27 Temmuz 2008 Pazar

Liars - Liars (2007)



Grubun dördüncü albümü olan Liars ile tanışmam Plaster Casts of Everything adlı hayatımda dinlediğim en gaz ve melodik top 10'e girebilecek kalitedeki parça sayesinde oldu. Metal grubu olmayan müzisyenlerce söylenen en punk-metal parça diye abuk bir ödül verebiliriz sanırım.
Peki albüm nasıl? Kısacası alternatif/indie rock demek yanlış olmaz. Parçalar shoegaze'den 70'ler hard rock rifflerine (Cycle Time), deneysel yarı endüstriyel-gürültülü sounddan (Leather Prowler) , dreamy indie pop' a (Houseclouds; evet, tür icat ediyorum) değişiklik gösteriyor. Vokal daha çok gaymen (süperman, betmen) vokali, falcetto mu ne diyolar, ondan. Parçaların herbirine ayrı bir karakter ve güç verse de albümü toplu şekilde değerlendirirsek bu vokal insanı yoruyor, sıkıyor, bayıyor. (Klaxons'da da benzer bir sorun vardı) Tabi bu etkiden kurtulmak için tüm parçalar aynı tarz ile söylenmese bile.
Plaster Casts of Everything'in klibini de internette bulup izledim. Tek söyleyeceğim bu adamlar sağlıklı değil! Ama deli bir konser kaydı da bu parçaya çok yakışırdı video olarak. Yukarıda listelediğim tarzlardan shoegaze, indie pop ve deneysel noise şeylerine pek hazzedemediğim için hoşlandığım parçalar daha çok hareketli rock soundu taşıyanlar oldu. PCE dışındaki favorim Clear Island (çok hoş bir funk havası var) ve diğerleri:Freak Out, Cycle Time ve nefis bir siloouv parça Protection.
(7,75 /10)

26 Temmuz 2008 Cumartesi

Metallica Retro 3 Load Reload


Load (1996)
Metallica sattı mı satmadı mı nevzusuna girmeyeceğim. Müzisyenler popüler olmaya, yaptıkları işten para kazanmaya çalışabilirler. Bu yüzden ürettiklerinin değişmesi ve ticarileşmesi üzerinden davayı sattılar diye bağırıp çağırmaktan daha önemlisi var. Bırakınız, para kazansınlar! Siz dinlemeyin, geçin. Daha önemli olan ise ürettiklerini sahip çıkmak adına sanal ortamda parçalarını paylaşan fanlarını mahkemeye verecek kadar işi ileriye götürmektir. İşte bu satıcılıktır. Gerçek sanatçı kendi sanatını anlayan kişilere ulaşmak ve takdir görmek ister. Günümüzde doğru kitleye en önemli yolu internet gibi teknolojik ortamlardan geçiyorsa eserinin değersizleşmesini de baştan kabul edeceksin. Neyse uzun mevzu.
Load çıktığında beğenerek çok sefer dinledim. Yeniden dinlediğimde de tamamiyle Metallica'dan bağımsız herhangi bir hard rock grubu kategorisinde değerlendirirseniz içinde kötü parça bulundurmayan vokal ağırlıklı güzel bir albüm, parçalarda genelde proto-sludge bile sayılabilecek Amerikanvari hava etkili. Vokaller bazen cortlasa da tekdüzelikten sıyrılmış. Uzun çook uzuun olması sebebiyle bünyeye yorgunluk ve biraz da sıkıntı veren albümün parçalarının ticari olmasından kaynaklı zamana yenik düştüğünü görüyoruz. Yani aradan geçen zamandan sonraki dinlemede şarkıların büyüsünü kaybettiğini, klasik Metallica parçaları arasında yeralmanın yakınına dahi uğramadıklarını söyleyebiliriz. The Outlaw Torn bir istisna sayılabilir.

(7,5 /10)

Reload (1997)

Vokal daha kötü, parçalar genelde sıkıcı ve uzun, albümün bizzatihi kendisi gibi. 1997'de de pek az dinleyişten sonra kenara atmıştım. Şimdi de pek bir değişiklik yok. Fuel, Carpe Diem Baby, Devil's Dance gibi parçaların bazı bölümleri gaz ve hoş. Ama Low Man's Lyric load-reload döneminin en sahici baladı.
Valla değerlendirmem bu albümün Metallica haricinde yeni bir grup tarafından kaydedilmişcesine oldu. Aslında hakettiği çok daha düşük..

(5,75/10)

Björk - Selmasongs (2000)



Yaklaşık yarım saat süren bu kısa albüm başrolünü Björk'ün oynadığı ve Lars Von Tier tarafından yönetilen konusunun gittikçe körleşen fakir ama müziğe aşık bir fabrika işçisinin varolma savaşı olduğunu bildiğim ama henüz izleme fırsatı bulamadığım Dancer In The Dark adlı filmin soundtrack çalışması.
Albüm boyunca bir müzikal ziyafet sunuluyor. Gittikçe yükselen melodisi ile giriş parçası Overture büyüleyici. Cvalda ise fabrika gürültülerinin ritme dönüştüğü enteresan bir parça. Ve albümün en iyi parçası Thom Yorke düeti I've Seen It All, güzel bir çift, güzel sözler, güzel melodi. Hayata teslimiyetin şarkısı.. Scatterheart vasatın ötesine geçmez iken In the Musical orkestrasyon ve deneysel popun başarılı bir sentezini yakalamış. Yine deneysel 107 Steps'in ardından albüm New World ile bir müzikal performansının sahnede bitişine benzer sonlanıyor.
I've seen what I chose and I've seen what I need,
And that is enough, to want more would be greed.
I've seen what I was and I know what I'll be
I've seen it all - there is no more to see!
(9,0/10)

24 Temmuz 2008 Perşembe

Zifir - You Must Come With Us (2007)

Garip bir kritik olacak bu. Öncelikle internette reviewlere biraz baktım. Albüme ecnebiler, ortalamanın üstünde puan verirken, özellikle Fransız ya da Amerikan yeni akım black gruplarıyla karşılaştırıp orjinal olmadığına hükmetmişler. Şimdi ben black metalimi gothik müzikle karışık (Rotting Christ, Moonspell, Agathodaimon gibi) biraz da farklı kendine has (Lux Occulta, Nagelfar gibi) öğelisini severim. Bahsi geçen yeni akımları da pek bilmem kısacası çok da bu türde iddialı değilim. Ama bu topraklar için ve benim için (bu da babam için!! -böyle bir geyiği yazmasam ölürüm-) bu albüm oricinal. O kadar.
Albüm 4ü atmosferik intro-outro vs. olmak üzere 10 parçadan oluşuyor. Genelde orta temponun hakim olduğu albüm işinde uzman müzisyenlerce itiraf (geç kalmış bir manifesto demek değil midirki?) amacıyla kotarılmış gibi. Lirikler soyut bir şekilde bildiğimiz din karşıtlığı insanlık vs.hakkında.
Albüm karanlığın atmosferini ambiyatik (ambiance yani) bir şekilde sunarken metal müzik kısmını da sulandırmıyor tersine sentezi çok başarılı bir şekilde kuruyor. Honour, kesik giriş rifi ile farklılığını başta hissettirirken (intro hakkında bkz. birkaç satır aşağısı) gitar melodisi neo-klasik müzik düzenlemelerini hissettiriyor garip şekilde. My Greatest Weapon sert başlayan yavaş bir parça, sonlara doğru kilise salonlarında yankılanan Bizans ilahileri tarzında clean vokal devreye giriyor ve albümün en iyi parçası 4'ün habercisi oluyor. Final Solution Of The (k), ismiyle Kafka'ya bir gönderme mi bilmiyorum ama dönemin karanlık günlerini vokalin wake up sözleriyle çığlık atışı damarlarımızı parçalarken gözümüzde canlandırabilmesi ve sirenler eşliğinde parça sonlanırken bir ambulansta hayatının yavaş yavaş sonlandığını bilen bir adamın klostrofobik düşüncelerini hayal ettirebilmesi ve en sonunda kulağımızda çınlayan kill them all (tamamiyle yanlış duymuş da olabilirim, vokaller sonuçta distorşe ) vecizesi ile kafamıza kazınıyor. Takip eden parça Circus benim için biraz fazla progresif ve yavaş-kaotik (hızlı-kaotik bir yere kadar da yavaş olunca pek hazzedilemiyor). The Day ise ağır ve yarı-epik bir hava taşıyor. Ve albümün taç noktası muhteşem introsu Emic Suicide ile 4 . Mezarından bize seslenen lanetli bir ölünün ağıdını andıran vokaller, albümün genelinden daha hızlı bir başlangıç ve tabiki yukarıda söz ettiğim dinlediğinizde kalbinizin görünmeyen bir el tarafından en az bir kez sıkılıp bırakılacağını hissettiğiniz ilahivari clean vokalli kısım. Müthiş.
Albümün zayıf kısmını bence "daha iyi olabilirdi" tabiri ile sınıflandıracağımız atmosferik parçalar oluşturmakta. Albümün introsu Interrior mesela. Arkaplandaki akustik gitar çok iyiyken işkence altında inleyen vokallerin kapı gıcırtısı tadı vermesi eğlencelik hal alıyor. Ayrıca Ashab-ı Meshemedeki ana mevzu daha deforme edilebilirdi. Çok yavan ve özelliksiz kalmış. Son parça İtiraf ise albümün özetini geçen ve sadece görevini yapan bir outro.
Kısacası bu yaz kafayı taktığım , defalarca dinlediğim black albümü You Must Come With Us oldu. En kısa sürede satın alıp hiç dinlemediğim orjinal CDler arasında yerini alacak.
P.S. Yukarıdaki benzetmeler esnasında %100 ayıktım.

(8,50/10)

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Metallica Retro 2


Master of Puppets (1986)
Metallica konserine bir kaç gün kalmasına rağmen eski albümleri tekrar dinlemekten zevk aldığım için tüm albümlerini gözden geçirmeye vakit kalmadı. Olsun, sonrasında da devam ederiz artık. Sololar, parçaların başına ortasına bonus gibi yerleştirilmiş sağlam rifler, marşvari dile pelesenk nakaratlar, sosyal içerikli sözler, işte tribündeki metalkafa gençlere oynayıp tatmin ettirecek profesyonelliğe ulaştıkları albüm. Bir benzetmeyle anlatırsak albümü ;Master of Puppets, Battery, Welcome Home (Sanitarium), Damage Inc. ve Orion bu geçit töreninin önden çekerlerini oluştururken taaa arkalarda The Thing That Should Not Be yürüyüş koluna yetişmek için yırtınıyor.

9,50/10

Metallica (1991)
Nam-ı diğer kara albüm ile grup tribündeki metalkafalara değil tribündeki tüm gençlere oynadılar( tribünü de aşıp mahalleye teyzelere dayılara oynadıkları albüm ise Load oluyor). Thrash-heavy metal arası albümdeki parçalar komik olanlardan (ruh durumunuza bağlı bazen nefret edip bazen eğlenebileceğiniz Don't Tread on Me gibi) duygusallara, klasik thrashdan( eskisinden daha basitleştirilmiş hali ile, Holier Than Thou gibi) ticari metale değişiklik gösteriyor. Açıkcası içinde başta ağır metal işçisinin, uzun yol kamyon şoförünün türküsü Sad But True ile Wherever I May Roam, Nothing Else Matters, My Friend of Misery olmak üzere Of Wolf and Man, Enter Sandman, The Unforgiven (son ikisini eskiden olduğundan daha az sevdiğimi farkettim) gibi parçaları barındıran bir albüme pok atmam, baştacı ederim. Bazen metal müziğin içindeki dar kalıplardan kurtulmak iyidir. Grup önceki albümlerinde progresive thrash gibi bir şeyler yapıp kalıbı genişletseler de bu albümle sınırlar yıkıldı. (Ve maalesef Reload gibi bir şey ortaya çıktı..)

9,75 /10



20 Temmuz 2008 Pazar

Laputa:Castle In the Sky


Hayao Miyazaki'nin neden animenin kralı şahı padişahı olduğunu daha iyi anladım. Üstüne üstlük idrak da ettim. Tamamdır bu iş.
Fevkalade, en ufak eleştiri bile getiremeceğim bir yapıt. İşin aslı izlemeden önce , bi oğlan bi kız bunlar şimdi uçan kale arıyordur, ver ufaktan da romansı, tarzında önyargım bile vardı. Bir çizgi film/anime olmasıyla birlikte bu konunun bende oluşturduğu olumsuz kanı, çizim tarzı, filmin değişken kamera açıları (diyeceğim ama kamera yok sonuçta), sürükleyici senaryonun mükemmel aktarılışı, masumane mizah anlayışı ve çevreci ideolojisi ile paramparça tarumar oldu.
Bu arada Dimness Through Infinity'nin orjinal CD'sini aldım. Umarım ülkemizde doom/gothik alanındaki boşluğa yeni taşlar ekleyip müzik yapmaya devam ederler.

Hypocrisy - Inferior Devoties (1994)



Bu EP biri Slayer coverı Black Magic olmak üzere 5 parçadan oluşuyor. Pek tutmadığım God Is a Lie 'ın yeni yorumu dışında Inferior Devoties, Symbol Of Baphomet ve Mental Emotions güzel riflerle başlayan dinlemesi zevkli sert parçalar. Otobüs gibi toplu taşıma araçlarında kafa sallama yönünde istenmeyen etki yapabilecek kuvvetteler. Black Magic yorumu ise daha önce belirttiğim gibi gayet mis olmuş.
Anladımki az ve çarpıcı parçalardan oluşan bir pür death albümü dinlenebilirliğinden dolayı daha fazla hoşuma gitmekte.
(7,75/10)

Metallica Retro















Metallica konseri öncesi zamanında pek çok dinlediğimiz albümlerini bugünün perspektifinden tanımlama ve hatırlama maksadıyla //

Kill 'Em All (1983)

Punk ve speed metal etkilenimli besteler, tam oturmamış ham vokal, amatör bir ruh. Dinlemeden önce çocuksu olarak değerlendireceğimi zannetmiştim. Ama hayırrr! Sıralama rastgele olmak üzere öne çıkanlar: Hit the Lights, Jump in the Fire, Metal Militia, Motorbreath, Whiplash, The Four Horsemen ve tabi ki Seek & Destroy. Hemen hepsini saydım galiba. Geriye kalan (Anesthesia) Pulling Teeth, Phantom Lord ve No Remorse da oldukça iyi, enerjik parçalar.

10/10


Ride the Lightning (1984)

Çiğ ve hızlı besteler yerine daha pro , sololarla süslü yer yer hızlanan ve yer yer de sıkıcı tekrara düşen orta tempo parçaların gelmesi için bir yıl yetmiş. Sıkıcılık derken göreceli olarak konuşuyoruz aslında. Aradan yıllar geçse de hala Fade to Black başlarken heyecanlanılması ilginç doğrusu. Diğer parçalardan da favorilerim. Creeping Death, Escape ve For Whom the Bell Tolls. Zaten Metallica klasikleri...

9,25/10

17 Temmuz 2008 Perşembe

Björk - Homogenic (1997)



İçinde Bachelorette gibi şaheser bir parça barındıran albüm, Björk'ün doğal olarak en iyi eseri olacaktır kannımca.
Çok daha elektronik tabanlı olan bu albüm beni çok da etkilemeyen Hunter ile açılıyor. Parçanın güzel yanı beste değil de yaylı düzenlemeler ve ince bir sızı şeklinde arkadan duyulan akerdeon benzeri ses. Sonraki parça ise Joga, düzenlemesi ile Madonna'nın Frozen'ını andırıyor. Yaylılar ve elektronik vuruşlar (beat dememek için hoop parande!) çok uyumlu ve huzurlu . Unravel başkalarınca çok beğenilse de ben sebebini pek anlayamayacağım, fena değil ama. Sırada Bachelorette var, bana göre Björk'ün en iyi şarkısı demek yeterli. Ardından ise özellikle konmuş gibi kötü bir parça yer alıyor, All neon like. 5 Years arkaya atari efekti döşenerekten asabi bir vokalle seslendirilirken Immature morallerimizi düzeltiyor ya da bozuyor . Tamamiyle bakış açısına bağlı, gerçek olan bir şey varki Björk ile birlikte How could I be so immature ? sözlerini mırıldanırken kendinizi buluyorsunuz. Devamındaki parça Alarm Call, albümdeki genel karakeristik olan yaylıları içermediği için ilginç bir elektronik parça olmanın dışına pek çıkamıyor. Zaten Pluto ile tam tekno tarzına yöneliyor Björk. Bu enerjik ve oldukça şugar parçadan sonra albüm muhteşem bir klibe sahip muhteşem ambiyans, akustik gitar sayesinde iç gıcıklayıcı parça All Is Full Of Love ile sonlanıyor.
Müthiş parçalar ile birlikte bir kaç can sıkıcı dakikayı da içeren bu albüm için başta sahip olduğum yargı böylece doğrulanıyor.
"all is full of love
you just aint receiving"
(9,5/10)

15 Temmuz 2008 Salı

13 Temmuz Judas Priest Konseri

Yine bir pazar konseri kuşağında birlikteyiz. Bu hafta Kuruçeşme Arena'dan ülkemizdeki genç dimağlara efsane grup JP sesleniyor. Ortaköy trafiği malum ve koskoca , dünyanın en büyük gruplarından Judas Priest tam vaktinde konsere başlıyor. Dolayısıyla belli bir kitleyle konsere geç intikal edip, konserlerin en heyecanlı kısmı, sabırsızlıkla grubun sahneye girişi safhası, kaçırılmış oluyor. Hiç yakıştıramıyoruz kendilerine! Kitle abartıldığı gibi 10 bin felan değil, taş çatlasa 5000 civarındadır. Ama bu sene patlayabileceği endişesi taşıyan bu konserin başarıyla tamamlanması özellikle sponsor desteğindeki bazı promosyon /atraksiyonlara da bir şey borçlu. Yaş dağılımıyla oldukça dengeli olan izleyiciler arasında dedelerden torunlara 3 kuşak mevcuttu. Herkes eğlendi coştu. Sonuçta sadece kanlı canlı hallerini görmenin zevki yanında Halford amcanın albüm kaydına yakın (aynısını beklemeyin adam 60'ına merdiven dayamış!) vokaliyle eşlik ettiği parçaları dinlemek bonus gibi birşeydi. Lakin diğer ülkelerdeki aynı playlisti çaldıkları gözden kaçmadı. Türk dinleyicilerinin ve benim de %yüz tatminle dinlediğimiz bir playlist değildi sonuçta. En azından Painkiller albümünün 2/3'ünü çalsalar da olurdu ;-))
Dönüşte ise genç metalci taifesine takılıp Beşiktaş'a yürümek ise apayrı bir dert oldu. İşin acıklı tarafı ise Reina'nın Sortie'nin önündeki buzağıcıkların yanından geçmek zorunda kalmamdı.
Grubu dinlemeye gelen turistlere
Babasının omzunda metalci işareti yapıp kafa sallayan 5 yaşlarındaki doğuştan metalci bıcırığa
Önümdetüm konseri, bazı şarkıların bitiminde alkış tutmak haricinde ellerini arkasında kitleyerek kıpırdamaksızın izleyen ve yelek gibi bir şey giyen hafif kilolu dayıya
Bi ara kalabalığa karışarak kafa sallamayı taklit etmeye çalışan fosforlu kıyafetiyle güvenlik kardeşimize
konseri izleyen gençlere, teyzelere dedelere
ve tabi ki Judas Priest'a teşekkürler.

Hypocrisy - Osculum Obscenum (1993)


Dark Funeral'ın vokallerini devam ettirdiği bu albüm öncekinden de daha güçlü, sert ve sofistike. Giriş parçası Pleasure Of Molestation ilk dikkati çekse de sonra hız biraz yavaşlamaya ve 4. şarkı Necronomicon'a kadar albüm monotanlaşmaya başlıyor. Asıl ilgimi Venom'un Black Metal ve özellikle Slayer'ın Black Magic yorumları uyandırdı. Özellikle bonus parçalarla 75 dakikayı bulan bu albümü beyin seven müzikten hoşlananlara tavsiye edebilirim. Bir kaç hoş parça da zaten 94 çıkışlı EPlerinde yer alıp sonradan albüme eklenmiş.
(6,0/10)

6 Temmuz 2008 Pazar

Klaxons - Myths of the Near Future (2007)


Geleceğin müziğini yaptığını iddia eden ve anlamsız şekilde (aslında biraz anlamlı da artık tür isimlendirmesi mevzusunda gelinen son noktada anlamsız) nu-rave olarak adlandırılan bir tarz aracılığıyla müziklerini icra eden, benim tarafımdan ise son yıllardaki trende bakarak basitçe dans-rock şeklinde tanımladığım grup, geçen sene iyi bir çıkış yapmıştı. Dinlediğim mükemmel It's Not Over Yet coverı ( ki aslı Grace adlı bir hanfendinin seslendirdiği disko parçası, onu da merak edip indiriverdim ve coverın nasıl başarılı olduğunu bir kez daha anladım) ve Golden Skans adlı parçalarının neticesinde albümlerini yutup sindirivermek farz olmuştu.
Üstüste binmiş en az iki vokal, aslında toplamda dört galiba, eşliğinde söylenen parçaların sözleri bana pek bir şey ifade edemedi, ya da vardır kendilerince bir anlamı. Üstelik vokallerin birinin gay tarzında bir tizliği sahip olması, yine tiz elektronik cızırdamalarla birleşince güvendiğiniz kişiler haricindekilere dinletmemeniz gereken ilk on grup içine sokuyor grubu. Belli başlı parçalar: Atlantis to Interzone, çılgın sirenlerle başlayan yırtıcı bir nakarata sahip elektronik disko "rave" parçası. Aynı zamanda diğer birkaç parça gibi gitarlarda Kutup maymunlarını tekrar etmişler. Golden Skans güzel kelimesiyle tanımlanabilecek vokal ağırlıklı aydınlık bir şarkı. Tamamiyle elektronik parçalardan biri ise ilk dinlediğimde oldukça şaşırtan , albümdeki favorilerimden Isle Of Her. Funky basları ve aksak söyleme tekniğiyle full eğlence sunan Forgotten Works'un ardından albümün ikinci büyük bombası Magick patlıyor! Ve geçen senenin en beğendim parçalarından hayat boyu başarı ödülü sunabileceğim It's Not Over Yet hemen akabinde, çıldırtan synthle yer alıyor. Diğer parçaların arasında da kötü yok.
Özgünlüğü büyük ölçüde yakalasa da kendi içinde zaman zaman tekrara düşen, gitar ve sert "rave" müziğine ağırlık verse ve gitar tonlarında Arctic Monkeys taklitliğini aşsa büyük ilerleme kaydedeceğini düşündüğüm grubun ülkemizde konseri için bekleyenler arasında yerimi sessizce alıyorum. İşte bu saydığım sebepler neticesinde de tek başına güçlü duran parçalar bir albümde toplanınca garip şekilde ters sinerji yaratıyorlar. Nihayetinde ikinci albümleriyle ya yükselecek ya da düşecek, yani sabit kalamayacak ama umutla baktığım bir grup.
(8,75/10)

Ahmet Ümit - Ninatta'nın Bileziği



Polisiye türünde Türkiye'nin önde gelen yazarı Ahmet Ümit, Hitit tarihinden esinlenerek epik bir yapıt üreterek beğenimize sunmuş. Hatta işi abartıp Hitit tabletlerindeki dili inceleyerek benzer bir dilbilgisi ve yazım stili geliştirmiş. İşte bu dil, yüzlerce yıl öncesinden yasak bir aşkın mağduru olarak bize seslenen Ninatta'nın dramını anlatırken zayıf noktalardan birini oluşturmakta. Diğer yandan da okumayı kolaylaştıran , vurguyu arttırıcı epik bir havanın oluşmasını sağlıyor.
Konusu dediğim gibi yasak bir aşk ve yarattığı felaketler neticesinde tanrılar tarafından lanetlenen bir çiftin hikayesini Hitit tarihinin bir dönemi ve özellikle Kadeş savaşı ışığında aktarılmasına dayanıyor. Olay örgüsü klasik romanlardaki gelişim noktalarını takip etmiyor. Ek olarak da ilüstrasyonlar göze çarpmakta. İşin özü çok da beklentilerinizi yüksek tutmamanız gereken öykü tadında bir yapıt.
"...Krallar hep yanlış, hep eksik anlatır. Krallar kılıçlarının gölgesi halkın üzerinden eksilmesin ister. Krallar şöyle düşünür: Nasıl olur da tahtta daha çok kalırız. Nasıl olur da daha çok ülkeyi istila ederiz. En iyisi, en adili bile böyle düşünür. Çünkü böyle düşünmezse kral olamaz..."

Down - III: Over the Under (2007)



Pantera, Phil Anselmo filan, bunları geçersek şunu söylemem lazım ilkin. The Stormu dinlerken pastel ama farklı renkler aklıma gelirken türdaşı Down'da paslı bir kahverengiden başka bir şey göremiyorum. Belki de New Orleans'ın daha çamurlu sularından gelmeler bilmem artık. Daha modern, daha salaş bir sound.
Kayıt çok iyi değil ve kayıtta bir şey varki halihazırda birbirine benzer parçalara ek olarak albüme kolay ısınmanızı engelleyen bir şeyler oluşturuyor. 8-10 kez dinleyip melodilere eşlik edebiliyorsunuz ezbere amma bir kaç sefer daha dinlediğinizde eh yeter artık sıktı diyebiliyorsunuz. Bazı parçalardaki blues enteresanlıkları, vokal oyunları da bir yere kadar dinletiyor. Ama dinlerken Metallica ve hatta Nevermore tınıları duymak da ilginç doğrusu.
Vokal ise olabildiğince duygusal, gereğinde hırçın ve azimli. Lirikler sembolerle yüklü olsa da bazen olabildiğince samimi, uyuşturucu ile mücadele (I will fight...you say you want a revolution?I will fight...and carry that weight ) ya da Pantera'daki sorunları ( Fallen leaves From the same family tree Wind blows halves Regret is all thats left...all thats left ) gibi.
Hoşlanış dizilimine göre Never Try, Beneath The Tides, Three Suns And One Star, On March The Saints albümün favori parçalarımı oluştururken, albümün lokomotif moskova parçası ve son aylarda dinlediğim en iyi parçalardan biri NOTHING IN RETURN. Metal müzikte nağme olayını unutmuşuz zaman içinde. Yavaştan başlayıp darbeyi indirirken nakaratı kafamıza hipnotik bir kazıma işlemi neticesinde yankılatan bir parça.
Özellikle abartıldığını düşündüğüm (belki de southern-sludge tarzı şeyler Amerika'nın Anadolu Rock'ı gibi birşeydir) ama dinlemesi gayet keyifli, biraz da emek uğraş isteyen bir albüm.
"Never try...You either do it or don't waste your time"
"And when we walk away there will be no coming home"
(7,75/10)

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Hypocrisy - Penetralia (1992)



Tavanarasının tozlu sandukalarından çıkan ve nedense ülkemizde seveni fazla olmayan grubumuz karşınızda! Hypocrisy. Oldukça enerjik parçalar, hayvani bir vokal ve vokalin önde tutulduğu bir kayıt, karanlık kötücül bir atmosfer ve yer yer gitar soloları ve ciyaklamaları. Özgün yanlarını oluşturan bu parametreler dışında aslında elimizde klasik çizgiye yakın bir death albümü var. Progresif filan olmasa da ilk parçadan itibaren dikkatinizi açık tutacak öğeler albüm boyunca sıralanmış . Bir de davuldaki kayıt tonu bazen eğlenceli derecede komikleşiyor.
God Is A.. , Left To Rot , Burn By The Cross, To Escape Is To Die gibi parçalarla albümün ikinci yarısı belki de tekrarlayan sürükleyen riflere dayalı olduğu için daha hoş olmuş. Ama albümün kral parçası PENETRALIA, melodik ve atmosferik introsu, vahşi vokali ve thrash altyapısı ile mükemmel !
Die! diye her parçada bağırmaktan hoşlanan grubumuz oldukça güzel bir iş çıkarsa da bu, death metal ile aramdaki Berlin duvarına atılan büyük bir darbeden öteye gidemiyor.
Take the throne!!
(6,5 /10)