31 Mayıs 2018 Perşembe

The Ruins of Beverast - Exuvia (2017)

Modern black metal çizgisini icra ederken dinleyiciyi her zaman şaşırtacak şeyler sunabilen gruplardan biri The Ruins of Beverast'ın arkasında eskilerden yine etkileyici bir grup olan Nagelfar'ın has adamı Alexander von Meilenwald duruyor. İsminde von olduğundan soylu bir aileden geldiğini düşünüyorum, olabilir yani neden olmasın. Bu son kaydı yutması zor ağır bir tat barındırmakta. Sadece black değil death ve doom metal çizgisi daha belirgin. Yer yer albüm kapağında görüleceği gibi şamanik unsurlar kullanılsa da müziğe dönem itibariyle de gotik, gregoryan bir hava hakim. Bir yanda Avrupa bir yanda Asya olunca bu uyumsuzluk albüm dinleyene 'çok' gelebilir. Bana geldi yani. Bariton bas notalarda kilise korosu gibi bir vokal kaydını nanaana diye davul eşliğinde bir amerikan yerlisi, şimdi kızılderili demek istemedim, şamanı  takip ediyorsa, diyeyim siz anlayın.

7,75-/10


30 Mayıs 2018 Çarşamba

Hüseyin Yurtdaş - İhsan

Sizin içinize huysuz ihtiyar bir teyze çöreklenmiş olabilir ama şimdi anlıyorum ki yıllardır koynumda bir İhsan barındırmışım ben. Kızgın, lafı gediğine koyan, aksi, insanlarla iletişim kuramayan tam bir ergen. Bu romanda İhsan nereden geliyor, niye tanımadığı insanların olduğu bir eve taşınıyor, neden yakın dövüş teknikleri çalışıyor, bunların cevabını bulamayacaksınız. Hikayede önemli yer tutmakla beraber kırılma noktası yaratan o meşum olayın arkaikliği pek içe sindirilir gibi değil. Sonrasında ise yine hikaye nerede sonlanacak, o da cevapsız kalacak. Edebi dille yazma hassasiyetini boşvermekle kalmayıp bununla dalgasını geçen böyle bir kitap anti kahraman olgusunu bile ters yüz ediyor. Kısacası light bir tarz ile felsefi gönderimlerde bulunan (özellikle karakter inşasında), ya da öyleymiş gibi görünüp okuyucuyla da kafa bulabilen bir metin bu. Bu kadar etkileyici bir eser olmasına rağmen tarif edemediğim bir 'başyapıt olma şansını kaçırmış' duygusu uyandırmıyor değil.

29 Mayıs 2018 Salı

Tinariwen - Amassakoul (2004)

Konser yada derleme kayıtlarını saymaz isek, yani stüdyo kayıtları arasında belki de en etkileyici Tuareg blues/rock çalışması bu olsa gerek. Aslında bu tanımlama da tam bir oryantalizm örneği. Desert rock yerine bu müziği yaratan halkın isimlerini batılıların en azından zikretmiş olmaları bile bir mucize. Nerden geldim buraya? Bu türe kendileri tishoumaren derlermiş, ondan dolayı. İcracı grubun da hikayesi ilginç. Ellerinde silah direnişçiyken mülteci kamplarına uzanan bir yolculuk ve nihayetinde müzikleri ile dünyaya isimlerini duyuruş. Ayrıca bir okuyun derim. Hiç bir şarkı zayıf değil ama belki de yarısına yakını daha da parlıyor. Biraz birbirine benzeme durumu mevcut. Ben tarz olarak Tamikrest'e benzettim.

8,75/10

27 Mayıs 2018 Pazar

Sarband - Music of the Emperors (1992)

Ortaçağ Avrupa musikisi ve yine o dönemlere denk gelen makam makam Klasik Türk musikisi. Türlerin uyuşamaması gibi bir durumla cebelleşiyorum. Kısacası bu fikri pek tutmadım. Ayrı ayrı hayatlarına devam etmeleri en makul çözüm olsa gerek. 1986 yılında Almanya'da kurulan grup kozmopolitan kadrosuyla da uyumlu olarak kültürlerarası bağlantının yollarını deniyor, müzik vasıtasıyla. Uzun soluklu bir proje olarak devamında çıkardığı diğer albümlerinde ne yaptıklarına dair merak uyandırmakta.

7,50+/10

25 Mayıs 2018 Cuma

Kontra #4 - #5 #tarih #43 Nepal #8 Marşandiz#14 Keşke #28 Cosmiczionzine #4 #5

Modern yada post-modern yada deneysel şiir ağırlıklı bu online dergi bu sayıdaki girizgahta şiirini eylem-şiir olarak niteliyor. Selcan Peksan (dokunmasız bir el yazsın bunu, dokunmasız bir el sigara tutsun), Fatma Nur Türk, Sevinç Çalhanoğlu, Aslı Serin, İsmail Aslan (düşmek dedim aralıksız düşmektir bütün gün/boyun düşer kol yanlara ve biri çıkar/bilmem kaçıncı kattan düşe, rüzgâr./öyle düştükçe ağırlaşır yerde hafifler/bakın size bir mesele anlatır gibi düşer/ve ölüm de bir sakinlik yaratır cümle biter/herkes anlatacağını anlatınca gibi...Anımsayacak güzel günler yoksa/anımsayacak güzel günler yoktur.), Cem Kurtuluş, Efe Murad , Emirhan Esenkova (Batı’nın ahlaksızlığını al/Doğunun tembelliğini), Sinan Özdemir, Selim Murtazaoğlu, Barış Özgür karşımıza çıkan isimler. Görsel şiirin, görselliğin, grafik düzenlemelerin olduğu sayıda ayrıca videolara da bağlantılar yer almakta. Ücretli öğretmen, sanırım, gözünden yazılanlar oldukça çarpıcı. Bir sayfaya da Cem Kurtuluş işe yapılan mini bir sohbet sığıştırılmış.
5. sayıdaki sunuş yazısından anladığımız kadarıyla bu yayının sorumluluğu Sinan Özdemir'in omuzlarında. Bu sayıda usta isim Ahmet Güntan'ın Parçalı Ham şiirlerinden bir örneği okumak mümkün. Çocukluğumdan beri/karşılaştığım her ışıkla girdiğim ilişkiden/bir gölge kaldı.. Sinan Özdemir ile Ömer Şişman birlikte uzunca neredeyse nehirleme diyalogla kaleme aldıkları çok bölümlü bir şiirle dergide yer alıyor. Hayatta telafi edemeyeceğimiz tek şey vardır:/15 yaşında evden kaçmamış olmak.
Diğer şairler: Aslı Serin, Emirhan Esenkova, Fatma Nur Türk, Efe Murad, Cem Kurtuluş, Liman Mehmetcihat, Rıdvan Gecü , Mehmet Karaca , Fırat Demir, Mete Ercis, Olcay Özmen (Bu bağlamda pantolonuma bulaşan vişne, çok da önemli değil aslında.). Modern şiirin öncülerinden Ezra Pound'un bir şiiri çevrilebildiği kadarıyla artık, sayfalarda yerini bulmuş. Ayrıca Farsça'dan tercüme edilen şiiriyle Yadollah Royaee ve Rus şair Kirill Medvedev'e de yer verilmiş. Tek sayfalık mini sohbetin konuğu ise Nazmi Cihan Beken.

Yatağın Dublörü (Mehmet Karaca)

anladım erken uyumayı
kalkıp daha erken utanmak için
yorgunsam zaten nedene gerek yok
sarılıp uyurum yastıka
ben yastıkı daha çok sarılmakta kullanırım
çünkü başından değil ellerinden uyanır insan
sen öyle san san saçlarımı taramadım
örgü yapamam erkeğim diye bağırdım
uyumadan dua ederim tam
yarın, sevmek, kız, beni derim
cümle kuramam heyecanlanırım allah
nasıl olsa anlayacaktır ben duymasam olur
anlarım aslında anladım yastıklar da
taraklar gibiymiş ama izler konusunda ayrılırmış
bunda yanak kalmış belli ki babamın
ceplerinde bırakacak başka bir şey yok
cümle kuramam aklımda tutamıyorum kadar
ne varsa borç verdim arkadaşlarıma tutum
hepsinin şimdi kumbarası var. kırmayınız
öyle berbat diyorum çokça resmi biraz dişlek
ayna bakmam sadece tahmin ederim
allah bilir. çirkinsem içime ateş edin
dışarıyı nasıl olsa iyileştirir takım elbise
diye giyebilirim ve ihtiyacım yok süse püse
öyle çok arkamda kalıyorum. zaten
arkasında kalmak için doğmuşum abimin
anlamı yok 43 numara rugan giysem.
daha birçok şey erir
daha erken uyanmak sabah ezanı kesin
bir kişiden fazla uyanmak için sinir hapları
korkmak insan oluşun kanıtı değil tehdididir
yardım, bana, nolur, biraz, allah
bilir köşeye sıkıştığım zaman aklıma gelir.
bu köşe: karanlık ve babasız olabilir bırak
gece uyanıp su içmeyi unutalı çok
oluyor yutkunmak ilkel. tükürük dayanak:
yere dayanmak için düşmeden.
başlamak için yaşamaya sanki mantar tabanca
sesi. kimin sıkacağı önemli değil
önem bir anda ortadan kalkabilir. pat.
bu patlayan horoz değil. dikkat.

dikkat
beni dışarıya dökün içeride kalamam
iç-dış değil onlar olduğumuz yerle ilgili
bir insan dışını savunamaz. hücum eder bakın
çalan saatleri özellikle duvara atmak gibi
attım. ben ne yapacaktım oysa su içmek için
kalkıyorum buraya kim koyuyor kalemi
değil birçok kez denedim mektup yazmayı
yazımı benden başka kimse anlamıyor dur
dururum. kapıyı rüzgâr da açar bu hiç
önemli değil yatak boşsa uyanmışımdır
kimse gitti demez gelecek der
komşular biraz da haber ajanslarıdır
babam sadece traş olurken verir demeç
anlatmaz zaten örneğin ben de hızlı çarpmam kapı
korkarım
örneğin bütün yemeklerle anlaştım
üzerime yağ damlatmam.
anlaştım allahla da
büyümedim ben, üzerime damladım.
bazı yerlerde olmaz sabah
bakın elleri ensede birleştirmektir o
bir pantolon yeter ispat etmeye uyandığını
giderim bakın kahvaltıda sucuk varsa
ekmek alır dönerim. döndüm bile diyemem
çünkü herkes bilir
bir insan ucundan koparılmaz
-günaydın. ekmeği uzat.

Çok takip etmesem de tarih dergisi saygı gösterdiğim bir geçmişe sahip dergilerden biri. Bu sayıda oldukça iddialı, yanıltıcı ve satışa odaklı bir kapakla ortaya çıkmış. Bir kere az çok arkeolojik haberleri takip ederim. 'Türk tarihi değişiyor, arkeolojik bulgular efsaneleri yalanlıyor:Ata yurdumuz Hazar Denizi'nin Doğusu!' gibi bir başlık ünlem ile değil soru işareti ile sonlanmalı. Sibirya'nın güneyi eski Türkler'in çıkış yeri tezinin bahsedildiği gibi somut delillerle kanıtlanmamış olmaması bunu desteklemez. Hakeza bu yeni iddia da İskitler ve Sakalar'ın farklı millet olduğu tezi ki kabul edilebilir ve bir kaç kabartma resminden öte fazla sağlam kaynaklara dayanmıyor. Güzel bir tez deyüp geçelim. Diğer yandan bu sayı Servetifünun dergisi üzerine gayet kaliteli bir yazı ve Haliç'ten Karadeniz'e uzanan yitik demiryolu hattıyla ilgili fotoğraflara ev sahipliği yapıyor. Ve daha nice ilginç makale...Yani kapakta yer bulan dosya konusunu görmezden gelseniz de dolu bir içerik.

Nepal'in elimdeki nüshası o kadar bozulmuş ki kapaktaki resmin şimdi farkına varabiliyorum. Osman Konuk (ağaçların telifini ödemeliyiz önce, kuğu tamircilerinin, tuz ustalarının...uzak,soğuk,karanlık bir ülkeye doğru baktım-böyle deme!/eldiven sevmez;atkısız çıkmasa, üşümese, ağlamasa), Ergun Tavlan,Fatih Mutlu, Mihrap Aydın (belki o mahallenin kabadayısı/başka bir mahallenin diş perisidir), Yavuz Türk (ey kovulmuş olan, artık bana yeni bir ülke inşa et!), İnanç Avadit, Harun Erçin, Fatih Çünkioğlu şiirleriyle  İbrahim Dervişoğlu müthiş öyküsüyle, Özgür Ballı Ozan Can Türkmen'in ilk şiir kitabını analiz ettiği yazısıyla fanzini şenlendirmekte.

İtiraf etmek gerekirse Marşandiz'in bu sayısının kapağını pek beğenmedim. 14. istasyon yolculuğunda 5 öykü (Emirhan Burak Aydın, Özgürcan Uzunyaşa, Bahri Vardarlılar, Ömer Can Saroğlu, Onur Selamet) ve 5 şiir (Fatih Kök /vücuda gelmek kavgaya bulaşmaktır artık/, Suhan Lalettayin, Tan Babür, Çağın Özbilgi, Can Küçükoğlu) yüküyle devam ediyor. Borçlar Hukuku en beğendiğim hikaye oldu. Biliyorsunuz derginin şiirleri pek bana hitap etmiyor. Yine de kelime ve cümle yapılarının bozulduğu, dil mecrasında maceraya açık, bozucu bir dille kendi ekolünü oluşturabilmiş bir çizgiyi devam ettirebilmeleri başarı hanelerine yazılabilir.


Keşke dergisini isminde kullanılan yazı tipi ve sade kapağı sebebiyle yani gayet şekilci nedenlerden ötürü beğeniyorum. 28. sayıya şiirleriyle Engin Hamamcı, İzzet Gökçe, Münir Ersan Tuna, Gökhan Kılıç (kar yağdı rüyaya/kesildi saç/kayboldu elek/söküldü perde/dağıldı tespih), Sena İnce ve Ziya Boz konuk oluyor. Sadece fikir değil dil ile de muhafazakarlığı temsil eden çizgiyi şiirde pek benimseyemiyorum. Derginin tercihleri de bu yönde. Öztürkçeciliğin eleştirildiği makale de bu minvalde tesadüf değil. Halbuki dilin dinamizmi düşünüldüğünde ne beyhude bir çaba. Yazarın tanrı rolüyle müdahil olduğu metinleri sevmemem de Anıl Bayram'ın neredeyse derginin yarısını kapsayan uzun öyküsünü pek bir fena yaralıyor, iyiydi halbuki.

Neden bu fanzine hiç bir yerde denk gelmediğimi sonunda anladım. Ücretsizmiş. Bulamayanlar için issuu'ya da koymuşlar sayılarını. Tabi ki biliyoruz ki sanallık basılı nüshanın yerini tutamaz. Neyse ki 4 ve 5. sayılar elime geçmiş durumda. Mitolojik, fantastik ve uzay temalı bir fanzin üstelik İslam öncesi Arap mitolojisine de değiniyorsa dikkat çekecektir elbet. 5. sayının kapağını ise Mısır tanrısı Anubis süslemekte. Dolayısıyla bu sayıda mumyalama ve eski Mısır mitolojisi büyük yer kaplamakla birlikte ilgili ilgisiz çizimler, bir kaç öykü ve şiir de kendine yer bulabilmiş. Yalnız Kaptan Orta Kapı namındaki öyküyü başka bir dergide okumuştum, dikkatimden kaçmadı. 4. sayı da Arap tanrı ve tanrıçaları ve mitoloji üzerine yazılar içermekle beraber belki de o kültürün derinliğinden kaynaklı içerik biraz cılız kalmış. Yine de unutturulan bir tarih ile ilgili ilginç şeyler öğrenmek gerçekten eğlenceli. Dizgi, editörlük gibi ince detaylarda biraz daha titiz bir çalışma, fark yaratacaktır kanısındayım.

24 Mayıs 2018 Perşembe

Spoon - A Series of Sneaks (1998)

Gitarın davulun sesinin sonraki çalışmalarına nazaran daha duyulur olduğu bu alternatif rock çalışması sergilediği tayfı geniş çeşitlilikle dikkat çekiyor. Evet üst tanım rock altında birleşse de indie, post punk, post brit pop (ben icat ettim bu türü galiba) hatta bir şarkıda grunge türüne uzanan bir çeşitlilik benim kafamı karıştırdı. Henüz soundun oturmadığına dalalet ediyor. Bir yandan birebir benzettim demiyorum ama Babyshambles yada Artic Monkeys gibi İngiliz gruplar ardı ardıya aklıma gelmedi değil dinlerken. 15 sene önce dinlesem o zamanın koşullarında çok daha hoşlanacağımı düşündüğüm çalışma çok daha fazlasını hak etse de benden bu kadarını koparabiliyor. Vokal çok iyi amma. Üç dört şarkı da kendi başına çok iyi. 2 Laffitte şarkısı, No You're Not gibi. Dediğim gibi bir albüm değerlendiriyorsam kendi içindeki konsept ve uyum daha önemli geliyor bana.

6,75+/10

22 Mayıs 2018 Salı

Gas - Narkopop (2017)

7. şarkıya ithafen: evimdeki banyonun havalandırma filtresini elektrik düğmesine bağlamışlar. Işığı açtıkça vırr vırr. Klozetteki taharet musluğu su kaçırıyor şıp şıp. Vırr vırr (şıp) vırr vırr (şıp) vırr vırr (şıp). Bu sinir edici ses kompozisyonu bile bu şarkıdan daha derindir. Ambiyans müzik türü hakkında ahkam kesecek kadar bilgi sahibi olmasam da önceki, yani tam 17 yıl önceki çalışmalarını oldukça beğendim için kendimde bazı şeyleri söyleyebilmek, bir kaç kelam laf etmek için hak buluyorum, efendim. 17 yıllık bekleyişin ardından oldukça renksiz, akıldan uçucu, hedeflediği atmosferi dahi tutturamayan bestelerle dolu albüm vasatın bir adım ötesinde. İki üç şarkı var ortalamanın gayet üzerinde, onların da etkisi inanılmaz uzunluğu sebebiyle kaydın, kaybolmakta. Çok beğeneni de var, beğenmeyeni de bu albümün. Risk almak yerine önceki kaydı Pop'u dinleyin.

6,0+/10

20 Mayıs 2018 Pazar

Jesu - Jesu (2004)

Aaah çok güzel, Sun Day, misal. Drone tekerrürlü post-rock shoegaze vokalli tam da albüm kapağını akla getiren bir atmosfere sahip post metal çalışması. Formül olarak dinlediğim kısa albümlerinden çok da farklı değil. Takdir edilmesi gereken şeylerden biri de  göndermede bulunduğu kulağa sıkıcı gelebilecek türleri yine de ilgi çekici bir düzlemde icraate düşürmesi. Ama bir yere kadar, bonus parçalı dinlediğim versiyon fazlasıyla uzun. Bu tarz bir kayıt fazla uzun olmamalı. Ekstrem müzikleri değerlendirmeyi parfümlerin test edilme sürecine benzetiyorum. Bu albümde başlangıçtan orta notalara geçiş biraz vakit alıyor. Üstelik her mevsimde dinlemeye müsait değil. Bununla birlikte bitiş notaları oldukça etkileyici. Man, Woman yada We All Faulter yada Friends Are Evil olduğu sürece bu da normal.

7,75/10

18 Mayıs 2018 Cuma

RETRO: Amorphis - Elegy (1996)

Önceki kaydını dinlerken söyledim mi bilmiyorum ancak deli riffler, özellikle oryantal tınılarda deli riffler patlatıyor grup. Saykedelik, progresif, folk, melodik death metal arka arkaya türler sıralanıyor. Sırıtmıyor gibi bu kaynaşım, bu birleşim. Bazen kulağa hafif kaçtığını düşünüyorum elbette. Önceki albümüne kıyasla bile. Ama şu anın gürültüye ve gürültülü prodüksiyonuyla boğulmuş, birbirinin benzeri bestelerle sadece kafa bulmaca etmece atmosfer yaratmayı hedefleyen metalik örneklerine göre en azından ben, bu kaydı dinlerken çölde vaha bulmuşcasına ferahlamış hissediyorum kendimi. My Kantele, Better Unborn, On Rich and Poor ilk aklıma üşüşenler.

8,25/10

16 Mayıs 2018 Çarşamba

Ne Obliviscaris - Urn (2017)

Valla bilmiyorum, diğer albümleri kadar etkilemese de hala sıkı bir çalışma bu. İlk albümlerinde heyecan yaratan grupların makus talihi belki bu, daha fazlasını istiyorsunuz hep. Farklı tempolarda pek çok bölümden oluşan progresif bir çalışma olmasına bağlı olarak ve isimlerinİn de tabi Ne Obliviscaris olmasına da, gayet keyifli anlarla karşılaşacağınız kesin. Eyrie yeahhh! Tutamadım kendimi. Hatta ilk kez grupla tanışacak kişiler de eminim pek beğenecektir. Lakin a) kemancı süper, kemanın metale yansıması pek bi âlâ, yalnız keman fazlasıyla rol çalmıyor mu? b) sözkonusu tonlarda kemana bu kadar bağlanma sonucunda birazcık ucundan drama fazla kaçmış olabilir mi? c) beste kurulumunda şaşırtıcı değişimler, ardı ardına sırlanan brütal ve sinekkaydı vokaller, keman pasajları, tempoda bir durulmalar bir kreşendolar, nedense bu bile insanı alıştırıyor.

7,75/10

15 Mayıs 2018 Salı

Erkan Oğur - Bir Ömürlük Misafir (1996)

Şu mevsimde şu ruh haliyle bu kadar yavaş tempolu, melodramatik ve ilahi tonlarında bir kayıt bana ağır geldi. Perdesiz gitarı ve halk müziğine getirdiği modern yorumuyla dikkatini çeken sanatçının ilk dönemlerine ait bu solo çalışmasına dair naçizane düşüncelerim bunlardır. Bilindik türkülerden neler var: Hey Onbeşli Onbeşli, İki Keklik Bir Yaylada, Neden Geldim İstanbul'a. zellikle 12 dakika süresiyle egzantrik mecralarda yol alan son parçaya da albümde yer vermeye gerek olmadığını düşünmekteyim.

6,25-/10

14 Mayıs 2018 Pazartesi

Star Trek :Next Generation (Uzay Yolu 5. Sezon) - Mr Robot (3. Sezon) - Black Miror (2. Sezon)

5. sezonu biraz yavan buldum diyecektim de başta Inner Light ismindeki  olmak üzere gerçekten ve hakikaten kral bölümler aklıma gelince demedim, diyemedim. Bu bölümde Pickard başka bir gerçeklikte başka birinin kimliğine bürünüyor, yıldızı sönen ve kuraklıkla cebelleşen bir dünyada. Aile çoluk çocuk ve en sonunda torun torbaya karışıyor. 6. sezonda da karşımıza çıkan flüt aracılığıyla soğuk ve yeri geldiğinde haşin kaptanımızın yüreğinin nasıl eridiğini görüyoruz.  Bu sezona ayrıca Spock da konuk oluyor. Bir de sadece tarihi metaforlarla iletişim kurabilen bir ırkla karşılaştıkları bölüm de iyiydi. Bununla birlikte androjen bir toplumda yasaklanmış cinsel kimliğe göre yaşamaya çalışan bir kadın ile kumandan Ryker'ı konu alan bölüm liberalliği ile bilinen dizinin ne anlatmak istediğine dair kafada soru işaretleri oluşturmuyor değil. Soruna tersten bir yaklaşımsa topluma ayak uydur diye de yorumlanabilecek bir öneri dahi söz konusu olabilir. Bu da daha diziyi daha fazla sorgulamama yol açıyor. Her ne kadar abd yurtseverliği ve önderliğiyle zedelense de orijinal seri kadrosu BM gibiydi: tam bir maço amerikan kaptan Kirk, o dönemdeki rolüyle iklerden siyah oyuncu Uhuru, Japon'u, Rus'u, İskoç'u ve tabiki Mr Spock. Bu seri de mühendisi saymazsak siyahlara biçilen rol çok az. Ne kadar android ve uzaylı katarsan kat kadroya, o beyazlık daha doğrusu gizlenen beyazlık er geç ortaya çıkıyor. Kültürlere saygı, çok kültürlülük gibi temalar da tutarlılıktan ziyade gösteriş gibi duruyor.

Mr Robot, ne diyebilirim ki; herkes mi psikopat olur ya Rabbim! Sezon bittiğinde, siyah kapşonlu, siyah kot, bot ve siyah kazakla işe gittim, ciddiyim. Kalbim bu diziyi kaldırmıyor. Yeni bir karakter var ki ayrı manyak, bakınız solda Mr. Robot'a hayat dersi vermekle meşgul.



Black Mirror'un ikinci sezonu 3 + 1 özel bölümden oluşmakta. Artık alıştığımızdan mıdır yoksa beni şahsen çok dürtememesinden mi bilinmez, o kadar etkilemedi. İlk bölüm hariç, ölen kocasının sanal ortamda biriktirdiği kayıtlarından oluşturulan hayaleti ile konuşarak travmayı atlatan kadıncağız tahmin edileceği gibi, belki de çok erken bu tahmini yapacaksınız, işi bir fersah öteye götürür. Yine de o kocası değildir ve bölüm sonunda görüleceği gibi yeri de bellidir. Spielberg'in duygusal AI filmi vardı Yapay Zeka. O kulvarda. 2. bölüm bir cezalandırma tekniği üzerine ve olanları izleyip telefonları ile kaydeden insanlar ve tv'de şov olarak gösterimi ve bunun her gün her Allah'ın günü tekrarı. 3. bölüm politik taşlama, teknolojik ve sanal gelişmelerin politikada yansımaları. Çok acayip bir şey değil. Sanal şarkıcılar albüm satmaya başladı Uzakdoğu'da. Sırf eğlence amaçlı seçimlere katılan maskotlu partiler de mevcut Avrupa'da, birleştirin işte. Özel bölüm ise yılbaşı temalı şirin mi şirin, yok yafu hiç öyle değil. Yalnızlık gibi bir derdiniz varsa depreştirecek.

12 Mayıs 2018 Cumartesi

Panopticon - Roads to the North (2014)

En ekstrem satanik black metalciyi dahi kışkırtmayacak derecede türün sınırlarını zorlayan gayet yaratıcı bir çalışma bu. Üstelik tek kişilik grup seri şekilde üstüste albümler yayınlayabiliyor. Bir kere atmosferik black kısmını olabildiğince sıkılıkta ve sertlikte icra ediyor. Uzun ve epik bestelerle kendini ifade ediyor değerli sanatçı kardeşimiz. Ancak işin ilginç kısmını söylemedim henüz. Amerikan folk musikisi. Bluegrass da denilen bonjo ve kemanların eğlencesi eksik olmayan ritimleri. Hatta sözsüz bir şarkı tümüyle bu enstrümanlarla ve gitar tabi, icra edilmekte ki hopidik temposuyla herhangi bir Abd güneyi folk müziği kompilasyonunda yer alması daha uygun düşer. Yine nasıl oluyorsa, daha doğrusu yapıyorsa bunu black metal ile uyumlu hale getirebiliyor değerli kardeşimiz. Aklım almadı. Ayrıca post rock, shoegaze, akustik folk gibi bilumum etkilerle yine belirtiyorum tür dışına çıkmadan çeşitlilik sağlanmış durumda. Velhasılıkelam amerikalılar black metalde kendi egemenliğini kurmaya başlamışlar diyeceğim de bayağı ilerlemişler. Bir de Long Road III diyorum, mis.

8,0+/10

10 Mayıs 2018 Perşembe

Shinee - 1 of 1 (2016)

Kore'nin büyük gruplarından Shinee'nin popülaritesi ortalığı aran yeni gruplar yüzünden azalsa da son zamanlarda asıl trajik bir haberle gündeme geldiler. Grup üyelerinden Jonghyun'un intiharı. Kırılgan bir kimliğe sahip olduğu anlaşılan bu genç adamın hayatına kendi elleriyle son vermesi oldukça üzücü. Gelelim albüme. Çift sidilik versiyonunu dinlediğim kaydı seçmemin sebebi oldukça hoş bir nakarata ve videoya sahip Tell Me What To Do. Diğer ilginç bir enstantantane de 1 of 1 namındaki şarkının grup elemanlarından Taemin'in sansasyonel şarkısı Move'u hatırlatan vokal harmonilere sahip olması. Genel olarak kaydın soundu biraz poplaştırılmış seksen sonu, doksanlar r&b'si tarzında. İngilizce olsaydı dinler miydim, bilemiyorum. Ama bu haliyle hayli dinlenesi, keyif verici, pozitif ruh hali pompalayan chill out bir bahar albümü kimliğinde. Agresif elektronik ataklarına boğulmuş türün örnekleri arasında farklılığıyla göze çarpıyor.

7,25+/10

8 Mayıs 2018 Salı

Cogito - Gilles Deleuze

Sunuş'ta ortadan başlamanın erdemlerinden bahsedilince duyduğum korkuyu çok şükür İlke Karadağ, Hakan Yücefer ve Can Batukan'ın bilale anlatır gibi temel kavramları anlatmalarıyla bir ölçüde aştım.
Aptallık, hata yapmaktan farklı olarak bir ayırt edememe durumuna, önemliyi önemsizden, ilginç ve tekil olanı sıradan olandan ayırt edememeye dayanır.
Akışlar niçin, Bergson'un deyimiyle bir şeyi 'kendi varlığı içinde kavramak' söz konusu olduğunda katı ve durağan olana göre öncelikli olsun?..Örneğin bir insanı belli belirsiz bir biçimde, arada bir göze çarpan bir tavrına yada mimiğine göre değil de süreklilik kazanmış, sağlam, kemikleşmiş özelliklerine, huylarına göre değerlendirmez miyiz? Deleuze'e göre henüz belirlenmemiş halde bulunan akışlar bize şeyin gerçek yani dinamik haldeki bir imgesini vermeye daha yatkındırlar çünkü ondaki imkanlara işaret ederler.
Ev inşa etmeyi Deleuzecü bir çerçevede, tekilliği içinde, bir oluş olarak da kavramak mümkün: herhangi bir evin inşası olarak değil, şu belli evin, şu belli yer ve zamanda, şu belli kişiler tarafından inşası...Tekil koordinatlara sahip, tekil akışlar tarafından katedilen bir süreç olarak inşa...Oluş olarak inşa, tekilliği içinde inşa Aristoteles'te olduğu gibi önceden belli bir genel potansiyele (ev olma potansiyeline) değil, ucu açık bir olanaklar alanına, benzemezlik payını daima koruyan bir virtüeller bulutuna karşılık geliyor artık. Oluş devam ettikçe sadece gücül olandan edimsele doğru ilerlemiyoruz, aynı zamanda bu potansiyeller alanı da farklanıyor, çeşitleniyor, bazı potansiyeller sönümlenmeye, yeni potansiyeller ortaya çıkmaya başlıyor. Deleuze her edimsel nesnenin yada şey durumunun bir virtüellik bulutunca kuşatıldığını söylüyor. Oluş virtüel olanın virtüelliği içinde açığa çıkması oluyor. Oluş, virtüelin edimselleşmesi değil, virtüelin virtüel olarak açığa çıkması. Aristoteles'e göre hareket yoksunluktan tamamlanmaya doğru ilerliyor, ev olmayandan edimsel eve. Deleuze'e göre ise oluş bir karşıttan bir karşıta değil, farktan farka doğru ilerliyor. Tekilliği içinde inşa-edilebilir malzeme bir olanaklar alanına karşılık geliyor ve bu alan hem kendi içinde farklanıyor, hem de edimselleştikçe farklılaşıyor. İnşası biten ev olanaklar alanındaki bazı olanakların edimselleşmesinden, diğer olanakların bastırılmasından ibaret. Edimselleşme sadece tamamlanma değil aynı zamanda seçme, kısıtlama, bastırma, üzerini örtme.
Yukarıdaki alıntılarla Akış, Oluş, Virtüellik, Edimselleşme, Fark gibi temel kavramlara değinilmekle beraber makaleler daha spesifik ve bahsi az geçen konulara odaklanmış durumda. Ortadan başlamak ile kastedilen bu. Bir kaç makale başlığı yol gösterici olacaktır: Deleuze ve Aptallık; Gille Deleuze, Fark ve Bilim; Demokratik-Oluş; Arzu ve Etik; E.Grosz, j. Butler:Farklı Felsefeler, Farklı Kuir Kuramlar; 68'in Yansıması Olarak Anti-Ödipus gibi. Ama ayrıca bahsi geçirilmesi gereken benim açımdan Foucault ile arasındaki kopuşu konu alan yazı olsa gerek.
Foucault, direnme noktalarının da iktidar ilişkileri tarafından düzenlenmiş toplumsal alana ait olduğunu ve öyle yada böyle bu ilişkilerden kaçan bir şeyler olduğunu söyler. Hatırlarsak, doğrudan devletin tahakküm aygıtlarından türemeyen ama üretici bir güçtür, iktidar. Deleuze ise iktidarın topluma nüfuz eden eden değişim hareketlerinin istikrarını sağlamakla beraber yeni bir şey ortaya koymadığı kanısındadır. Deleuze'e göre toplum katı bir iktidar mimarisinden çok iktidar dolaşıklıklarının bir arada tutarak baskıladığı çeşitli hareketlerin birbirinin içine geçtiği bir alandır. Bu noktada Deleuze direnme noktaları için farklı bir düzlem alanını düşünür. Ayrıca iki düşünür felsefe ve filozofun görevleri konusunda da anlaşamamaktadır.

7 Mayıs 2018 Pazartesi

Tangents - Stateless (2016)

Enteresan bir çalışma bu, diğer bir deyişle benim basit zihnimin idrak edemeyeceği bir çalışma. Glitch cinsinden elektronik etki bırakan caz gibi tanımlayabilirim. Şöyle bir şey var ki bu yanelimi pek sevmiyorum, elektronikada bile. Modern klasik çizgiye yaklaştığı dışarlıklı bir sounda sahip  Along the Forest Floor bu cihette daha hoşuma gitti, enstrümanlarıyla ve atmosferiyle birlikte.

6,50/10

5 Mayıs 2018 Cumartesi

Pink Floyd - More (1969)

More ismindeki sanırım deneysel bir filmin müziklerini kotarmış grup. Kuş cıvıltıları ile birlikte doğal bir giriş yapılıyor, akustik gitar ve yumuşak vokalle ferahlatıcı  bir girizgah bu. Kısa süre içinde de şizofrenik bir hale bürünüyoruz. Çünkü bu dingin ve etnik saykedelik müziğin yanısıra alışık olmadığımız sertlikte vokal tekniğiyle bayağı bayağı cızır cazır bir rock müziğine, daha doğrusu bir buna bir ötekine maruz kalıyoruz. Bunun adı manik depresiftir, dostlar. Dolayısıyla görsellik acaba ne sunuyor diye merak uyandırıyor, belki de aradaki bağlantıyı kuracak şifreler orada yatmakta? Aslında albümde bu karışıklığı yaratan şey altyapı olarak temeldeki farkılıklar. Blues, progresif, folk ve ambiyans tabanı üzerinde birbirinden bağımsız şekilde yükseliyor şarkılar. Yine de keyifli bir kayıt olduğu şüphe götürmez bir gerçek.

6,75+/10

Hugh Howey - Wool 2: Vardiya

İlk Silo'yu okumayanlar için bu kitabı okumak çok mana ifade etmeyecektir. Öncelikli bunu söyleyeyim. Hatırlarsak, eğer insanlar yer altına inşa edilmiş bir siloda, sınıfsal farklarla örülü, disiplin ve kurallara bağlı bir toplumda nükleer bir savaş sonrasında sadece kendilerinin hayatta kaldığına inanarak yaşıyorlardı. Bu ciltte tüm siloları gözeten, hayatta kalıp kalmayacaklarına dahi karar veren 1 nolu silo'ya ve siloların inşa edildiği dünyanın son günlerine dönüyoruz. Eveleyip gevelemeden tak diyerekten söylemek zorundayım: bu kitabı beğenemedim, okuyup bitirmek günlerimi aldı. Her ne kadar yukarıda bir cümleye sığdırdığım konu kulağa ilgi çekici gelse de okuyucuyu şaşırtmaktan uzak bir çalışma olmuş. Donald ve Troy'un benzerliği daha ilk başlarda farkına varılıyor. Romanın sonda ilk kitapla örtüşeceği de aşikar. Eski bilim kurgu romanlarında sıkça bahsettiğim bir ana soru olur. İnsan nedir, insanı ne insan yapar gibi günümüzde kulağa klişe gelse de bir ve ya bir kaç soru ve tema  etrafında kurgunun ilerlediğini görürüz. Buradaki ne? Terbiyemi bozmadan söylersem "politikacılar pisliktir" ? Eeee? Bence tempo ve olayların sıralanışı da sıkıcıydı. Halbuki yazarın kalemi o kadar zayıf değil. Solo'nu öyküsünde bunu görebilmekteyiz. Belki de artık hiç bir şeyin şaşırtmadığı çeşitliliklere tanık olduğumuz bir çağda yaşıyoruz.

3 Mayıs 2018 Perşembe

Loreena McKennitt - Parallel Dreams (1989)

İrlandalı şarkıcının bu albümüyle artık yetkinleştiğini söylemek mümkün. Kendi tarzını bulmuş, kontrolü üst seviyede ve hatta new age'den dahi uzaklaşıp Kelt musikisinde emin adımlarla ilerlemekte. Gel gör ki tempo yavaş, heyecan uyandırmaktan uzak ve benim beğenilerime göre, evet söyleyeceğim bunu, sıkıcı... Güzel ve atmosferik bir arkafon müziği olmanın ötesine geçemiyor.

6,50+/10

2 Mayıs 2018 Çarşamba

Witchcraft - Witchcraft (2004)

Çok tatlı riffleri olan geleneksel doom metal, biraz da sayke etkili. Bayağı bayağı eskilere gidiyorsunuz. Black Sabbath'a kadar. Ancak metal tarafı biraz hafife kaçmış gibi. Retro furyasını başa çeken gruplardan biri. Dolayısıyla yeni soundların peşindeyseniz, benim gibi, sizi ihya edecek olsa bile daha, daha, daha diye içinizde kıpraşan canavarı pek doyuramayacak.

7,75

1 Mayıs 2018 Salı

RETRO: Amorphis - Black Winter Day (1994, EP)

4 parçadan oluşan bu kısa albümü ben pek anlamadım. Black Winter Day gibi ağır bir topa piyano ağırlıklı bir enstrümantal ve  doom sularında gezinen yavaş tempolu iki brütal şarkı eşlik etmekte. Başladığı gibi bitiyor. Ne olduğunu ne bittiğini bu süresiyle anlamak zor. Neredeyse değerlendirme dışı bir noktada konumlanmakta.

6,50/10