18 Kasım 2012 Pazar

The Sarcophagus - Towards the Eternal Chaos (2009)

Yerli black metal gruplar arasında rastladığım en iyi kayıt kalitesine sahip  grubumuzun çıkış albümü jilet gibi keskin bir sound ile özellikle bateri ve düzenlemeler sayesinde elde ettiği epik atmosferi başarıyla kaynaştırıyor. Hızlandığı oranda daha da bünyeye gaz zerkeden gitar riflerinin (solo bilem var!) melodik olması barbar ve savaşçı atılganlığın derekesine leke süremiyor. Tabiki bu manik agresyon için grup Shining isimli grubun vokalini yapmasıyla ün ve şöhrete kavuşmuş Kvarforth'dan aldığı desteğe çok şey borçlu. Tecrübeye dayalı profesyonel vokal yaklaşımı inanın, çok şey farkettirmiş. Başlangıç introsundan sonra 3 şarkı gitgite etkileyici bir hale bürünüyor. Ondan sonrası ise albüme getireceğim eleştiri etrafında sönükleşmeye başlıyor. O da şu ki, grup halihazırdamevcut emsallerinden farklı bir şey üretmemiş durumda. Biraz daha besteciliğe ağırlık vermeleri gerekliliğinden başka işlerini gayet de iyi yapıyorlar. Lakin gruba henüz öznel bir karakter kazandırmaktan uzaklar. Melodikler, aynı zamanda brütal yanları var, biraz epik biraz atak. Lakin dinlemenin sonunda akılda kalıcı bir kimlik yok ortada.

7,0+/10

16 Kasım 2012 Cuma

RETRO: Marduk - Glorification (1996) EP

Glorification of Black God ile açılması bu kısa albümü daha dinlenebilir çok daha doğru ifadeyle daha satın alınabilir bir hale getiriyor. Çünkü diğer şarkılar thrash coverı olaraktan grubun istediği bir projenin eseri amma dinleyen açısından çok da istenilen, talep edilen değil, belki fanları dışında. 2 adet pek bilinmeyen Piledriver şarkısı, Total Desaster isimli hiç dinlemediğim lakin Marduk yorumunun arkasını deşeledikçe bünyeye güzel bir gaz pompaladığına inandığım Destruction şarkısı ile buraya yazmaktan erineceğim uzun isimli ilk dönem ki o dönemini de severim Bathory parçası. Gel gör mevlevi ol ki, bu black yorumlarını pek tutmadım. Pek çok kişi de benim gibi eh yani diyip geçmiş durumda. Ki bu da ender bir olgu, benim başkalarıyla hemfikir olmam, diyorum. Tadını çıkarayım bari.

6,50-/10

RETRO: Helloween - When the Sinner (1993) Single

When the Sinner iyi hoş bir parça da biri uzun olmak üzere iki versiyon olarak bir single'a tıkıştırılacak kadar ahım vahım şahım değil. Hatta daha düz ve rock ve öz ve has ve adam gibi adam I Don't Care You Don't Care 'in bu cihette kulağa daha bir güzel geldiğini söyleyebilirim. Zaten bu kadar, 3 şarkı.

6,50+/10

14 Kasım 2012 Çarşamba

V.A. - Maximum Hit Music 01 2012 (2012)

Biliyorsunuz, günümüzün pop müziğinden hiç hazetmiyorum, hele hele kliplerine hiç katlanamıyorum. Radyoda dinlemediğim için bazen komik duruma düştüğüm oluyor bu yüzden: Örneğin bu derlemenin de giriş parçası olan ve benim ecnebilerin deyişiyle guilty pleasureum Ai Se Eu Te Pego (ki sadece bu şarkı değil, söyleyenin Michel Telo olduğunu bilmeden sevmeye başladığım Bara Bara Bere Bere'yi de düşünürsek sanırım, ahh neyse boşverin, ayarım bozuldu galiba)'yu etrafımdakilere söylediğimde aldığım tepki böğ gelme ve kusma efektleriydi. Dolayısıyla ilk hedefim: Radyoda çalan popüler şarkıları dinlemek! Belçika ya da Hollanda'da yayımlanan bu derleme tam tamına 22 parçayı biraraya getiriyor. Klipleri müzik kanallarında dönen dans şarkılarıyla birlikte bir miktar daha kaliteli Kuzey Avrupa şarkılarının bir tür dengesi yakalanmış durumda. Yani Katy Perry, Flo Rida, Rihanna, LMFAO, Adele, Sean Paul, One Direction gibi isimlerin yanısıra çok bilmediğiniz Birdy, bir kaç Belçikalı hip-hopçıya da rastlamak mümkün. Yine de ağırlık ünlüler tayfasında. Çok da fazla duymadığım için süpriz yaratabilen parçalar olmadı değil. Take You Higher (Goodwill & Hook N Sling) güzel bir elektronik dans parçası, aynı şekilde Ode to Bouncer (Studio Killers) da ilginç tarzı ve güçlü basıyla dikkat çekiyor. Soul ve blues'a yakın Home Again (Michael Kiwanuka) de farklı bir yerde duruyor. Abartılı prodüksiyon eseri şarkıların biraz da olsa dengelenmesi iyi olmuş. İşin ilginci Sean Paul hatta ve hatta One Direction'dan ki kliplerinin salisesine bile dayanamıyordum, o kadar da rahatsız olmadım. Herşey de olduğu gibi müzikte de önemli bir kural işliyor demek ki: Alışmak.

7,0-/10

13 Kasım 2012 Salı

Tomoko Sunazaki - Tegoto (1992)

Koto, görünüşü kanuna benzeyen ve ipek tellerden oluşan bir Japon çalgısı. Bayan Tomoko Sunazaki ise şıkıdım şıkıdım kimonosunu giyip musikişinaslığını konuşturan bir koto üstadı. Tamamiyle sözsüz parçalardan oluşan bu albümde soundun yerel ile evrenselin sentezinden oluştuğunu ancak bir süre dinledikten sonra farkına varabiliyorsunuz. Genel olarak ilk bakışta filmlerdeki klişereden vesair tanıdık gelen dındırı dındırı dındındın melodileri gelse de inceliğinde bazı yerelliği modernize etme, özellikle ritimlerde, çalışmalarını duyumsayabilmek mümkün. Bununla birlikte,uyarmadı demeyin, alışana kadar bu ne yafu, bunların hepsi aynı be birader diyebilirsiniz. Normaldir, geçer.

7,50++/10

11 Kasım 2012 Pazar

Jean Baudrillard - Kusursuz Cinayet

Bodriya(r), Bodriya(r)! Okuyucuyu alaya alan bir modern zaman şarlatanı mı, yoksa gelecek toplumunun arkeolojisine kendini adamış bir kahin mi, karar veremiyorum. Aslında söylediklerinin gerçekliği 10 sene önce anlaşıldı ve bitti, şimdi perde Zizek'in. Ama bir Foucault anlaşılıp hakkı teslim edilmesine rağmen Baudrillard'da benzer bir şey yaşanmadı. O yüzden hala yapmış olduğu şeyi ümitsiz bir gelecek oyununa hapsolmuş olarak görebiliriz diye düşünüyorum.  Her söylediğini, (özellikle tercih ettiği sezgisel yöntem ve sembolik temsil sayesinde) idrak edebilmek bir o kadar güç ki sudoku faydası oluyor zihne. En yakın tümevarıma düşürebildiğim dağınık metolodiji ile birlikte nispeten Foucault'yu okumak çıtır çerez bir deneyim haline geldi.Yalan yanlış şöyle çalakalem aktaralım bakalım. Kendi sözleriyle:
Görüntü, gerçeğin kendisi haline geldiğinden, artık gerçeği imgeleyemez...Neyse ki, bize görünen nesneler hep daha önceden kaybolmuş nesnelerdir. Neyse ki, hiç bir şey bize geceleyin gökyüzündeki yıldızlardan daha fazla gerçek zamanda gözükmez. Eğer ışık hızı sonsuz olsaydı bütün yıldızlar aynı anda görünürdü ve gökyüzü dayanılmaz bir ışımayla parlardı. Neyse ki hiç bir şey gerçek zamanda olup bitmemekte..Neyse ki yaşamsal bir yanılsama düzeni içinde yokluğun, gerçekdışılığın, şeylerin dolaysızlıktan arınmış bir düzeni içinde yaşıyoruz. ..Neyse ki gerçeklik gerçekleşmedi...Dünya, ancak dış görünüşler düzeneği olan bu kesin yanılsama aracılığıyla varolur, her anlamın, her erekliliğin durmaksızın kaybolduğu yerdir... Geriye kalan tek belirsizlik, pek az olan gerçekliğine boyun eğmeden önce dünyanın nereye kadar gerçeklikten uzaklaşacağını ya da tersine çok fazla gerçeklik altında ezilmeden önce nereye kadar aşırı gerçekleşebileceğini bilmeye ilişkindir. Bir başka deyişle kusursuz gerçek olduğunda, gerçekten daha gerçek olduğunda, dünya eksiksiz simülasyonun etkisi altına girecektir.
Varoluş, boyun eğilmemesi gereken bir şeydir. ..ona inanmamak gerekir. İstenç ( ki bir inanç ve arzu yanılsamasıdır) boyun eğilmemesi gereken bir şeydir... Gerçek, boyun eğilmemesi gereken bir şeydir. Bize bir simülakr olarak sunulmuştur. Yalnızca boyun eğilmesi gereken kural vardır. Ama bu durumda bu artık öznenin değil, dünya düzeninin kuralıdır (Zaten dünyanın hiçliğinin bir parçası olduğumuza göre buna katacak hiç bir şeyimiz olmayacaktır, dünyada bir etkide bulunmayız yani) Artık istememe konusunda özgür değilizdir. Ama çoğu zaman ancak vadesi her zaman daha önceden belirlenmiş şeyi istemekten başka bir şey gelmez elimizden. İnsan hiçbir şeyi arzulamama korkusuyla hiçi arzulamayı yeğleyecektir (nesnesiz bir istenç)
Gerçeğin içinde ancak gerçek olabilen şey yanılsamanın etkisine girer. Gerçek içinde gerçeği aşan şey, bir üst yanılsamaya bağlanır. 
Artık seyirci değil, başarılı ve oyunun akışıyla giderek daha fazla bütünleşen oyuncularız. Dünyanın bir gösteri olarak gerçekdışılığını kaldırabilecekken ve dünyanın aşırı gerçekliği, bu sanal kusursuzluk karşısında savunmasız kalıyoruz. Gerçekten de her türlü yabancılaşmadan kurtulmanın ötesinde bulunmaktayız.
En yetkin biçimde belirlenmiş görüntünün temsiliyetle hiç bir ilgisi yoktur, ..görüntünün her türlü üretken yanılsaması teknik kusursuzlukla ortadan kaldırılmıştır (zaman için gerçek zaman, müzik için high fidelity, seks için pornografi, düşünce için yapay zeka, dil için sayısal diller ve beden için genetik kod ve genom) İster hologram veya sanal gerçeklik, isterse üç boyutlu görüntü söz konusu olsun, artık kendisini üreten dijital kodun kendini gerçekleştirmesinden başka bir şey değildir. Bu, görüntünün görüntü niteliğini yok eden daha açık bir deyişle gerçek dünyadan bir boyutu kaldıran aşırılaşmadan başka bir şey değildir.Bu kusursuz yetkinliğe, bu yararsız kusursuzluğa ne denli yaklaşılırsa yanılsamanın gücü o denli azalır. (Bu tekniklerde, iletişim de örneğin, zamansal gecikme yok olur) Sanal gerçeklikle ve onun tüm sonuçlarıyla tekniğin en uç noktalarına, aşırı bir görüngü olarak tekniğin içine geçmiş bulunmaktayız. Bu varsayım, teknik yabnacılaşmadan çok daha vahimdir. Tüm teknolojilerimiz, egemen olduğumuzu andığımız,  oysa çalıştırıcılarınan başka bir şey olmadığımız bir düzen aracılığıyla üzerimizde egemenlik kuran bir dünyanın araçlarından başka bir şey değildir. (Bu bağlamda) iktidar, kitleleri yönlendirdiğini (kitle iletişim araçları vasıtasıyla) sandığı sırada, kitleler kendi gizli etkisizleştirme ve dengesizleştirme stratejilerini benimsettirirler.Her iki varsayım aynı anda geçerli olsa bile...kitle iletişim alanında yapılacak veya söylenecek herşey, bundan böyle alaycı bir biçimde kararsızlık sunar.
Alay,..modern dünyanın tek tinsel biçimidir. Yalnızca alay gizi elinde tutar, ama onu artık yalnızca bizim elimizde bulundurma ayrıcalığımız yoktur. Çünkü artık alay, ..nesnel bir işlevdir. Öznenin eleştirel işlevi, yerini nesnenin alaycı işlevine bırakmıştır. Dünyamızın halesi artık kutsal bir yan içermez. Artık görünüşlerin kutsal ufku değil, mutlak ticari malın eleceğini sözkonusudur. Özü, reklama dayanır. Göstergeler evrenimizin merkezinde ticari malın soytarılığıyla sahnelenmesini bütünleştiren bir alaycı ilah vardır. Öznenin artık temsiliyette söz sahibi olmaktan çıkıp dünyanın nesnel alaycılığnın çalıştırıcısı durumuna indirgendiği bu tersine çevrilmeyle tüm fizikötesi ortadan kalkmıştır.
Irk ve dil farklılıklarını göz önünde bulundurmaksızın ötekini bütün biçimleri altında ortadan kaldırarak, toptan bir olumluluğu yerleştirmek için bütün ayrıksı durumları ortadan kaldırarak, bizler, kendimizi ortadan kaldırmak üzereyiz. (Kendini ölümden korumaya çalışan insanoğlu ırkçılık mecrasına varan bir politikada ötekiyi yeniden kurmaya çalışır)
Özün özcesi şu: Platonvari bir açıklama ile idealar dünyasını temsilen görüngülerden oluşur dünyamız. Kendileri gerçek haline gelen görüngülerin ardından ideal anlamda gerçekliğin tözünü arayarak yanılsamaktan kurtulmaya çalışan simülasyon, hedeflediğinin tersine (ki insanoğlunun gerçeklikten ve ölümden kaçış mücadelesinin parçası olarak) yukarıda bahsi geçen teknik faktörler aracılığıyla aşırı gerçekliği yaratıyor. Foucault'nun da sevdiği cinselliğin reklam başta olmak üzere insanların dünyasına abartıyla sunulması örneğinde olduğu gibi , yıldızların tümü kamaşmaya başlıyor ve insanlık aslında hiç bir zaman ulaşamayacağı kusursuzluk peşinde anlamsızlık daha doğrusu aşırı-anlam düzleminde kaosa sürükleniyor. Ama bir ümit vardır: olumsuzlanmanın olumsuzlaştırılamadığı bu aşırı gerçek döneminde olumluyu olumluyla çoğaltmak mümkündür. Yani iyi'nin iyi'yi ya da kötü'nin kötü'yü üretmesi iyidir (olumlu), İyi'nin kötü'yü (ya da zıttı) ise kötüdür. Örneğin fransızca "aptal ve kötü" deyiminde olduğu gibi kötü kötüyle dengelenir. Brecht'in ,bir şey istenmeyen bir yerde duruyorsa bu karmaşadır, istenen yerde hiç bir şey yoksa bu düzendir deyişi üzerinden: düzeni oluşturan hiçlik diyalektiği kendimizi güven içinde hissedebileceğimiz yegane çözümdür. Gerçek cesaret, orada birisinin bulunması gereken yerde bulunmamasıdır. Buna karşın bir kimsenin gerçekten olması gerektiği yerde olması durumu imkansızdır.
Özün özün özcesi şu: yansımanla barış, şefkat göster, sev onu. Kötünün kötüsü var bak!

Triggerfinger - I Follow Rivers (2012) Single

Lykke Li'yi kliplerinde rastladığım kadarıyla biraz ruhsuz buluyorum, bu şarkının da aslını asıl sahibinden duyduğumu hiç mi hiç hatırlamıyorum. Bu versiyonu da daha çok coverlarıyla ünlenmiş olan  Belçikalı rock grubundan dinleyince, hiiiç aldığım keyfi riske atmayayım dedim. Orjinali bir kenarda beklesin. Triggerfinger'ın bu şarkıda yansıttığının tersine sert bir soundla müzik yaptığı söylense de karşımızdaki yorum oldukça hissiyatli, yalın ve dinleyeni daha ilk duyduğu an esir alan bir özelliğe sahip. Artık sakalları ağarmış abimiz görünüyor ki karizmatik hal ve duruşun zirvesine ulaşmış. Sonucunda sesi de yıllanmış şarap kıvamına varmış. Hem bir hasret hem bir özlem hemi de umut türküsü I Follow Rivers. Diğer benzeri şarkılar gibi henüz bıktırmadı bendenizi. Tabi telefon melodisi yapınca bu durum ne kadar devam eder bilmiyorum. Ama öncelikle baştaki sessiz kısmı kesip atmalı ki telefon çaldığında vurucu kısımları duysun elalem.

8,50+/10

10 Kasım 2012 Cumartesi

Ayo - Joyful (2006)

Ayo'yo (o'su alttan noktalı) Down on My Knees isimli küçük düşürücü bir aşk şarkısıyla tanımıştık. Ve bu akustik ağırlıklı soul ritimli iç parçalayan şarkıyı elbette sevdik. Dizlerime çöktüm, yalvarıyorum, lütfen lütfen beni bırakma diyen bir sese kulak vermemek olmaz bittabi. Bir kez soul'a yakın olmakla birlikte parlak bir keskinliğe sahip olması vokali, hoş bir yerde konumlandırıyor. Birbirine bazen fazlasıyla benzeyen şarkılar, her ne kadar Down On My Knees hitinin yanısıra What is Love ve Without You gibi diğer bir kaç parça öne çıkıp kendini gösterebilse de, popüler anlamda şarkıcıya ayak bağı olmuş görünüyor. Yalnız amerikan stilinden farklı Akdenizvari bir atmosferi sunması dinlemeyi daha moody bir hale büründürüyor. Kısacası dinlemekten pişman olunmayacak ha dinleyini de öyle uzaya götürmeyen, bir albüm.

7,0/10

9 Kasım 2012 Cuma

Colour Haze - Tempel (2006)

Colour Haze gibi bir gruba rastlamadım. All'u dinleyip oldukça beğenmiştim önceden. Şimdi Tempel'ı ardından da bu sene çıkan She Said adlı albümlerine kulak verip yıllar içindeki değişimlerini gözlemleme fırsatını yakalacağım. Aynısını Neurosis ve Om için de yapacağım. Grubun bu albümü takip eden All'un sofistikasyonunundan ( varmı böyle bir kelime lugatimizda) ve profesyonelliğinden bir nebze eksik kalmışsa da stoner/heavy psyche gibi bir türde uzmanlaşıp elitleşmenin türün ruhuna aykırı bir gelişme olacağına varsayarak çok da kafama takmıyorum. Vokaller yine keyfe keder devreye giriyor. Özellikle misal Fire gibi bir şarkıda fısıltıya varan sükuneti iç gıcıklıyor. Yani süper bir şey bu. Ritimler ve tempo ağır değil, trippy, keyifli. Müzik ise kadife gibi yumuşak bir sertliğe sahip. Sıcak bir şekilde kavrıyor dinleyeni. Melodiler biraz güçsüz kalsa da grup yine dinlemesi müthiş rahat, peynir zeytinli bir kahvaltı tabağına damlatılan kekikli zeytinyağı sosu kıvamında bir keyif takdim ediyor.

8,50-/10

8 Kasım 2012 Perşembe

Katatonia - Dead End Kings (2012)

Bir önceki Katatonia entrysine baktım da amma kızmışım yafu o zaman. Yanlış da değilim hani. Kuul ve soğuk bir vokal ve tekdüze bateri tıkırtılarını Viva Emptiness zamanına gönderme yapan gitar işi rifler ve melodiler kurtarmaya yetmiyor bence. Parlayan kimi anlar var ama toplarsanız, üstüste eklerseniz yani bir seferde dinlemek isterseniz çekilmesi zor, keyif vermeyen bir kayıt haline geliyor. Eski zamanlara ait referanslar öyle gök gürleten yer titreten bir performans sunmuyor ki yine de albümün iskeleti bu besteler. Kötü bir albüm değil elbette, Katatonia'dan bahsediyoruz. Amma bazen bu müzisyen arkadaşlar bu şarkıları icra ederken kendilerini nasıl oluyorda uyumaktan alıkoyuyorlar merak ediyorum. Öztürkçesi sıkıcı, sindirmesi zor. Zaman verirseniz aslında albümün düzenlemelerine nasıl kafa yorulduğuna, çok kısa süreli de olsa devreye giren bir solonun nasıl fark yarattığına şahit olabilirsiniz. Bu yönüyle de ve sertlik namına karşılaştırılırsa önceki albümünden daha iyi bir noktada durduğunu bile söyleyebilirim. En azından bu seneki Anathema'dan bir gömlek daha üstün işler sunuyor Dead End Kings. Yine de ben artık o yoldan yürümüyorum. Diyorum ki: ritim arkadaşlar ritim, canlılık ve biraz da arabesk.

6,50/10

7 Kasım 2012 Çarşamba

RETRO: Helloween - Chameleon (1993)

Ya, bir şey söyleyeceğim: Eğer power metal gözlüklerini çıkarıp ki P si bile yok burada, ayarınızı heavy metal'e, hatta ve hatta hard rock'a getirirseniz , bir tık bir tık daha çevirin ayar düğmesini, hiç de fena bir albüm değil. Hatta, iyisi mi, dinlediğiniz grubun Helloween olduğunu bile unutun. Tamamdır, gayet keyifli yumuş yumuş tatlı melodilerden oluşan bir albümle karşı karşıya olduğumuzu inkar edemeyeceksiniz bu durumda. Hmm, bu melodiler o kadar akılda kalmıyor mu, fazla mı genel kitleye yani tüketicilere yönelik, besteler arasında sound uyumu yok mu, garip sentezler mi yapılmış (moderen soundlu Revolution da yedule yedule you narası mı?), geçelim yafu. Amma da seçicisiniz. Bu albümde sevdiğim şeylerden biri de Kiske'nin vokalinin sakinleşerek yumuşaması ehlileşmesi. Ses renginin güzelliğini cırtlamaya fırsat vermeden bol bol duyabilmek mümkün. Lakin sanki şarkılar aman aman progresifmiş gibi 8 -9 dakikaya varan sürelere ulaşması da pek anlaşılır değil. baladlar konusunda ise hala kararsızım. Güzeller mi, çok mu tribünlere oynuyorlar, karar veremedim.

7,25/10

6 Kasım 2012 Salı

Insomnium - Above the Weeping World (2006)

Mantiki çıkarımlar içinde baştacı göz nuru bir albüm olması gerekirken kim bilir belki bahsini daha önceden geçirdiğim içime çöreklenmiş huysuz ve mızmız minotaur yüzünden belki de kaderin talihsiz oyunları, bir türlü ısınamadığım albümler arasında yerini aldı Above the Weeping World. Ya ismi bile bir garip geldi işin aslı. Melodik death'in melodik tarafını bazı riflerde görmekle beraber bünyeye ağırlık yapan atmosferi beni etkilemeye başaramadı. Çok da çaba gösterdim, istedim, sevmeyi hoşlanmayı. Ne dramasını ne melankolisini idrak edebildim. Bana Death gibi enercayzır şeyler lazım demek ki.

6,25/10

4 Kasım 2012 Pazar

RETRO: Marduk - Heaven Shall Burn... When We Are Gathered (1996)

Hatırladığımdan daha iyi çıkığını söylemeliyim. Halihazırda klasik konumuna yükselmiş Glorification of the Black God'ın yanısıra amansız ofansıyla Darkness It Shall Be ve yine Kont Drakula takıntılı Dracul Va vıdı vıdı hayli öne çıkan parçalar. Besteler arasında çeşitlilik de sağlanmış. Kayıt kalitesinin bir nebze daha iyi olmasının black metal'de hiç de fena durmadığını tersine güzellik kattığını görebiliyoruz bu vesileyle. Hep çamır kayıt hep cızırtı fosurtu, nereye kadar?

8,0/10

3 Kasım 2012 Cumartesi

Bakırköy Oda Orkestrası Konseri 28-10-2012

Yavaş yavaş içine girdiğim klasik müziğini bir de sahneden dinlemek nasıl olur merakıyla ilk kez bir klasik müzik konserine gitmiş bulunmaktayım. Ucuz biletlerin yanısıra böyle bir orkestrayı desteklemesiyle , hem de ilçe gibi küçük ölçeğine rağmen, Bakırköy belediyesi büyük bir övgüyü hakediyor. Kendi oturduğum yerdeki belediye aktiviteleri genelde dini sohbetler ve konferanslar en iyi ihtimalle TSM terennümleri üzerinde şekillenirken, özellikle. O yüzden performans hakkında da bir eleştiri getiremeyeceğim. Zaten etim ne butum ne, klasik müzikten anlayan biri de değilim ki. Neyse, konsere Bach'ın ünlü Air adlı parçasının da bulunduğu süitle başladılar. Barok tarzı, kötü olamaz zaten. Eserin tümüne ordan burdan kulak aşinası olduğumu anlıyorum. Yine Bach'a ait keman konçertosunda ise baş kemancı abimizin (bu kavramın ismi neyse artık, assolist olarak öne çıkıyor yani) keman yayının teli kopuyor. Yine de performansa devam ederken aklımda sorular beliriyor. Bu yayda alternatif yedek tel mi var? Kulisde başka bir yay yok mudur? Tel kopmasına rağmen çalmaya devam edince performansı kötü etkilemez mi ki özellikle bir yerde gayriihtiyari keman sesinin kulak tırmaladığını açıkca farkedebildim? Yalnız konçertonun andantesi oldukça etkileyiciydi. Ardından sanırım, sıralamayı hatırlayamıyorum,  Elgar'ın bir çalışması icra edildi. İlk kez dinlememe bağlı olarak sıkıldığımı inkar edemeyeceğim. Ardından Mozart'ın ünlü Küçük Bir Gece Müziği ile yine bilindik mecralara yöneldik. Kapanışı ise bir kaç Rachmaninoff şarkısı ile yaptık. Kasıtlı olarak daha önce dinlememekle birlikte tam kafamdaki Rachmaninoff imgesini tamamladı bu şarkılar. Ayriyeten takip etmek lazım besteciyi. Afişte bir de yabancı bir solistin yer alacağını okuyunca konserin sonuna kadar bir vokalin katılmasını bekleyip durdum. Sonunda kafama dank etti, bu baş kemancı abimiz sanırım o misafir sanatçıydı. Neyse hoş güzel bir akşam için konserde emeği geçen herbirkeslere teşekkür ediyoruz.

1 Kasım 2012 Perşembe

Gang of Four - Entertainment! (1979)

Grubun ismi kuul, belki de Çin'de daha bir seviliyorlardır kim bilir, dans-rock'ın post-punk üzerinden kuran atalardan biri olması açısından kuul, albüm kapağı kuul, punk tavır kuul, antikapitalist sert sözler kuul. Kısacası karşımızda duran albüm her tarafından britişlik sızan ve çok da sevilip sayılan kült bir albüm. Yani sevmedim (nispeten), içine giremedim, ısınamadım bir türlü. Çabaladım, gerçekten. Ben de çoğunluğun, en azından dinleyenler arasında, parçası olmalıyım. I-ııh. Damaged Goods bir adım daha önde. Genel sound olarak diğer parçalar da fena değil. Ancak o konjönktüre o döneme ait bir albüm bence. Dinledikçe özellikle A yüzü'ne bir nebze alışıyorsunuz.

7,0/10