Reggae ile dubstep arasındaki kayıp halka bulundu. 80'lerin başında dub denilen bu tür yine de dubstep'den fersah fersah uzakta. Kendini bol bol tekrar eden reggae ritimlerine dayalı bestelerde vokal ya da daha doğrusu anlamlı sözler çok az yer alıyor. Biraz kafası tüten arkadaşlara yönelik bir tür aslında. Yine de içerdiği korku/komedi imajını her ölümlünün hissedebilmesi gayet mümkün. İşte burada türü değil albümü anlatmaya başlayabilirim ki birbirlerinden ayırabilmek de mümkün değil. Misal, Blood on his Lips, aklın hayalin almayacağı gariplikte bir şarkı.
7,25/10
30 Ekim 2011 Pazar
29 Ekim 2011 Cumartesi
RETRO: Dark Tranquillity - Live in Gothenburg (1999) Bootleg
Bu konser albümünü yeniden dinlerken işte 5'te5'lik bir albüm beklentisi içindeydim. Zamanında defalarca dinlediğim ve hatta gözümde büyüttüğüm bir çalışmaydı. Hakkatten öyleymiş. Bir kere vokal gününde sayulmaz. Ve kayıt gerçekten kötü. Hani, ben bir derekeye kadar takmam ama rahatsızlık veriyor. Sonuçta kaçak bir kayıt bu. Ne bekliyoruz ki? Parça seçimi bana göre iyi. Çünkü Projector ağırlıklı. Yani erken dönemini sevenlere de hitap etmiyor.
8,50-/10
8,50-/10
28 Ekim 2011 Cuma
Godspeed You! Black Emperor - Yanqui U.X.O. (2002)
Albüm kapağında beklentiye soktuğu yıkıcı etkilere tezat bir şekilde kıyamet sonrası soundun müzisyenliğini aşmış görünüyorlar. Daha karışık bir ifadeyle küresel felaket sonrasında yeniden inşa dönemine girilmiştir. Umut edebilmenin umuduna kavuşmuştur insanoğlu. Omuzlarında ölen ailelerin dostların hatıraları hala taşınacak ağır bir yüktür. Ama doğan güneşe bakıp gözde acının gözyaşı bir şeylere baştan en baştan başlamanın imkanı var diyebilmenin hafifliği de yaşanmaktadır. Umut doğunca müzik bitmiştir GY!BE cephesinde.
8,0/10
8,0/10
26 Ekim 2011 Çarşamba
Jag Panzer - Ample Destruction (1984)
Power metale power metal denmediği vakitler köküne kadar power metal yapan gruplardan biriydi Jag Panzer. Ancak isimleri metalin şanlı tarihine, soundlarını paylaştıkları Iron Maiden, Manowar, Judas Priest'ın yancağzına bir türlü yazılamadı. Yani güzel yurdumda bu grubu bilenin pek fazla olduğunu zannetmiyorum. Belki 90'lardan sonra yeniden toparlandıkları haliyle ismini duymuş olanlar vardır. Yani öyle, sert bir sound, NWOBHM etkisi ve tabi güçlü ve değişkenlik arzedebilen bir vokal. Yalnız tiz notalara çıktığında daha bi az sevdiğimi söylemeden geçemeyeceğim.
8,0+/10
8,0+/10
25 Ekim 2011 Salı
Pulp - His 'n' Hers (1994)
Garip bir brit-pop grubu bu. Karizmatik ve ahlamaları ohlamaları biraz aşırıya kaçsa da güya bunlar vasıtasıyla daha bi seksi Jarvis Cocker öncülüğündeki grup 70'lerin sonuna kadar uzanan geçmişi ile türe 80'lerin new wave ve David Bowie tarzı rock havalarını taşıyarak apayrı bir vizyon çiziyor. Uzun lafın kısası Brit'in pop kısmı biraz daha ağırlıklı hatta ve hatta dans-rock tabirini kullanırsak yanlış bile olmayacak. Sözler ise kuru bir mizah anlayışıyla klasik İngiliz gençliği, nükteli trajik gözlemler, alkol, seksten ibaret aşk meşk ilişkileri vessair etrafında dönüyor. En başta gitar tonu ve keyboard şarkılara can kan katıyor. Altyapısı hayli zengin olan parçalar tarifi zor bir soundla zenginlik katıyor. Ve bunu albümün aslı ilk cd de değil bonus cd'de de başarmaya devam ediyorlar. Bu albüme 2 saate yakın süren çift CD'lik hacmiyle alışabilmek biraz yorucuydu. Aslen hatalarımdan ders çıkarmayı reddeden biri olarak yine çift albümden oluşan Symphony X, Grouper ve Blade Runner albümlerini yakın dönem dinleme listeme almamı engellemedi tabi bu zorluk. Nerde kalmıştık, evet ilk albümdeki şarkıların hemen hemen hepsi kendine has bir çekiciliğe sahip. İsim saymaya hiç gerek yok. Acrylic Afternoons, Lipgloss, Have You Seen Her Lately?, Do You Remember The First Time (i will survive , değil mi bu?), She's A Lady, Happy Endings. Evet, saydım bile. O kadar geniş bir çeşitlilik sunuyor ki bu şarkılar dinlerken Cure'dan Smiths'e, Blur'e değişik gruplar aklıma gelmiyor değil. İngiliz müziğine vakıf olsam, demek ki nice grubun ek olarak ismini sayacağım. Daha çok EP'lerdeki parçaları içeren ikincisinde ise Frigthened, Streetlights, You're A Nightmare, Space daha bi hoşlandığım şarkılar oldu. Popüler müziğin gidebileceği son noktalardan biri. Işınla beni Scotty! P U L P F R A C T I O N
8,25/10
8,25/10
23 Ekim 2011 Pazar
Jean Baudrillard - Foucault'yu Unutmak
Okudum anlamadım. Zira Foucault'un görüşlerini aşmak, dolayısıyla temelini kabul etmek suretiyle, amacıyla yazılan bu kısa risale hap kıvamında yoğunlaştırılmış olduğu için Baudrillard'ın görüşlerini bilmek yetmiyor, Foucault, Deleuze ve hatta Lacan gibi modern düşünürlere de hakim olmak gerekiyor belirli ölçülerde. Bu yüzden sanal alemin engin bilgi kaynağı ve aynı zamanda çöplüğü ekşisözlükte yazarın düşüncelerine aşinalık kazandıktan sonra tekrardan okumaya karar verdim. Tam yarısına gelmişken yeter dedim kendime. Zaten son kısmı çok daha çaprıcı örneklerle dolu. Kısacası yazar günümüzde gerçek ya da hakikat denilen şeylerin , burada iktidar sözkonusu, anlamını yitirdiğini, simülasyon aracılığıyla hiper gerçekliğe dönüştüğünü iddia ediyor. Bu yüzden iktidar kavramı üzerine yapılan Foucault'un tespitleri geçerli hale geliyor. Etkileri sonuçları sonlanmış olayları inceleyen tarihçi gibi. Somut örnek olarak cinselliği verebiliriz. Bugün kapitalist iletişimin önemli bir aracı haline gelen cinsellik aslından kopmuş durumda. Zaten özellikle modern toplumun iletişim araçlarına getirdiği eleştirilerle primitivizmi hatırlatan yazar düşüncelerini ilkel toplumlarda cinsellik, iktidar gibi uydurulmuş kavramların olmadığını ve sosyal ilişkilerin hediye verme/alma yöntemine dayandığı gibi görüşlerle destekliyor. Bir anlamda post-modernizmden çok post-nihilizme kayan bu düşünce silsilesinin etkilerini popüler sanatta da Matrix filmi örneğinde olduğu gibi gözlemleyebiliyoruz.
Kitap çevirmenin kısa bir özeti ile açılıyor. İlk sayfalarda Foucault'un söylevindeki mükemmelliğin klasik çağı başlangıç noktası alması ile birlikte kendi içinde bir iktidar yarattığı ima ediliyor. Cinselliğin baskı altına alınması ve özgürleştirilmesi gibi iddialar, aslında toplumun cinselliğin tahakkümü altına alınmış olduğunun gizlenmesine yarayan bahanelerdir diyor Baudrillard. Gösteri kültürünün hakim olduğu günümüz toplumu görünürlüğü üretim ile oluşturur. (Ki sabitliğini kaybeden kimliklerimiz karşıdakinin istekleri doğrultusunda , döküldüğü kabın şeklini alarak tüketimle,imaj ve prestij denilen boşluğu doldurur) Ayartma ise üretimin tam tersidir, ilkel toplumlarda hala geçerli olan bu süreç bir nevi panzehir rolünü üstlenir. Cinsellik de vücudun üretim-değer ve kapital zincirindeki görünümünden ibarettir. Bu yüzden özgürleşen her güç, iktidar sarmalına eklenen yeni bir halkadır. Foucault iktidarı sonsuza gidecek bir ilişkiler ağına benzetmekle Deleuze'nin arzu kavramına eşitler. İktidarların parçalanarak mikro-iktidar seviyesinde sahip olma çabaları, Marksizm misal, aslında iktidarda olmanın verdiği hazza kavuşma motiflidir. Foucault'da iktidar genel olarak tersine çevrilemez haliyle uyulması gereken temel bir kurala dönüşüyor.Halbuki iktidar çoktan kaybolmuştur. İktidar olanla iktidarın egemenliği altında bulunanlar arasında ayrım çizgileri de yok olmuştur. Çünkü her iki taraf da tek yönlü uygulamaya karşı direniş göstermektedir. Aslında iktidarın kumaşı tersine çevrilebilen bir ayartma ve meydan okuma düzeninden müteşekkildir, iktidar tersine çevrilebilme özelliği (sahip olduğu için değil) varolduğu için insanları ayartır ve ayakta durur, daha doğrusu varmış gibi olur. Ayartma ise tersine çevrilebilme özelliği sayesinde iktidar gibi kavramları gerçekliğin gücüne kavuşturur. Ama iktidar da ekonomi, gelişme, üretim gibi tersine çevrilmesi olanaksızdır ve kendini biriktirmek , gerçek olmak ister. Bu yüzden de çözülüp dağılır. Yani her şey belli bir düzen içinde mübadele edilmek, tersine çevrilmek ve ortadan kaybolmak istiyor. İşte bu durum ayartmayı yaratıyor. Bununla birlikte yazar, cinselliğin ayartmayı arzu ilişkileri ile üretimin güç ilişkileri ekonomisi ile ikame etmeye çalıştığını unutmamamız gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Kitabın daha çarpıcı olan ikinci kısmı ise /aslında böyle bir ayrım yok), İsa dirildiği zaman bir zombiye benzeyecektir ve Mesih, artık kendisine gerek duyulmadığı bir anda gelecektir. Kıyamet günü değil, bir sonraki gün aforizmaları ile açılıyor. Devrim, gününden önce gerçekleştirilmiş ve gerçekleştirildiği günden önceki gün bir anlama sahiptir ve devrimin yapılış amacı da devrim yapmanın bir anlamı kalmamış olduğu gerçeğini gizlemektir diye ekliyor yazar. Buradaki devrimle dönemleri kastettiğini de söyleyerek sözlerine açıklık getiriyor. Simülasyon aracılığıyla yinelenen bir şey sona ermiş yani hükümsüz kalmış oluyor. Öyleyse iktidar üstüne söylev çekmenin bir anlamı da yok.Çünkü iktidar, ortada bir iktidarın bulunmadığı gerçeğini gizlemeye daha doğrusu doruk noktası aşılmış bir politika olduğunu ve iktidarın bir simülakr şeklinde tersine çevrilme adlı, iniş olarak nitelendirilebilecek bir döneme girmiş olduğunu göstermektedir. İktidarlar devrim yoluyla el değiştirse bile hiç bir şey değişmeyecektir. Bugün bu meydan okumaya karşılık vermek istenmeyerek aslında iktidarın ölümü hazırlanmaktadır. (Arap Baharı aksini söylüyor aslında) Büyük politikacılar iktidarın,büyük bankacılar paranın,tanrıbilimciler Tanrı'nın olmadığına vakıf oldukları için güçlüdürler.Halkın iradesi gibi bir tözü temsil etme iddiasında bulundukları an egemenliklerini yitirmektedirler. Egemenlikleri kendi kendine meydan okuyabilmelerine bağlıdır yani. Aynen cinselliğin pornografi olarak yeniden yaşama döndürülmeye çalışılması gibi (daha şiddetli ve gerçekdışı bir yöntemle) iktidar da faşizm gibi bir yolla geri dönmeye çalışmıştır. Bir nevi doğal sürecidir.
Kitap çevirmenin kısa bir özeti ile açılıyor. İlk sayfalarda Foucault'un söylevindeki mükemmelliğin klasik çağı başlangıç noktası alması ile birlikte kendi içinde bir iktidar yarattığı ima ediliyor. Cinselliğin baskı altına alınması ve özgürleştirilmesi gibi iddialar, aslında toplumun cinselliğin tahakkümü altına alınmış olduğunun gizlenmesine yarayan bahanelerdir diyor Baudrillard. Gösteri kültürünün hakim olduğu günümüz toplumu görünürlüğü üretim ile oluşturur. (Ki sabitliğini kaybeden kimliklerimiz karşıdakinin istekleri doğrultusunda , döküldüğü kabın şeklini alarak tüketimle,imaj ve prestij denilen boşluğu doldurur) Ayartma ise üretimin tam tersidir, ilkel toplumlarda hala geçerli olan bu süreç bir nevi panzehir rolünü üstlenir. Cinsellik de vücudun üretim-değer ve kapital zincirindeki görünümünden ibarettir. Bu yüzden özgürleşen her güç, iktidar sarmalına eklenen yeni bir halkadır. Foucault iktidarı sonsuza gidecek bir ilişkiler ağına benzetmekle Deleuze'nin arzu kavramına eşitler. İktidarların parçalanarak mikro-iktidar seviyesinde sahip olma çabaları, Marksizm misal, aslında iktidarda olmanın verdiği hazza kavuşma motiflidir. Foucault'da iktidar genel olarak tersine çevrilemez haliyle uyulması gereken temel bir kurala dönüşüyor.Halbuki iktidar çoktan kaybolmuştur. İktidar olanla iktidarın egemenliği altında bulunanlar arasında ayrım çizgileri de yok olmuştur. Çünkü her iki taraf da tek yönlü uygulamaya karşı direniş göstermektedir. Aslında iktidarın kumaşı tersine çevrilebilen bir ayartma ve meydan okuma düzeninden müteşekkildir, iktidar tersine çevrilebilme özelliği (sahip olduğu için değil) varolduğu için insanları ayartır ve ayakta durur, daha doğrusu varmış gibi olur. Ayartma ise tersine çevrilebilme özelliği sayesinde iktidar gibi kavramları gerçekliğin gücüne kavuşturur. Ama iktidar da ekonomi, gelişme, üretim gibi tersine çevrilmesi olanaksızdır ve kendini biriktirmek , gerçek olmak ister. Bu yüzden de çözülüp dağılır. Yani her şey belli bir düzen içinde mübadele edilmek, tersine çevrilmek ve ortadan kaybolmak istiyor. İşte bu durum ayartmayı yaratıyor. Bununla birlikte yazar, cinselliğin ayartmayı arzu ilişkileri ile üretimin güç ilişkileri ekonomisi ile ikame etmeye çalıştığını unutmamamız gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Kitabın daha çarpıcı olan ikinci kısmı ise /aslında böyle bir ayrım yok), İsa dirildiği zaman bir zombiye benzeyecektir ve Mesih, artık kendisine gerek duyulmadığı bir anda gelecektir. Kıyamet günü değil, bir sonraki gün aforizmaları ile açılıyor. Devrim, gününden önce gerçekleştirilmiş ve gerçekleştirildiği günden önceki gün bir anlama sahiptir ve devrimin yapılış amacı da devrim yapmanın bir anlamı kalmamış olduğu gerçeğini gizlemektir diye ekliyor yazar. Buradaki devrimle dönemleri kastettiğini de söyleyerek sözlerine açıklık getiriyor. Simülasyon aracılığıyla yinelenen bir şey sona ermiş yani hükümsüz kalmış oluyor. Öyleyse iktidar üstüne söylev çekmenin bir anlamı da yok.Çünkü iktidar, ortada bir iktidarın bulunmadığı gerçeğini gizlemeye daha doğrusu doruk noktası aşılmış bir politika olduğunu ve iktidarın bir simülakr şeklinde tersine çevrilme adlı, iniş olarak nitelendirilebilecek bir döneme girmiş olduğunu göstermektedir. İktidarlar devrim yoluyla el değiştirse bile hiç bir şey değişmeyecektir. Bugün bu meydan okumaya karşılık vermek istenmeyerek aslında iktidarın ölümü hazırlanmaktadır. (Arap Baharı aksini söylüyor aslında) Büyük politikacılar iktidarın,büyük bankacılar paranın,tanrıbilimciler Tanrı'nın olmadığına vakıf oldukları için güçlüdürler.Halkın iradesi gibi bir tözü temsil etme iddiasında bulundukları an egemenliklerini yitirmektedirler. Egemenlikleri kendi kendine meydan okuyabilmelerine bağlıdır yani. Aynen cinselliğin pornografi olarak yeniden yaşama döndürülmeye çalışılması gibi (daha şiddetli ve gerçekdışı bir yöntemle) iktidar da faşizm gibi bir yolla geri dönmeye çalışmıştır. Bir nevi doğal sürecidir.
Miloš Karadaglić - Mediterráneo (2011)
Klasik müziği akustik gitar ile birleştirmek deyince yüreciğiniz hopluyor değil mi? Sakinleşin biraz, zira sonuç hiç de beklentileri karşılayamıyor. Anladığım kadarıyla zaten gitara yönelik bestelere imza atan İspanyol ve ismi üstünde Akdenizli bestekarlara daha çok yer verilen albüm çalması hiç de kolay olmayan parçalar içeriyor. Bu noktada bir itirazım yok, genç sanatçının ellerinden dökülen nağmelerin teknik becerisini eleştiremiyoruz dahi. Bir kaç yerde hiç müzik yapmaktan anlamama rağmen, evet burada yazdıklarım kritik değil başta söylemiştim, yaw bunu nasıl çalıyor bu adam diye hayretlere büründüğüm oldu. Ama işin bir de Akdeniz dedik, klasik gitar dedik, romantizm boyutu var. İşte orada biraz eksik kalıyor. Bunun sebebi de biraz renkli, ki misal orkestrasyon desteği aldığı Spanish Romance'da olduğu gibi, düzenlemelerin eksikliğinden, biraz albümün derleme olmasından kaynaklı bütünlük sorunundan kaynaklanıyor. Bir de tabi klasik müzik olmasından kaynaklı entellektüellik meselesi. Şunları yazdığım sırada son dinlememde aldığım keyfi bir kez daha arttıran bir yöntem keşfettim aslında. Volümü arttırmak o da. Bayağı bayağı yükseltmekten bahsediyorum ki normalde müziği kısık dinlerim ben. Bununla birlikte uygun kombinasyonun yakalandığı, duyguların zıpladığı parçalar da yok değil. Albeniz'in İspanyol Suitinden 5. parça, anonim Spanish Romance, Carlo Domeniconi'nin Koyunbaba suiti (Türkiye'de bir süre kaldığı Koyunbaba ismindeki bir pansiyonda yazdığı iddia ediliyor), Theodorakis'in Epitaphios isimli çalışmasından 4. parça ve Granados'un İspanyol Dansları'ndan 5 nolu parça gibi.
7,0+/10
7,0+/10
22 Ekim 2011 Cumartesi
Suzanne Vega - Nine Objects of Desire (1996)
Özünü kaybetmeden her albümde kendini farklılaştırabilen Vega, bu albümle de ilk dönemin ozan tarzı folkçuluğunu 90'ların ritmik ve ekletik popülizmi ile birleştirerek gayet keyifli bir dinleti sunuyor. İçine girmesi biraz zaman alsa da örneğin, Caramel'deki caz etkileri ya da My Favoruite'deki damakta tat bırakan yaylı düzenlemeler gibi arayışlar albüme ayrı bir değer katıyor. Bir bakmışsınız, düzenli dinlediğiniz bir kayıt haline dönüşüvermiş. Vokal tarzı ve türün genel eksiklikleri ile dengelediğimizde de şu sonuç çıkıyor:
7,25/10
7,25/10
21 Ekim 2011 Cuma
RETRO: Samael - Worship Him (1991)
Grubun black metal dönemini ilk kez dinlediğimde pek bir şey
anlamamıştım, bana hiçliği ifade etmişti. Aradan yıllar yıllar ,
köprünün altından bir sürü metal albümü geçti. Burada ilginç bir cevher
yattığının yeni yeni farkına varıyorum. Bir kere 1991, daha black metal
soundunun oturmadığı bir dönem. Bunun etkileri bu debüüüü albüme de
yansımış. Baskın bir death ve doom metal ağırlığı hissediliyor. Tam
olmamış oturmamış etkiler rifler ve sound ha başardı ha başaracak
hissiyle birlikte bir tamamlanmamışlık duygusu yaratıyor parçalarda. Bu
olumsuz durum aslında olumluluğa da dönüşüyor. Albümü dinlemekten
sıkılmıyorsunuz ve düz lineer ve basit parçaların içinde ufak ufak
keşifde bulunmak sizi mutlu kılabiliyor. Müzikal tatmini yaşamamakla
birlikte diye ekleyelim. Bir yönüyle dönemin gruuvi popülizmi de
yansımış albüme. Bu yine de albümdeki atmosferin çürümüş kokusunu
dağıtmaya yetmiyor. İlginç, değişik bir albüm. Ancak daha usta ve keskin
kulaklara hitap ediyor.
Favorim: Knowledge of the Ancient Kingdom.
7,50/10
Favorim: Knowledge of the Ancient Kingdom.
7,50/10
19 Ekim 2011 Çarşamba
Beirut - The Rip Tide (2011)
Avrupa'yı dolaşan yersiz yurtsuz çingene modundaki genç yurduna geri dönmüş, atmosfer olarak Arizona-New Mexico tarzı amerikaya özgü bir soundun ki yaylı düzenlemeler, akereon, piyano, akustik gitar, trampet gibi çalınan bateri (belki de trampettir) gibi alışkın olduğumuz enstrümanlardan vazgemeksizin oluşturulmuş, baskın olduğu tabir-i caizse yavaş yavaş olgunlaşmanın emarelerinin görüldüğü ki çocuk çok genç amcası, yılları var daha, bu albümü kaydetmiş. Dinleyenler ikiye ayrılmış: Benim dahil olduğum bir kesim ne güzel Balkanlar felan hüzünle eğleniyorduk, sesin de güzel, yanlışın neresinden dönersen kardır diyenler. Bir de püsküllü mısır şapkalı indiler var ki sözleri genelde böyle yumuşak yumuşak ne de güzel indie pop yapıyorsun, canımsın , şekerimsin minvalinde değişiyor. Dediğim gibi Zach kardeşin ilk dönem işlerini daha etkileyici bulmakla beraber vokalin ses rengi eserlerini hala dinlemek için iyi bir neden sunuyor. Artık öyle öne çıkan bir parça olduğunu da söyleyemem, sıcak atmosferle idare ediyoruz.
Çok dağınık bir yazı oldu. Bugün öğrendiğimiz acı haberin etkisiyle moralsiz ve keyifsizliğime bağlıyorum. Artık düşüncelerim tümüyle değişti. Sonuçta hak mak arayan yok, böyle de aranmaz, her türlü gayrimeşru ilişkileriyle dört bir yana yayılmış cinai bir şebeke var. Başta yakınları olmak üzere herkesin başı sağolsun.
7,25/10
Çok dağınık bir yazı oldu. Bugün öğrendiğimiz acı haberin etkisiyle moralsiz ve keyifsizliğime bağlıyorum. Artık düşüncelerim tümüyle değişti. Sonuçta hak mak arayan yok, böyle de aranmaz, her türlü gayrimeşru ilişkileriyle dört bir yana yayılmış cinai bir şebeke var. Başta yakınları olmak üzere herkesin başı sağolsun.
7,25/10
18 Ekim 2011 Salı
Mr.Big - Big, Bigger, Biggest! The Best of Mr. Big (1996)
Nedense konser başlangıcının 9 gibi geç bir saatte olacağını kendime inandırmışım. Belki de bu saat davetliler için geçerli olan giriş saatidir. Hiç bilmiyorum ama Hail, Anathema ve Mr.Big gruplarının hepsinin 3 saat içinde performans vereceklerine dair bir düşünceye kapılmışım. Aslında hiç düşünmemişim demem lazım. 9'a yetişebildim mi? Hayır 10'da ordaydım. Anathema'yı dinlemek isterdim doğrusu yağmur altında. Neyse, o saatte Mr. Big yeni yeni sahne almıştı. Herkes eğlendi. Öyle bahsedildiği gibi çok büyük bir kalabalık yoktu, alanın yarısı belki. Bi bana farketmedi milletin eğlenmesi. Çünkü bu albümde de değerlendirdiğim gibi Mr. Big öyle takip edeyim, böyle fanı olayım bir grup değil benim için. Evet Paul Gilbert süper gitarist, evet Eric Martin gerçekten hoş bir vokalist ki sesi konserde biraz daha genizden çıkıyordu, İstanbul havası tabi çarptı adamı. (Bir de bu adamın yüzü niye balmumundan botokslu gibi. Severiz yaradılanı, yaradandan ötürü, ayrım yok bizde de irkinç gibi görünmüyor mu suratı ? Allah günah yazmasın). Lakin bu şarkılar daha doğrusu bu tarz hard rock komik geliyor. Rezillik içeren küçümser bir komiklik değil, ciddiye alınamayacak şekilde boş eğlencelik bir komiklik hissediyorum. Bu derlemede To Be With You ve Wild Wild World gibi dile pelesenk baladlar ile Take Cover ve Daddy, Brother... gibi keskin soundlu parçalar daha öne çıkıyor. Konser performaslarının ise bu kayıda göre daha yaratıcı, eğlenceli, enerjik olduğunu söyleyebilirim. Hatta ortalarda çaldıkları bluesy parça da pek bi keyifli idi. Sonlarda da Smoke On Waters çalıp hadi bize eyvallah dediler. Seveni takip edeni için iyi bir konserdi doğrusu. Aklıma gelmişken, konserdeki ses kalitesi imrenilecek düzeydeydi. Yok açık havaymış, yok lodos poyraz esiyormuş, diye atılan bahaneler geçersiz olmuştur sanırım.
7,25/10
7,25/10
16 Ekim 2011 Pazar
Pharaoh - Be Gone (2008)
Yes yes yes. Soundu ile enstrümanların tonu ile, temposu ile, vokal ile, atmosferi ile gönlümü kazanan bir power metal albümü. Öyle görünüyor ki grup hiç Helloween, Gamma Ray felan duymamış. US Power dediklerinden, hafif trash'a sırnaşan, sert biraz buğulu ama kurabiye canavarı kıvamına ulaşmayan bir vokal içeren, sıkı ritimlere sahip bir tarz. Hatta biraz bana Iced Earth'ü anımsattı. Ki normalde o rubu pek sevmemiştim. Kim bilir? Şimdi dinlersem aramızdaki elektriğin yoğunlaştğını hissedebilirim belki. Neyse, hiç mi eksiği yok? Büyük bir tane, bestecilikleri konusunda gidecek fersah fersah yol var maalesef. Açıkcası bizim metal camiasının damak tadına uygun olduğunu düşünüyorum şahsen.
9,0-/10
9,0-/10
15 Ekim 2011 Cumartesi
RETRO: Dark Tranquillity - Projector (1999)
Depeche Mode mu, fazla mı gotik? Eeh, geçiniz. Bence grubun en yaratıcı, en progresif, küçük süprizlerle dolu albümü. Yani en iyi albümü. Hatta biraz torpil geçip RYM de full yıldızları yapıştırdım bile. Zamanla soundun biraz eskidiğini kabul edebilirim. Bu da biraz nostaljik bir olumluluk katıyor, tabi ilk çıktığı dönemler dinlediyseniz bu boost faktöründen faydalanabilirsiniz. Bu yüzden her şarkının bir kıymeti ehemmiyeti var. Dober Mann, There In, Undo Control, Free Card ilk aklıma gelenler. Birazcık sönük kalan parçalar da ilgiyi alakayı hep yüksekde tutacak dönüşler, gruuvi rifler içermesiyle farklılaşıyor.
Mr.Big-Anathema konserine davetiye kazanmışım. Hayatımda hemen hemen hiç bir şey kazanmayan biri olarak kapıya gidene kadar inanmayacağım. İşin aslı Mr. Big'i şu aralar dinlediğim best of derlemesine istinaden bilindik iki-üç parçası dışında çok da tutmadım. Gitmeyecektim normalde. Ama konser formatını sevdim. Duygusal Anathema ardından romantık Mr. Big.
9,50/10
Mr.Big-Anathema konserine davetiye kazanmışım. Hayatımda hemen hemen hiç bir şey kazanmayan biri olarak kapıya gidene kadar inanmayacağım. İşin aslı Mr. Big'i şu aralar dinlediğim best of derlemesine istinaden bilindik iki-üç parçası dışında çok da tutmadım. Gitmeyecektim normalde. Ama konser formatını sevdim. Duygusal Anathema ardından romantık Mr. Big.
9,50/10
14 Ekim 2011 Cuma
V.A. - Smooth Jazz Cafe (1999)
Bu seriden çıkan dokuzuncu albümü sevmiştim. Çünkü adının tersine tam amlamıyla caz değildi. İçinde yine böyle yumuşak yumuşak soul/r bi de b olsun soft rock olsun değişik eserler içeriyordu. 99 yılındaki serinin bu ilk albümü ise tamamiyle caz üzerinden başlangıcı yapıyor. Tabi vokal ağırlıklı smooth jazz. Dinlendirici, egzotik ya da chill-out gibi şeyler hissetmek isterdim. Ancak daha formal kalıplara sıkışmış, daha klasik eserler olduğunu söylemek mümkün buradaki parçaların. Bir tanesi bile içimde bir şey kıpırdatamadı maalesef.
5,25/10
5,25/10
13 Ekim 2011 Perşembe
Mirkelam - Unutulmaz (2001)
Bir önceki albümde iyice irdelediği alaturkayı geride bırakarak o dönem popüler olan dans kulvarına kafadiz girdiği bu albüm ilginç bir çeşitlilik sunuyor. Altyapıları Modjo'dan esinlenme şarkıları şahsen sevmemezlik edemiyorum. Millet Kokoreç ile dalgasını sörf yaparken ben işin doğrusu gizliden gizliye bir aşk besliyordum bu şarkıya. Hele benim ismini bugüne kadar Terle diye bildiğim Tesadüf de bu soft elektronik tarza yakınlığı ile demekki bir 10 senedir aklımdan çıkmamış. Elbette klibi ile dikkat çeken Unutulmaz slowunu da es geçmemek lazım. Kıvır önceki albümünü hatırlatan yine eğlencelik bir tat. Tek tek şarkıların ismini yazmaya gerek yok. Görece zayıf parçalar içermekle birlikte albüm en azından bana irkiltici itici bir an yaşatmadı. Sevgi Tanecikleri'nde kılpayı bu durumu teğet geçtik, hamdolsun atlattık. Yerel ile globalın güzel bir dengede buluşturulduğu hakkı esgeçilmiş hakir hor görülmüş lafın tam anlamıyla kaliteli bir pop çalışması.
7,0/10
7,0/10
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













