11 Kasım 2025 Salı

Propagandhi - How to Clean Everything (1993)

 90'lar punksamıştım. Offspring, Green Day yerine daha anarşik takılmaca adına Propagandhi'nin çıkış albümüne kulak veriyorum. Sound farklı değil, bir kaç şarkıda ska ve reggae'ye göz kırpıyorlar.  Eski Etiyopya kralına çakarken tür değişikliği de olmazsa olmaz tabi. Bir miktar sesleri de sert tabi. Vokalin değişik bir icrası var, bir tık daha yırtıcı ve söyleme tarzı tutuk, telaffuz tıngırtılı. Sözler pek olgun değil, ona fuck buna fuck. Sound yine bizi direkt 90'lara taşıyor, tonlar felan. Ayrıca zamanla eskidiğini de söyleyemeyiz, hala %77,85 oranında sağlamcana ayakta. Bestelerin gücü konusunu tartışabiliriz. Akılda kalıcılıkları veya ayırt edicilikleri eksik çünkü. Yine de üj bej parça var ki akide şeker. Gang dedükleri koro bağırışları da pek uğramamış. 

6,75/10

10 Kasım 2025 Pazartesi

Yann Tiersen - La valse des monstres (1995)

 Amelie film müziklerini de yapan Yann Tiersen'i severiz. Fransız ezgilerinden ve enstrümanlarından faydalanarak hoş hatıralar yaratmaya mahir bir abimiz. Bu ilk albümü de farklı değil. Sözsüz çalışmalarda kendini tekrar eden aynı ya da bu tekrarları farklı parçalarda ufak revizyonlara tabi tutan minimalist yaklaşımıyla modern klasik müziğe de dokundurmalar sergiliyor. Bana sorarsanız nouvel age a la française. Bu albümün baskın bir sesi de zillerin ve çınlamaların fazlalığı. Yer yer enstrümanların orta çağ sesi verdiğini de duyabiliyoruz. Hafif karnaval kokusu da sinen albümün ismine (canavarların valsi) ve kısa, taslakmış gibi duran parçalarına baktığımızda sanki gotik bir çizgi filmin namevcut soundtrack kaydı intibası verdiğini reddedemiyoruz. Tabi albüm geneli itibariyle lineer bir gelişim göstermiyor, dinleyeni lerletmiyor, girdiğimiz karnala kapısından geri çıkıyoruz.

7,50-/10

8 Kasım 2025 Cumartesi

Verdi - Requiem (1951, Toscanini)

 Requiem Hristiyanlığa özgü, ölünün ardından yapılan bir ayin, ağıt bir bakıma ve bir çok klasik besteci de bu türde esere imza atmış. Özünde dini bir format taşıyan bu esere Verdi daha farklı bir yorum getiriyor. Belki biraz daha laik demek yanlış olmaz. Draması ağır, orkestral yönü güçlü ve opera formundan beslenen bir yorum. Bu da dinlemesi keyifli bir deneyim sunuyor. Kayıt ise çok eski. Şef Arturo Toscanini. Önemli bir isim zamanında. Günümüzün stüdyo odalarında gerçekleştirilen mükemmelliyetçiliğin gerisinde kalıyor kayıt ister istemez. Enstrümanlar ve vokaller arasında sanki bir doku uyuşmazlığı var, bu da canlı kaydedildiğinin emaresi. Sonuçta mono bir kayıt ve o nostaljik hissiyata değer katıyor. Dies Irae, Liber Scriptus, Rex Tremendae, Confutatis gibi bölümlerde tempo ve koro baş döndürücü şekilde yükselişe geçiyor. Etkileyici doğrusu. Kendine has bir özgünlüğe sahip olan bir eser. Belki bulabilirsem daha çağdaş bir versiyon ile yeniden dinlemeye tabi tutarım. Cezbetmedi değil.

8,0/10

7 Kasım 2025 Cuma

Ostrovski - Bu Hesapta Yoktu

 Doksanlarda Cumhuriyet gazetesi okurlarına klasikler armağan ediyordu. Gazeteler promosyon eşantiyon konusunda yarışırdı. Kuponlar biriktirilirdi. Halı yüklenip taşındığını hatırlıyorum, o kaddar yani. En masumu ve iyisi bu tür kitaplar, dergiler ve kasetler olsa gerek. Ben de biraz bu kitaplardan toplamışım. Ömrümün yarısından çoğu bitmişken okuma sırası anca geldi. Çünkü bu bir tiyatro eseri. Okumayız yani, izlemek varken. Zaten izlemeye de sonradan alıştım. Benim alanım daha çok sinemadır ki 6-7 senedir gitmemişim. Ostrovski 1800'lerde Rusya'nın önde gelen bir oyun yazarı. Ağır sansür rejiminde oralar sanat doğurmuş pek çok alanda. Burası tık nefes. Neyse oyun Glumov adlı fakir bir gencin annesi ve hizmetçisi ile birlikte bağnaz akrabalarını ve dindar muhafazakar sosyeteyi kandırarak , diğer bir deyişle kendini en muteber gözde bir genç gibi göstererek, bu uğurda rüşvetler yedirerek, güzel bir evlilik ve iş hedefiyle planlarını yürütmesini konu alıyor. Sosyete demişken siyasetten ayrı düşünülemez tabi ki. Herkese nazar boncuğu ve öpücük yani. Foyası ortaya çıkınca da ben çok da namussuz biri değilim, sizler bana muhtaçsınız gibi bir cevap yapıştırmaz mı? Herkesin de aciz bir şekilde haklı yafu, Glumov gel bizi ter etme diye seslenişiyle eser sona erer. Anlaşıldığı kadarıyla klasik bir toplumsal eleştiri örneği. Şeklen de tam bir piyes, hızlıca akıyor, karakterler soldan sağdan sahneye giriyor, ortalık yol geçen hanı. Tüm metin son sahnedeki tirada bağlanma amacıyla dört nala ilerlerken gerçekçilikten kopuyor. Bu da tam olarak teyatral sıfatına denk düşüyor.

Aç Yazı # 8 - 9 - 10 - Çıngıraklı Sokak #34 - Hece #46-47(öykü)

 Aç Yazı dergisinin 8. sayısında Behçet Necatigil ve eserleri bir hayli yer tutuyor. Çok anlamlılığa kapı aralayan  yönüyle deneyci besteciliğe ilham olduğu yazı ilgi çekici. Youtube'dan sonuçlara ulaşmak mümkün. Dergide süreklilik kazanan yazarlar ve onların şiir ve metinlerinde benzer deneyci hattın izini bu sayıda da görebiliyoruz. Tıpkı Fransız yazarların metin ve oyunlarında sergilendiği gibi.
Derginin 9. sayısının yarı- dosya ismi Emily Dickinson seçilmiş. Hazin bir hayat süren şairi okuyucu ile tanıştıran ve örnekler ile çözümlemelerle temsili başarıyla yerine getiren yazılar oldukça doyurucu. Nermin Er'in sergisine dair not ve fotoğraflar derginin bu sayısında yer bulabilmiş. Önceki sayıda olduğu gibi Emre Dündar bu kez Emily Dickinson ilhamıyla bestelediği eserin hikayesini nakletmiş. Diğer şiir ve metinlerin odağı bu kez Anglo-saxon dünyasına yönelmiş.

10. sayının odağında şair Gülten Akın yer alıyor. Ters Çingene isimli şiiri şairin karakterini içerir bir tahlile tabi tutulmuş. Şaire farklı açılardan yaklaşan üç makale daha basılmış. 5 adet de şiiri alıntılanmış. 

Seni sevdim, küçük yuvarlak adamlar
Ve onların yoğun boyunlu kadınları
Düz gitmeden önce ülkeyi bir baştan bir başa
Yalana yaslanmış bir çeşit erk kurulmadan önce
Köprüler ve yollar tahviller senetler hükmünde
Dışa açılmadan önce içe açılmadan önce kapanmadan önce
Nehirlerimiz ve dağlarımız ve başka başka nelerimiz
Senet senet satılmadan önce
Şirketler vakıflar ocaklar kutsal kılınıp
Tanrı parsellenip kapatılmadan önce
Seni sevdim. Artık tek mümkünüm sensin
Sayıda Körler adında absürt bir piyes metninin yanında yeni bir kaç isme de rastlayabilmek mümkün.

Aylık şiir dergisi Çıngıraklı Sokak 34. sayısında aynı yayın çizgisini devam ettiriyor. Nilgün Marmara, Şennur Sezer ve Anadolu kültürleri ayrıca yer tutan temalar. Edip Cansever ve şiirinde varoluşçuluğun izleri üzerine inceleme yazısı öne çıkıyor. Bu Toprağın Şiir Dili teması altında Laz, Ermeni,Kürt ve Yahudi şairlerden örnekler sıralanıyor.Toplantı ve buluşma haberleri yapıldıktan sonra değil öncesinde de bir takvim gibi listelense ne iyi olur dedirtiyor. Daha önce belirttiğim gibi, kitap yorumu ve tahlil eksikliği, bu da gazete formunun getirdiği bir seçim olarak kendi tercihleri.


Hece muhafazakar edebiyatın önde gelen yayın organlarından biri. Bugün yayın çizgileri nedir bilmiyorum, umarım bu derecede değildir, buradaki makaleleri gördükçe retrospektif bir şekilde darbeci dinci-faşist resmi ideolojinin bir kolu gibi durduklarını görebiliyoruz maalesef. Bu zehri de sayfalara akıtıp durmuşlar. Öykücülük konsepti söz konusu olduğu için okuma listeme almıştım, diğer özel sayılara da bakabilirim. Lakin çok da umutlu olmamak gerektiğini şimdi anlayabiliyorum. İrdeleyelim: Daha ilk makalede hikaye ve modern bir edebi form olan öykü kavramları arasında muğlaklık yaratma gayretiyle Dede Korkut hikayeleri, mensur manzum hikayeler, halk hikayeleri, dini menkıbeler heybeden boca ediliyor. Dolayısıyla daha dosya konusundaki isimlendirmede kaypak ve kaygan bir zeminde sallanmaya başlıyor. Amaç öykücülüğün ön aşaması olarak mitler ve hikayeler vb. unsurların tarihini irdelemek değil, ikame ederek doğu kültürünü batı kültürüyle yarıştırmaya çalışmak. Beyhude çabalar.. Yerli ve milli içhikayemizi bulma konusundaki vaaz Borges, Yourcenar ve büyülü gerçekçi akım (ki yazar böyle bir türün farkında bile değil!) yazarlarına ayar verme densizliğine düşüyor, yerine ise tam da doğulu cemiyetin haleti ruhiyesine yakışır şekilde (içeriğine bir göz atın ve titreyin) Binbir Gece masallarını koyuyor. Çok yakıştı, bravo.. Giriş yazısını yazan şahsiyet öykücülere yol göstermeye devam ediyor. Bir sorun kendinize diyor, nerede yanlış yaptık ve yanlışı nasıl düzeltiriz. Makalede başta yazdıkları sonda yazdıkları da tutarlı değil. Uzatmayalım, siyaseten zehir akatan H.S.'nin adını bilen bir avuç kimse vardır herhalde. Sonrasında öykücülüğümüz periyodik açıdan dönemlere ayrıldığı ve hiç olmazsa ilk dönemin hikayecilikten öykücülüğe geçiş olarak doğru adlandırıldığı bir yazıyı okuyabiliyoruz. Yazıda bir çok öykücü bir kaç cümle ile tarif edilmeye çalışılmakta. Birden Diyanet dergisine bağlanıyor ve kıssaları, peygamberimizin hayatını okumaya başlıyoruz. Başka birisi ortaya çıkıyor, hikaye yerine uyduruk öykü sözcüğünü kullandığımız için geçirdiği sinir krizine tanık oluyoruz. Bayağı hakaret felan ediyor. Kabahat onda değil, daha hikaye ve öykü arasındaki ayrımı bilmeyen meczuplara sayfa ayırmayı kendine layık gören bir dergi demek ki Hece. En çok da kendilerini haklı gösterme gayesiyle hayatta kendileri ile birlik olmayacak farklı dünyalara ait insanlardan alıntı yapmaları. Kendi dünyaları entelektüel olarak o kadar sığ ki... Hem vasatlık hem de evrensele ulaşamayacak temalardan ötürü muhafazakar okuyucuya bile hitap edememenin, okuyucunun iştahını doyuramanın ezikliği ile sürekli ağlak bir mağduriyet oluşturma. Neyse ki daha sonra gelen makaleler biraz daha derin ve doyurucu bir okuma sunuyor, özne, kişisel alan, anlam vb. Sonrasında öykücülerin kendi öykü yazma süreçlerini kaleme aldıkları yani beylik laflarla dolu yazılar ve bir soruşturma yer alıyor. Mehmet Can Doğan gibi isimler şiir ve hikaye arasındaki ilişkiyi serimleyen incelemsiyle farkını ortaya koyuyor. Yine büyük bir emekle bir araya getirildiği belli olan sinema ve TV'ye uyarlanan öyküler dizini ilgi çekici. Ayrıca şairlerin hikaye maceralarını konu alan inceleme de bilgilendirici. Akademik olarak güncele dokunan makalelerde derginin daha başarılı olduğu görülüyor. Sonraki bölümde belli başlı ünlü öykücülerimiz diğer öykücülerin kaleminden anlatılıyor. Belli ki isim listesi mevcut: Tanpınar, Buğra, Esendal, Sabahattin Ali, Ömer Seyfettin, Haldun Taner, Sait Faik, Karakoç, Karay, Sevim Burak, Bilge Karasu. Sonraki bölüme geçiyoruz, geçmişten günümüze öyküler. Ömer Seyfettin (öyküden çok anı ama tema ilk namaz olunca mutlaka dergide yer verilmeliydi, sanırım), Esendal, S.Ali, Sait Faik, Rasim Özdenören, Sevinç Çokum, Necati Mert, Mustafa Kutlu, Hüseyin Su, Feridun Andaç, Cemal Şakar, Cihan Aktaş, Fatma Karabıyık Barbarasoğlu, Hayrettin Orhanoğlu, Mustafa Şahin, Mehmet Harmancı, Almila Özdek, Abdullah Harmancı, Münire Daniş, Hasanali Yıldırım, Müge İplikçi, Mustafa Kurt, Elif Eda Tartar. Yer verilen isimler çizgi olarak çoğunlukla kendi cenahları ve itiraf etmek gerekirse bir çoğu üzerinde durulmayacak kalitede, çoğunu hızlıca geçiverdim. Sonraki bölümde öykü dergileri dizin edilmiş. Dediğim gibi fikir değil arşiv çalışması olarak dergi daha sıkı bir duruş sergiliyor bu koleksiyon sayısında. Alfabetik olarak listelenen öykücüler ve kitapları ile ayrıntılı bir kaynakça ile sayı sona eriyor. 

6 Kasım 2025 Perşembe

Immortal - Battles in the North (1995)

 Biraz köklü black metal gruplarına yer vereyim dedim, Immortal, The Meads of Asphodel, Ulver, Agalloch ve Darkthrone ilk elden heybeme giren gruplar oldu. Bu albüm grubun üçüncü albümü, henüz thrash nağmeleriyle zirveyi gördükleri döneme uzaklar, yine de haber veriyorlar geleceği. İnanılmaz agresif, baterilerin sesi yüksek ve amansız bir kazıma tarama takatuka. Dolayısıyla ilk dinlemede parçaların bir çoğunu ayırt etmekte zorlanacağınız aşikar. Bu yönüyle Marduk'un Panzer'i geliyor akla. Rifler biraz bu patırtının arkasında kalıyor ama varlar ve hoşlar. Abbath'ın karikatürize vokaline çoktan alıştığınızı düşünüyoruz. Yoksa bu gruba bulaşmamış olmanız lazım zaten. Neyse, ilk black metal ile tanıştığım, tüylerimin diken diken olduğu o günlere döndürmeyi başardı beni. 

7,25/10


5 Kasım 2025 Çarşamba

Adnan Alper Demirci - Türkiye'de Ağır Müziğin Geçmişi

 Türkiye'de ağır müzik tanımı heavy metal türevlerini ifade etmekte olup, ilgili eser, doğuş aşamasından 2020'lere (bir itirazım var bu noktada) türün serüvenini serimlemeyi çalışmaktadır. Sayfalara fotoğraf ve afiş gibi görselleri taşımak yerine karekodla kendi ürettiği internet sitesine yönlendirmektedir. Denenmiştir, bağlantılar çalışmaktadır. Lakin yazar yorum getirmekten ziyade ki o günlere birebir tanıklığı yoktur  özellikle basılı yayınların taranarak konser ve kayıtların listlenmesine ehemmiyet vermiştir. Polemikler ise yayınların sayfalarında yer aldığı kadarıyla yansıtılmıştır. Diğer detaylandırılan unsur ise grup mensuplarının isimlerinin sayılmasıdır. Metalcilerle aynı sahneyi paylaşan rock grupları ise odak noktasında değildir, isimleri denk geldikçe zikredilmiştir. Kaynak çalışması olarak bu bir tercihtir ve eksiklikler de göze çarpar. Demo ve albüm kayıtları ile ilgili eleştirilere, yorumlara, aldıkları tepkilere , az değinilmiştir. Özel radyoların canlanmasıyla yapılan radyo programları ayrı bir başlığı hak etmektedir. Ve tabi 2020'yi menzil koymuşken uluslararası arenaya taşan death metal örneklerine pek de değinilmemiştir. Anlaşılan o ki odaklanan dönem 80 ve 90'lardır. Bu bilinç ile okunmalıdır. Her Türk metalcisinin kütüphanesinde olması gereken elzem bir eser demeye gerek yok sanırım.

4 Kasım 2025 Salı

Jessie Ware - That! Feels Good! (2023)

 Diskodur bu, bir önceki albümüne göre daha hereketli ve funky. Sevmek için yeterli bir sebep. Popu geçmişin mirası üzerinde yenileyen bir çalışma olarak gösterilen ilgiyi hak ediyor. Aklıma Kylie Minogue gelmedi değil. Bu daha üstün lakin. Metalciler de dinleyiversin gayri.

8,25/10

30 Ekim 2025 Perşembe

Deafheaven - Lonely People With Power (2025)

 2025 sona ererken bu yıla ait dinlediğim ilk kayıt Deafhaven'a ait zira konserleri yaklaşıyor. Ve bu albüm o kadar beğenildi ki, senenin en iyileri listelerine en baştan  girdi bile. Bir kere grubun en sert işi olabilir. Black metal değiliz diyorlar ya en black albümleri. Diğer yandan shoegaze estetiği ile harmanlanmanın en mahir ürünü. Daha ilk dakikalarda fazla geliyor sanki, bir şok dalgası aşıyor bizi. Amma bu vakkıt yılın sorusu geliyor: Herkese hitap ediyor mu? Ben ticari açıdan çok da başarılı olacağını düşünmüyorum. Kendi beğenime göre de vokaldeki agresif tizlik bir ton azaltılsa daha iyi olur kanaatindeyim. Misal Heathen'deki "pop" yöneliş ya da ara ara göze batan gotik sızıntı daha ilgi çekici gelmedi değil. İyi bir albüm olmasına iyi de heyecanım kursağım seviyesinde kaldı, bir tık daha yukarı çıkabilmeliydi. Binaenaleyh benim 2025 listemin başına oturmayacağı kesin. 

7,75+/10

29 Ekim 2025 Çarşamba

RETRO: Lake of Tears - Black Brick Road (2004)

 Metal dünyasında özgün gruplar yok yafut sintetik sulandırılmış birleşimler pek moda. Herbirzaman özleyeceğimiz böylesine özel grubun bu 6. albümüne tekrar kulak veriyoruz. Sound olarak önceki ve sonraki ile aradaki bağı kuruyor. Bu yüzden bir oturmamışlığı vardır doğrudur. Yine de tam bir gotik pop metal ürünü. Üzülürken dans edip kafa sallamaya çalışabilir ve istenmeyen sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Yok yani benzeri. Çok sayıda imza parça içeriyor, bence. Melodramı da geçirmede oldukça başarılı. Bayağı böyle terennümlerle eşlik edersiniz dinlerken. Pek pek de yüreğe dokunur, acıtır. Diğer yandan grup hiç bir zaman çok derin yada karmaşık şarkı bestelemedi. Progresiflik varsa da orgtandır, bir hafif nostaljik tarafıdır. Böyle büyük bir beklenti içine de girmemek lazım diye ekliyorum.  Eski dostlardandır kısacası.

8,25/10

R.F. Kuang - Haşhaş Savaşı I

 Son zamanların en revaçta yazarlarından R.F. Kuang yazın dünyasına ilk adımını fantastik bir üçleme ile yapmıştır. Ve daha o vakitte ismini duyurmuştur. Coğrafi ve tarihi esin kaynağı Çin'dir bir kere. Kötü işgalciler de Japonlara denk düşmektedir. Felsefi alt yapı da o coğrafyaya ait olacaktır bittabi. En zeki gençlerin sınavla alındığı enderun benzeri akademiye adımını atan yetim bir genç kızın hikayesidir bu. Soykırıma uğratılmış gizemli Speer halkı ile bağlantısı çıkacaktır ama bu bağlantı da gizemin bir parçasıdır. Kızımızın özelliği tanrılar panteonuna ulaşabilmesi ve onların gücünü dünyaya çağırabilmesidir. Ateş tanrıçası Anka'yı kendi parçası olarak seçer. Yazarın kalemi kıvrak, çok hızlı bir şekilde aksiyon tabanlı metni yalayıp yutabiliyoruz. Bu bahsettiğim arkafon da, tarih, mit, kültür, coğrafya vb. , kızın güçlenmesi için bir kaldıraç konumunda. Demek istediğim tempo ve merak ile uyum iyi inşa edilmiş. Türün ilgi uyandıran nüvelerine bir şekilde değinilmiş, kadın kahraman, okul ilişkileri, ilk hoşlanışlar, intikam, tekmili birden burada. Okuduktan sonra akılda ne kalacak, tartışılır. Kurguya hizmet etme dışında derin bir altyapı sunduğunu söylemek zor çünkü. Farklılığı ve hünerli yazımıyla ise gayet doyurucu ve bunlar serinin devamını getirmek için yeterli sebepler.

Rain World - Mafia - Civilization 3

 Rain World 2D bir oyun, siyahın tonlarının hakim olduğu bir yer altı dünyasında beyaz bir gelincik gibi bir şeysiniz. Ve en basit tanımıyla hayatta kalmaya çalışıyorsunuz. Sizi yemeye çalışan diğer hayvanlar var. Siz de yarasa, meyve peşindesiniz. Hoplama tırmanma tuşlarıyla bir yandan avcılardan kaçarken bir yandan doğal engelleri aşıyorsunuz. Haritaları açıp oyunu keşfetmek amacınız. Ancak sığınıp oyunu kaydedeceğiniz alanlar kısıtlı. Bir de yağmur yağmasın mı? Ölüyorsunuz yine. Oyunu anlamaya çalışmayı bırakıp zamanı akışına bırakacak ve keşif dürtüsü ile kendinizi kaybedeceksiniz.

2002 tarihli Mafia büyük bütçeli oyunlardandı zamanında. Remake değil de orijinal oyunu şu an oynamak biraz çaba gerektiriyor. Hem görseller hem de oynanış zorlukları öne çıkıyor. Zaten oyun hiç bir zaman kolay değildiki de derler. Konusu derin ve maalesef bol videolu. Kendimizi 30'lu yılların mafyası içinde buluyor ve görevleri yerine getiriyoruz. İlk başlarda meslekten ötürü şehir içinde getir götür işleriyle başlıyoruz. Yani 30'lu yılların arabalarını sürme imkanı buluyoruz. Kuul beybi. Orada kalmıyor zorlu bir araba yarışına bile katılıyoruz. Dediğim gibi usandırıcı bir zorluğu var ve bir otelde yarattığım katliamdan kaçıp çatıdan çatıya hoplarken az kalmış canımla bir düzine polisi de etkisiz hale getirmişken küt diye sniperların hedefi olunca, yani oyunun %40'ı sularına denk ediyor, eh artık yeter dedim.

İkonik bir seridir Sid Meier'in Civilization'ı. Bu da henüz üç boyutlu göz alan parlaklıktaki minyatürlere teslim olmadan önceki son ürünlerinden 2001 tarihli serinin üçüncüsü. Herhalde geçmişte oynamışımdır, efsane bir seridir sıra tabanlı stratejide. Kendi küçük conquest kampanyaları olduğu gibi uzunca , dayanabilirseniz, süreceğini ümit ettiğimiz ana oyuna da sahip. Ne zaman üç boyut geldi bence bu oyunlar bozulmaya başladı. Age of Empires da böyleydi. Ama mantık benzer, bir medeniyet seçiyorsunuz, bir yandan büyüyerek kentler kurarken, kaynaklara ulaşıyor bir yandan da ordunuzu inşa ediyorsunuz. Fark şu, kaynaklar için haritada binalar inşa etmiyorsunuz da otomata bağlayabileceğiniz köylüler çalışarak ekmek kazandırıyor kentlere. Dolayısıyla kaynaklara yakın optimal lokasyonlarda şehir kurmak önemli. Yine de tapınak, kışla gibi verimliliği, mutluluğu artırıcı, yolsuzlukları önleyici binalar yapmaktan kaçış yok. Diğer ülke liderleri ile de aranızı iyi tutup alışverişler yapmanız, teknoloji yarışında geri kalmamanız gerekli. Fakat önyüzde eksiklikler göze çarpıyor, kullanıcı dostu değil ve biraz ilkel kalmış. Zaten oyunun kendisi günümüze göre biraz basit kaçıyor. Lakin oynanış hala çok iyi. Çatır çatır zaman yiyor vallahi. Bu yüzden fazla uzatmadan elimizi fare gibi pis meretlerden biraz uzak tutmaya gayret ediyoruz.

28 Ekim 2025 Salı

Kaptan Kadavra - Mental Yara (2023)

 Yaptıkları müziğe isim verme konusunda zorlanılan ve tam da bu sebeple alışık olmadığımız (elbette yurtdışında benzerleri vardır, dünya 1'den büyük çünkü, o 1 bizim nadide ülkemiz oluyor) özgünlük sergilemesiyle dikkat çeken bir grubumuz. İşlerinde ciddiler ve istikrarı yakalamışlar zira beş senede üç albüme imza çakmışlar. Bu da numero 2. Sert, ekstrem bir sound, tiz desibelde çığlıksı vokaller ve yarım yamalak anlayabildiğimiz kadarıyla Türkçe sadece parçaların isimlerinden ibaret değil. Bence büyük bir artı. Herbirkesin dediği gibi grup içinde üretilen albüm kapağı ve sanatına da selam edelim. Sound zorluyor tabi, herkese hitap etmiyor. Amma hemen hemen herkes kendisine ait bir şeyler bulabiliyor, öyle de ilginç. Ben tür olarak kendimce kararmış hardkor dedim. Onlar ise bir röportajda şöyle tarif etmiş kendi seslerini:  ıhtan (bunu anlamadım valla) black metal ve azıcık stoner esintileri hissettiren, ama merkezinde groove, doom, sludge ve death metali harmanlayan Türkçe sözlü bir metal türü. Yok yok yanisi.

6,75+/10


27 Ekim 2025 Pazartesi

El Wali - Tiris (2019)

 Batı Sahra diye işgal edilmiş bir sömürge devleti var, bilir misiniz bilmem Afrika'nın batı ucunda. Moritanya sizle mi uğraşıcam deyip geri çekilmiş ve tüm topraklar Fas himayesine girmiş. Hala bir avuç direnişçi kalmış geriye. İşte o ülkeden ses veren bir grup El Wali. Bu türkülerin sözüne de yansımış bu mücadele. Ama tempo coşkulu, ritimler funky. Tuareg blues egzotikliği de hissedilmekle birlikte bu biraz daha pop hattında. Bir kaç yerde batılı prodüktörlerin katkısı var gibi geldi lakin önyargım da olabilir. aa/bb dizelerde tekrar hissiyatını artıran bir unsura dönüşmüş. Nihayetinde bu popidik sound nadir anlarda olsa krinç kaçabiliyor. Bazı bazı vokaller yetmiyor ya da gırtlaktan telaffuzlar zor gelebiliyor. Enstrümanlar, bas ve synth performansı çok daha ilgi çekici bence.  Demem o ki, belki bir kaç kere daha şansımı denerim ileride yeni albümlerde. Onun dışında cazibesi çok da yükseltmedi.

6,75/10

24 Ekim 2025 Cuma

Osees - Intercepted Message (2023)

 Thee Oh Sees ismiyle bir kayıtlarını dinlediğim grup sürekli isim değiştiriyor ve sürekli albüm yayınlıyor. Gözümde bu albüm sıklığı ile King Gizzard'a benzettiğim ama gözümün korkmasına rağmen bir şekilde bulaştığım grubun soundu nasıl tarif edeyim bilemedim. Rock en yalın tabir ile tabi. Synth baskın bir iz bırakıyor. Punk etkisi de belirgin. Boşlukları siz doldurun. Piyasaya daha doğrusu alternatif sahneye de kendilerini sevdirmişler. Daha ne olsun! Benim için önemli olan hareketli ritimleri keyifli melodilerle birleştirmeyi başarmış olmaları. Dolayısıyla eli yüzü düzgün, ayrıksı besteler yazmakta da mahirler. Tabi başlarda doodle yaptıkları bestelerin de çokluğu albümü geri çekiyor biraz. Önceki dinlediğim kayıtta olduğu gibi renk renk akışlara tanık oluyoruz. Tam da albüm kapağındaki gibi. Lakin dans ritimleri daha önde .

Goon, Fish Need A Bike, Intercepted Message önde koşturan parçalar.

7,50-/10