30 Mayıs 2017 Salı

Count Basie - At Newport (1957)

Big band jazz diye tabir edilen eğlenceli orkestral caz ekolünden güpgüzel güMgüzel bir canlı kayıt. Karmaşa harala gürelenin içinde kaybolmadan ayırtedilebilecek melodilerle dolu albümde müzisyenlerin bağırışlarını çığırışlarını duyarak bu pozitif enerjinin bir parçası olmamak mümkün değil. Böyle ustaca kaydedilmiş bir eserin sevilmeyecek bir yanı da yok. Hem de eski usul cazdan hoşlanmasanız bile bu başka bir şey cağnım. Tavsiyem belli, dinlemesi pişmanlık yaratmayacak bir kayıt olduğunun altına imzamı atarım.

8,0+/10

28 Mayıs 2017 Pazar

Thomas Mann - Venedik'te Ölüm

Orta yaşlarını geçirmiş bir yazar, Venedik tatili sırasında rastgeldiği onbeş yaşında bir erkek çocuğunun güzelliği ve münasip davranışları karşısında zaten düşünegeldiği sanat ve sanatçı kavramlarını sembolik bir sorguya tutar. Ama görünen o ki vesile olunan ilhamın ötesinde filizlenen şey platonik bir aşktır. Kitabın ismi zaten spoiler içerdiği için gizlemeye gerek yok. Salgın bir hastalığın kol gezdiği şehrin arka sokaklarında ve kanallarında gezinip hem sevdiğini takip eden hem de düşüncelere dalan yazar erdem dolu ve saygın yaşamını içinde patlayan coşkuya kurban etmektedir. Ta ki kendi içinde yaşadığı bu macera kimsenin haberi olmadan bir plaj kıyısında sonlanana dek. Yeter ki gördüğü son görüntü dalgaların ardı sıra yürüyerek kalbini çalmış, aklını çelmiş olan genç olsun.
Bu kısa roman için bir kaç farklı okuma gerçekleştirebilir. Ama kendimizi kandırmayalım, pedofili gibi netameli bir konu, sanat üzerine alegorik bir anlatımın aracı olarak seçilmemiş burada, olsa olsa tam tersi olabilir. Yine de kitap; hayatı simgeleyen gençlik ile zekayı,deneyimi simgeleyen yetişkinliğin karşılaştırılması, yaşı geçkin yazarın estetik ve güzelliğe tanıklık uğruna ölümü kucaklaması (başına gelecek olasılığı elbette biliyordu) gibi , günümüzde değerlendirildiği şekilde ahlaka ve hümanizme aykırı yönelimin ötesinde okuyucuya düşünecek şeyler vaat ediyor. Boğucu bir atmosferin ve döneme özgü romanlarda gördüğümüz benmerkezci, didaktik, kuru anlatımın (Kürk Mantolu Madonna'da da rastladığım ve belki de romantizmden kaynaklı, tarif etmekte zorluk çektiğim bir tarz) hakim olduğu eser, sadece fikirleri ile değil imgeleri ile de akılda kalıcı sahneler sunabiliyor. Böylesine kısır bir kurgu bu yüzden sinemaya oldukça erken dönemlerde uyarlanabilmiş olmalı.

..sevenin sevilenden daha tanrısal olduğu çünkü tanrının sevilende değil,sevende bulunduğu..
7,5

Bombino - Agadez (2011)

Tuareg blues'un genç müzisyenlerinden Bombino'nun bu çalışması türün ve coğrafyanın havasını dinleyiciye ulaştırmada diğer emsalleri gibi oldukça başarılı. Ancak burada daha yalın bir düzenleme ile karşı karşıyayız. Şarkıların aşırı derecede melodilerle bezeli olmasına rağmen kurulum olarak bazıları birbirine yakın. Sadece gitar ve vokal kaydından ibaret değil, diğer enstrümanlar da kalabalık yapmamak şartıyla destekte bulunuyor. Tercih edilen bu yönelim de benim sevdiğim coşkulu, korolu örneklerin sayısının azlığı ile sonuçlanıyor. Yine de inşası ile dokuz dakikalık Iyat Adounia Ayasahen ve temposuyla Kammou Taliat gibi şarkılar beni mest etmeyi başardı. Renkli sololar parçaları zenginleştirse de söyleme tekniğinde böyle motomot otomat bir dizgelemeyi hissediyorsunuz. Bana göre kusurlar içermekle beraber diğer çalışmalarına kulak vereceğim bir arkadaş Bombino.

7,25/10

26 Mayıs 2017 Cuma

RETRO: Isengard - Vinterskugge (1994) Comp

Black metal'in efsanevi isimlerinden Darkthrone üyesi Fenriz'in bu projesi ilk albüm olarak 89 yılından beri kaydettiği demoların toplamasından ibaret. Bu kadar erken döneme ait olunca her ne kadar black metal türü içinde, çok da rahat bir şekilde etiketleniverse de birbirinden ilginç etkilenimleri de sergilemesi kaçınılmaz oluyor. Folk ve viking metal, hard rock, pimpis death bir dereceye kadar, diğer derece de synth ambiyans ki beklenmedik seviyede iyi örnekler sunuyor. Hatta post punk cenahından Joy Divison duydum desem, ya kulağımda bir sorun var ya da abartmayı seviyorum. Neyse, elbette farklı demolar sözkonusuysa prodüksiyon anlamında da çok tutarlı ve temiz bir sound beklememek lazım. Bununla birlikte gerçekten ama gerçekten enteresan bir dinleti sunduğu kesin. Storm of Evil ve Naglfar ilk dinleyişte mesteden parçalar olsa da albümün özellikle sözsüz ambiyans kısımları da oldukça iyi.  Kült işleri sevenlere gelsin.

7,75-/10

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Mastodon - Emperor of Sand (2017)

Grup kendi geçmişindeki işlerle karşılaştırıldığı için bu albümüyle acımasızca eleştirilse de bence, bir radyo metal terimini kesinlikle hak etmiyor. Hangi radyo bu şarkıları çalacakmış, söyleyin de dinleyeyim. Yalnız şu da bir gerçek ki ilginçliklerle bezeli progresif metalden gittikçe uzaklaşıyorlar. Şarkılar basitleştirilmiş bir yapı takip ediyor. Felan, ben bu grubu bu kaybettiği özelliğine tav olup da mı dinlemeye başladım ki ne? Show Yourself ve Precious Stones basit olduğu kadar albümün bomba şarkıları aynı zamanda. Kayıt müzisyenlerin tüm deneyimini duyabilmemizin imkanını da veriyor; riff ardına riff, tatlı sololar, değişken vokal performansı, farklı etkilenimler (Andromeda'da Nevermore desem). Bununla birlikte ısınamadığınız, verse'ünü sıkıcı bulduğunuz parçalar da mevcut. Gitarın sesi biraz derinlerde mikslenmiş. Ayrıca diğer albümlerinden alışık olduğumuz epik fevkaladenin fevki bir parçanın yerini son parça Jaguar God tam anlamıyla dolduramıyor. Neyse, yerdim mi övdüm mü kaydı belli değil ama Sezar'ın hakkını bizzatihi kendisine verdim sanırım.

7,75/10

23 Mayıs 2017 Salı

Mouse Guard (David Petersen)

Bir sürü maceradan oluşan çizgi seri, insanların dahil edilmediği alternatif bir ortaçağ döneminde zor koşullarda ve yırtıcı tehdidi altında kasaba ve köylerinde yaşamaya çalışan fareleri konu alan ve farklı hikayelerden oluşan bir ana senaryoyu takip ediyor. Bu yerleşimler arasında güvenliği sağlayan Mouse Guard ise şövalye benzeri bir kurum olarak serinin odak noktasını oluşturuyor. Çizgiler şirin olmasına şirin de sonuçta fare olmaları gerçeği, benim nezdimde bir yere kadar tahammül edilebilir kılıyor. Yoksa okuması kadar seyri de oldukça keyifli. 6 sayıdan oluşan ilk cilt Fall 1152 (Sonbahar) adını taşımakta. Bu ilk macera Muhafızların (öyle diyelim) kendi içinde nasıl ihanete uğradığının öyküsü. İçlerinden biri muhafızların sadece yolların değil tüm toprakların efendisi olması gerektiğini düşünerek kendi kalelerini kuşatır. İhanet bertaraf edilse de çetin kış koşullarına hazırlıksız yakalanmalarının koşulları oluşmuştur artık. Dolayısıyla yine 6 sayıdan oluşan Winter 1152 (Kış) ismindeki macera ile devam ederiz. İlk ciltteki kahramanlar erzak temini için diğer kasabalara elçi olarak gönderilir. Bir baykuşla sonra terkedilmiş gelincik kentinde yarasalarla döğüşürler. Efsanevi tek tabanca kahraman Kara Balta ile daha bir haşır neşir oluruz. Kalede ise yine bir hıyanet bir zehirleme öyküsü sürer gider. Kara Balta rolündeki faremiz ölünce genç olan bir diğerine silahı devreder ve efsane devam eder. Baharın gelişiyle birlikte Spring 1153'ün okuma sırası da gelmiştir. Toprak canlanır, fareler günlük yaşamlarına geri döner. Uyanan yırtıcılara karşı amansız mücadele de yeniden başlar. Ayı gibi gücü yetmedikleri ise yiyeceklerle beslenir ki gözleri doysun. Genel atmosferi anlatan tek ciltlik bir öykü. Çizimler daha bir çarpıcı. Black Axe sürdüğü 6 sayı boyunca Kara Balta efsanesini anlatmakta. Bu hikayelerin öncesinde kaybolan baltanın nasıl Celawane'in eline geçtiğini; yaptığı denizaşırı yolculuk ardından vardığı adada gelinciklerle anlaşarak ölüm kalım bağlılık gibi irdelenen başlıklarla birlikte öğrenme imkanı buluyoruz. Bence en sıkı kurgu bu ciltte. Legend of Guard ise her biri 4 sayıdan oluşan 3 cilt etrafında bir handa farelerin hikaye anlatma yarışına katılarak borçlarını sıfırlamaya çalışmalarını konu alıyor. Aslında konu aldığı şey minik minik hikayeler. Üstelik her bir hikaye farklı çizer ve öykücü tarafından ele alınıyor. Zaman zaman gerçeküstücüsü bir çizgiden aşırı realizme değişen seçeneklerle en çok ilgi çeken, iyi veya kötü, maceralar bu serinin içinde toplaşmış olmalı. Üç tane de hem Mouse Guard'ın hem de yayınevinin diğer çizgi romanlarından örnekler içeren tanıtım koleksiyonlarını okuma imkanı buldum. Diğer hikayeler fazla ilgimi çekmedi, hem konu hem de de çizgi olarak çocuksuluk hakimdi. Belki de hedef kitlesiyle doğru orantılıdır ki bilemeyeceğim artık.

7,5

21 Mayıs 2017 Pazar

The Away Days - Dreamed at Dawn (2017)

Grup bu ilk uzunçaları ile kulvarını daha bir netleştiriyor. Hayallere dalan indie pop. Yine de şarkıların çoğunu ortak bir soundun altında belirgin melodilerle bezemesini biliyorlar. Vokalin hüzünlü tonu ile birlikte başarılı parça düzenlemeleri tam da yansıtmak istedikleri atmosferi dinleyiciye hissettirmeyi başarıyor. Şahsen biraz daha temposu yüksek yada iz bırakan bir sertlikte bir şeyleri tercih ederdim. Belirledikleri yol üzerinde sağlam adımlarla ilerleyen, ülkemizdeki kültürel birikimin getirdiği sınırlara sığamayan grubun halihazırda özellikle İngiltere müzik camiasında övgülerle karşılanıyorken, müzikteki en zor şey olan istikrarlı çalışmalarına destek atmanın, ne bileyim konserine gitmenin, albümünü almanın, eşe dosta anlatmanın bir zararı olmaz kanısındayım. Benim değerlendirmem ise biraz türün benim üzerimde bıraktığı genel izlenimden kaynaklı.

7,0/10

Clark - Clark (2014)

Bir şeyler yemek istemiyorum, kalabalıkta daralıyorum (bugün taksim'de Türkçe konuşan tek kişi bendim galiba), ağlamaklıyım Alien:Covenant izlerken bile, insanlardan kendimi soyutladım, garip garip ama kesinlikle senaryolu bilimkurgu gerilim kabuslarım nüksetmeye başladı, yine de geri kalan vaktimi uyuyarak geçirmek istiyorum. Nasıl bizim site havuz sezonunu açtıysa ben de depresyon sezonuma hoşgeldin diyorum. Yine tek başıma atlatacağıma dair kendime güvenim tam. Clark, IDM türünün önde gelen isimlerinden biriymiş. Industrial Death Metal? Inteligent Death Metal? Inteligent Dance Metal? Tamam şimdi buldum, hemen onun adı gelir: Intelligent Dance Musikisi. Çok zeki biri olmadığım için, aslında öyle olduğuma inanıyorum da ya yanlışsa diye hiç ölçtürmedim, belki de dans müziğinin bu deneme yanılmacı alt-türüne çok ısınamadım. Albümün başlangıcında bir kaç ilginçlik olsa da sıralı dinlemeler sonucu etkisini büyük ölçüde benim nezdimde yitiriyor. Aklımda bir tek sonlardaki uzaysı ambiyansı yansıtan parçalar kalıyor ki onlar da albümün genel havasına ters. Güzel bir niteliği kaydın, dans ve ritim özelliklerini unutmaması. Albümün kapağı da iyi. Aslında endüstriyel tınılarda karanlık bir atmosfer yaratmada oldukça güçlü bir potansiyel gösteriyorken biraz dağınıklığa kurban gittiğini söyleyebiliriz. Bazı şarkıların bu tarzda remiksleri yapılsa ve şarkıların kurgusu konusunda biraz daha üzerine düşünülse,  tek odaklılıktan kurtarılıp süreleri uzatılsa örneğin, tadından yenmez.

6,75-/10

19 Mayıs 2017 Cuma

Wood of Desolation - Torn Beyond Reason (2011)

Benim bildiğim depresif black metalin yüzü toprağa dönük olur. Mezarlıklarda esen rüzgarın hışırtısı duyulur, nemli toprak kokar, dar dehlizlerde sürünüyormuşcasına boğuluyor gibi hissedersiniz felan. Bu yapıtta ise yüzümüz göğe bakıyor. Elbette İstanbul'un şu aralar özlediği günlük güneşlik bir gök değil, kapalı ve gri bulutlarla dolu bir gökyüzü. Bu haliyle biraz da nostaljik etkisi eksik metalik Alcest'i anımsatmıyor değil. Bol tremololu gitar harmonileri pek güzel albümde, vokaller fazlasıyla çığırtkan. Yine de kendine özgü ferahlığı, kendine özgü güzel diye bile tanımlanabilecek bir estetikle buluşturmayı etkilemiyor bu durum. Yalnız şarkıları birbirinden ayırmanın imkanı yok. Albüm başladığı gibi tek bir parçadan oluşuyormuşcasına bitiveriyor. Bir de bateri ilgimi çekti, performansıyla değil ama zilleriyle vesair yaptığı yerinde müdahalelerin grubun atmosferine katkıda bulunması ile. Uzun lafın sünnetlisi, blackgaze sularına yakınlaşan tam da yaza uygun bir dinleme sunan atmosferik melankolik bir black metal ise aradığınız dosdoğru bir yerdesiniz.

7,50+/10

18 Mayıs 2017 Perşembe

Tame Impala - Currents (2015)

İndie kafalarca övüp övüp bitirilemeyen gruba bir kulak vermenin vakti gelmişti. İyi ki de öyle yapmışım. Orjinallik (inadına orijinal değil, orijinal ne ya kahrolsun dil teröristleri) desen sende, güzel vokal sende, beklenmedik ritimler sende. Muhteşem bir şekilde albüm başlıyor ve maalesef ortalarda biraz tökezliyor. Yine de muhteşem New Person, Same Old Mistakes ile güzelcene sonlanmasını biliyor. Saykedelik indie pop kulvarında seyreden ve sırtını bir hayli synth'e dayayan bu yapıtın öncesinde yayınladığı iki albümünde rock havasının daha baskın olduğunu öğrenmemle merakım daha da bir uyanıyor. Kesinlikle dinleme listeme almam şart. Aldım bile. Üstelik yatak odasında dinlemek için de birebir. Bu arada Chris Cornell'in vefatını öğrendim. Gerçekten üzüldüm ve şaşırdım.

7,75/10

17 Mayıs 2017 Çarşamba

MOBB - The MOBB (2016) EP

Yüzümüzü yine Kore'ye döndük. IKON grubundan Bobby ve Winner grubundan Mino namındaki genç rapperlerın bu ortak çalışması sadece dört parçadan oluşuyor. Şarkıların ikisi Hit Me ve Full House'u birlikte terennüm ederlerken hit parça Hit Me'de KUSH namındaki biriyle de işbirliği yapmaktan geri durmuyorlar. Holup!, Bobby'nin Body ise Mino'nun solo çalışması olarak kayıtta yer alıyor. Bu şarkıların hepsi dijital ortamlarda tek tek de arzı endam ederken klipsiz bırakılmamışlar. Evet şarkıların hepsinin birbirinden ilginç videoları mevcut, youtube'da hazır ve de nazır. Holup! oldukça agresif, manik bir şarkı. Hit Me ise gayet eğlenceli parti modunda. Kıpır kıpır fışır fışır. Full House da diğerleri gibi oldukça hareketli, bastıra bastıra söylenen elektronik bazlı agresif bir rap şarkısı. Şarkıların hepsinin oldukça belirgin hook'ları, ritimleri kulağa çarpıyor. Ama en iyisi daha egzotik romantik ve erotik tatlar sunan ki klibi de öyle Body, bence. Diğerlerinden dinledikçe sıkılırsınız ama Body'den asla.

7,50/10

14 Mayıs 2017 Pazar

Kadıköy Underground Poetix #1 - Mürdüm #4 - Nepal #6 - Samsa #5 - Şebeke #2

6.45'in yayınladığı UP'nin atababası Kadıköy Underground Poetix'in ilk sayısı internette dolaşıyor. Sol tarafta yer verdiğim kapağın doğruluğundan bu ilk sayının basım tarihinin 1995 olup olmadığı kadar emin değilim. Yayınevini biliyorsanız Beat ve yeraltı edebiyatına ne kadar düşkün olduklarını da biliyorsunuzdur. İlk sayı da her ne kadar 260 sayfa gibi bir hacme sahip olsa da fanzin ruhunu yansıtan ve biraz da derleme tarzında hazırlanmasıyla ilgi çekiyor. Dolayısıyla Richard Brautigan, W S Burroughs ve oğlu, Bukowski, Voznesensky, İlhan Berk, A D Winans, J Kerouac, A Ginsberg, James Abercrombie, Ed Sanders, Lawrence Ferlinghetti, Artaud, Ralph Waldo Emerson, Stan Brakhage, Jonas Mekas, Ece Ayhan, Jean Genet gibi isimlerin biyografileriyle, eserleriyle ve esin kaynağı olarak dergide yer almaları şaşırtıcı olmamalı. Diğer bir deyişle edebiyatçılar dergi sayfalarına hakim olmakla birlikte sinema ve toplumsal alanlara da damga vuran isimler unutulmamış.
Ayrıca Sanrısal Ayinlerde Kullanılacak Yoga Meditasyon Teknikleri namındaki broşür ve Hacker Manifestosu ve Hakim Bey'in Kalıcı Otonom Bölgeler broşürü, Doğal Çiftçilik bildirileri gibi alternatif açılımlar da zengin bir okuma sunmakta. Ama belki de içeriğiyle, biçimiyle en çok hoşuma giden Garip Hareketi ve Beat Kuşağı makalesi oldu.

Aç bir serçe olsaydım eğer,
Konmazdım sizin pencerenize.
Karınca olsaydım eğer ben,
Geçmezdim sizin geçtiğiniz yoldan.
Siz gassal olsaydınız eğer,
Elbette sizden sonra ölürdüm.
Eğer ben bir ağaç olsaydım,
Sizin bağınızda yeşermezdim.
Fakat büyük bir taş olsaydım,
Yolunuzda boyulu boyunca yatardım.
***
Aşkı Arayan
Bir yanım Beveryli Hiils
Diğer yanım Hollywood
Arada aşkı arayan ben
Amerikaya komunizmi getirsem daha kolay
***
RUS - AMERİKAN ROMANSI

Hem benim ülkemde, hem senin ülkende
İnsan sabaha kadar uyur -- sırt sırta değilse.
Hem ay da bir tane, iki kat altın var
hem benim ülkemde, hem senin ülkende.
Hem fiyatı da aynı, hiçbir şeye değil, bedava
sana gündoğumu, bana günbatımı neyse.
Hem sabah olmadan serinlik pencerede
ne senin suçun, benim suçum ne de.
Hem sevgi var hem de acı vatan üzerine
senin uyduruk sözlerinde, benim uyduruk sözlerimde.
Keşke yarı yarıya azaltılsa sayısı budalaların
hem senin ülkende, hem benim ülkemde

Güzel dizaynı ve ağır içeriği ile şimdilik radarımda yer eden Mürdüm'ün dördüncü sayısı Asaf Halet Çelebi'nin Mansur ismindeki şiiriyle açılıyor ve Salkım Asyalı, Barbaros Çelik, Özgür Yılmaz, Ahmet Mahir, Murat Göktürk, Ali Halim Şişman, Serhat Şenel ve Emir Doğan tarafından devamı getiriliyor. Fazıl Nazari, Şerko Bekes ve Alejandra Pizarnik'ten çeviri şiirlere yer veriliyor.
Duvar isminde öykü, Cahiliye Devrinin Tüm Medenilerine isminde deneme, Masa'dan Mor Deniz'e Şairin Boy Vermesi isminde şiir analizi, Truffaut Truffaut'yu Anlatıyor, Tahran Notları'nın son bölümü ve Hayalet Oğuz'un şiirine yönelik yazılar da düzyazı bölümünü oluşturuyor. Adonis dosyası ise ilgiyi hakediyor.

Nazca çizgilerine asılı sinekkuşlarının gagasında
Dikenleri çiğnenmiş bir gökyüzü var
Gökyüzü her zaman mavi olmak zorunda değil
Yaldızlı mabedimiz turunç kırmızı alevler içinde
Yaldızları dökülünce pası kalıyor geriye
**
Boyunlarından öpelim çiçeklerimizi
***
yanılıyorsunuz
bu elimde tuttuğum kalbim değildir
..
ve küçüğüm bilemezsin
devam etmek bazen
çok zor devam etmek bazen
adım atmak şöyle kaldırıverip ayağı usulca

gel beni dinle
susun da beni dinleyin biraz
hiç kimse olmasın hiç kimsenin
aşkları olsun kurtaralım

herkese yerini bildirelim sade
sade haddini bildirelim herkesin

yoksa bakın olmuyor yani böyle görmüyor musunuz

Bir solukta kendini okutan fanzinde yine usta isimlerle genç nesil bir araya gelip şiirlerini yayınlamakta. Osman Konuk (kuşlara diplomasını/bir şey yerken ağzından kuşların hakkını düşürenler vermeli), Ahmet Güntan, Özgür Göreçki (yerde sigara izmaritleri vardır demek ki yaşanmışlık), Ergun Tavlan, Fatih Çünkioğlu (o sırada annem pencereye doğru iki adım attı. Sadece ben ve Alper'in duyacağı şekilde kendi kendine şöyle bir şey söyledi:Pencereye bak hele. Tam intiharlık), Özgür Ballı, Mihrap Aydın( ben suçluyum, sonusuzluğa/ gözlerimi kısarak bakmaktan), poetik metniyle Fatih Mutlu, çeviri şiirleriyle Ursula Le Guin ve Rose Milligan ve tabi çarpıcı öyküsüyle bugünün iklimi yansıtmada oldukça başarılı bir işe imza atan Mustafa Çevikdoğan bu sayıda yer alan isimler.

Samsa, beşinci sayının kapağına bahar öyküleri dosyasını taşısa da içeriği zayıf kalıyor. S.F. Abasıyanık, Kafka, Fevri ve Ayşe Durmuş'un eserlerinden ibaret dosya oldukça sınırlı. İnceleme yazıları daha ilgi çekici. Captain Fantastik ve Sıradan Adam Ove, Micahlengelo'nun İlk Günah ve Cennetten Kovuluş freskosunun Panofsky yöntemiyle çözümü, Dadaizm Manifestosu ve Türk Romanında 12 Eylül Darbesi gibi başlıklar bu kategoride yer buluyor. Sadece bir şiir yer almakta (Selah Özakın), Ayrıca dosya dışı bir öykü/deneme de mevcut. Pdf olarak okumak için güzel bir fırsat sunmuşlar. Tıklayınız Samsa.

İnternette bulduğum ve ikinci sayısı olduğunu zannettiğim fanzin modern çizgisiyle dikkat çekiyor. Anlayabildiğim kadarıyla istikrarı yakalayamamış yayınlardan biri ve bu durum üzücü. Şiirler genelde mahlaslarla yazılmakla beraber Şenol Erdoğan, Kaan Koç, Allen Ginsberg, Emre Varışlı gibi bilindik imzalara rastlamak mümkün. Çizimler, desenler, grafitiler, görsel şiir, ve fotoğraflara da sayfalarda sık sık yer verilmekte. Otostop ismindeki öykü hoş. Jack London ve bilimkurgu edebiyatındaki yeri üzerine makale keyifle okunuyor.

bir girit radyosu'nun hüzünlü gıcırtıları

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Angel Olsen - MY WOMAN (2016)

2014 tarihli bir önceki kaydını dinlemiştim Melek ablamızın. Folk ve rock arasında ilginç bir çizgi tutturduğundan bahsetmişim. Görülüyor ki tarzı daha bir oturmuş, bir miktar da duygusal harcından bir şey kaybetmeden sertleşmiş. Vokal aralığını duygu ifadesi açısından başarıyla kullanıyor, Melek abla. Kayıt prodüksiyon anlamında fazlasıyla temiz. Ancak vokalin o şiddette olmasa da Lana ile popüler olan nostaljik filtreli kaydedilmesini artık baydırıcı buluyorum. Yine de duygulara güçlü bir şekilde hitap etmede katkısı bulunmakta. Bir kaç epik şarkı var ki dramatik gidişat gitar soloyla birleşince pek leziz oluyor. Yalnız albümün öyle bir rengi var ki değişik tonlarda gri ve kahverengi olabilir örneğin, kendini belirgin bir ruh haliyle dinlemeyle kısıtlıyor. Diğer hallerde kaydın modunuzu değiştirecek güçte olmadığı ortaya çıkıyor, sallamayıp geçersiniz yane bi bu mudur dersiniz. Ayy neyse bebiş yeğenimim sabotajlarına bu kadar dayanabileceğim. Dişlerimi bileyip o tombiş yanaklara dalacamşimdi.

7,25-/10

12 Mayıs 2017 Cuma

Tchaikovsky - Nutcracker / Swan Lake (Alberto Lizzio, 1994)

Çaykovski'nin Fındıkkıran ve Kuğu Gölü baletlerini içeren bu çalışma benim de hiç duymadığım Alberto Lizzio yönetimindeki Londra Festival Orkestrası tarafından icra edilen bir performansı içeriyor ki bu orkestrayı da hiç duymadım. Çaykovski öyle bir besteci ki popülist demeyeyim de kitlenin ihtiyaçlarını hissedip onları memnun edecek şeyleri karşılamada pek hünerli. Tabi konu klasik müzik olunca hitap ettiği kitlenin minimum donanımı, günde 6-7 saat TV izleyen ortalama insanınkinden biraz farklı olacağı aşikar. Bu sebeple Çaykovski'nin yapıtlarını gerçekten seviyorum. Bu sebeple orkestra ya da kondüktörün de etkisi Çaykovski'nin dehasını bir noktaya kadar etkileyebilir. Ki bu spesifik örnekte hiç de fena iş çıkarmamışlar. Yine de anamın karnından hiç bir şeyi tam anlamıyla beğenmeyen, huysuz biri olarak zıpladığım için bir kaç kelamım olacak. Orkestranın hacmi büyük salonları dolduran kalabalık bir müzisyen topluluğundan ziyade daha kısıtlı bir nüveye dayanıyor gibi. Enstrüman çeşitliliği yada ne bileyim performansta verimlilik pek şahane. Ancak ki barok Handel'in gösterişçiliğini sevmeyen biri olarak dahi, buradaki bestelerin icrasının biraz daha büyük, gürültülü olmasını tercih ederdim. Diğeri de pek ünlü sinema filmi Black Swan yüzünden içimde uyanan gerilim dolu beklenti. Kuğu Gölü bu manada beklediğimden daha, çok daha aydınlık. Besteler arasında sadece tempo değil referanslar, tema açısından bile kulağa farklı veriler çarpması ilginç. İspanyol havası bile var. Diğer deyişle çeşitlilik pek çeşitli olmuş yafu. Yine de ilginçtir hemen hemen her parça ve bölümü dinledikçe dejavu etkisi uyandıran bir tanıdıklık hissine kapılacaksınız ki hiç ilginç değil. Hem Fındıkkıran hem Kuğu Gölü popüler kültürün en aşina olduğu, sömürdüğü demek istemedim şimdi, yeniden yorumladığı, değiştirdiği, faydalandığı eserlerden biri. Aslında özellikle Kuğu Gölü'nü farklı kayıtlarda da dinlemek isterim.

8,25+/10

11 Mayıs 2017 Perşembe

Evertale - Of Dragons and Elves (2013)

Kağıt üzerinde her şey muhteşem duruyor. Orta dönem Blind Guardian tarzı epik ve konsept power metal, kendi renklerini de katmışlar. Slow şarkılar da var, süre olarak destansı şarkılar da var, hatta katman katman vokal koro eklenerek A Night At The Opera'yı hatırlatan bir şarkı bile mevcut. Prodüksiyon ki grup kendi başına kaydetmiş kulak şenlendirici türde. Evet büyük bir AMA var. Ama, şarkıların içine giremedim, aklımda hemen hemen hiç bir şey kalmadı, vokalin kendini zorlamasından ki belki de bu minvalde Sabaton'u bile şu an dinlesem hoşuma gitmeyecek, hazetmedim. Zaten büyük bir sır vermek gerekirse bunların abileri, BG'nin de büyük bir hayranı değilim, olsa olsa küçük bir hayranı olabilirim. Slow şarkılar, bazı intro ve geçişler, bir kaç riff ve gitar solo fena değil. Rastlantısal olduğunu hiç sanmıyorum. Grubun altyapısı aslına bakarsanız oldukça sağlam. Fakat bu çıkış albümlerinden sonra sessizliğe bürünmüşler. Sadece bana bütünüyle hitap etmedi. Ya da diğer bir deyişle bu kaydı ya acayip seveceksiniz ya da benim gibi eh deyip geçeceksiniz.

6,50/10

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Frank Schätzing - Sürü

Bir felaket senaryosundan daha güzel olan şey iki, üç, dört felaket senaryosunun aynı yapıt içinde olmasıdır sanırım. Tsunami, ıstakoz ve yengeçlerden gelen salgınlar, saldırıya uğrayan gemiler, değişen okyanus akıntıları, okyanus tabanından iklim değiştirecek metan gazı salınımı. Acaba hepsi de okyanuslardan kaynaklanan bu felaketlerin kaynağı ne olsa gerek? İşte bu roman ile bunun peşine düşüyoruz. Popüler gerilim tarzına bilim kurgu takviyesi bir noktaya kadar iş görüyor. Yine de öyle ahım şahım hoşuma gittiğini söyleyemeyeceğim, her ne kadar kitap piyasada oldukça ses getirse de. Bir kere emsallerinden ayrılma gayesiyle okuyucuyu şahsen beni, hiç de enterese etmeyen petrol endüstrisi, deniz keşifçiliği, biyoloji, şu, bu konuda oldukça teknik bilgileri karakterler aracılığıyla öğreten adam formunda iletme gayreti... O karakterler ki yazar ne kadar çabalarsa çabalasın ölmüş mü, kalmış mı, hiç umursayıp sempati gösteremeyeceğim kişiliklerle yaratılmış. İlk yüz sayfa zar zor geçildikten sonra itiraf etmek gerekirse  gizemin çözümü yönünde bilim insanlarıyla birlikte çıktığımız soluk soluğa hızlı tempodaki yolculuk sayesinde kendinizi sayfaları seri bir şekilde çevirir buluyorsunuz. Bağlandığı yer ise banal holivud senaryoların defalarca arzettiği düşüncesiz abd merkezci militarist bakış ile soğukkanlı ve temkinli bilim insanları arasındaki çatışma. Kabul etmek gerekir ki bu çatışma hiç olmadığı kadar şiddetli yüzünü gösteriyor. Hem de denizden gelen tehlikenin somutlaşarak insanlık için kader anının doğduğu anda. Yaklaşık sekiz yüz sayfa diyorum, emin misin diyorum, bak diyorum.

6/10

9 Mayıs 2017 Salı

RETRO: Satyricon - Rebel Extravaganza (1999)

Gruba karşı ilgimi kaybetmeme sebep olan albüm, işte karşınızda. Black metal'e endüstriyel tınıların sızmasına karşı bir itirazım yok. Ama özellikle müzikte baskın bir şekilde değer verdiğim vokaller banal bir seyir izliyorsa ve besteler de ancak anlık ilgi uyandırıcı enteresanlıklar içeriyorsa bir problem vardır. Bir şeyler deneniyor lakin sonuç vermiyor gibi. Moment of Clarity,  Havoc Vulture ve Supersonic Journey bu manada uyanık kalabilme ihtimalini daha çok barındıran parçalar. Şöyle genellemesine baktığımızda ise her kayıtta farklı sularda kulaç atma dışında gruba çok da bir şeyler, grubu geçtim dinleyiciye de, kattığını düşündüğüm bir kayıt değil. Sonraları takip eden yapıtları Volcano'yu da dinlemiştim. Hatırımda kaldığı kadarıyla daha derli toplu ve düz ama ezen bir albümdü. Artık bir ara ona da geri dönerim. Şimdilik Satyricon macerama ara veriyorum efendim.

6,75-/10

7 Mayıs 2017 Pazar

Georges Ifrah - Rakamların Evrensel Tarihi 2

Sümerler'de yazının icadıyla birlikte rakamların da simgelerden çiviyazısına transferini öğreniyoruz. Sümerlerde hakim olan 60'lı dizge üzerine yazarla birlikte teorilerin üzerinden geçiyoruz. Rakamların Sümer tarihi ve hala bir şekilde gizemli kalmış Sümer halkının kökeninden bağımsız düşünülemeyeceği gözler önüne seriliyor. Sayı keseleri ve taşlarından simgesel rakamların doğuşuna komşu ülke Elam üzerinden Sümerlerden farklı ama ilişkili gelişimine tanıklık ediyoruz. Etnoloji ve Antropoloji gibi alanları seven biri olarak gayet ihya oldum vallahi. Saymanlık tabletleri, erken dönem matematiği, kesirlerin gösterimi, hesaplama yöntemleri irdelendikten sonra Babil döneminde hem onlu hem altmışlı dizgenin farklı alanlarda da olsa aynı dönemlerde nasıl işlediğini görüyoruz. Sayılara ait simgesel gösterim yerini daha tanıdık olan basamaksal (birler-onlar-yüzler.. basamağı) ifadeye bırakırken sıfır tasarımına ihtiyaç duymasıyla zayıf yanını gösteriyor. Güzel pek güzel pek ala.

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Orhan Atasoy - 1980 - 2001 (2008, Comp)

2009'da hayata gözlerini yuman Orhan Atasoy'un müzik dolu geçmişini wikipedia'da okumak mümkün. Türkçesini açabildim vallahi, şaşkınım şu an. Bir çoğumuzun bildiği gibi efsanevi şarkı Gemiler'in bestecisi kendisi. Bu toplama kayıt ise Yanmışız adıyla çıkardığı tek stüdyo albümüne bir kaç şarkı eklenerek bir araya getirilmiş. Kulağa notalar ilk çarptığında absürt bir ruh haline girmek mümkün. Doksanlara kadar gölgesi düşen ve barlarda icra edilen seksenler Türkçe rock örneklerinin ki tarz olarak çok da etkileyici olmamakla beraber getirdiği nostaljik değer ile birlikte düşünüldüğünde ferahlatıcı bir dalga yarattığı söylenebilir. Gemiler'in yorumu tek anlamıyla mükemmel zaten. Besteci hız tutkusunu Motor Aşkı'nda gayet keyifli bir şekilde notalara döküyor. Tabi son şarkı Satırlara Sığmadın gitar soloyla yüklü taştan kalbimi titretecek güzellikte bir balad. Lakin bu güzel bestelerin albümün geneline etkisi kısıtlı kalmakta. Slow şarkılar bestelemekte ayrı bir üstad olduğu görülen ağbimizin ömrü keşke yetseydi de bu tarzda yeni yeni şarkılar dinleme olanağı bulsaydık.

6,75/10

4 Mayıs 2017 Perşembe

Lee Fields & The Expressions - My World (2009)

Charles Bradley'nin albümünü dinlemenin verdiği hazla eski usul soul müziğine Lee Fields ve orkestrası The Expressions'ın kaydıyla devam ediyorum. Ve ister istemez karşılaştırma yapar buluyor kendimi. Charles amcanın nasıl arzuyla iştahla duygu yoğunluğuyla şarkılarını söylediğini hatırlarsanız. Bu örnek de çok farklı değil. Ancak tonlama farkıyla önceki dinlediğim albümdeki vokal performansı öne geçiyor. Ayrıca bu albümde orkestranın vokalin heyecanına yeterince ayak uyduramadığı izlenimine kapılıyorum. Bunun dışında bestelerdeki motiften tutun melodiye o kadar şey ortak ki, ortak bir ataya öykündükleri çok açık. Aradaki ilişkiyi kavramak için yıllar öncesine, köklere bir yolculuk yapmak şart. Ama ne zaman, kim bilir?
Plastik olmayan sahici bir müziği arayanlara ilaç gibi gelecek albümdeki favori şarkım Ladies oldu bu arada.

7,75-/10

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Bob Dylan - Highway 61 Revisited (1965)

Bugünlerde Nobel ödülü dolayısıyla sıkça adı anılır olan ve ödüle karşı tutumuyla kafada soru işaretleri doğmasının müsebbibi ya habibi Bob Dylan'ın efsanevi albümlerinden biri. İşçinin köylünün yetimin fukaranı ipsizin sapsızın küçük insanların hikayesinin anlatıldığı, sound olarak da blues çeşnisinin folk ve rock ile harmanlandığı bir kayıt bu. Lafı geçmişken bluesy altyapıdaki kulak verilince daha bi farkına varılan incelikler pek ala, pek hoş, piyano ya da gitar kısacık soloya ya da harmoniye uğradığında içiniz eriyor. Şarkılar folk country türünün yinelemeci ölçüsünü çoğunlukla takip ediyor. Olağandır ki tüm dünyada halk şarkıları tekrar eden bölümlerle ilerler. Diğer yandan şarkıların hepsinin bir öykü aktardığını düşünürsek bu durum daha da normaldir, az normal gibi bir şey olabilir mi gibi soruları aklıma getirdim şimdi. Yine de insanlık her ne kadar evrensel değerlere sahip olsa da, söylediği şarkıları ve öykülerini anlayabiliriz ama benimsemek?, biraz hipster öykünmesi olur. Bob Dylan amerika'nın hikayesini anlatıyor, Aşık Veysel tamam bu biraz densiz bir karşılaştırma oldu, Neşet Ertaş ise bizimkini. Dolayısıyla çok da abartmamak lazım. Not 1. Son şarkıdaki akustik gitar ne güzel akıyor. Not 2. Bob Dylan'ın Like A Rolling Stones versiyonu sanırım en iyisi. Not 3. Albüme adını veren şarkıda Bugs Bunny çizgi dizilerinin hakkı yenmiş mazlum çakal karakterindeki gibi niye bir ses efekti var? Neden yani?

7,50+/10