokalin duygu yüklü performansına hayran kalıyorsunuz. Her daim dinleyeceğim parçalardan biri haline geliyor böylece. Şarkıdaki atmosfer o kadar yoğun ki bir yandan Blade Runner'daki futuristik havayı diğer yandan yerel kültürün nostaljisini duyumsuyorsunuz. Albümün zayıflığı hip-hop ritimlerinin bu atmosferi bozması ve dinlemeyi bir süre sonra sıkıcı demeyelim de alalade hale döndürmesi. Albümün sonlarında folk melodilerin ağırlık kazanması sayesinde bir miktar ortamı şenleniyor. Şenleniyor dediysem tüyler kıpraşıyor, bir ürperti bir ürperti.

8,0/10