31 Ocak 2018 Çarşamba

Fall Out Boy - Save Rock and Roll (2013)

Albüm kapağından esinlenerek safça derin bir şeyler bekledim. Ama Twenty One Pilots yada Imagine Dragons gibi grupların günümüz müzik piyasasında rock diye tanımlanmasının birdenbire ortaya çıkmadığının kanıtlarını buldum. İki elin avuç içlerinin buluşup alkışla ritim tutmasının çok da ötesine geçmiyor gitar, örneğin. Kısaca albümün ismiyle dalga geçercesine kaydettikleri bu şey rock felan değil. Bu önyargıları aştıktan sonra ise kabul etmek gerekirse oldukça eğlenceli bir pop kaydı bu. Hem senfonik kabaremsi ABBAesque pop, sevilmeyecek gibi değil. Çok kurcalayıp derinlik felan aramayın, misal bir kaç şarkı harmonisinde K-pop mu dinlemişler bile dedim kendi kendime. Vokalin kimi zaman çığırıştığı anlardaki iticiliğine de alıştıktan sonra bir problem yok yani benim açımdan. PAX AM namındaki bonus sidisi ise grubun pop punk köklerini gösteren enteresan ve gelenek olduğu üzere kısa örneklerle dolu. Hani istesek bak böyle de şeyler yaparız ama paranın gözü kör olsun, geçindirecek evimiz, semirtecek sevgülülerimiz var deyolar.

7,0/10

30 Ocak 2018 Salı

Winner - Exit:E (2016,EP)

Kore pop'undan devam ediyoruz. Bu kısa albüm ki 80 ila 100 TL'ye kitapçıklar kartpostallarla satılıyormuş, pehh, 5 şarkıdan oluşuyor. Daha ilk şarkıda duyduğumuz Big Bang etkisi aynı yoğunlukta sürmüyor. (Ama hiç de bitmiyor) Retro keyboard ve gitar gibi ilginçlikler barındırsa da nakaratı felan, çok iç açıcı değil. Takip eden şarkı Sentimental ise hoş klibiyle birlikte bu kaydı dinleme sebebim. Bu şarkının da altyapısı ilginçlikler barındırıyor. Hareketli yapısı elektronik müziğe kurban edilmemiş. Tarifi zor ama eğlenceli olduğu kesin. Ilık sulandırılmış pop rock tınısı Immature'da da devam etmekte. Elbette rap bölümleri unutulmamış. Nakaratı önceki şarkıdan bile daha eğlenceli. Ki K-pop dinlemeye başlamamın sebebi sadece ama sadece hoş ama boş eğlenceli ve biraz da kaçık melodileri. Ciddi bir şey beklemiyorum. Sonraki şarkı piyano eşliğinde temiz bir vokalle ilerleyen bir slow. Beklediğim kadar melodi yoksunu olmaması sanırım iyi bir şey. Hatta hiç de fena değil. Akustik gitar ile açılan ve yumuşak vokallerle ilerleyen son şarkı ilgi çekici bir yana sahip. Vokal harmonileri hmm dedirtip kaş kaldırtabiliyor. Bu arada daha önce single'ını dinlediğim Mino da bu grubun üyesiymiş. Genel olarak türün diğer gruplarında olduğu gibi benzerlikleri pek az olan parçaları biraraya getiren bir çalışma bu. Zaten grup da tarz olarak ani dönüşler yapabiliyor ki geçen seneki teklikleri tropik pop gibi bir şeydi. Eh bu da her ne kadar şarkıların üretiminde kendi katkıları da olsa sonuçta samimiyetsizliğe ve piyasanın kurallarına teslimiyete dair bir kanının oluşmasına sebebiyet vermekte. Hiç olmazsa hipster gürültülü EDM yapmamışlar deyip geçelim.

7,25-/10

26 Ocak 2018 Cuma

Legend of the Galactic Heroes (71-95. Bölüm) - Star Trek: Next Generation (3. Sezon) - Black Mirror (1. Sezon)

Çizgi dizi sarsılmaya devam ediyor. Dünya tarikatı'nın komplolarına koca koca adamların bu kadar saflıkla yenik düşmesini aklım almıyor. Wenli'nin düşüşü ardından Reunthal'ın büyük Kayzer'e isyanı, Kayzer'in karakter olarak gittikçe sığlaşması vesair, ufak ufak anlamsız şeyler birikince takip etme isteği bile buhar oluyor, uçuveriyor. İnatçıyım, bitecek dedim mi bitecek.

Uzay Yolu'nun üçüncü sezonuna dair aklımda pek bir şey kalmadı. Çünkü çok aralıklarla izleyebildim. Kötü bölümler de vardı (Picard'ın Borg olması misal arghh) iyisi de, hatırımda kaldığı kadarıyla Kendini tekrar eden senaryolar can sıkmaya başlasa da dönemine göre görüntü kalitesi gayet şık. Özellikle zorla tatile çıkartılan Picard'ın thriller sürükleyiciliğindeki blümü aklımda kalanlardan. Mümkün olduğunca saf bilimkurgunun da dışına çıkıp diğer disiplinlerle iletişime geçtiği bölümler sıklaşsa güzel olur. Atılgan'ın koridorlarını görmek de bir yere kadar. Ayrıca değişik değişik uzaylılar ve onların toplumsal yapıları da çok gözardı ediliyor maalesef.

Black Mirror'ı izlemeye sonunda nail oldum. İlk sezon dediğime bakmayın, üç bölüm var. İnsan psikolojisi ve bilimkurgu felan filan, yazan çizen çok oldu. İlk bölüm benim için fiyasko olsa da sonrakiler çok iyiydi. İlk bölümde kraliyet ailesinden sevilen bir prensi kaçıran manyak bir tip, İngiliz başbakanından canlı yayında bir domuzu şeyetmesini istemesi ve bunun hem başbakanın karısıyla hem de toplumda yansımalarını konu alıyor. İkinci bölüm iyiydi bak, yer altında insanlar sürekli pedal çevirip enerji üreterek sanal puanlar toplar, kilolular eğlence konusu olur. Birikmiş puanını sevdiği kızın şarkı yarışmasına katılması için harcayan esas oğlan, kıza canlı yayında porno yıldızı olma teklifinin götürülmesi ve hatta kızın da bunu kabul etmesiyle yıkılır. Sebat eder, yine puan biriktirerek bu yetenek yarışmasına katılır ve  elindeki kırık camı boğazına dayayıp ne biçim düzen ulan bu diye tirad çeker. Fakat bu tiradı sevilince kendisi de her hafta bu tarz tirad çektiği bir programın yıldızı olarak orman manzaralı üst katlardan bir yer edinir. Şahane. 3. bölümü hatırlayamadım, internetten bir ipucu alayım. Hmm evet bu da sarsıcıydı. Gözlere bir aparat takılıyor. Artık gözünüzün gördüğü tüm anıları kaydedebiliyorsunuz ve tv'ye yansıtıp izleyebiliyorsunuz. Bir aldatma hikayesi, ifşa, skandal, dizboyu, bu da fena.

25 Ocak 2018 Perşembe

Brahms - Symphonie No. 3; Tragische Ouvertüre; Schicksalslied (1990)

Abbado şefliğinde ünlü Berlin Filarmoni Orkestrası tarafından kaydedilen bu çalışma 3 eser içeriyor. İlki Trajik Uvertür. İnternette kolayca bulunacağı gibi tekrar etmek gerekirse aynı yıl yazdığı neşeli Akademik Festival Uvertür'üne zıt olsun diye ağlatan modda yazmıştır bu besteyi. Yaylılarla dramatik hissiyatı geçirse de, efendime söyleyeyim çalkantılı bir ruh hali sergilese de, o kadar da ağlatan, sızlatan, depresif bir çalışma olduğunu söylemek güç. Belki döneminde öyleydi. Hatta ortalarda bir durulsa da parça bitime doğru bir şeyler oluyor, yaylılar kılınca, üflemeliler gürze dönüşüyor. Bu haliyle dinleyiciye istediği karmaşayı yansıtmış görünüyor. İkinci parça ise bir koro tarafından seslendirilen Kader Şarkısı. Brahms'ın en başarılı koro bestesi olarak belirtilen bu çalışma romantizmin baskın özelliklerini göstermekte. Ağır uykulu bir tempo izleyen parça Hölderlin'in şiirinden bestelenmiş. Adagio formunda açıldığı için başlangıcın böyle olması doğal. İkinci kısmında kesik kesik yaylıların müdahalesi vokallerle birlikte huzursuzluğu artırıyor. Bitişi de başladığı gibi oluyor. 3 nolu senfoni özellikle hüzünlü 3. bölümü Poco Allegretto ile tanınıyor biliniyor olsa gerek. Renkli, hareketli ve dolu bir girizgaha sahip, beste. İlk bölümde kıvrak yaylılar özellikle hoş. Andante formundaki ikinci bölümde melodinin kendini tekrarı çok açık. Usturuplu düzenli bir seyir izliyor. Kapanış net ve temiz bir şekilde akılda kalıcı melodiler sunmakta.

7,50/10

24 Ocak 2018 Çarşamba

Pablo Neruda - Kara Ada Şiirleri

5 defterden oluşan bu kitap Sait Maden'in çevirisiyle okuyucuya ulaşıyor. Farklı kitapevlerinden yeni baskıları da mevcut olan bu kitap çocukluktan itibaren geniş bir dönemi kapsamakta.
i) Yağmurun Doğduğu Yer: Şili'nin güney ormanlarında geçen kimsesiz, ürkek bir çocukluk. Evrenin büyük gizleri  karşısında yaşanan ilk şaşkınlık
ii Labirentte Ay: Şiirin uyanışı, ilk aşklar, dış dünyanın kavranmaya başlanması
iii) Acımasız Ateş: Şiiri bir siyasal eylem aracı olmaya yönelten İspanya iç savaşının anıları
iv) Kök Avcısı: Bir kaynaklara dönüş serüveni, doğadan sağlanan dersler, görgüler
v) Eleştirici Sonat: Günlük uğraşılar, sevinçler, düşkırıklıkları üstüne bir söyleşi
Çevirmenin yukarıdaki şekilde özetlediği bu bölümler sayesinde şairin sadece politik ile sınırlanmadığını aynı zamanda, denizlerin, dalganın, tuzun, usul usul akan ırmakların, yanardağların, aydınlığın, uğuldayan ormanın da şairi olduğu gerçeği ile karşılaşıyoruz. Son günlerde ölümünün hiç de doğal yöntemlerle olmadığı Pinochet rejiminin zehirlediğinin kanıtlandığına dair şeyler okuyoruz.

Bu arada Ursula K. LeGuin'in de hayatını kaybettiğini öğrendim. Birer birer gidiyorlar, sıra bize gelene dek..


Anısını saklamıyorum
görünümün, zamanın,
yüzleri, biçimleri,
hiçbir şeyi incecik tozdan başka,
yazın etek kuyruğunu
ve mezarlığı
ki götürdüler beni oraya
kabirler arasında göreyim diye
annemin uykusunu.
Ve bir kez bile görmediğimden
yüzünü
ölüler arasından seslendim ona, görebilmek için,
ama başka gömülüler gibi
bilmedi, işitmedi, karşılık vermedi,
kalakaldı öylece, oğlu olmadan yanında,
gölgeler arasında
yabanıl ve çekingen.
Ben oradanım işte, o toprağı sarsılan
Parral’danım,
bir toprak ki üzümle,
doğmuş üzümle yüklüdür
ölü annemden.

**
...
çalkantısına kapılmıştım suların, o sular ki
ilerlerdi tepeler arasından, ayırarak
yalnız benim için bu ıssızlıkları
yalnız benim için bu saf yolu,
yalnız benim için evreni

Irmakların esrikliği,
kokulu, kara kürklü kıyılar,
ansızın çıkan taşlar, yanık ağaçlar
ve ıssız ve dolgun toprak.
Oğluyum ben o ırmakların
ama yaşamım
yeryüzünde koşmakla geçti.
aynı ırmaklar boyunca
aynı köpüğe doğru
ve denizi o günlerin
devrilince yaralı bir kule gibi
ve çılgın bir öfkeyle doğrulunca diken diken
çıktım köklerimden,
daha genişledi yurdum,
ağacın birliği kırıldı:
ormanların zindanı
yeşil bir kapı açtı da
gitti oradan dalga ve gümbürtüsü
ve yaşamım yayıldı
bir deniz çarpmasıyla, enginde.

**
Yalnızım
doğduğum ormanlarda,
derin
ve karanlık Araucania'da.
Kesiyor kanatlar
makaslarla sessizliği,
düşüyor bir damla
ağır ve soğuk, tıpkı
bir at nalı gibi.
Orman uğuldayıp susuyor:
susuyor ben dinleyince,
uğulduyor ben uyuyunca,
gömüyorum
yorgun ayaklarımı
birikintisine
eski çiçeklerin, kalıntısına
kuşların, yaprakların ve meyvelerin,
kör, umutsuz,
parlayıncaya değin bir nokta:
bir ev.

**
acı da evet, acı da ekmeğidir insanın

**
gene de bu acılar sylüyor bana varolduğumu
**
Doğruluyorum bunu!
Ben
oradaydım,
evet, ben oradaydım
ve acı çektim ve korudum
tanıklığımı
anımsamasa da
hiç kimse
ben
anımsatanım işte
dünyada tek bir göz kalmasa bile
bakıp duracağım ben
ve kanları işte şurada
yazılı kalacak,
sevgileri aynı ateş olacak şurada,
ne demek unutmak, baylar bayanlar, yok çyle şey,
şu yaralı ağzımdan
ağızları şarkıya devam edecek!
***
Uzaktan dönüyordum
yola çıkmak üzere,
yeniden yola çıkmak üzere,
ve böylece anladım ölmek olduğunu gitmenin;
yola çıkmaktır bu ve kalır her şey:
ölmektir bu ve çiçeklenmiş
Ada'dır,
ölmektir bu ve her şey eşdeğmemiş kalır:
yaseminler,
..
***
şarkım büyüyordu sularla aynı zamanda
**
gene de bir denizden ötekine var yaşam
**

LANETLİ KIRAL

Koca orman öyle yaş döker ki
çürüyüp gitmiştir toprak.
Anasıdır donuzlan böceklerinin ve kaplanın o.
Anasıdır uyuyan tanrının da.
Uyur ya tanrı
uykusu olduğundan değildir,
ayakları taştır da ondan.
Orman ağlıyordu bütün yapraklarıyla,
kara gözkapaklarıyla.
Kaplan su içmeye indi mi
Dudağında kan vardı
ve gözyaşlarıyla doluydu belkemiği.
Kayıp giden bir kalyon gibi
indi iguana gözyaşları üstünde
ve düşen damlalarla
çoğaldı ametistleri.
Sarı, mor, al uçuşlu bir kuş
devirdi göğün dallara bıraktığı
asılı yükü.

Orman yiyiverdi bunu.

Kendi ağaçlarını, sarmaşıkların
ve köklerin düşlerini,
yaban güvercinin kalıntısını
öldürüldükten sonra,
giysilerini yılanın,
yaprak yığıntısının o çılgınca kulelerini,
kaplumbağaların yavuz gagasını
büsbütün yedi orman.
Usul usul yüzyıllara
dönüşen dakikaları
yararsız dalların tozunu,
yakıcı günleri,
parsların fosforundan başka
ışığı olmayan kapkara geceleri
orman
yedi
bütün bütüne.

Aydınlık,
ölüm,
su,
güneş,
yıldırım,
kaçan şeyler,
yanan
ve ölen böcekler, eriyip
ufak, yaldızlı yaşamlarında,
kızgın yaz ve çıtırdayan
kızıl meyvelerle dolu sepeti,
saçlarıyla
zaman,
her şey, her şey düşen besindi
epeski, yemyeşil ağzına
yiyip bitirici ormanın.

Kıral, mızrağıyla geldiği zaman.
**

Geçip gideceğim gideceğiz
diyor su
ve gerçek şakırdıyor taşlarda,
akışı yayılıp uzaklaşıyor,
çılgın otlar yükseliyor
kıyıda,
geçip gideceğim, gideceğiz
diyor gece gündüze,
ay yıla,
zaman
doğruluğu zorla aşılıyor tanıklığına
kazananların da kaybedenlerin de,
ama ağaç yorulmadan büyüyor
ve ağaç ölüyor ve başka bir tohum
koşuyor yaşama ve her şey sürüp gidiyor.

**

Beklemeyin şu halde geri gelmemi.

Ben aydınlığa varıp dönenlerden değilim.
**
o kadar
Bir Mayıs'ı öven şiir okudum ki
bundan böyle yazarsam aynı ayın 2'sine yazarım yalnız.

23 Ocak 2018 Salı

Blut Aus Nord - Deus salutis meæ (2017)

Daha önce dinlediğim Blut Aus Nord albümlerinden ee biraz farklı. Diskografileri o kadar dolu ki belki benzer bir şeyler yapmışlardır geçmişte, bilemeyeceğim. Endüstriyel ve atonal atmosferik bir manifesto gibi bir şey. Boğuk ve ortodoks liturjileri hatırlatmasıyla yer yer anti-ruhani vokal öne çıkıyor. Bestecilik biraz kolaj şeklinde, melodik yapı cilalanmış, dekompoze edilmiş ve tekrar birleştirilmiş bu puzzle'ın çatlaklarından görülebildiği kadar var yada yok. Fakat bu puzzle'ın gösterdiği resim çok karmaşık değil yada hayranlık uyandırıcı detaylar içermiyor. Sorun, oldukça sık bir örgüye sahip tül bir örtüyle kaplanmış, bir sisle boğulmuş bu gizemi aşmaya çalıştıkça ortaya çıkıyor. Dolayısıyla müzikal susuzluğu gidermekten çok modern ötesi bir bildiriye tanık oluyor hissiyatı veriyor. Bunu Hyde Park'ta defalarca dinlemiştik mi dersiniz, zira farklı görüşleri dillendirmek buralarda nah bu kadar yürek ister, yoksa vayy arkadaş ne değişik bir açılım mı dersiniz, bak ben de merak ettim şimdi! Dinlemeniz lazım önce.

7,50+/10

22 Ocak 2018 Pazartesi

V.A. - Estonian Folksongs from Lahemaa Laule (1977,EP)

Başım gribin de etkisiyle müthiş ağrıyor, saçmalayabilirim. Baltık devletleri arasında ki Letonya ve Litvanya benim için birdir, karıştırmanın ötesinde aynılar benim için, Estonya bir gariiip bir yalavuuzdur, ağbileri Finlandiya olmasa. Neyse sonra bu diğer ikiz kardeşle aralarını iyileştirmiş, okuldaki müdürün oğlu kabadayı Ruslara karşı hep beraber kafa tutmuşlar. Dolayısıylan kültürleri nasıldır felan, hep bir enteresan gelmiştir. Sovyet döneminden kalan daha çok antropolojik bir çalışmaya benzeyen bu kayıt, sanki bir köy kahvesinde köyden sesi iyi olan üç beş kişinin katılımı ile imece usulü kaydedilmiş gibi. Ses kalitesi bir yana enstrüman eksikliği ve kısa şarkılar da bu varsayımı güçlendiriyor. İlk şarkı sanki Kur'an tilaveti gibi bir ritimle başlıyor. Yani, evet ben de diyecek bir şey bulamadım şimdi. Plağın arka kapağında bu şarkıların bir kısmının köklerinin ortaçağa kadar gittiğini yazıyor. Dans, düğün, çoban, serf şarkılarından oluşan kaydın göndermede bulunduğu çağları düşününce melodilerin basitliği ve özellikle Balkanımsı benzerliği gözardı edilebilir bir ölçüde. 1 yada iki dakikada kendini tekrar etmesiyle şarkı formundan çok tekerlemeye benzetmemek elde bile değil. Müzikal olarak bir şey ifade etmesi güç diğer bir deyişle, bir belgesel dinledik diyelim.

6,25/10

19 Ocak 2018 Cuma

RETRO: Einherjer - Far Far North (1997, EP)

Sadece 3 şarkıdan oluşan bu kısa albüm belki de grubun bugüne kadar yaptığı en sıkı, ritmik açıdan diyorum, çalışması. Hani viking metal nedir, hemen hemen tüm öğeleri gösteren bir örnek ver derseniz sanırım cevaben bu kaydı gösterebilirim. Konuşmam bile, tek laf etmem. İşaret parmağımı uzatır diğer parmakları kaparım. Ha belki, aha derim, aha. Zaten insanlar çok konuşuyor kanımca. Herkes birbirine kendini anlatma telaşında, şaşıyorum.

7,50-/10

18 Ocak 2018 Perşembe

RETRO: Korn - Korn (1994)

Nu-metal'e küçümser bakış atanlardan değilim. Metalin derinliğine bu sığ sulardan vardım gençliğimde. Korn da türün agresif, hiddet ve duygu yüklü müziğine güzel bir örnek teşkil ediyor. Üstüne ürkünç, çirkin bir sound katmasını başarıyor, tıpkı hayatın gerçekliği gibi. Bu ilk albümü tarafsız gözlerde daha bir beğenilmekle beraber ben tercihimi sonraki albümünden yana kullanacağım. Burada breakdownlarda felan, biraz daha 'deneysel' ya da daha doğru bir deyişle arayış peşinde hareketler, hırıltılar, vokal farklılıkları vessair yer verilmekte. Gayda var yafu. Başkası için değere dönüşen bu tarz şeyler tam tersine ben de soğumaya sebep oluyor.

6,50+/10

16 Ocak 2018 Salı

Rafet El Roman - Sürgün (2004)

Rafet El Roman ne sesiyle ne de müziği ile bana hitap eden bir isim oldu bugüne kadar. Bunu alıp bir kenara koyalım. Çünkü bu albüm beklediğimin üzerine geçti. Bir kere çeşitliliğe sahip olsa da, bir kaşınızı kaldırmanıza sebep olacak hoppidik Kumral Bomba en alakasız şarkı ünvanını haketmekle birlikte, aşk meşk ayrılık dolu slowlar kaydın en güçlü yanı. Arabeske düşmeden alaturkalığın sınırında bununla birlikte o zamanın modern çıstıraklarını da içeren düzenlemeleri ilgi çekici. Bununla birlikte alaturkalığı zorladığı bir şarkıda ses gitmiyor yani. Genel olarak dinleyebiliyorum yani sorun yok. Üstelik Sürgün, Sonunda Bitti, Dön Bebeğim gibi hoş anlar içeriyor. Rafet El Roman'ın diskografisinde ne yana düşer, hiç bir bilgim yok. Türkçe pop'da doğru düzgün albüm eleştirisine rastlamak çok zor, merak etmekteyim lakin.

7,0+/10

15 Ocak 2018 Pazartesi

Muse - Origin of Symmetry (2001)

İlk albüm kadar çılgın ve kaotik değil. Sonuçta grup kolay dinlenir bir şeyler yapmıyordu ilk döneminde. Bu albüm yine de kolay hazmedilir demek değil bu. Ama bazı şarkılar melodik yönüyle gayet güçlü ve keyifli. Bi kaç tane de bayağı bayağı boş şarkı var. Olacak o kadar.

7,25+/10

12 Ocak 2018 Cuma

Fen - Carrion Skies (2014)

Fen sevdiğim atmosferik black metal gruplarından biri. Eski albümleri hakkında güçlü atmosferi dışında pek de bir şey kalmadığı için aklımda biraz işkembe-i kübradan atacağım. Bu albüm ile sanki hafiften post-laştıklarını duyuyorum. Black kısımları daha yoğun ve sıkı gibi geldi. Bonus siğdisi post-rock namına yürümekle birlikte pas geçilmesinde sakınca yok. Yok lan yalan söyledim o da iyi. Ayrıca bu mevsime yakışıyor tam anlamıyla. Son şarkısı ayrı bir güzel. Bu kadar. Bir de neden modern black metal kampanyama dahil ettim bu albümü, hiç bilmeyorum.

7,75+/10

11 Ocak 2018 Perşembe

Djeli Moussa Diawara - Yasimika (1983)

Sadece 4 şarkıdan müteşekkil bu ufak ve şirin albüm Batı Afrika'daki Gine namındaki ülkenin ezgileriyle kulaklarımızı şenlendirmekte. Bayan koro desteği olsa da böyle afili yazdığına bakmayın Celi Musa Cawara ağbimiz hoş sesiyle mikrofonun ve kora denen müzik aletinin başına geçmiş durumda. Kanun gibi tınlayan kora ve vurmalı çalgı balafonun böyle sololar attığını duyabilmek ufuk açıcıydı doğrusu. Pozitif melodilere sarmalanarak ruhu keyiflendirmek için kullanılabilecek bir ilaç bu. Parçalardan biri olan Yekeke'yi ne kadar farklı versiyonuyla da dinlesem hepsinin birbirinden farklı kulağa gelmesi de albümün ilginçliklerinden. Son günlerde dünya müziğinde cevherler arayan müzikseverlerin belki de biraz fazlasıyla parlattığı bir albüm olsa da ruha verdiği etkiyle ölçülünce övgülerin çoğunu hak etmiyor değil.

8,0-/10

9 Ocak 2018 Salı

Converge - The Dusk in Us (2017)

Hevesle beklediğim bu çalışma hakkında biraz ileri geri konuşacağım, aykırı bir ses olacağım. Çok
beğenildi, grubun en iyi eseri diyenler de var. Ve inanın defalarca dinledim, şarkılara anlaşılmaz lugatımla eşlik edecek kadar da aşinalık kazandım. Uzun uzadıya analiz yapmaya da gerek yok, yok tam ortada albüme adını veren parça bütüncül açıdan albümün breakdown noktası, ikiye ayırıyor tema ve sound olarak felan filan. Burada gayet açık ve saçık duyulan bir etki var. Sludge felan da var da asıl olanı diyorum. Metalcore. En iyisi de olsa ısınamıyorum arkadaş. Sapına kadar sertler, ümüğüne kadar sıkılar, teknik müzisyenlik süper, riffse riff, melodik ton bile gölgesini düşürmüş. Zaten bu yönleri takdire şayğan. Üst yapıda ise zihnimi uçuracak bir farklılık sunmadı ne yazık ki. Ya da inceliklere kafa yoracak kadar sabrım yok.

7,50+/10

8 Ocak 2018 Pazartesi

The Bad Plus - The Rite of Spring (2014)

Hmm, tesadüf değilmiş. Stravinsky'nin o meşhur eserine bir caz grubunun yorumu. Modern çağların başlangıcında aykırılığıyla çığır açan bu eseri ki çok da haz etmemiş olduğum bilinsin, dinlemiştim önceden, böyle yalın bir sound ile dinlemek zihnimi bir ölçüde açtı. Keyifliydi diğer bir deyişle. Bir şey değişti mi, hayır. Piyano ağırlığı hissedilir ölçüde, ustalık güzel ama o uzlaşmaz ritimler beni yoruyor. Kaydın sürprizi ise bateri olsa gerek benim için. Aynı eserin farklı şekilde yapılan yorumlarını dinlemek hoşuma gidiyor.

6,75-/10

6 Ocak 2018 Cumartesi

Vatican Shadow - Remember Your Black Day (2013)

Provokatif şarkı isimleri ve görselliğiyle Muslimgauze'ı hatırlatan çalışma sound olarak da çok uzaklarda yer almıyor. Ambiyans tarafı da güçlü olmakla birlikte gürültü ve cazırtıya düşmeyen endüstriyellikte teknomsu beatlerin yoğunluğuyla ayırt edilebilir albüm. Zaten bu yanıyla da bence daha etkili. Bununla birlikte subjektif olarak benim tarzım olmadığını da eklemekle birlikte tür içinde önde gelen bir çalışma olduğu bilgisini vermeden geçmemeliyim. Beni biraz da rahatsız eden şey bestelerin kendini fazlasıyla tekrar etmesi ve ambiyans tarafın baskın olduğu parçalarda egzotik ve kimi zaman PC oyun müziğini andıran anları bir kenara ayırırsak, yeterince sarsıcı olmamasıydı. Diğer yandan martial industrial namındaki türle de militarizmin mekanikliğine düşmeden çok daha narin bir şekilde dans ettiğini söylemek mümkün.

6,75/10

4 Ocak 2018 Perşembe

RETRO: Einherjer - Dragons of the North (1996)

Aslında ben bu albümü de sevdim, hem de o bet vokale rağmen. Einherjer viking metal'in biraz hafif tarafından yayın yapıyor, kolay dinlenen kimi zaman melodik, buradaki gibi,kimi zaman hoppidik ,Norwegian.. albümünde olduğu gibi. Bu kaydı dinlerken aklım doksanlara, Anadolu rock şarkılarına gitti ister istemez. Yani işte öyle bir etki uyandırıyor insana.

7,75+/10

3 Ocak 2018 Çarşamba

James S.A.Corey - Enginlik Serisi 1: Leviathan Uyanıyor

Yakın dönemde diziye de çevrilen bu kitap bana hafiften Blade Runner'ı ucundan Cebirci'yi hatırlattı. Bilimkurgu bugünlerde sadece sinemada değil edebiyat alanında da canlanma yaşıyor olsa gerek. Lakin entrikalı, hafiyeli, kumpaslı senaryosu haricinde diplerde tema olarak fakir kalması, çok da bir şeyler irdelemiyor olması hevesimi kursağımda bıraktı. Pahalı devam kitaplarını da pek okuyacağımı sanmıyorum. Halbuki Miller gibi hoş bir karakter içeriyorken roman...
Konusu şöyle ki Güneş sisteminde üç politik yapı bulunuyor. Dünya, Mars ve en dışarıda dışlanmış kuşak bölgesi. Kuşak'tan Dedektif Miller polislik mesleğini icra ederken bir yandan da anarşiklere katılmış zengin bir kızı aramaktadır ailesinin paraları koklatmasıyla. Ve bu arayış duygusal ve saplantılı bir hal alırken kendisini insanları zombiye çeviren bir virüsün yayıldığı saldırıların ortasında bulur. İşbirliği yapmak zorunda kaldığı ve ara ara güvensizlik yaşadığı inanılmayacak kadar ultra iyi (evet inandırıcı değil) kaptan Holden ve mürettebatı da bir yönüyle bu gizemli saldırıları çözmeye çalışmaktadır. Failin belli olmadığı bu güvensiz ortamda Mars önce Kuşak bölgesine savaş açarken, sonra da kendisini Dünya'nın saldırılarıyla karşı karşıya bulur. Üstüne Kuşaklı asiler de eklenince vay babam vay! Roman derinleştikçe fırtınanın gözüne doğru ilerleriz ve Eros uydusunda etkileyici ve sinematik bir sekans silsilesine kavuşuruz.

7

2 Ocak 2018 Salı

Metal Church - XI (2016)

Grubun ilk albümünü dinledikten sonra son albümüne geçiş yaptım, ki arada böyle ilk ve son yapmayı seviyorum. 2016 yılında çıkmasına rağmen albümün üzerinden bayağı bir naftalin dökülüyor. Hakeza vokal de öyle. Doksanlarda da bu tarza yakın, WASP, olsun, Running Wild olsun, Blind Guardian olsun şeyler dinlemiştim. Vokal, ilk albümdeki vokal değil , grubun ikinci dönemine ses vermiş Mike Howe bir tantanayla bu kayıtla birlikte geri dönmüş. Anlaşılıyor ki önceki vokal pek sevilmemiş. Gerçekten grubun belki de en güçlü özelliği vokal olsa gerek şu aşamada. Yer yer thrash kulvarına giren bir heavy metal yapıyor grup. Bazen çift gitar olmasına rağmen prodüksiyon kaynaklı belki de boşluklar duyabiliyorsunuz. Tempo da hani biraz daha hızlansa, gitar ve bateri dörtnala koşsa dedirtiyor çünkü tüm albüm orta tempo minimal değişikliklerle devam ediyor. Beste olarak da saydığım grupların bir kolajı şeklinde. Elbette No Tomorrow gibi kayıtta ilk sırada yer alanlar diyelim, sıkı parçalar mevcut. Son parça Suffer Fools da bir bakıma onlar arasına katılabilir. Her ne kadar ticari olarak grubun başarılı bir işi sayılsa da bana biraz 'ah çok iyi olabilirmiş' dedirten kaçan bir fırsat gibi geldi. Yani önümüzdeki maçlar için büyük bir potansiyel var. Bu arada dinlediğim bonus albüm çok da gerekli değilmiş hani.

6,75/10

1 Ocak 2018 Pazartesi

Fikret Kızılok - Ay Osman / Sevgilim / Colours / Baby (1967, EP)

Fikret Kızılok ilk plağının folk kısmında Ay Osman'ı, mızıka ve gitar ile sade dupduru ve hoş sesiyle yorumluyor. İngiliz folkuna da Colours ile yer vererek dönemin adalı ozanlardan altta kalan bir yanı olmadığını gösteriyor. Beat kısmı ise daha rock'n roll tınıları sergilemekte. Sevgilim, aslı Beatles'a aitt bir şarkının yorumu. Baby de bu bölümde yer alan son şarkı. Sonradan da yürüyeceği folk alanının o güzelim, iç eriten sesiyle daha uyumlu olduğu  bariz bir gerçek. Zaten dans ritimleriyle süslü rock'n roll'a da pek bayılmam.

7,0+/10

Koza Düşünce # 19, Cazkedisi # 10, Marşandiz #13, Nisyan #8, Barbar # 2013-3.Dönem 2.Sayı, Kabilede Bir Gece

Koza Düşünce'nin 19. sayısı Temmuz-Ağustos dönemini kapsıyor. Kapakta gördüğümüz üzere toplumsal kimlikler başlığını taşımakla beraber içeriğinin çok da hallice doldurulduğunu söylemek güç. Yayın politikası ya da ideolojisi net olmamakla beraber Biz Kimiz? köşesi genel veya daha doğru bir isimlendirmeyle ortaklaştırıcı bir muhalif çizgiyi temsil ettiklerini hissettiriyor. İslami duyarlılığa da ortodoks Marksist eğilimlere de rastladım. Ve bu da iyi bir şey, sanırım. Bu sayıyı satın almama sebep olan Türkiye'de Mezhepsiz Olmak başlıklı makale ile karşılıyor okuyucuyu dergi. Güzel kapaktaki resmin imgesel çözümünü yapan editör yazısını saymaz isek tabi. Editör Semih Samyürek, bahsi geçen makale ile uyumlu olarak Anadolu'nun Kimliği ismindeki yazıyı kaleme almış. Dosya ile ilgili son düzyazı ise Sosyal Kimlikler ve Milliyetçilik adını taşımakta. Şiirlerini ödünç veren isimler Bekir Dadır, Çağın Özbilgi, Ahmet Akın, Gökhan Gacaroğlu, Pejman Bahtiyari (çevirisiyle tabi), Hakan Unutmaz, Erhan Onur Kocaman ve Önder Çolakoğlu. Öykülere ses veren isimler ise Burhan Yeşilyurt, Tugay Kağan, Hatice Tosun. Ayrıca şair Dilruba Nuray Erenler ile gerçekleştirilen bir söyleşi ve Vladimir Dudintsev'e ait bir hikayeye yöneltilen eleştiri yazısı mevcut. İnternette kolayca ulaşabilirliğe sahip, üniversiteli gençlerin çıkardığı bu uzun soluklu dergi dağıtım ve satış konusunda yardımlarınızı talep ediyor.

tanrım 
niye bakıyorsun
yardım etsene

Bayağı geriden geliyorum, Cazkedisi'nin de temmuz-ağustos sayısı...
Bu sayıda eserleriyle yer alan şairler:Burcu Yalkın, Oya Uysal, Selami Karabulut, Gökben Derviş, Cezmi Ersöz, Dilek Değerli, C.Hakkı Zariç, Ersan Erçelik, Neda Olsoy, Kemal Gürcan, M.Mazhar Alphan, Özgün Ergen, İlknur Batu, Hakan Keysan, Onur Koca, Ahmed Faraz, Santosh Alex.
Denemeler ve periyodik köşeleriyle Güven Turan, Hüseyin Peker, Tamer Uysal, Ferhat İşlek, İbrahim Oluklu, M.Mahzun Doğan, Ayşe Özgür Aydoğan'ın isimlerine rastlamak mümkünken Oğuz Tümbaş ve Emin Kaya söyleşilerini de unutmayalım. Ufak bir eleştiri, dergi kendi içine kapanıyor gibi görünüyor, biraz daha dinamik ve maceracı bir müdahale iyi olur gibi.

gariplerin başı
hep sağa eğik
..
siz hiç
kocaman evlerin arasında
kömürlük gibi
kalakaldınız mı? (Burcu Yalkın)

erken göçüp gitmiş bir dost girdi de rüyama,sordum;
-dalları hışırtılı ağaçlar var mı sizin oralarda, suya inen ceylanlar, dağ gölleri, rüzgarda eğilip kalkan kırlar... (Oya Uysal)

Kapak yine bir harika! Şiirler H.Berna Özçelik, Kaan Koç, Can Küçükoğlu, Elif Karık, İlker Şakuj, Suhan Lalettayin, Onur Bayrakçeken'e; öyküler Onur Selamet, Ezgi Polat, Özgürcan Uzunyaşa, Sinem Altınboğa,Ömer Can Saroğlu'na ait. Sayfaların yine çizimler ile süslendiğini ayrıca hatırlatalım. Güçlü yanı olan öyküler bu sefer beni tam anlamıyla mest edemedi.


Nisyan yayın hayatına son vermiş. Bu tarz alternatif yayınların sebebi ne kadar acı, sarsıcı olursa olsun kişisel fedakarlıkların ötesine geçip meşalenin elden ele geçtiği uzun soluklu bir editöryal sorumlulukla buluşabiliyor olması samimi temennim. Peyniraltı Edebiyatı'nın da uzun ve korkutucu sessizliği ardından oldukça canlanmış olan alternatif okumalar
burada sonlanmamalı. Derginin 8. sayısında 1933 yılı Varlık'tan alınma Feridun Fazıl'ın yanısıra Onur Özdemir ve Alpay Elik şiirleri konuk edilmiş. Dogville film incelemesi, Burhan Sönmez söyleşisi, Reşad Ekrem Koçu'dan yine tarihi bir vaka makalesi, Peru'da şaman ayini gözlemi, Alp Kaan Kılınç ve Peyami Safa Gülay'dan denemeler yer almakta. Hikayeleri kaleme alan isimler ise Samet Çalışkan, Yetmiş Sekiz, Savaş Sarıarslan, Harun Furkan Tökel, Bahadır Uzun, Kerem Alihan ve Fikret Osman. Birkaç tanesi gerçekten iyi. Sadece Nisyan'a özgü Refik Murad Münekkid'i özleyeceğiz.

Uzun süredir yayınlanan bu dergiyi bir süredir merak etmekteydim. Açıkça görülüyor ki İslami cenahta yer alıyorlar. İlk sayfada oldukça Gerçeklik üzerine etkili bir manifesto ile karşılıyor okuyucuyu. Zeki Bulduk, Ahmet Pirim, Faik Ertuğrul, Mehmet Kaşifoğlu, Cevdet Salman, Mustafa Uçurum, Abdullah Bulut, Hasan Fahri Tan, Burcu Güven, Necip Fazıl Akkoç, M.Barbaros ve Ahmet Melih şiirlerini ödünç veren isimler. Düzyazı olarak Zeki Altuntaş, bir Mustafa Kutlu romanının yeni basımı üzerine düşüncelerini kaleme almış. Erol Kızıl aforizmaları ile Mehmet Akıncı İslami Ütopyanın Anatomik Sorunları başlıklı yazısı ile Wittgenstein çevirisiyle, Ümit Yaşar Özkan , Müslüm Gürses hakkında anılarla yüklü yazısıyla ve Murat Koçak öyküsüyle bu sayıda yer almakta. Kararsızım.


Akmar'daki kitapçının bize önerdiği bedelsiz bir çizgi öykü olan Kabilede Bir Gece'nin öyküsü Yunus Abid'e, çizgileri Orhun Bozkurt'a ait. İyiydi, gayet sağlamdı. Boşa laf tüketmeyeceğim. Fanzin Apartmanı hakkında birkaç kelam etmekle kalmamış bu fankiti pdf olarak da sunmuş. Buyurun efendim.

https://fanzinapartmani.com/fankit-kabilede-bir-gece-pdfli/