29 Eylül 2015 Salı

Arcade Fire - Reflektor (2013)

şu hayatta belki bir toplantıya bir randevuya değil ama seçim yapma aşamasında hep geç kaldım. arcade fire önceki üç albümle gelişme devrini tamamlamış da bu albümle artık gerileme dönemine girmiş. diğer bir deyişle bu kayıt grubun zayıf bir albümü ise diğerlerinde nasıl bir cevher yatıyordur, düşünemiyorum bile. basitçe dans rock ve indie rock tınıları etrafında seyir izleyen şarkıların bir kısmındaki post punk ve hatta ve hatta gotik ve new wave serpintiler tam damak tadı zenginlere hitap ediyor. karayip ritimlerini alttan alttan hissediyorsanız da bu müziğin dans sıfatı altına entegre edilmiş durumda olduğundan yabancılık çekmiyoruz çok şükür amin. klip şarkısı reflektor, sonracığıma here comes the night, porno ne güzel şeyler öyle. joan of arc ve normal person da bu şarkıların hemen gerisinden geliyor. kulağa gelen soundda sadece gelişkin synth vasıtasıyla değil ruhuna sinen özelliğiyle seksenleri bulabilmek mümkün. kimileri yetmişler de dese de o yıllarda henüz doğmadıysam öyle bir şey de yoktur yani felsefi olarak yetmişler benim için namevcuttur. dolayısıyla dinlerken david bowie, u2, depresif olmayan bir cure, dire straits, pulp benim aklıma gelen gruplar oluyor. bir de başkaları talking head, yapımcısı dolayısıyla lcd soundsystem diye sayarsa da itiraz etmem, saygıyı kusur etmem. her mükemmelliyetçi yok üzümün sapı yok bilmem ne der. ben de diyorum. ferah bir müzik olmakla birlikte, parça arası geçişlerde, samplelarda, efektlerde ince detaylara titizlikle yaklaşılsa dahi yeterince freşşş yeterince taze değil gibi yapılan iş. müzikal olarak ise naifliğin zarafetin dozajını azaltıp romantizmden az biraz sıyrılabilirlerdi. ve elbette her şarkı bir değil, iyisi var, daha iyisi var. uzunluğu ise beni çok rahatsız etmedi.

7,75+/10

27 Eylül 2015 Pazar

Peyniraltı Edebiyatı # 27 - UP # XIV6 - Hürriyet Gösteri # 316 - Hiç # 2

Peyniraltı Edebiyatı


Geçen ayın sayısı hayatına kendi elleriyle son veren Sylvia Plath'a adanmıştı. Ona ithafen yazılan şiirlerin yanısıra onunla ilgili röportajlar, yapıtlarıyla hayatının paralelliliğini irdeleyen yazılara yer verilmiş durumda. Sylvia Plath şiiri üzerine analizi vasıtasıyla da Nilgün Marmara sayının olmazsa olmazlarından biri olarak sayfalarda yer buluyor. Dosyadan bağımsız değerlendirme-eleştiri yazısı olarak Sivil Şiir başlığında makale ürüne dayalı politikanın değiştiğine dair ümit saçsa da yeni sayıda devamını görmüyoruz. Bu sayıdaki öyküler mükemmel olmasa da iç gıcıklayıcı olabiliyorlar. Çocuk, Hanım-efendiler, Başlangıç,Birisi, Adı Özlem'di gibi. 
Son / Berker Berki

Alsancak'ta bir alçak,
bir yüksek.
bir de tirşe rengi sütyeni olan teşne bir kız,
bolca şüphe ve otel odasına davet edilmiş
bir torbacı eşlik ediyor bize.
hangimiz sivil, hangimiz benim ölen kuzenim?
odamızın ortasında bir eza çeşmesi
akıp gidiyor tüm İzmirli kızların ortak neşesi ve teşnesi
mirket maymunundan bozma bir köpek etrafta dolanıyor
neyse ki yatak benim yatağım değil,
(yatağımı yeterince köpekle paylaştım ben)
duvarda bir niş, nişin içinde ucuz imitasyon bir put.
imitasyon putun yarattığı indüksiyon etkisi
acı haplar yalatıyor bize.
İzotopum kuş tüyü yastık, vektörüm magma yönünde.
Polis beni yakalayamaz, tirşe sütyen dokunamaz
torbacı adımı ağzına alamaz, mirket maymunu kulağımı yalayamaz.
"Köpeğime de biraz bira verin" diyor torbacı,
Bardağımız yok.
Cebinden kaburga kemiğim uzunluğunda bir bıçak çıkartıyor.
Bira kutusunun kıçını kesiyor, bira kutusu olmadığıma şükrediyorum.
Bir Havva boyu yarık açıyor kelebek, tenekenin cildinde.
İç kızım diyor. İç. Köpek de teşne, alkolik ibne.
Şıplama sesleri ve metal tenekenin bükülme seslerine kafa çevirmiyorum.
(Yeterince susamış köpek gördüm ben.)
Komidinin üzerinde endgame
bunca hengame
sonumuz hiç kötü değil fakat iyi de değil bu gidişle.
(Yeterince son göremedim henüz ben.)
Son sondur, iyisi kötü olmaz işte.

Ense Tıraşı / Tan Babür

ıssız bir caddenin buz kesmiş kaldırımının
sertliğini hissediyordum kıçımda
başıma gelecekleri avuç içim gibi biliyordum
ve seneler evvel doğramıştı bileklerimi babam

iki duble rakının arasına bir bardak çay sıkıştırınca mutlu olan esnafın
sofrasında bile gözü olan insan müsveddeleri
sırtlarını beton direklere dayamışlardı
ve ağızlarına gelen her lafı tükürüyorlardı
yeni dökülmüş, 
buharlar saçan asfalta
farkında değildim bu adamların
bir orospunun 2 haftadır değiştirmediği ucuz külotunu koklamak için
beni şişleyebileceklerinin

toydum,
erkekliğim bir kayısının üzerindeki tüylerden ibaretti
ve sokakları sadece kıran kırana geçen mahalle maçlarının üzerine içilen
-moraran bileklerimizin hakkıyla kazandığımız-
ılık, gazı kaçmış koladan tanıyordum

enseme vuran lokmamı alırdı
ancak ensemde saçlarım pek gür çıkardı
ufak tefektim, çelimsizdim
ve kendime gelmeye çalışırken bile yarım saat geç kalırdım

düşüncelerim
her gece gözbkapaklarımın gardları düşmeden
-hadi çabuk ol uykun gelmeden!-
beynime tecavüz ederlerdi
ben ise zevk almaya çalışırdım
zira nur topu gibi bir isyanı doğurmaktan başka çarem yoktu
güzel ülkemde kürtaj yasaktı ve benim doğum kontrol haplarına karnım toktu

özgürlüğü tadamadım belki ama
açtırmadıklarında gagamın fermuarını
insanlık namına sustum
apartman arkalarından koştum
berber duvarlarına tırmandım
ve kendime kaçtım
kucağımı da
sadece kendime açtım
kalbim patlayacak gibi atıyordu
gövdemi saran ince,kıllı kollarım ise bana güven veriyorlardı

öğrendim ki
ben sadece kendime vardım
ve suratıma gülen,
kafamı okşayıp, gözyaşlarınla suladığım yanaklarımdan makas alan

tüm sokak serserileri
ensemi onların cömert bir bağışı olan tıraş makinesiyle
tıraş etmemi istiyorlardı


Sigara Üfleyen Şiir'den (İsmail Sertaç Yılmaz)
.
.
bende kalabalık diye bir hastalık var / yol diye bir sancı/ 
düşünmek gibi bir bellek terlemesi / (sigarasını üfledi)
neyse ki kendim kendime adamakıllı benziyor / ama aynı dili konuşmuyorlar
kendime kalkan yumruk yine kendime iniyor

insanın kendine benzeyen bir kendiyle yaşaması zor /dil bilmezsin, din bilmezsin, iz bilmezsin
kendin kendinin kendinde açtığı izlerle yaralarla boğuşur durur/
kanaya kanaya boğar insan kendini kendinde/
sızmaz da, konuşmaz da ulan ağzından tek bir laf da çıkmaz/boğulur boğulur boğulur/
iki aynı yönde gitmekte ısrarlı bir tren değildir ki ruh ile beden/
sığmaz insan raylara (sigarasını üfledi) / ama gider gider gider hiç bir yere gidemese de.
.
.

UP



Kapağı Samuel Beckett süslese de ilk sayfaları Nobuyoshi Araki'nin erotik fotoğrafları kaplıyor. Kara sayfalarının bir kısmı Bela Tarr'ın sinemasının Deleuze'cü görüş ışığında irdelendiği teşvik edici bir yazıya ayrılırken diğer yarısı ise metalcilerin hep bir bildikleri Napalm Death'e ayrılmış durumda. Grubun biyografisinin wikipedia makalesinden öte bir ruhla, deneme ve eleştirinin dinamik süzgecinden geçirilerek yazılması çok daha etkileyici olurdu. Kapakta Beckett'in konuk edilmesinin sebebi, Pierre Tal-Coat, Andre Masson ve Bram van Velde ismindeki hiç duymadığım kimi ressamlar üzerine yapılan bir diyaloğa sayfalarda yer verilmesi. Mimari olarak ormanla uyumlu yarı şeffaf Hohlen evine yer veriliyor. Gary Snyder'ın yetmişlerde bir konferansa sunduğu Etnopoetiğin Politikası ismindeki metin biraz outdate kalsa da hala sorduğu soru sebebiyle güncelliğini koruyor. İlkel kabilelere antropolojik müdahale, asimilasyon, kültürel yıkım, kültürlerin kayda alınması gibi konulara kafa patlatıyor yazı. Şenol Erdoğan'ın Küf ismindeki oldukça tepkisel yazısı "pislikten, bağımlılıklardan, acıdan uzak bir hayatın içinde bembeyaz gömleğinle kitap okumaktasın. Git buradan!" narasıyla sona eriyor. Ben de UP'yi maziye gömüp gideceğim herhalde. 

Hürriyet Gösteri


Demiştim ki anaakım olarak eleştirilen bazı edebiyat dergileri ki elbette pek çok eleştiriyi hak etmekle beraber, birilerinin ontolojik varolma sebebi olacak kadar önemli bir yer tutmamalı. Bakın, bir internet sayfası bile yok bu derginin, kapak resmini bile bulamıyorum. Diğer yandan popüler kültür dergisi olarak bir OT var, ne bileyim Kafa var, Fil var. Bunlar kaç satar, içerik nedir, analize tutulmalı. Yine gayet geniş bir içerikle çıkan dergide söyleşi yapılan isimler: Eleştiri odaklı Ahmet Bozkurt, Paris ekseninde Cüneyt Ayral, yeni şiir kitabı üzerinden Yusuf Alper, güreşçileri konu alan romanı üzerinden Kemal Ateş. Eleştirilen romanlar arasında Eren Aysan'ın Gece Uyurken, Latife Tekin'in Berci Kristin Çöp Masalları bulunmakla beraber Tarık Buğra'nın Küçük Ağa ve Samim Kocagöz'ün Kalpaklılar karşılaştırması yapılan bir yazı da yer almakta. Venedik'te biten aşkları, ilişkileri yazıya döken Nedim Gürsel'in Aşk Kırgınları, kaybolan meslekler ve zanaatkarları konu alan Rita Ender'in Kolay Gelsin'i ve YKYden yeni yayımlanan Proust'un Edebiyat ve Sanat Yazıları isimli eseri deneme-inceleme tarzında konu alınan kitaplar. Gülseli İnal'ın ve Arife Kalender'in şiirini irdeleyen uzunca yazılar ilginç bir okuma sunuyor. Ayrıca yine şiir alanında şiir ve absent içkisi arasındaki bağlantıyı ortaya koyan ve Belçikalı sembolistlerin Ahmet Haşim üzerindeki etkisini yazıya döken makaleler de unutulmamalı. Stalin'in dil sorununa da el atıp oluşturduğu görüşler Marksizm ve Dil adlı makalede işlenmiş. Periyodik yazılarda 80 kuşağı şiiri üzerine Ahmer Erhan sayfalara taşınıyor, İsmail Uyaroğlu bu sefer öykü tadında bir metin ortaya koyuyor, sinemada yönetmen müzisyen birlikteliğinde Arabistanlı Lawrence, Dr Jivago gibi filmlere imza atan David Lean ile Maurice Jarre örneği inceleniyor. Şairin Niyeti-Okurun niyeti köşesinde Mustafa Fırat'ın bir şiiri yine Baki Ayhan T tarafından yorumlanıyor. 

*** (Devrim Bağman)

aynı yatağın
iki ayrı tarafındayız
sen cama yakınsın
ben kapıya
uçacaksın bıraksam
kanatların var senin
gitmek harcım değil benim
farkındayız ikimiz de
bakıyoruz açık kapıya

Hiç


Maalesef ana akım dergilerde ürünlerini sergileme fırsatı bulamayan grafikerler alternatif edebiyat dergilerini güçlendiren büyüten dalganın bir parçası olmayı başarabiliyorlar. Bu dergiyi de almamın bir sebebi kapak resmiyse ki arkadaki örnek de gayet şık, diğeri de Halikarnas Balıkçısını konuk almaları. Gayet mütevazi derginin bir diğer özelliği ise kısıtlı kadrosunun çoğunun kadınlardan oluşması. Kurgusal olarak yayımlanan öyküler en azından benim dikkatimi o kadar da celp etmese de yazarların dile hakimiyeti oldukça belirgin. Dergi aynı zamanda inceleme yazılarına da yer veriyor. Varlık sorununu inceleyen yazı felsefe içinde kaybolmaktan ziyade estetiğe başvuruyor. Yazı yine de divan edebiyatından örnekler verecek kadar bir derinlik sergilemeyi ihmal etmiyor. Halikarnas Balıkçısı eserleri bazında bir incelemeye tabi tutulmakla beraber çok sayıda öykü kitabının bir romana göre analizinin yapılmasının zorluğu yazının vuruculuğunu bir nebze etkiliyor. Bununla birlikte deniz ile, Bodrum ile Cevat Şakir Kabaağaçlı arasındaki tutkuyu hissedebilmemiz mümkün. Bodrum'a sürgün edilmesi dillendirilmekle beraber sebebi ve yazarın Anadolucu fikriyatı es geçilen başlıklar. Halikarnas Balıkçısının Aganta Burina Burinata adlı romanından alınan bir paragraf üzerinden yayın kurulundaki isimler bir öykü oluşturmuşlar. Tutarlı olduğunu söylemek zor olmakla beraber hangi yazarın nasıl bir kaleme sahip olduğunu görebilmek için güzel bir fırsat. Bu arada bu öykünün karşısındaki sayfada bulunan ve vesikalık bir resimden faydalanılan portreye bayıldım. İnceleme yazıları Rayiha yani koku üzerine bir yazıyla ve aşk derdiyle aldatma yoluna giren kadınları konu alan kitapları inceleyen Sevme Tutkusu ismindeki yazıyla ve Theodoros Angelopoulos'un filminden ilhamlanarak yazılan bir denemeyle devam ediyor. Şiir olarak ise Cahit Külebi'nin ünlü İstanbul şiiri ve Artvinli bir çobanın şiiri sayfalarda yer bulmuş. Yani aslında yeni ürün olarak şiire yer verilmemiş. Siyaset olarak da farklı düşüncelere sahip yazar ve şairlere aynı yazıda bile yer verebilen eklektizm, sergileyen ya da o ılımlılıkta, yine de divan edebiyatı gibi daha çok muhafazakarların ilgi alanına giren bir duyarlılık sergileyen estetik ağırlıklı bir görüşe sahiplermiş gibime geldi ki tek sayıda bunu anlayıp adlandırabilmek güç. 



26 Eylül 2015 Cumartesi

RETRO: Burzum - Burzum / Aske (1992/1995)

Tekrar dinledikçe hatırladığım, hatırladıkça tekrar bağlandığım bir albüm bu. Bi kere içinde gelmiş geçmiş en net black metal şarkılarından biri War'u içeriyor. Bu albümün bir diğer başarısı ise sound olarak marjinal bir kopuşu ifade eden tür içinde ilk eserlerden biri olarak bu kadar tumturaklı bir ürün ortaya konuyor olabilmesi. Bateri setindeki bazı thrashy istisnalar üzerinde durmuyoruz, zira bu bu albümü özel yapan şeylerden biri. Bi de içinde War var. Yalnız bu kadarla kalmıyor, ilk üç şarkıyı yad ediyoruz, Feeble.., Ea.., Spell... Uzun lafın sünneti kült bir albüm. En iyi albümü mü tartışılır. Duraksız çığlık vokaller rahatsız edici bir kıvamda mı, olabilir. Biraz dağınıklık mı var, toplanılır ya da bırak öyle kalsın. Sonuçta War da var. Albümün sonraki baskıları görece zayıf Aske EP'sini de içeriyor.

8,0/10

25 Eylül 2015 Cuma

Lydia Davis - Yapamam ve Yapmayacağım

Kitabın kapağında da yazdığı gibi prestijli bir ödül sahibi bu kitap beni de daha çok öykücülüğün yazımına biçemsel olarak getirdiği yeni yaklaşımıyla etkiledi. Bir kaç istisna dışında bir kaç cümleye indirgenebilen ve kurgudan çok günlük hayata ait izlenimlerin etkisini itkisini taşıyan öyküler bunlar. Bu hikayeleri kabaca dört beş başlık altında tasnif edebiliriz. Madame Bovary ismindeki romanıyla daha çok bilinen Flaubert'in yazdıklarından derlenen öyküler, kendisinin veya yakınlarının rüyalarından beslenen öyküler (ki büyük bir parantez açmalıyım, benim rüyalarım nedense gayet maceralı-bilim kurgulu-gerilimli-kovalamacalı-kaçmalı bir seyir izliyor, öyle hiç de izlediğim bir filmin kalıntıları şeklinde tezahür etmiyor, bilakis kağıda düşsem bir hollywood filmine senaryo olacak orjinallikte, ki şimdi düşününce ben rüya değil kabus görüyorum sırf galiba, neden araya girdim, çünkü buradaki rüya öyküleri diğerleri gibi olay örgüsü konusunda zayıf), öğretmenlik başta olmak üzere deneyimden beslenen öyküler ki Vakfa Mektup başlığını taşıyan uzun öyküsü bu anlamda oldukça boğucu ve okunması zor, bir de gözleme dayalı ince ve işlenmiş öyküler, misal ölüm ilanlarında yer alan müteveffaların sosyal hayatları ile ilgili alıntılardan oluşan bir öykü var. Dört etti sanırım. Neyse... Bu öykülerin ortak noktası nüktedan, ironik, sivri zeka tespitlerle dolu olmaları. Alttan alta ise o karamsar hüznü hissedebiliyorsunuz. Sınırları flulaştıran yazım ve kolaj tekniği ile oldukça hoşuma giden öykülerdeki sarkastik yaklaşım ise batıdan buraya gelirken kültürel farklılıklardan kaynaklı dejenerasyona uğramıyor değil, bu yüzden burada bir şeyler var ama ben tam anlamıyor, idrak edemiyorum havasına kapılmanız da mümkün.
Artık okuduğum kitapların da kabaca bir notlama sistemine tabi tutacağım. Bir önceki entryde girdiğim Nurettin Topçu üzerine olan kitap 10'dur. Bu da 6,5'dan yedi.

Ortaçağ Tarihini Öğreniyoruz

Sarazenler Osmanlılar mıdır?
Hayır, Sarazenler Mağriplilerdir.
Osmanlılar Türklerdir.



24 Eylül 2015 Perşembe

Tlahoun Gèssèssè - Éthiopiques 17: Tlahoun Gèssèssè (2004)

Etiyopya yemek kültürü ile olduğu kadar müziğiyle de bir dönem çizgi dizi Simpsons'a konuk olacak kadar ünlenmişti. Doğu Afrika'daki konumundan müziğiyle öne çıkarak hipster çevrelerde gayet ilgi görmüştü ki sonuna kadar hak ediyor, duyduğumuz kadarıyla. Adamımız bir caz grubuna rock'n roll ruhuyla önderlik ediyor, soul jazz funk ve bittabi yerel ezgilerle Afrika'nın James Brown'ı gibi enerji patlaması yaşatıyor dinleyene. 70-75 yılları arasındaki kayıtlardan oluşan bu derleme ister istemez ülkenin çalkantılı sosyo-politik yapısını araştırma konusunda akıl çeliyor. Bırakın aklınız çelinsin, eski Habeşistan sonraki Etiyopya tarihi ile çok ilginç ve zengin bir okuma sunuyor. Amhara dilinin biraz da Arapça'yı hatırlatan genizsel ara sesleri ve ortodoks dini liturji esintili tek hecede perdeler misali dalgalanan notaları, tecrübeli dinleyiciyi olumsuz yönde etkilemeyecekken belki de kim bilir müzikal arayışlarında bu özellikler bir itki oluşturacaktır. Tekdüze müzik dinleyenleri ise ilk başlarda yabancılık çekeceklerine dair uyarıda bulunmak boynumuzun borcu olsun. 17 şarkı içeren bir derlemeye, biraz sanki fazla olmuş diye eleştiri getirmek biraz haksızlık olacaktır. Ancak aynı temponun albümün tümünde sürdürülebildiğini söylemek de oldukça güç. Bunun dışında şikayetim yok. Bilakis bu tür bir müziğe ilk kez maruz kalmanın radyoaktivitel coşkusuyla belki de gerektiğinden daha güçlü tepki gösterip pozitif değerlendirmede bulundum.

8,0-/10

23 Eylül 2015 Çarşamba

RETRO: Dio - Dream Evil (1987)

İlk iki albümün ruhuna geri dönmekle tanımlanarak el üstünde tutulan bu albüm aslında o eski günlerin hırçınlığından uzakta bir yerlerde. Besteler çok daha melodik ve her nedense bateri performansını zayıf buldum. Halbuki baget sallayan aynı kişi. İşin aslı bu albüm öncesinde gitarist değişmiş ve sonrası ise ortalık toz duman aman aman. Keyboard 80'lerin revaçta glam akımını taklit etmiyor, müdahaleleri sınırlı ve tatmin edici. All The Fools Sailed Away gibi I Could Have Been A Dreamer gibi hayli sevilen şarkılar içermekle beraber ben açılışı yapan Night People veya Faces In The Window gibi şarkılarda kendimi daha bi mutlu mesut hissettim. Zaten rahmetli Dio ağbimizin sesine bir şey söylemek haddimize değil.

7,75+/10

22 Eylül 2015 Salı

Baran Dural - Başkaldırı ve Uyum: Türk Muhafazakarlığı ve Nurettin Topçu

Tarihleri devrimler ve devrimciler değiştirir ama muhafazakarlar yönetir.


Kapağına yazarın isminin yanlış yazıldığı bu baskıyı belki benim gibi sahaflarda bulabilirsiniz. Başka bir yayınevinden çıkan yeni baskısını bulmak ise nispeten daha kolay olacaktır. Yine de garantisini veremem. Niye mi bunları anlatıyorum? Bu kadar dağınık bir konuyu bu kadar derli toplu halde okuyucuya iletebilmek büyük bir maharet olduğundan dolayı okunmayı hak eden bir çalışma olması yeterli bir sebep bence. Kitap Sonuç yazısı ile kendisini anlatsın:

Türk Muhafazakarlığı ve Nurettin Topçu, başlıklı araştırma evreninde, önce genel olarak muhafazakarlığın nasıl ele alınması gerektiğini sonra da Türkiye'deki muhafazakar akımların Batı muhafazakarlığıyla ilişkileri tartışıldı. Türk muhafazakarlığının da, tıpkı Batı muhafazakarlığı gibi, pek çok altbaşlığa,değişik geleneklere bölündüğüne dikkat çekildi. Daha sonra ise Türk muhazakarlığının özgün ve zirve isimlerinden Topçu'nun el attığı  felsefi ve siyasal konulara getirdiği farklı yaklaşımlar ayrıntılarıyla irdelendi. Türkiye'deki muhafazakarlık akımı açıklanırken, elbette ülkenin içinden geçtiği modernizasyon süreçleri, Kemalist Devrim, yeni rejime karşı geliştirilen tepki de incelendi.
İlk bölümde tartışıldığı gibi gerek Batı gerekse Doğu (İslam topraklarında) muhafazakarlığının paylaştığı bazı ortak değerler açığa çıkarıldı. Ne var ki, iki akım arasındaki ayrılıklar daha anlamlıydı.
Hatırlanacağı gibi Hristiyanlık daha başlangıçta 'Hakkını teslim edecek bir Sezar' bulabilmişken, hem din hem de devlet olarak tarihte boy gösteren İslam'ın çıkış şartları, 'Hakkını teslim edecek Sezar' arayışını daha başta geçersiz kılıyordu. İslam'ın gelişip yayıldığı, üç kıtayı etkisine aldığı tarihsel şartlarda mevcut yapılanma, kuşkusuz İslam'ın lehineydi. Ancak ibre tersine dönüp, reform,modernizm, sanayileşme gibi temel uğraklarda İslam toplumları, Batı'nın kesin başarısını yakalayamayınca İslam toplumları için tehlike çanları çalmaya başladı

Merkez-çevre değişkenliği:

Muhafazakarlık Batı'da devletin kurucu öğelerinden biri olarak yer edinmişti. Gerek İngiltere gerek ABD'de muhafazakar düşünürler, devlet adamları aynı zamanda devletin kurucu ittifakında konumlanmışlardı. Biraz farklı bir seyir izleyen Fransa'da da devrimi takip eden restorasyon süreci muhafazakarlığın, kurucu unsur olarak yeni Fransa'nın temellerine eklemlenmesiyle son buldu. Bu seçenek Batı muhafazakarlığının daima merkezden konuşmasını, modernizme bütünüyle karşı çıkmayıp, kapıdan kovulan modernizmin muhafazakarlar aracılığıyla bir süzgeçten geçirilerek, yeniden toplumun önüne dayatılmasını sağladı.Ne de olsa muhafazakarlık, karşı çıkılsa bile, modernizmn söylemiyle konuşan savlarını modernizm bağlamında
anlamlandıran modern bir ideolojiydi. Gerçi muhafazakar düşünürler siyasete, ideolojilere hep ikircikli yaklaşmışlar ve siyasetin halka karşı sahneye konulan, ahlaksız bir oyun olduğunu öne sürmüşlerdir.Fakat bu samimi kuşkucu tavır bile, modern siyasette siyasal bir duruşu göstermesi bakımından ideolojiktir.
Doğu muhafazakarlığının yumuşak karnıysa, gerek Türkiye gerekse diğer modernleşme sürecine girmiş İslam topraklarında muhafazakarlığın, devletin kurucu öğesi olarak sayılmamasıdır. Batı muhafazakarlığı İngiltere ve ABD örneklerinde gözlendiği gibi merkezden konuşurken, Doğu muhafazakarlığı daima çevreye itilmiştir. Aslında bu kurucu elitler açısından, son derece anlaşılabilir ve mantıklı bir seçimdi. Batı'nın hızlı ilerleyişi ve Doğu toplumlarının gerilemesi, Batı'nın bir model olarak alınmasını dayatmıştı. 1. Bölümde belirtildiği gibi muhafazakarlık hedef olarak topluma genelde, varolan durumdan önceki durumu sunar. Batı muhafazakarlığı hem varolan durumun, hem de daha önceki toplumsal dönemlerin kurucu öğeleri arasında yer tuttuğundan Batı'da muhafazakar akımların, kurucu gelenekle radikal bir hesaplaşmaya gitmesi gerekmez.
Oysa Doğu toplumlarında kurucu elitler o an varolan durumun savunucularıdır. Muhafazakarlar ise o toplumsal sürecin muhalifidirler. Doğu muhafazakarlığının önerdiği bir önceki durum, o toplumsal dönemle bağlarını koparmış kurucu elitlerle radikal bir çelişki içindedir.
Yine sadece Batı muhafazakarlığını değil, aynı zamanda gelişmiş Batı toplumlarının sırtlarını yasladıkları ve bu tezde Batı muhafazakarlığının üçlemesi olarak adlandırılan antik Yunan, Roma hukuku ve Hristiyanlık üçlemesi, Doğu muhafazakarlığı içinde bulunmaz.

Türk muhafazakarlığının anadamarı ve Kemalizm:

Bu genel değerlendirmelerin ardından Türk muhafazakarlığına geçildiğinde, Türkiye'de Kemalist Devrim'in önemli bir kırılma noktası oluşturduğu söylenebilir. Elbette Cumhuriyet öncesi Türk muhafazakarlığının geçmişinden söz edilebilir, hatta 18. yüzyıl ve sonrasında gelişen muhafazakar birikimin, bugünkü dar şabloncu tezlerden çok daha anlamlı olduğu da ileri sürülebilir. Ancak yeni rejimin kurulup, muhafazakarlığın merkezden çevreye itildiği dönem cumhuriyet dönemidir Çevreye itilen muhafazakar elitler, Kemalist Devrim süreciyle radikal bir ikileme düşmüşlerdir. Zira muhafazakarlığın aydın tanımı organik aydın tanımıdır. Bu tanım gereği muhafazakar söylem çevrede de yer alsa, devletin kurucu öğesi sayılmasa da, bir yolunu bulup merkezden konuşmak zorundadır. Ahmet Çiğdem ve pek çok Türk siyaset bilimcisinin belirttiği gibi Türk muhafazakarlığı ikilemi genelde, suskun kalmak, Kemalizm'le göğüs göğüse hesaplaşmaya girmemek,
kabuğuna çekilmek ve yeni rejimin siyasal projelerine kültürel çekinceler koymakla atlatmaya çalışmışlardır.
Tezde, muhafazakar eksenin önemli bir bölümüne hakim olan bu tavır, Türk muhafazakarlığının anadamarı şeklinde adlandırılmıştır. Anadamar muhafazakar düşünürler, bir yandan Kemalizm'e kültürel tepkiler yöneltirken, diğer yandan da yeni rejimle çekinceli ittifak kurmaktan çekinmemişlerdir. Devletin merkezinde olmasa bile, küçük-orta bürokraside, üniversitelerde ve ilkokullardan liselere dek yayılan çeşitli kurumlarda yerleşen muhafazakar söylem, Kemalizm'im çeperinde, yeni rejimin lanetinden kendisini koruyarak yaşam sahası bulmuştur. Öte yandan bu noktada söylenmesi gereken Türk muhafazakarlığının anadamar yaklaşımının bir yandan Kemalizm'le kültürel hesaplaşmasını sürdürdüğü, diğer yandan ise Kemalizm'i sürekli üreterek ve yeniden üreterek toplumun alt katmanlarına kabul ettirme işlevini yüklenmesidir.
Ne var ki, muhafazakarlığın anlatısı masum değildir. Bu çekince muhafazakarlığı sahtekarlıkla ya da yalancılıkla itham etmek amacıyla dile getirilmemiştir. Zira siyaset bilimine göre, içine sözün ve siyasetin girdiği hiçbir anlatı masum değildir. Türk muhafazakarlığı da Kemalizmi yeniden üretirken Kemalizm'in radikal unsurlarını törpülemeye çalışmaktadır. Törpüleme ister istemez beraberinde Kemalizmin aşınmasını da getirmektedir. Bu bağlamda Erbakan'ın RP iktidarı döneminde söylediği
'Eğer Atatürk bugün yaşasaydı mutlaka RP'li olurdu' sözü muhafazakarlık açısından çok anlamlıdır. Rejimle çok ters düşmeyen kimi muhafazakar yayın organlarında zaman zaman öne çıkan bir yorumda Atatürk 'Meclis'i cuma namazı ve Kur'an'la açan , İslam'ı çok iyi bilen, İslam'a aşırı derecede saygılı, dinini üzerinde reform yapacak ölçüde hatmetmiş, beş vakit alnı secdeden kalkmayan' bir Atatürk'tür. Bu Atatürk yine milliyetçidir, dehasına şaşılacak bir devlet adamı ve korkusuz bir askerdir, hatta devrimcidir ama 1923'ün Mustafa Kemal'i değildir. Devrimciliği ise ödünsüz bir devrimcilik olarak değil muhafazakar devrimcilik şeklinde kendisini göstermektedir.

Modernizmin karşısında muhafazakarlık:

Topçu ve Türk muhafazakarlığına geçmeden muhafazakarlık-modernizm ilişkisine de değinilmelidir. Modern bir siyasal söylem olan muhafazakarlık, en derin çatışkıyı yaşadığı modernizmin meşru çocuğudur. muhafazakar aydın modernizmle ilişkisinde kelimenin düz anlamıyla
gerici ya da yobaz da değildir. Örneğim en azından Batı'da muhafazakarlığın felsefi babası sayılan Edmund Burke, İngiltere eski başbakanlarından Disraeli ya da Türkiye'de Remzi Oğuz Arık, Hilmi Ziya Ülken, Seyit Ahmet Arvasi ve Erol Güngör gibi düşünürleri, kelimenin düz anlamıyla yobaz, gerici diye nitelemek oldukça güçtür. (muhafazakarlığı gericilik ve yobazlık olarak yaşayan pek çok düşünürün varlığına karşın) muhafazakar akla göre modernizm, dünyayı temelinden sarsmaktadır. Ancak muhafazakar akıl, akreple yelkovanı geriye çevirmeye değil, eğer mümkünse yerinde tutmaya ve toplum mühendisliğine girişerek, akreple yelkovandaki aşınmışlığı düzeltmeye çalışmaktadır. Buradaki ikilemse muhafazakar-modernizm ilişkisinde modernizmin bağımsız, muhafazakarlığınsa bağımlı değişken olmalarıdır. Modernizm dünyayı sarasacak ki, muhafazakarlar onu düzeltebilsin!
Bu ilişki tezde de sıklıkla değinildiği gibi muhafazakar düşünürü, 'peşin yenilginin düşünürü olmaya' mahkum eder. Tarihleri devrimler ve devrimciler değiştirir ama muhafazakarlar yönetir. Örneğin gerek Türkiye'de ve gerekse Batı'da muhafazakar iktidarlar, ilerici ya da devrimci iktidarlara nazaran çok daha uzun ömürlüdür.Buna rağmen muhafazakar düşünür, siyaset adamı karamsar ve mutsuzdur. muhafazakar aklın karamsar, mutsuz psikolojisi, muhafazakarlık-modernizm ilişkisinde muhafazakarlığın bağımlı değişken olmasından kaynaklanmaktadır. muhafazakar akıl yenilgiyi kabullenir, ızdırap ve çileyi kutsar. Üstelik çektiği azabı, meşruiyetinin varlık nedeni sayar.
Bu bağlamda Nurettin Topçu, oldukça ilginç ve renkli düşünürlerdendir. Öncelikle düşünür, Türk muhafazakarlığının anadamar söyleminin içinde barınamaz. 'Anti'ler düşünürüdür. Ona göre Kemalizm'in çeperinde tutunmak ve onu yeniden üretmek boşuna çabalamaktır. Modernizmin diğer meşru çocukları kapitalizm, sanayileşme ve teknik de çekinceli ittifak kurulabilecek olgular değildir. Batılılaşmaya, Kemalizm'e, modernleşmeye,sanayileşme ve kapitalizme kendince savaş açar. Modern söylemin nimetlerinden (kitle iletişim araçları, sivil toplum örgütleri vs.) alabildiğince faydalanarak, modernizmi eleştirir. Ancak anadamar muhafazakarlar, aynı olguları bir şekilde merkeze tutunarak olabildiğince içeriden eleştirirlerken, Topçu radikalizminden de yararlanarak, ben ve öteki çatışkısını keskinleştirir.

Realizmle idealizm arasında gelip giden düşünür:Topçu:

Topçu da muhafazakar aklın, karamsar, mutsuz, çileci, ızdıraplı özüne sahip çıkar. Eğer kelimenin düz anlamıyla kimileri Topçuyu yobazlıkla, gericilikle itham edeceklerde, Topçu her ikisi de değildir. Tersine pek çok aydının rüyasında bile göremeyeceği kurumlarda, hayli nitelikli eğitim alarak donanmış bir entelektüeldir. Zamanında tüm kavram,akım, alanındaki bütün gelişmeleri bilir, yorumlar. Fransa'da Sorbon'da ruhçu, mistik felsefi gelenekten beslenir. Bağlandığı Hareket felsefinin kurucusu Maurice Blondel'le şahsen tanışır, uzun yıllar mektuplaşır. Çok genç yaşta Sosyoloji Derneği üyesidir ve derneğin dergisinde imzasıyla deneme mahiyetinde ilk makale girişimleri çıkmaktadır.
Topçu'nun amacı Hristiyan ruhçu felsefesini Türkiye'ye taşımak, Türk-İslam düşüncesinin yorumuna tabi tutarak, ülkesine özgü yeni bir kurtuluş reçetesi hazırlamaktır. O yüzden Bergson, Blondel gibi mistik-ruhçu düşüncenin zirvesindeki isimler hakkında kitaplar kaleme alır.
Genelde kendi yorumlarını katmaz. Bergson'un 'süre' izahına itiraz eder, ama Blondel'in 'mütercimi' gibidir. Ruhçu felsefenin Batılı özüne sadık kalır, başta Mevlana olmak üzere tasavvufun önde gelen isimlerinin felsefelerini özle birleştirir. Şeriata karşı tasavvufu savunması, şeriata çok
sert eleştiriler yöneltmesi, Hareket felsefenin temeline uygundur.
Kurumsallaşmaya karşıdır Topçu. Düşünüre göre din bile kurumlaştığı takdirde asıl misyonunu yitirir. Din devleti istemez. Bunun yerine devleti dine alabildiğince yaklaştırmayı hedefler. Köy imamının aynı zamanda köyün öğretmeni olması, İslam Enstitüleri ve İlahiyat Fakülteleri'nde
yetiştirilecek yeni din adamaları zümresinin sağlıktan sanayiye, köy sorunundan tüm sosyal meselelere el koymalarını önermesi, din adamının din adamlığından farklı ve seçkin bir iş sahibi olmalarını dilemesi bu çabanın ürünüdür.
Topçu'nun en bariz özelliği realizmiyle idealizmi arasında yaşadığı çelişkidir. Pek çok tarihselci düşünür gibi Topçu da zıtlıklar üzerinden anlaşılabilir. O okunması kolay, anlaşılması hayli güç bir düşünürdür. Çok sade ve akıcı bir dil kullanmasına karşın, okuyucu sürekli kafa karışıklığı içindedir. Örneğin İslam felsefesi üzerinde bir yazısında önce 'İslam'da felsefe yoktur' diye başlar. Önermeler şu şekilde devam eder: 'Aslında İslam'da felsefe hiç yapılamamıştır. İçtihat kapısının kapanmasıyla beraber felsefe kapısı da kapanmıştır. İslam'ın geleneğinde felsefe yapılamamıştır. Farabi ve Gazali İslam felsefesinin zirveleridir. Aynı iki düşünür Aristo mantığını İslam'da yerleştirerek felsefeyi köreltmişlerdir. İslam'da felsefe hiç olmamıştır.' Topçu'nun yaşamında düşünürün 4 döneme ayrıldığı belirtilmişti. fakat bu yazının 4 dönemle alakası yoktur. Zira Topçu aynı yazıda bir kalemde tüm bu önermeleri birbiri ardına sıralayabiliyor. Topçu zıtlıklara başvurarak karşılaştığı güçlükleri aşan bir düşünür. Dolayısıyla Topçu düz bir okuyuşta anlaşılamıyor, çünkü onda şeytan ayrıntılarda gizlidir.
Topçu'nun demokrasi yaklaşımında da benzer izlekleri yakalamak mümkün. Topçu varolanı değil olması gerekeni ele alıyor. Çok etkilendiği Platon gibi kendisine bir idealar alemi çiziyor. O idealar alemi, gündelik gerçekler ve sorunlarla karşılaşınca zıtlıklar başlıyor.Topçu mevcut toplumsal sorunları , modernizmin yıkıcı etkisini, insanın kendine, emeğine, ürettiği araç-gerece ve doğaya yabancılaştığını belirtirken en az Marx kadar, kapsamlı değerlendirmelerde bulunuyor. Toplumsal süreçlerde üretim ilişkilerinin belirleyiciliği ortaya koyuyor. Fakat sorunları görmedeki realizmi, çözüm ğretmeye geldiğinde kayboluyor. Topçu birdenbire sınırsız bir idealizme yelken açıyor. Bu yüzden de Cahit Tanyol'un Prens Sabahattin'i değerlendirirken kullandığı 'Tüm teşhisleri doğru ama tüm tedavileri ölümcüldü' nitelemesi Nurettin Topçu'ya da oturuyor.
Üstelik realizmiyle idealizmi arasındaki çatışkıyı Topçu da farkediyor ve 'idealizmimiz realite ile tezat halindedir' diyor. Bu söz aynı zamanda, muhafazakar düşünürlerin çoğu için de geçerli sayılabilir. muhafazakar düşünürün peşin yenilginin düşünürü sayılması da, realizm-idealizm
zıtlığından kaynaklanıyor. Topçu çatışkıyı gidermek amacıyla siyasetten ayrı kalarak İslam ahlakı ve tasavvufun sınırlarına çekiliyor. İslam ahlakı savunusu, düşünürün idealizmini en görkemli kullanabileceği alan. Dinin özünün ahlak olduğunu söyleyen Topçu, uslamladığı İslam
toplumu ve ahlak konularında sayısız makale yazıyor. Bu yüzden bazı takipçeleri Topçu'nun yaptığı ahlak bilimidir diyorlar.
Oysa bu niteleme yanlış. Tersine düşünürün neredeyse tüm kuramları baştan aşağı siyasal içerikli. Gökalp, bir milletin kuruluşunda bulunmuştu. Topçu ise radikal bir devrim döneminin ardından modernizmin yıkıcı etkisini alabildiğince hissedildiği bir toplumda yetişti. Gökalp'ın toplum mühendisliği kurmak üzerine inşa edilirken, o kuramlarını kurtarmak etrafında şekillendirdi. İkisi de isimleri yanyana anılmasa bile benzer saiklerden hareket ettiler. 'Kurtulmak aslında kurtarmaktır' diyen, topluma ruhçu-milliyetçi Müslüman Anadolu Sosyalizmini kurtuluş reçetesi olarak sunan, eğitimden iktisada, siyasetten dinsel ve sosyal sorunlara hemen her alanda yazan bir düşünür, hem de
Anadoluculuk gibi siyasal bir akımın II. kuşak liderliğine soyunan bir düşünür, sadece ahlak bilimci olabilir mi? Topçu yalnızca realizm-idealizm çatışkısı arasında boğulduğu uğraklarda, nefes alabilmek uğruna İslam ahlakı ve tasavvufa sığındı, idealizmini tatmin etti. Topçu kelimenin tam anlamıyla siyasal bir düşünürdü.

Topçu'nun özgünlüğü:

Bu noktada tek tek Topçu'nun siyasal ve felsefi görüşleri hatırlatılmayacak. Ancak Türk muhafazakarlığının geneline temayüz eden bir karışıklığın, Topçu için de varlığını koruduğu belirtilecek. Kimi muhafazakar düşünürleri sınıflandırmak zordur. Örneğin
Mehmet Akif, Necip Fazıl gibi düşünürler hem İslamcılık hem de milliyetçiliğin sınırlarında değerlendirilebilir. Topçu da farklı bilimadamlarınca, popülist, İslamcı, sağ İslamcı (şeriatçı), milliyetçi, cemaatçi milliyetçi, muhafazakar,Anadolucu, muhafazakar devrim ideologu olarak sınıflandırılır. Değerlendirmelerden popülistliğe atıfta bulunanı hariç, hepsi de tutarlıdır. Topçu popülist olmasına popülisttir belki ama salt popülizm nitelemesi Topçu'yu anlatmaz. Topçu hakkında Sina Akşin'in yaptığı tanımlama 'Sağ İslamcı (şeriatçı) ve 'İslamcı nasyonal (ulusçu) sosyalist' şeklindedir.Bu tanımlama bugüne dek Topçu için kullanılan en gerçekçi tanımlamadır. Tez bağlamında da savunulduğu gibi Topçu'nun özellikle Nasyonal Sosyalist (ulusçu sosyalist) yönelimlerinin altı çizildi. Gerçekten de Nurettin Topçu, Türk siyasal hayatında Nasyonal Sosyalizm'i İslamcılığı içinde eritip kimi aşırı yönlerini törpüleyerek, savunan ve tüm tepkilere karşın ideolojisinden vazgeçmeyen çok dikkate değer bir düşünürdür.
Topçu hakkında yapılan değerlendirmelerde sırıtan bir diğer husus ise düşünürün özgünlüğüdür. Evet Topçu, özgün bir düşünürdür ama takipçilerinin kullandığı anamda bir özgünlük değildir söz konusu olan. Örneğin tez bağlamında da zaman zaman gösterildiği gibi takipçilerinin 'Topçu Türk siyasetinde..... kavramını ilk telaffuz eden düşünürdür' yargısı, çoğunlukla doğru değildir. Topçu bazı kavramları ilk dile getiren kişi olmaktan ziyade, o kavramlara yeni bir anlam kazandırma açısından özgün bir düşünürdür. Topçu Blondel veya ruhçu felsefenin genel savunularını alır, aynen kullanır; fakat bir süre sonra bunları Türk-İslam felsefesinin motifleriyle birleştirip,farklı terkibe ulaştırırdı. Nurettin Topçu'ya özgün kılan en  başat unsur, düşünürün terkipçiliğidir.
Türk muhafazakarlığının önemli ve zirve isimlerinden Nurettin Topçu'nun düşünceleri, bugün ölmeye yüz tutmuş durumda. Lideri olduğu II. Anadolucu kuşak da siyasal varlık gösteremiyor. Yine de düzgün, alabildiğince dürüst ve inatçı kişiliğiyle , terkipçi özgünlüğüyle , yetiştirdiği binlerce öğrencisiyle siyaseten savunduğu değerleri günlük hayatında da yaşamasıyla Nurettin Topçu, Türk muhafazakarlığının tozlanmış bir zirvesi olarak, muhafazakar yazında yeniden ele alınıp tartışılacağı günü bekliyor. Pek çok fikrine katılmak mümkün olmasa da, muhafazakar akımlar arasındaki çekişmelerin söneceği bir tarihte Topçu'ya itibarı onu yaşamı boyunca ve öldükten sonra
bile kıyasıya yermekten geri durmayan andamar Türk muhafazakar düşüncesi tarafından iade edilecek. Zira, Türk muhazakarlığı tarihi gibi, Türk milliyetçiliği,İslamcılığı hatta sosyalizm tarihleri de Topçu'suz yazılmaya kalkışılırsa eksik kalacak.

Nihai bir genel değerlenmdirme:

Ancak Topçu ve Türk muhafazakarlığı olgularının masaya yatırıldığı bu çalışmanın sonunda Türkiye'de muhafazakarlığın genel algılanış, daha doğrusu muhafazakar söylemce kodlanış şekli üzerine eleştirel bir değerlendirmede bulunmak gerekiyor. Çalışma evreni boyunca başta İngiltere olmak üzere Batı muhafazakarlığında, muhafazakarlığın sınıfsal bir yönü ve bu sınıfsal niteliğinden kaynaklanan ideolojik duruşu olduğu vurgulandı. Ne var ki, aynı sınıfsal niteliklerin Türk muhafazakarlığı içinde bulunduğunu söylemek güç. Bu eksiklik belki de Türk Vlığının neden bu kadar zor anlaşılır,karmaşık ve seçmeci bir yapısı olduğunu açığa çıkarıyor. Türk muhafazakarlığının
çalışma boyunca eleştirilen omurgasızlık,eyyamcılık ve çapsızlığı da bu duruş eksikliğinden kaynaklanıyor olsa gerek.
Genel olarak Türk muhafazakarlığı çok renkli bir bulamaç görüntüsü veriyor. İslamcılıktan milliyetçiliğe, klasik muhafazakar düşünceden dar şabloncu tutuculuğa kadar sağ görüşün içinde yuvalanmış pek çok isim muhafazakar şemsiyesi altında birleşebiliyor ve zaman zaman kimi düşünürlerin nasıl adlandırılması gerektiği ulaştıkça ulaşılmaz olan bir muamma haline gelebiliyor. Türkiye'nin düşünsel tarihi üzerine eser veren farklı araştırmacıların aynı düşünür hakkında, birbirini çok fazla da tutmayan en az 10 farklı açıklama getirmeleri, kimi düşünürleri milliyetçilik, muhafazakarlık ve İslamcılık akımlarının hepsine yerleştirebilmeleri, mevcut kafa karışıklığını daha da artırıyor. Sanki Batı'dakinin aksine, muhafazakarlığın Türkiye'de bilimsel bir tarif yapmayı kolaylaştırıcı bir tasnif öğesi olması beklenirken, bilimsel tarif ve analizleri kadük bıraktıracak bir işlev gördüğü anlaşılıyor.
Tabii tezin genelinde muhafazakarlığın Batı ve Doğu'da sağın tüm renklerini kolaylıkla buluşturan bir şemsiye ya da paratoner görevi gördüğü de belirtildi. Batı'da sağın pek çok rengi muhafazakarlık şemsiyesi altında ortak, belirli bir ideolojik ve sınıfsal
duruş oluştururken aynı işlevsellik Türk muhafazakarlığı için geçerli kılınamıyor. Üstelik yerli muhafazakar söylem de pek çok açıdan yan yana getirilmesi mümkün olmayan aydını anadamar yaklaşımı çerçevesinde kuşatabiliyor. Söz konusu anadamar Türk muhafazakarlığı kavramı,
araştırmacıya muhafazakar düşünürler-Kemalizm/modernizm ilişkisi dışında da çok fazla bir açılım sağlamıyor. Bu yönüyle Türk muhafazakarlığı açıklık ve bilimsellikle pek fazla bağdaşmayan bir kamuflaj ya da sis perdesi gibi çalışıyor. Belki de kimi akım ve düşünürler açıktan ifade edemedikleri rejim eleştirilerini,  muhafazakarlığın kendilerine oluşturduğu sis perdesinin ardına gizleyerek, fazla tepki çekmeksizin dillendirme fırsatı buluyorlar. Dolayısıyla Türk muhafazakarlığı her zaman şüpheyle yaklaşılması, şerh düşürülerek yargılanması gereken bir kavram olma özelliğini sürdürüyor.

Topçu'nun tüm demokrasi değerlendirmeleri irdelendiğinde, düşünürün ideal düzeninde, seçim mekanizması ve seçmenlere ancak katlanılması gereken bir kötülük olarak baktığı anlaşılır. Seçimlere katlanmalıdır, çünkü eğer katlanılmazsa halk gereksiz kalkışmalarla devletle hesaplaşmaya girişebilir. O yüzden seçimlerin alabildiğince kısıtlı ve hijyenik bir ortamda, önceden belirlenmiş listeler halinde mümkünse de plesibit şeklinde yapılmalıdır.
....
Topçu..disiplinli ahlaklı fakat fakir bir toplum modeline yaklaşıyor. Refah toplumuna karşı ahlak toplumu önerip fakirliği tüm sınıf ve sınıf fraksiyonlarına paylaştırmayı amaçlıyor....Topçu'ya göre milletlerin hayat hamleleri millet mistikleri uzamıyla gerçekleşir. Millet mistikleri toplumlarıyla tezat halinde yaşayan münzevi ruhçu önderlerdir. Toplum ancak kendisini millet mistiklerinin ellerine teslim ettiği takdirde rahata ulaşacaktır. 

20 Eylül 2015 Pazar

Alice Coltrane - Lord of Lords (1972)

Eşi Jazz dünyasının dev ismi John Coltrane ile aynı müzik dalında eserlerini vermiş bir sanatçı Alice Coltrane. Özellikle 70'lerin başında kozmik ve Asya mistisizmi içeren deneysel jazz eserleri ile biliniyor. İşin içine avangardelık girince kaotik ve kakafonik bir ses karmaşası beklememek elde değil. Şurada dinlediğim beş beste ise aksine gayet formal. Üstelik pür caz diye adlandırabilmek güç. Yaylıların egemenliğinde dramatik orkestral strüktür ile bayağı bayağı klasik müzik örneği aslında. Ancak yalın bir klasik müzik ürünü şeklinde tanımı hak edecek sıkı formasyona da sahip değil. Caz daha çok metodda ve son şarkıda kendini belli ediyor. Albüm ve şarkı isimlerine de bakınca egzotik esinlenmeyi duyabilmek mümkün. Çıkan sonuç ise 60'ların kült bilimkurgu dizisi Uzay Yolu'dan başlayıp peygamberimizin hayatından kurgulanan Çağrı'ya dek uzanan o tanıdık sinematek atmosfer oluyor. Normalde dinletiye naftalin kokusunu verip mesteden analog kayıt kalitesi burada ise tersine doğudan gelen renk zenginliğini bastırıp kapalı bir odaya kitliyor. Bir süre daha dinleyeceğim kendilerini.

8,0-/10

19 Eylül 2015 Cumartesi

Austra - Olympia (2013)

Austra'nın kısa albümüne kulak verdiğimde gruba haksızlık etmemek için ve canlı performanslarını kısacık bir süre için olsa da gördükten sonra uzun bir kayıtlarını dinleyeceğimi belirtmiştim. Bu albümü de tam idrak edebildiğimi söylemem zor doğrusu. Başta Home olmak üzere What We Done, Annie, Hurt Me Now gibi synth melodileri ile yüklü parçalarla pop kulvarında öne çıkan albümü meydana getiren şarkıların bir çoğu tam radyoluk ya da ne bileyim karışık çalma listelik. Arka arkaya dinlediğimizde illaki vokal ağırlıklı bir müzik yapmanın etkilerini taşıyor bu kayıt. Güçlü ve hoş bir tınıya sahip olan kadın vokal bir yanıyla Fever Ray ekolünü hatırlatsa da ses aralığındaki zaafı kapatmak için başvurduğu dalga dalga dalgalandırma tekniği beni irkiltmeye yetiyor. Performansın bir miktar naiflik, zariflik içermesi daha iyi olabilirdi bu açıdan. Basit ama gruuvi melodilere sahip olan şarkıları bu vokalle ardı ardına dinleme macerası Florence+The Machine etkisi yaratıyor ve sinerjinin tersi bir izlenime neden oluyor. Bana da kızılcık sopası sallamak görevi düşüyor ve neticesinde belki de hak ettiklerinden daha az bir değerlendirmeyle bu yazıyı sonuçlandırmak mecburiyetinde kalıyorum.

6,75+/10

17 Eylül 2015 Perşembe

Arcturus - Arcturian (2015)

Endüstriyel tekno remiksleriyle dolu bonus cd'yi dinlemek ne kadar gerekli, bilemedim. Kötü, vasat ve bir kaç iyi örnek bulabilmek mümkün. Ama asıl cevher elbette albümün kendisinde. Vokal ve bizzatihi icra olunan tür beklediğim kadar sert değil. Brütal bir performans sergilemiyor örneğin vokal. Atmosfer de uzaysı havaya hava katabilmek için yoğun synth saldırısı altında. Her ne kadar avantgarde ya da progresif metal sıfatı ilen tanımlansalar da endüstriyel etkiler oldukça belirgin. İşin aslı albüm biraz fazla dağınık. Bir şarkıda Marilyn Manson, birinde melodik trance/core geçişleri, bir pek çoğunda senfonik düzenlemeler, diğerinde yetmişler saykedelik çeşni, hele birinde var ki Vintersorg folku misafir ediliyor. Tumturaklı bir soundun bileşeni olarak kıyasladığımızda bu da güzel bir aş, güzel bir çorba oluyor, olmasına da içindeki parçaların büyük büyük topaklar gibi görünür halde boğaza takıldığı da oluyor. Hem de o kadar akışkan Gruuvi sosa rağmen. Biraz cilalı yapaylık devrini unuttuğumuz anda The Journey nemli sabahlara esinti gibi geliyor. Özcesi, tok ve sert bir soundun tutarlı bir sesle buluşması ençokbisevdiğim şey olabilirdi.

8,0+/10

16 Eylül 2015 Çarşamba

China Mieville - The Scar

Senede bir ingilizce roman okuma maceram genelde tatilde başlar, orada bitmez, sündüre sündüre okumaya devam ederim sonra, bi ara biter, bitmemezlik yapmaz yani. Mieville'nin daha önce okumuş olduğum Perdition Station'i takip eden bu romanı aynı dünyada geçiyor. Tarz olarak farklılık bulmak mümkün değil. Zihin bulandıran yaratıklar, gotik atmosfer, ağır ve nakış gibi işlenmiş tempo, biraz can sıkan detayda tasvirler, detaylar... Onu seven bunu, bunu seven onu sever kısacası. Ben okurum yani böyle China'yı, sorunum yok. Türkçe'de de yara adıyla bulacağınız bu roman konu olarak güç peşinde koşan iktidarın alegorik ve oldukça tanıdık hikayesini işliyor. Yaşadıkları geminin batacağını dahi düşünmeyen yöneticileri durduracak tek bir şey vardır: rakip olan diğer egemenlerin müdahalesi boşa düşer ama halkın yüzleşmesi sonuç getirir.
Spoiler bundan sonrası.
Bellis orta yaşlarda kadın karakterimiz, New Crobuzon'da aranır duruma düşünce başka bir kıtadaki koloniye kaçarak yeni bir hayata hello janim demek için bir gemide tercüman olarak işe başlayarak yola çıkar. Gemide deniz biyoloğu tonton amca Johanes Tearfly ile arkadaş olsa da genelde mendebur nemrut bir karakter çizer. Miço çocuk Shekel ise gemide hapis tutulan ve vücutları değiştirilmiş mahkumlardan Tanner Sack ile arkadaş olur. Gemi ıstakozadamların kentinde buldkları bir New Crobuzon casusu, Fennec tarafından başka denizlere yönlendiriliir. Bir petrol, şimdi kayasütü felan demeyeyim karışmasın, çıkartma platformu puf olmuş kaybolmuştur. Meğerkim korsanlar kaçırmış ki bu geminin de sonu farklı olmayacak. Korsanlar farklı zaman dilimlerinden kaçırılmış değüşük değüşük gemilerin bir araya getirilmesi ile oluşmuş efsane kentleri Armada'ya bu geminin sakinlerini getirirler. Uyum sağlayanlar Armada sakini olacak direnenler hapsedilecektir. Mahkumlar ise New Crobuzon zulmünden kurtulmanın sevinciyle korsan olacaklardır. Bu yüzen kent birbirlerinin yüzüne simetrik yara açmakla zevklenen ve Lovers denen bir çift tarafından yönetilmektedir. En büyük yardımcıları ise karizma akıtan süpper savaşçı olasıklıklılık kılıcı sahibi Uther Doul'dur. Tearfly yüzünden aslında gemi kaçırılmıştır. Avanc isminde devasa deniz yaratağını avlayıp Armada'ya zincirleme gibi ütopik bir planın peşindelerdir. Avanc'ın nasıl yakalacağını bilen Aum ismindeki ne yaşar ne yaşamaz bir bilimadamının kitabını kütüphanede çalışmaya başlamış olan Bellis çevirmeyi başarır. Ortalarda gizli derun huzursuzluk ve kaos ortamı hazırlamaya çalışan Fennec ile yaptığı plan neticesinde  aslında sivrisinek insanlarından olan Aum'un adasına gidecek görev ekibine dahil olur. Arasını da Uther ile iyi tutar. Fennes grindylow denen sivridişli acımasız yılanbalığı insansılarının New Crobuzon'u istila ederek yok etmeye çalıştığı bilgisini kente götürmeye çalışırken kaçırıldığını söyler. Bellis de böyle bir katliamı durduracak belki de Armada'dan da kurtulacak bu plana balıklamasına atlar. Sivrisinek insanlarının kaldığı adaya ekip varır. Küçük bir sorun vardır, sivrisineklerin kadınları insanı posaya çevirecek kadar kanlarını canlı canlı emecek gözü karalıkta bir açlık çekerler. Neyse köyde erkeklerin arasında Aum'u bulurlar. Tercüme faaliyetine başlayan Bellis Fennec'in kendisine verdiği paketi korkusundan yakınlardaki kaktüs korsanların başka bir gemisine ulaştıramamaktadır. Duygu sömürgesiyle Tanner'i sonunda ikna eder. Tanner Armada da kendini denizde nefes alacak bir yeniden değişim geçirmiştir. Bu sayede yüzüp yüzüp kaktüslerin kaptanını ödüllerle ikna edip tehlike konusunda uyarıcı kanıtları taşıyan paketi teslim eder. Avanc'ı sonra avlayıp şehre bağlarlar. Ama hızlı seyahatin ötesinde bir amaç vardır ve şehrin ileri gelen vampiri Brucolac bunu bilmektedir. Gizlenen amaç, the scar - yara denen bir enerji kaynağını bulmaktır. Bu kaynağı kuşatan dengesiz okyanusu ancak avanc gibi bir canavar aşabilecektir. Gel gör ki  New C. filosu grindylow peşine değil Armada'nın peşine düşer. İki taraf açısından da yaralayıcı bir savaşı kaybederler. Aslında Fennec herkesi manipüle etmiştir. Bazı bilgileri de gizli tuttuğu NC'nin kendisini oradan kurtaracağını hesaplamıştır. Tanner olanların farkına varınca Bellis'in evini basar, sadık kaldığı kente ihanet etmek için alet edilmiştir. Ama Bellis de kandırılmıştır. Giderler Uther'e anlatırlar, hapsedilirler bir süre. Sonunda Fennec zar zor yakalanır.Herkes onu görünmez kılan bir grindylow kalıtına dikkat kesilmiştir. İşin ilginci bu kalıt yüzünden bir sürü grindylowun da kente sızdığı ki vampirlerle işbirliği içindeler, zannedilir. İsyan, grindylowlar Fennec'i canlı canlı kaçırdıklarında vampirlerin yenilgisi ile sona erer. Fennec'in bilgilerini aslında N.C. nin emperyal yayılmacılığının emrine sunacağından dolayı peşindelermiş. Tabi bu onları iyi yapmaz, egemenler arası çatışma diyelim. İnsanlar huylansa da sızlansa da kent gizli okyanusun sınırlarına girmiştir. Ancak daha önceden Armadadan kaçan bir kaktüsadamı geride değil ileride bir enkazda bulurlar. Adam delirmiş gibi ama siz ölüsünüz, öldüğünüzü gördüm der. Sonunda kanaat getiriler ki bu kentin enerji bölgesine daha hızlı gittiği bir olasılığın yansıması feyk biridir. Aşıklar buna inanmaz, ama Tanner ve Bellis'in yönlendirmesiyle insanlar galeyana gelir. Bizi gözü kapalı ölüme götürüyorsunuz derler. Aşıkların kadın versiyonu bir türlü ikna olmaz ve kendi destekçileriyle yaraya doğru yola çıkar. Aşıklar ayrılmıştır. Derler ki Bellis'e haber uçurarak asında her şey Uther'in planladığı gibi gitmiştir. Finalde de Bellis'i New Crobuzon yakınlarında bir yerlere bırakırlar. Tonton amca ve çocuk ise vampirlerin isyanında ölmüştür. Bu isyanda canlı yakalanıp güneş ışığında sürekli bir işkenceye tabi tutulan Brucolac da kendi mahallesini yönetmeye geri döner. Tanner bile terk eder oraları yafu.

13 Eylül 2015 Pazar

Erkin Koray - Singlelar 1

Anma Arkadaş / Anadolu'da Sevdim (1967)

Kızları da Alın Askere / Aşk Oyunu (1967)

Hop Hop Gelsin / Çiçek Dağı (1968)




Anma Arkadaş, Çiçek Dağı ve Kızları Da Alın Askere daha önce de dinlediğim 77 yıllı ilk Erkin Koray derlemesinde de yer alıyordu. Orada ne dediysem o hala geçerli. Ya da daha önemlisi ne demediysem. Zaten o kadar fazlasıyla maruz kalıyoruz ki bu efsane şarkılara eklenebilecek her şey bir o kadar fazlalık, bir bu kadar gereksiz. O yüzden B yüzlerine geri dönelim. Anadolu'da Sevdim, Ege yöresi türkülerinin formatını ve ruhunu taşıyan bir parça. Efelerin ritmiyle yürüse de kahramanlık destanından ziyade aşk acısıyla söylüyor Erkin Koray. Aynı ruh hali meyhane köşelerinde Aşk Oyunu'yla da devam ediyor. İntrodaki orgun şarkının gidişatı ile çelişkisinin tezat gibi durmaması da bir o kadar ilginç. Hop Hop ise Anadolu köylüsünün arzu taşkınlığını Lambaya Püf De'deki gibi sözlerde değil ama vokal performansında hissettiriyor. Aslında Erkin Koray'ın şarkıların ruhuna göre değiştirdiği vokal tarzı, tınısı hayranlık uyandıracak çeşitlilikte. Misal Kızları Da Alın Askere'de şarkıyı söyleyenin henüz olgunlaşmanın kemale ermenin uzağında, en ihtimalle kıyısında birisi gibi kulakta yer etmesi. A yüzleri hakkında bir şey demeyeceğim dedim dedim de Çiçek Dağı'nı ayrı sevdiğimi bir kez daha belirtmeden geçemeyeceğim.


8,25/8,00/8,25+

10 Eylül 2015 Perşembe

Damon Albarn - Everyday Robots (2014)

Damon Albarn diğer projelerinin aksine bu solo albümünde kendine dönüyor ve kişisel, samimi bir intiba bırakmaya çalışıyor. Şatafat seviyesine çıkarmamakla beraber bu yalın albümde dahi yaratıcılığını sergilemekten kaçınmıyor. Konuşma sample'ı, efektler, koro, oyun oynayan çocukların gürültüsü, müzisyen desteği (Brian Enno var en bilindik misal) gibi bazı müdahaleler bu doğrultuda örnek olarak gösterilebilir. Biliyoruz ki sesinin tınısı herkesin hoşuna gidecek bir renkte değil. Singer/songwriter yani bir nevi kökünü folk müzikten alan modern ozanlık müessesesinin vokali daha da göz önüne çıkartacağı aşikar. Fakat bu demek değil ki albüm dinledikçe kendini beğendirmiyor. Özellikle ortalarda piyanonun işlevsel katkısıyla The Selfish Giant ve hemen ardından gelen You And Me kendini bir süre sonra belli eden parçalar oluyor. Bu trippy yolculukta düzenlemeler de olumlu yönde etkisini gösteriyor. Yaylıların yanısıra synth ve kısacık süresinde Hollow Pounds'daki trompet albümün aslında bel kemiğini oluşturan, akışı sağlayan önemli öğeleri. Her ne kadar şarkıların ortak noktası temponun ve melodilerin yavaş seyir izlemesi olsa da farklı etkilenimler albümün güzergahında yalpalamalara sebep oluyor. Bence oldukça kötü 4.şarkıdaki tropikana, bonus şarkılarda sayke-amerikana, ortalarda elektronika albümün üzerinde ilginç bir etki bırakıyor.

6,50/10

8 Eylül 2015 Salı

Weakling - Dead as Dreams (2000)

Dinlemenin bunalttığı diğer depresif black metal gruplarının aksine diri diri toprağa gömmüyor ama bir Karacaahmet'in kapısına kadar getirip bırakmasını da biliyor. Daha doğrusu dinleyeni götürdükleri yer ziyadesiyle kirli izbe bir morga benziyor. Çarpık ve modern... Bu biricik albümleriyle sahnelerden kısa sürede çekilen amerikalı black metal grubu kült olma statüsüne de bu kısa sürede ulaşmış. Bu başarıyı daha çok alt-metinde aramak lazım. Bugüne damgasını vuran atmosferik sludge, post metal, hardcore, doom benzeri bir soundun izlerini de ayrıca duymak mümkün. Ama bu alt dalga süreksiz bir şekilde albüme yansıyor. Direkt bu türlerden etkilenim değil söz konusu olan, zamanın ekstrem ruhu özümsenince dolaylı bir bağ kurulumu gerçekleşiyor. O kadar kendiliğinden ki. Bu sayede 15 sene sonrasında bile aynı keyifle, rahatsızlıkla mı desek, kendisini dinletiyor. Hemfikir olduğum bazı eleştiriler mevcut elbet. Uzun mu uzun, dağınık mı dağınık, gereksiz tekrarlar da var, riff ise pek yok. Fakat ne bileyim başka bir niyetle dinlemelisiniz bunu, duruşu tavrı ruhu için misal.

8,0/10

6 Eylül 2015 Pazar

Can Yücel - Rengahenk

martılar ki sokak çocuklarıdır denizin

Amatör bir şiir okuyucusu olarak Can Yücel'in şiirlerinin nasıl adlandırıldığı hakkında bir fikrim yok, bana post-garip tabiri gayet makul geldi. Velakin günlük sokak dili ve argonun bu kadar sık kullanımı, şiirlerin zaman içinde anlaşılırlığını zedeliyor. Argo dilin en dinamik yüzünü oluşturuyor netekim. Bazen mısralar surlarda üst üste gediğine gediğine yarıklar açıyor, bazen de unutulmaya yüz tutuyor. Güçlü ve zayıf tarafını aynı şey oluşturuyor bir bakıma. Seçtiğim bir kaç şiire aşağıda yer veriyorum.



Yaprak Dökümü

Sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar ki onlar
Şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar

Mevsim dönüp de yeniden yeşermeğe başlayınca rüzgar
Çıplaklığında o atın yine onlar koşacaklar
O çocuklar
O yapraklar
O şarabi eşkiyalar

Onlar da olmasa benim gayrı kimim var?


İstanbul Liseli Gençler Sordu Şiirde Uslûp Nedir Diye?

Ben de dedim ki bazıları
Ayçiçeği diyorlar günebakana
Bazısı da günebakan diyor ayçiçeğine

Ben günebakanı yeğliyorum
Belki de güne yöneldiğim için yine

Ama siz de bilirsiniz ki
Gün aydındır gece de gece

Ama ne zaman diyeceğiz birbirimize günaydın?

Ben de onu diyordum ya işte
Bak kardeş şimdi uslûp meselesini düşünmeye başladın


Herze

Bir yılan düştü vapurda yanıma
Sarıldım denize


Yaraştıra Yaraştıra Yakıştırma

fransız feylosofu proudhon’un ünlü bir sözü vardır
mülkiyet hırsızlıktır diye
milletçe daha ileri gidiyoruz biz
mal diyoruz uyuşturucu maddeye
mal sahibi de, yani malik
esrar kaçakçısı gibi bişey oluyor demek.
ha bakın, felaket bununla kalsa iyi
bizde sermaye denirdi eskiden fahişeye
buna göre sermayedar da…
e, siz çözün artık bu ayıplı bilmeceyi!


Halime Tercümandım

sözümona insandım
hamsiydim buğulandım
koynumdaki hatunu
havva anamız sandım

beyazıt kulesi'ydim
hem kumkapı'daki yangın
arap itfaiyeciynen
kendi derdime yandım

pir sultan'dım abdaldım
düz rakıya dadandım
çekip çekip kafayı
anacığımı andım

banaz'daydı bazlamam
ve radyodaki reklam
yaşamı yandaş sayıp
bana bir ekmek bandım

arşa vardı feryadım
firaz'da kör kadıydım
kararsızlıktan cayıp
katlime karar aldım

gül benizli isyanım
eksi çıktıkça kanım
arta durdu bicanım
ben ölsem ölsem bile

dipdiri o sol yanım



Ergeçsel Ergeç

Köpru altındaydım gecen gün
Bi balık bi balık bi balık
İstavrit sarı kanat çinekop
İşte dedim Marx’ın meram ettiği bolluk

Keaten Hanson - Romantic Works (2014)

Albümün hemen başlarındaki şık Healah Dancing'den sonra (intro Preface ve hemen ardından gelen, asansörde çalan melodilerden esinlenip bestelenmiş ayrıksı bir sounda sahip Elevator Song'u es geçigeçiveriyorum) ne kadar kendimi zorlasam da aklımın dağılmasını engelleyemediğim, konsantrasyon bozucu bir biçem sergiliyor bu kayıt. Düşüncelere dalıyor, Rodin'in heykeline dönüşüveriyorum. Hemen akla arka fonu olarak çok güzel cümlesi geliyor. Çok da başvurmamak lazım bu klişe cümleye. Sonuçta müziği duymayacaksak, dinlemeyeceksek, kimileri eğlenmeyecekse, dans etmeyecekse, kafa sallamayacaksa, aşkına hasretine nefretine meze yapmayacaksa müzik ne için var? Arka fonda unutulmak için mi? Aslında bu tanımın ima ettiği şeylerden biri huzurlu bir dinleti sunuyor olması. O açıdan da sorunsuz diyemem. Piyano ve keman eşliğinde modern bir klasik dinletisi Healah Dancing ve daha da fazlasıyla Earnestly Yours ile akılda yer tutabiliyor. Daha fazlası ise pek yok.

6,50-/10

5 Eylül 2015 Cumartesi

RETRO: Dio - Intermission (1986) EP

Bu konser kaydının içerdiği şarkıları saymak şarkı seçimi konusunda dinlemek isteyenlere bir fikir verecektir. King Of Rock 'N' Roll, Rainbow In The Dark, Sacred Heart,Rock 'N' Roll Children ve We Rock. Ayrıca bir de yeni bir stüdyo kaydı var. Bu şarkıların majesteleri konumuna erişmekten uzak olsa bile kulağa hiç de fena gelmeyen bir hard rock parçası: Time to Burn. Parçaların başında sonunda seyirci tepkisi olsa bile performans fazlasıyla stüdyo mükemmelliğine (yani olduğu kadar) yakın. Diğer bir deyişle prodüksiyon anlamında, kusurlu olsa bile konser havasını yansıtmayı görev bilen anlayışa pek yakın değil.

8,25/10

4 Eylül 2015 Cuma

V.A. - Real Piano: A Collection (2005)

Gerçek piyano mu, tartışılır. Piyanoya eşlik eden enstrümanlara baktığımızda ambiyans pompalayan synth, keman, flüt... Derlemedeki en tanıdık sima Yanni. Bir yerlere varıyoruz galiba. Dinlendirici yorgunluk atıcı kafe müziği desem. Hadi son ipucu, klasik müzikle ilgisi pek yok. Evet, aritmetik olarak new age toplaması aslında bu. Ve piyanonun tonu kimi zaman fazlasıyla rahatsız edici bir yapaylıkta synth sounduna evriliyor. Viyuu fiyuu diye arkadan hava atmosfer civa veren efektlerden de hiç hazzetmem. Yalın olsaymış, bu suni makyaja bulamasalarmış aslında bestelerin bir kısmının gayet hoş melodilere sahip olduğu söylenebilir. Ama çorbadaki sinek vakasına ardı sıra maruz kalınca ruhunuzu dinlendirecek bu plan proje de kanatlanıp redbullanıyor. Geriye bilmem ki ama manasında bürkülen dudaklar kalıyor. İyi örnek olarak Bernard Koch'un Deep Green Summer'ı ya da İrlanda İskoç ezgili At the Wooden Bridge (Paul Machlis) anılabilir.

6,50-/10

3 Eylül 2015 Perşembe

Godspeed You! Black Emperor - Tiny Silver Hammers (2003) Bootleg

Üç aşağı beş yukarı elimizdeki şey orjinali Yanqui UXO albümünde bulunan Motherfucker=Redeemer namındaki şarkının canlı kayıdı gibi bir şey. Kayıt o kadar kötü, cızırtılı ve boğuk ki zaten ambiyans ağırlıklı seyreden performansa haylibi atmosferik hava kazandırıyor. Bir sis perdesi altında hipnotize olmuş keşler gibi kendinizi performansı canlı izleme fırsatı yakalayanlarla omuz omuza hissetmeniz bile mümkün. Konsere katılanlara keş demiyorum, yanlış anlaşılmasın, bu kaydı dinleyenlere diyorum. Hayır hayır öyle demek istemedim, öyle gibi hissediyorsunuz kafanız böyle dumanlı gibi, en iyisi susayım müzik konuşsun. Ancak ve de lakin abartmayalım bu prodüksiyon kalitesi ki zaten bootleg korsan kayıt demek değil mi? ile pek keyifli bir dinleme olmuyor, sadece içinizde bir şeyler kamaşıyor, arzular yükseliyor ama doymuyor, susmalıyım artık, istenmeyen yerlere doğu açılıyorum..neyse.. bu arkadaşlar konsere gelsin yafu. Efraim duy sesimizi!

6,75/10

2 Eylül 2015 Çarşamba

Forest Swords - Engravings (2013)

Bir Türk büyüğü, beni kategorize etme demiş, haklı haklı olmasına da bu müziğe böyle şemsiye gibi geniş açı bir isim vermek lazım gerek şart artık. Atmosferik saykedelik ambiyatik entel elektronik dans müziği gibi bir şeyleri kapsasın yeter. Bu kadar uzun bir isim olmasın yalnız. İngilizler pek becerili bu konuda, önce onlara başvuralım bence. Müzik bu genellemeye ek olarak bir yönüyle uzaktan efsane Burial'ı hatırlatan bir dubstep etkisini (The Weight of Gold) diğer yandan etnik esintileri, kabul ediyorum biraz sömürgeci bir anlayış dahilinde, evet ikinci şarkıdaki ortadoğudan Çin'e uzanan dünya harmonisinden bahsediyorum, taşıyor. Sample ve ses bozuntuları zaten bu tarz alternatif türün karakteristik özellikleri. Bu tekniğin albümde müzikal ruhu dejenere etmeden aşırı boyutlara taşındığı The Gathering, albümün en sevdiğim parçası oluyor.

7,25/10