30 Haziran 2013 Pazar

Ursula K. Le Guin - Yaban Kızlar

Yazarın öyle çok da sayfalar sürmeyen bir öyküsünün peşi sıra bir kaç röportaj, makale ve şiirinin eklenerek basılması yayınevinin para kazanma sanatında hayli ileri adımlar attığına dair kafalarda soru işaretleri oluşturuyor. Yine de çok pahalı olmaması ve bu sayede bu öykü ve düzyazılara ulaşmanın imkanıyla iyi ki de basmışlar demekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Ödüllü öykü, kelime tasarrufu yaparak kısa yoldan okuyucuyu duygusal yolla vurmayı hedeflemesiyle öne çıkıyor. Gayet de başarılı bu konuda. Sadece bir kaç sayfada sonuçlanması okuyucuda kroşe etkisi yaratıyor. Yine Ursula ablanın antropoloji ve sosyoloji gibi beslendiği kaynakları rahatça görebiliyoruz öykünün altyapısında. Konu ise şu.
Kast sistemiyle ayrışmış bir şehirde Bela ten Belen liderliğinde bir grup asker göçebelere baskın yaparak bir grup kızı köle olarak kaçırır. Fakat yolda hasta olan bebek ölür. Kızların bu bebeğin hayaletinin eğer gömülmezse peşlerinden geleceğine dair uyarılarını dikkate almayarak cesedi çalılıklara atıp şehre varır akıncı grubu. Kız çocukları kendilerini Tanrı olarak adlandırılan kasta mensup bu akıncılar arasında paylaştırılır. Mal ve onun peşinden gönüllü askerlerle gelen ablası Modh, Bela'nın evinde büyütülür, adap erkan öğretilir. Modh kırılgan kardeşine karşı hep korumacı bir tavır takınır. Nihayetinde Bela ile evlenir. Fakat Mal'a, o baskında bebeği öldüren sorumsuz ve gaddar Ralo talip olur. Ailesi zengin ve itibarlı, başlık parası yüksek ve genç kızla reşit olana kadar yatağa girmeyeceğine dair yemini kuvvetlidir. Kast sistemi sıkı olmasına rağmen kölelerine adil davranan Bela evi, Mal ve Modh'un sınırlı itirazlarına rağmen teklifi geri çeviremez. Halbuki bir süreden beri kızlara ölen bebeğin ruhu musallat olmuştur. Hatta geceleri sesleri evin diğer ahalisi bile duyar. Düğünün ertesi günü ise hane kapılarından gürültü duyulur ve Modh kulağını kapatarak kendini odasında yerlere atar. O gece Ralo sözünde durmamış ve  Mal tarafından öldürülmüştür. Hanesi de Mal'ı öldürüp parçalamış ve bir kuyuya atmıştır. Tanrı öldüren kölelerin zaten gömülmeye hakları yoktur. Ve kızın ruhu Modh'a görünmektedir artık. Her gece koyun koyuna abla-kardeş yattıklarını sezen Bela, bebeğini doğururken ölen Modh'un ölüsünü diğer hane halkının yer aldığı tapınaktaki mezarlığa gömerken kadının rahminde bir Tanrı taşımasına şükrediyordu.

RETRO: Gamma Ray - Power Plant (1999)

Bu dönem Gamma Ray'i, besteleri ve vokaliyle daha fazla sevdiğimi söyleyebilirim. Razorblade Sigh ve Send Me A Sign gibi klasikleşmiş parçaları içeren bu albümün de gayet mihrabı yerinde, aradan geçen onca seneye rağmen. Melodik ve hızlı bestelerin yanısıra aslı Pet Shop Boys'a ait olan It's A Sin yorumu da albümde kendine yer bulan parçalar arasında. Bilirsiniz pop şarkılarının metal yorumları genelde eğlenceli ve kötü olur. Hatta kötü olma olasılığı eğlenceli olmasından bile fazladır. Bence burada yeniden yorumlanan şarkı bu klişeleri aşıyor ve bir pop hatta ultra pop şarkının nasıl bir metal grubunca kavırlanması gerektiğine dair iyi bir örnek oluşturuyor. Diğer ilginç bir şarkı ise Heavy Metal Universe. İster istemez Manowar parçası sanıyorsunuz ve yanılıyorsunuz. Hansen tarafından yazılan parça artık Manowar şarkıları yazmak ne kadar kolay geçirmesi mi yoksa Manowar'ı severiz bu da saygı duruşumuzdur efenim beyanı mıdır, bilemeyeceğim. Keşke şarkılar yarım-1 dakika kadar kısaltılabilseydi diye düşünmeden edemiyorum.

7,75+/10

29 Haziran 2013 Cumartesi

VA - Jazz Café: Afterhours (1994)

Farklı sanatçıların yer aldığı derleme albümler doğası gereği riskli oluyor. Hele de Afterhours yani iş çıkışı dinlemeliği tarzında bir konsept caz aracılığıyla yansıtılmaya çalışılıyorsa daha da temkinli yaklaşmak şart. Ve tamda beklediğimiz gibi her ne kadar özellikle başlarda ve yer yer içlerine serpiştirilen iyi parçalar içerse de bu bütünlüklü hava korunamıyor. Ya da ben aklımda çok daha başka bir müziği idealleştirdiğim için, geçmiş anılar ve yaşantılar sayesinde, tam tatmin olamıyorum. Sonuçta akılda yer edinen, vakti geldiğinde dinlenmek için aranan bir çalışma olamıyor.

6,25/10

J.D. Salinger - Çavdar Tarlasında Çocuklar

En çok satılan kitaplar arasında yer almasına tezat bir şekilde, hep ağır bir kitap olduğunu düşündüğüm için okumaktan kaçındığım bu kitabı nihayetinde tatilde  bitiriverdim. Geç kalmışım. Bir arkadaşın zorlamasıyla mefistoya sorduğum ve oradakilerin haklı küçümsemesine mazhar olduğum ki o zamanlar teoman'ın şarkısı sebebiyle pek bir revaçtaydı, gönülçelen ismindeki romanın yeni basımları aslına çok daha sadık bir biçimde adlandırılmış durumda. İzlenimlerim şunlar: Bu kitaba da  Houlden Caulfield ile kızkardeşi hatta en küçük  rollerdeki Stradlater ve Ackley gibi karakterlere de bayıldım, bittim. Kabul ediyorum,  Houlden olmak üzere karakterler bir miktar abartılığa dokunuyor. Ama bu kadar sahici ve etkileyici ayrıca kolay okunan bir kitaba uzun süredir denk gelmemiştim. Kalbe dokunan hikayeler vardır ya. İyi oldu. Güzel oldu.
Houlden okuduğu lisede edebiyat hariç diğer derslerin hepsinden kalması sebebiyle yine atılmıştır. Evine dönmek için 3 günü vardır daha. Bu süreçte eve ailesine mektubun ulaşacağını düşünmektedir. Bu arada hikaye 40'ların sonunda geçiyor. Houlden, hayata alaycı ve yalnız bir bakış açısına sahip bir genç. Hemen hemen herkes yapmacıkdır, nefret edilesidir ona göre. Hatta güzel öyküler yazan abisi bile Hollywood'a giderek senaristliğe başladığı için o kulvara katılmıştır. Bu yüzden Houlden çok rahat yalan söyler, insanlarla kafa bulur, sosyal ilişkileri insanları eleştirdiğinin tersine yapaydır yani. Sevdiği ama bir türlü yeniden görmek istemediği, çekingenliğinden değil, kızla çıkan yakışıklı ve cinselliğe düşkün Stradlater ile kavga edince yurdu terkederek sigaranın ve alkolün eşliğinde gecelere akar. Mevsim kıştır, şehir New York'dur. Taksi şoförlerine kafasını kurcalayan Central Park'taki ördeklerin kışın nereye gittiğini sormaktan ve onları içki içmeye davet etmekten vazgeçmez. Yaş haddinden dolayı kimi yerlerde içki içemese de aptal ve yapmacık kızlarla dans eder, kulüplere takılır. Eski bir öğretmenin yanında kalacakken aşırı şefkatli davranışından ürkerek yine dışarılara atar kendini. Bir otelde hayat kadını çağırır ve parasını ödeyip geri gönderir. Fazladan para isteyince kadının satıcısı, vermeyi reddeder ve yine dayak yer. Alıp başını gitmek, kimsenin bilmediği bir yerlerde benzincide pompacı olarak konuşmama yemini etmiş bir suskunlukta yaşamayı planlarken çok sevdiği kız kardeşi Phoebe'yi gizlice görmeye çalışır. Houlden'ın aksine Phoebe küçük yaşına rağmen olgun ve güçlü bir karakterdir. En son ki veda için okulun öğle arasında kardeşini çağırdığında Phoebe'nin de valiz hazırlayıp yanına geldiğini görür. Phoebe pek ısrarcıdır, trip atar abisine. Lunaparkta vakit geçirdikten sonra Phoebe'nin de sayesinde evine dönmeye karar verir. Bütün davranışlarına rağmen Houlden bir uçurumun kenarındaki çavdar tarlasında oynayan çocukları uçurumun kenarında yakalayan biri olarak kendini tasvir edecek kadar incelikli birisidir aslında. İşin gerçeği Houlden arasının çok iyi olduğu kardeşi Allie'nin ölümünü bir türlü atlatamamıştır. En sonda da sevmese bile hayat denilen oyuna katılmayı kabul ederek yeni okula ve psikiyatri terapilerine başlar.
Baştan sona vurucu saptamalarla, özlü sözlerle dolu olan ve dönemsel olarak okuyucunun kendini özdeşleştirmekten kaçınamayacağı Houlden'ın ağzından yazılan kitap yine böyle bir sözle bitiyor. (Bu arada yazar kendi hayatından da kesitler taşıyan bu karakterin sinemaya taşınmasına ömrü boyunca karşı çıkarak bu karakter etrafındaki fenomenin daha da güçlenmesini sağlamış)

Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.


27 Haziran 2013 Perşembe

Blur - Parklife (1994)

Bu yaz güzel ülkemiz konserler mezarlığına döndü malum sebeplerden. Cenazeler arasına Blur'lü One Love'un da katıldığını görüyoruz ki zaten can çekişiyordu hasta yatağında. Ama inanıyorum ki One Love da diğer konserler de toprağa verimini katacak ve ilerideki bir vakitte, umarım o günleri göreceğiz, fidelere, yeşil yeşil fidelere can verecek. Fidanlar ağaca, ağaçlar ormana, lafın nereye gideceğini tahmin edebiliyorsunuz. Blur'un patlama yaptığı bu albüm Girls & Boys ve Parklife gibi hareketli, tempolu şarkıları ile biliniyor. Aynı zamanda çeşitliliği sayesinde erinilmese parça başı inceleme yapılabilme potansiyelini bünyesinde barındırıyor. Bank Holiday isminde ki ismine kurbanız, kısa bir punk parçasından, saykedelik popa, David Bowie'den diğer bütün Britiş müzisyen etkilenimlerine geniş bir skala içindeyiz. Bu renkli çeşitliliğin bütün hepsi pop denen potada eritilebiliyor. Bazı anlarda , albüm her ne kadar toplum eleştirisi demeyelim de toplumsal resmin çizilmesi daha uygun olur, ile zenginleştirilse de bu pop soundu, misal 2. parça, çalışmayı sallantıda bırakabiliyor. Genelinde ise kaymak gibi akıyor müzik. Yine de, büyük bir YİNE DE, bu bir pop albümü.

7,25/10

26 Haziran 2013 Çarşamba

John Scalzi - Hayalet Tugay

Direkt devamı olmasa da ilk kitap, Ehtiyarın Savaşı'nın hayli hayli gölgesinde kalıyor. Akıcı olduğu ve hızlı okunduğu şüphe götürmez. Ancak ilk kitaptaki duygu yoğunluğu, çözülmeyi bekleyen sırların etkisi burada çok zayıf. Hatta ve hatta karakterlere bile kayıtsız kalmamanız zor. Zaten bir Sagan var, bir de ileride evlatlık kızı olacak Zoe. Üstelik teknolojik zabazingolar, kopyalama vessair bir süre sonra itici gelmeye başlıyor. Konu ise kısaca şu.
İnsanların evrende en büyük rakibi olan 3 ırk gizlice anlaşır. Tüm insanlık kolonisini yiyip yutacaklardır. Hatta bu ittifakın başını çeken ruhsuz yapay ırk Obinler, bir insan tarafından yönlendirilmektedir. Kendi ırkına ihanet eden Charles Boutin bu konuma nasıl gelmiştir, nasıl bu kadar alçalmıştır? Neyseki arkasında DNA sından iz bırakmıştır ki bir adet kopyası yaratılır. Doktorun bilinci yerleştirilir. Şansa bakın ki bilincinin de kopyasını arkada bırakmıştır. Bu kopya, tabi ki sıkı bir gözetim altında bir kaç haftada doğar büyür ve intibak evresiyle hayalet tugaylarda asker olarak işe başlar. Sever, sevilir felan. Yeni bilinci ile birlikte uykudaki Boutin'in bilinci zihnindeki dengeyi korur. Sonra gün gelir bi şi olur. Artık hain bilima damını anlamaya başlar. Ama ona katılmaz. Peşine bir askeri operasyonla Sagan'ın timiyle gider. Sagan ise bir kez daha ihanete uğramamak için tetiktedir. Fakat  Boutin, askerlerin beyindostuna virüs gibi sızarak timi gafil avlar. Meğerse bu sistemin kurucusu felandır. Boutin Obinlere ruh kazandırmak için onlarla anlaşmıştır. Karşılığında da dünyanın efendisi olacaktır. Anlıyoruz ki motivasyonu yanlış değil. Çünkü uzayda adaletli yayılmanın sağlanması için yapılacak ırklararası meclisi bölüp parçalama çabası içinde olan bizzatihi Koloni hükümetidir. Kendisinden farklı olan ırkları sömüren, sömüremediğiyle savaşan insanoğlu evrene ters yapmaktadır, hareket çekmektedir. Ve bu kamuoyundan saklanmaktadır. Yine de bu kopyamsı adam Jared Dirac, tüm ölümleri önlemek için karşısında durur. Boutin'in Zoe ismindeki çocuğunu da kurtarıp Sagan'a emanet eder. Zira Butin'in bilincini paylaştığı için onun da bir nevi kızıdır. Boutin kendi zihnini Jared'in vücuduna devreder. Fakat Jared beyin dostunun kendini imha modunu çalıştırmıştır. Kaçınılmaz son anlayacağınız. Koloni de Obinlere ruh kazandırma projesini devralır. Diğer iki ırk ise bitmez tükenmez bir savaşa sürüklenir.

25 Haziran 2013 Salı

Swans - The Seer (2012)

Tatilin bitimiyle günlük yaşamın içinde kendimi sudan çıkmış balık şaşkınlığı ile bulubuluverdim. 3 gündür bu albümün kaydını girmeye çalışıyorum örneğin bloğa. Şu anda da gözümden akan uykuyu kolumun yeniyle tersine tersine silip devam ediyorum. Çift CD'den oluşan bu albüm en basit tabiriyle değişik kaynaklardan beslenen, avanguardalılığı devirmeyen bir deneysellikte rock kulvarında at oynatıyor. Alternatif sahneleri az çok bilen birisi de müzisyenleri az çok duymuştur zaten. Aslında geriye Michael Gira ve arkadaşları kalmış durumda ya neyse. Konser kayıtlarını da sayarsak 20. uzunçalarları bu. Ve çok olumlu eleştirileri toplamış görünüyorlar. Ama , nasıl çift cd sıkılmadan bol çeşitlilikle dinlenirmişe bir örnek bilemedin dalalet, diyenlere kanmamak lazım. Çift cd, illa ki sıkıyor. Hele drone/ambiyans parçalarda bir gidip gelmemek imkansız. Yine de piyasadaki diğer droneculardan daha renkli oldukları göze çarpıyor. Her durumda şarkıları rock ritimlerine bağlayabiliyorlar. Halihazırda alt metni doldurmada çok başarılılar. Renkli sesleri dinlemek, arayıp bulmak ayrı bir keyif. Hele ki meditatif kendini tekrar eden ritimlere ve melodilere da yabancı değilseniz. Bazı parçalar elbette öne çıkıyor. 2 kere Yeah bir kere Yeahs'den tanıdığımız Karen O'nun vokalini dinleyiciye ulaştıran Song For A Warrior basit ve duruluğu ile dikkat çekebilmekte. Soundtrack helecanını taşıyan Avatar'ın da gideri var. Lakin ilk CD'nin açılışını yaptığımız dakikaları deviremez bu şarkılar. Battles'in mathrock hitini, ismi her neyse, hatırlatan Mother of the World ile açılış parçası şizofrenik Lunacy bu güzel dakikaları oluşturuyor. Bir de albümü dinlerken aklıma Nick Cave gibi boru sesli kuul adamlar geldi. İyi oldu böyle.

7,50/10

22 Haziran 2013 Cumartesi

Rush - Rush (1974)

İstanbul İstanbul! Küçükkuyu, Akçay, yarımşar gün İzmir Alsancak ve Fethiye, Kazdağları şelaler turu, Kayaköy ve Ölüdeniz güzergahı 10 günde bitermiş vallahi. Hani insan bir müddet sonra kendi evini özler ya. İşte öyle bir şey olmadı bana. Tadı damağımda kaldı.
Rush, sonraları başka bir kadroyla progresif rock alanında namını yürütmesiyle biliniyor. Öncesi var. Bluesy hard rock diyelim. O dönemleri bilenler özellikle Led Zeppelin'e benzetiyor. Ben de kimi zaman rahmetli Yavuz Çetin'i hatırlamadım değil. Jamy bestelerin dumanı cidden üzerinde tütüyor. Sololar felan bir şahane. Özellikle 7 küsur dakikalık süresiyle Here Again enfes bir slow çalışma. Benim de nostaljik müzikle bağlantım olmamasına rağmen iyi müziğin iyi olduğu reddedilemez bir gerçek.

7,50+/10

Metin Özbek - Çayönü'nde İnsan

Diyarbakır ili sınırı içindeki Çayönü ismi verilen yerleşim Çatalhöyük ile benzer bir kültüre ait olarak ilk kez tarım yapan topluluklardan birini oluşturuyor. Kazılarda ortaya çıkan insan kalıntıları üzerinden de özellikle yazar, akademik tecrübesinden faydalanarak sağlık üzerinden o günün toplumunu çıkarsınma olarak yeniden inşa etmeye çalışıyor. Misal, yaş ortalaması 32 civarında. Karbonhidratlı beslenmeye geçiş dolayısıyla diş sağlıkları bozulmaya başlamış. Elbette günümüzün insanının çürüklerine ulaşamıyor. Ancak tedavi eksikliği dişten bile olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. Uzun lafın kısası yaşam kalitesinin pek görünmediği m.ö 11000 yıl öncesine dayanan yerleşmenin ölü gömme gelenekleri üzerinden inanç dünyalarını hayal etmek, tahmin etmek lafı bile iddialı bir hale geliyor aradan geçen onca seneden sonra, daha keyifli. Çatalhöyük'te ölülerin üzerinde uçan akbaba resimlerinin hatırlattığına benzer şekilde Tibet'lilerde hala rastlanabilen göğe gömme geleneği var gibi. Zerdüştlükte de benzeri uygulamanın mevcudiyeti, bu geleneğin ne kadar eskiye gittiğini ve özgüllüğünü gösteriyor. Kafatası kültü zaten artık bu topraklarda arkeologların karşısına çıkmayınca şaşırdığı yaygınlıkta. Asıl akıl kurcalayan mesele, tapınakların neden yakılıp gömüldüğü. Bu ilginç adetin tarihi çünkü Göbeklitepe'deki örneklere kadar götürtülebiliyor.

21 Haziran 2013 Cuma

Blockheads - This World Is Dead (2013)

Şansıma tüküreyim, kulaklığımın teki çalışmıyor şu an. Bir de İstanbul'a yapacağım yolculuğu müziksiz düşünce, hay bin kunduz!... Böyle bir albümün de son dinletisini de tek kulakla yapmak, ayrı zor. Müzik sert. Çok grindcore türünü bilmem ama bayağı bayağı sert. Amaç zaten nato mermer nato kafaları kırmak. Şarkı isimlerinden de sosyal içeriğe önem verdikleri anlaşılıyor. Enerjik sıkı tempolu bu çalışmanın her vakit gideri var diyemem. Sinirli stresli olduğum anlarda yardımcı olması için dinleme listeme almıştım zaten. Görevini iyi yapıyor. Detaylı bakınca aslında başta vokal olmak üzere değişkenlik içerdiğini görüyoruz. Bir anlamda dinlemeyi kolaylaştırıyor. Adamlar gerçekten sert yafu. Dolayısıyla bşr kaç parçanın öne çıktığını bile söyleyebilirim. Çünkü gruuvi tarafı var bu şarkıların. İsimleri ne diye sorsaız şu an için söyleyemem. Tek kulaklık dedim ya kafam şişti vallaha. Yalnız temponun düştüğü tabiri caizse süründürüldüğü son şarkıyı hiç yapmasalar iyiymiş.

6,75/10

20 Haziran 2013 Perşembe

Paco de Lucia - Fuente y caudal (1973)

Holden Caulfield, seni tanıma fırsatını yeni yakaladığım için gerçekten özür diliyorum. Doğrusu sana bittim. Valla sahtekarlık yapmıyorum Bi dinle çocuğum, bak küfretme şimdi, ayıp...
Nasıl arabeskin kralları belliyse, Orhan, Müslüm ve Ferdi babalar, flamenkonun da baba isimleri belli. En babası sanırım Paco de Lucia. En baba albüm de bu olsa gerek. Belki yerelliği ve tarihselliğinden olsa gerek şu an dinlediğinizde aynı etkiyi yaratmadığnı görüp hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz. Yapılan iş biraz yüzeysel mi kalıyor ne? Flamenko denince akla gelen ihtirastan kudurmuş dans eden çiftlerin çat çat topuk sesleri, alkışlar ve çığlıklar, işte bunlar bizim buralara gelen vapurdan inmeyen yolcular oluyor. Yine de ilk üç şarkı eğlence anlamında bir şeyler sunmuyor değil. Biraz da albümün sırf enstrümental olması bu olumsuz etkiyi uyandırıyor, kim bilir? Ne kararsız bir yazı oldu bu yafu.

7,50-/10

19 Haziran 2013 Çarşamba

30 Seconds to Mars - A Beautiful Lie (2005)

Tatildeyken insanin günlük rutinden kopmaması pek zor. Şu anda ölüdenizde yaşadığım yabancılığın bir tezahürü değil yalnızca. Bittabi mekan değişmece önemli bir faktör. Burası da bu arada Las ve de Vegas benzeri bir hiper gerçekliğin vücut bulmuş hali gibi. Aman Baudrillard duymasın. Her bir şeyi rahatsızlık veriyor. En iyisi sanırım yapamayacağımı bildiğim otel odasında uyumak, uyumak ve uyumak seçeneği.
Grubun bu ikinci albümü From Yesterday ve tabiki A Beautiful Lie gibi hitleri ile adını duyurmuştu. Temin ederim ki diğer parçalar da boş değil. Sonraki örneklerde az da olsa gördüğümüz progresif yönelimler burada yok. Sapına kadar dönemsel modernlikte alternatif rock. Ama ben bu adamın vokalini seviyorum. Nakaratlardaki duygusal çıkışları iyi yakalıyor. Sözler ise bireysellikler, ilişkiler bazında, getirmediği yeniliklerle pek ilgi çekmiyor. Bırakın bu da dağınık kalsın. Bir de gruba emo diyorlarmış, pek umurlarında olduğunu zannetmiyorum. Dinlediğim versiyonda Björk'ün Hunter'ını duymak oldukça şaşırtıcıydı. Dikkat edilirse ne çok başarılı ne de başarısız bir yorum olduğunu söylüyorum. Dinlemekten pişman değilim yalnız. Diğer bonus parça Battle of One ise moshpitlere yönelik kısa, çiğ, punky tavrıyla övgüyü hakediyor.

7,75/10

14 Haziran 2013 Cuma

Enya - Enya (1986)

New Age dünyasına İrlanda esintileri taşıyan Enya'nın ilk albümü ancak ikincisinde ismini duyurduktan sonra tekrardan keşfedilmiş. Zaten bu albüm BBC de yayımlanan The Celts ismindeki ben diyeyim dizi sen de belgesel, yapımın soundtracki olarak kaydedilmiş. Bu doğrultuda giriş parçası The Celts ile onun sözsüz versiyonu gibi tınlayan Boadicea Kelt dünyasının antik havasını solumlatan değreli parçalar. Birde Ridley Scott'a ithafen bestelenmiş Aldebaran var ki beklentileri karşılayacak üzere bilim kurgu ruhu taşıyor. Diğer şarkılarda da hayaletimsi vokalin ötedünyası sesiyle dinlenceye ya da ne bileyim istihareye yatılabilir. Ambiyansı atmosferi bol, yani ismini saydığım şarkılar haricinde arkafon müziği olmak için birebir birdebir bir seçim. Lakin ben müziğimin arkafon olmasını pek tercih etmem. En azından bu günlerdeki halet-i ruhiyem öyle diyor.
Summoning yine yapmış yapacağını, benden söylemesi.

6,75+/10

13 Haziran 2013 Perşembe

Dødheimsgard - Kronet til konge (1995)

Assos'dan bildiriyorum. Hava kapalı. Kapalı olmasının ötesinde yer yer atıştırıyor. Midilli selamını nedense soğuk rüzgarla iletmeyi tercih ediyor. Neden? Çünkü her şey benim için. Tatile çıktım ya... Üstelik aklım Taksim'de. Çalışırken de çalıştığım haftadan bir şey anlamamıştım. Şimdi de aramıza fersah girse de benzer durum değişmiyor. Direnenlere selam olsun.
Sanki şu dünya denen zabazingo yerde vaktim çokmuşcasına grubun ismini daha bir duyurduğu lö avangartt yapıtlarına kulak vermekten ziyade ilk döneminden başladım dinlemeye. Katıksız fundamental black metal. Darkthrone, Burzum gibi. Bu ilk albümün alt-türler içinde bir miktar bocaladığını, grubun kendine ait bir tarz yaratmayı tam anlamıyla başaramadığını, bununla birlikte bu çabanın çok da inkar edilemeyecek manada hoş ürünler verebildiğini görebiliyoruz. Özellikle sırtını ritme dayadığı ve baterinin epiksiliği arttıran savaş tamtamı tınladığı anlarda keyif uyandıran parıltıyı kaçırmak zor. Hipnotizmanın güzelce melodiyle temsil edildiği Kuldeblest.. ya da tam tersine bu sefer agresif bir tavrın tatlu tatlu icra edildiği Nar Vi Har.. somutlaşan örnekler. Mekteb-i sıbyan eski okul blackçilerin hoşnut kalacağı lakin devrim yapmaktan da uzak bir çalışma şeklinde özetleyelim gitsin. Bu arada yeni Summoning albümü can canan, dikkatinize.

6,75/10

10 Haziran 2013 Pazartesi

Claire Colebrook - Gilles Deleuze

Deleuze postyapısalcı felsefenin temel taşlarını özellikle Guattari ile birlikte yazığı kitaplarla döşeyen bir isim. Felsefecinin biyografisinden çok geliştirdiği kavramlara eğilen bu kitap vasıtasıyla görüyoruz ki görüşleri özellikle matematik zekası benim gibi düşük olan biri için kavraması oldukça güç. Misal diferansiyele sırtını yaslayan oluş kavramı.
Felsefecinin ve post-yapısalcılığın itiraz noktası şu: Başta bir varlık tahayyül ederiz, sonrasında bu varlığın oluş aşamasına geçip farklılaştığını düşünürüz. Tam tersine dünyayı bilme  açısından bir kuruluş ve temel noktası verebilecek statik bir farklılıklar yapısının incelenebileceği reddedilir. Hatta hakikat, gerçek de yoktur. Fenomenler bir dünyanın görünüşüdür ama simulakra (imge diyelim biz), arkalarında hiç bir köken veya temel bulunmayan kendi başlarına bir görünüştür. Temelsiz ve nedensiz... Bu sebeple bırakınız insanı en küçük organizma bile bir simülasyon olayıdır ve görünüşlerin etkileşimidir. Nietzche'ci bir yaklaşımla görünüşlerin arkasında gerçeğin olmaması ama diğer görünüşlerle bağlantıları sergilemesi, insanları umutsuzluğa sürükler, nihilizme kapıyı açar. Hiç bir vakit ulaşılmayacak bir cennetin peşinde koşarız. Hani hep geçmiş bayramlar daha güzeldir ya. Sanki gerçek bir bayram kutlaması vardır fi zaman önce, herkesin mutlak mutluluğu tattığı.
Filozof özellikle felsefe, sanat (sinema ve edebiyat) ve bilimin gücüne odaklanmıştır. Bunların ne olduğuna değil, neye hizmet ettiğini irdelenmelidir. Yani geliştirilen kavramlar tepkisel değil etkin olmak zorundadır. Kendilerini temsiller olarak değil yaratılar olarak sunmalıdır.
 Mutluluk kişinin hayatını etkin olarak yaşama kapasitesi veya gücüdür.Oysa bize görünen dünyanın üzerinde ve ötesinde bir hakiki dünya bulmaya çalışırsak tepkisel olarak yaşarız.
Felsefe, dili basit tanımlardan ve kanıların değişmezliğinden kurtarıp kavram ve sorunlara taşıyorsa, sanat da duygular ve algılar yaratır. Kanı, kavramların bilinen biçimlerini geneller, indirger ve dil aracılığıyla iletişim ve enformasyon olarak paylaşılabilecek ortak bir dünya olduğunu varsayar. Misal, küflü bir İtalyan peynirini sofrasında bulan bir kişi duyusal olarak halinden rahatsız olur, bundan hoşlanmıyorum demekle kalmaz. Bu yemek değil ve hatta bunu ağzı olan kimse yiyemez (sözcükleri azcık değiştirdim böylesi daha eğlenceli) diye bahsi geçen aşamalar aracılığıyla peynirin kötülüğüne dair kanı geliştirebilir. Kulağımıza gelen yabancı bir dili hemen medeniyet seviyesi ile karşılaştırırız örneğin, küçümseriz.
Bilim dünyayı gözlemlenebilir ilişki hallerinde sabitlerken, felsefe geliştirdiği kavramlar sayesinde sorunlara ilişkin yeni bir düşünme biçimi üretir. Sanat ise duygu ve algıları yaratır. Sinema, filozofun görüşlerinde zaman-imge, hareket-imge gibi yeni kavramları icat etmesine sebep olduğu için özellikli bir yer tutar. Kameranın açıları sayesinde hareketin dolaysız anlatımı ve düşünce hayatının hareketliliği hareket-imgeyi, zamanın dolaysız sunulması yani bir hareketi diğerine bağlayan şey olarak gösterilmemesi de zaman-imgeyi tanımlıyor. Sinema böylece zamanı ve hareketin kendisini sunabiliyor. Elbette bütün filmler imgelerin kuvvetiyle oynuyor değildir ama imgeleri sabit bir bakış açısından özgürleştirme gücü ve potansiyeli sinemayı sinema yapan şeydir.
Duygu uzamsallaştırıcı olmaktan çok yeğinleştiricidir. Dünyayı genlikle uzamsal nesneler kümesi olarak ve birleşik, ölçülebilir bir mekan olarak görürüz. Andan ana değişen bir renkler, tonlar ve dokular dünyası görmeyiz. Oturduğum yerin karşısında sallanan hışırdayan ağaç yaprakları benim için yeşildir der geçerim. Ama bir an ışık vurur, bir an bir bulutun gölgesi. Aynı renk değildir halbuki. Hep bir dinamizm...
Zaman hayatın hareket ve oluş gücüdür yani hareketler üretir.Sanat duygu aracılığıyla zamanın yıkıcı gücünü geri teslim eder. Artık hayatı zaman aracılığıyla akan birleşik bir bütün olarak görmeyiz, bütünün şekilleneceği ayrı oluşlar, hareketler ve zamansallıklar görürüz. Zaman da duygu gibi yeğinleştiricidir. Bir bitki, hayvan ve insan gözlemcinin süreleri arasında farklılıklar örneği kanıt olabilir buna. Yani hayatın düşünebildiğimiz veya sezebildiğimiz farklı ritimleri ve atımları vardır. En büyük yanılsama hayatın bir andan diğerine aktığı ve bizim genel bir zaman çizgisi üzerinde olduğunu düşünmemizdir. Hareket-imge sayesinde bu farklılaşan zaman akışını dolaylı da olsa hissedebiliriz. Buradaki kilit sözcük sezgidir. Bir şeyin gerçek biçiminde algılanışının ötesinde geçip onu oluşturan sanal bileşenlere ulaştıran yöntemdir sezgi. Diyalektiğin tersine çelişkiler ve farklılıkların gerilimli kalmasına müsaade edilmelidir. Hatta bir şeyin, ne olmadığı üzerinden tarif edilmesine dayanan diyalektiğe de eleştirel bir tutum takınmaktadır filozof. Farklılığı ve oluşu sabit noktalar gözünden gördüğü için olumsuz bir karakter taşıyan diyalektikten bizi zaman-imge kurtarır. Şunu anlamamızı sağlar: Hayat, ayrı şeylerin gerçekleştiği hareket ve oluştur. Dünya bir imgeler ve algılar akışıdır. Biz ise hareket eden şeyler dünyası görürüz ama bu ancak bir hareket bütününden soyutladığımız için mümkündür.  Kendi oluşumuzdaki hareketleri ve bizi ilgilendirmeyen farklılıkları gözardı ederiz. Ki gören herhangi bir göz bile bir hayat akışıdır zaten. Diğer bir deyişle de hayat, durağan bir dış dünyayı temsil eden ayrıcalıklı bir noktanın (insanın kendi içinde kapalı zihni) etrafında dönmez, diğerleri arasında bir makine olan zihin veya beyinle birlikte makineye özgü bağlantıların üremesidir hayat. Kısacası sinema insan gözü ve algılama için yeni olanaklar sunmasından dolayı Deleuze'ün fikriyatında önemli bir yer tutar. Hem zaten bütün varlıklar hayat-oluş akışında görece değişmez uğraklardır. Doğrudan oluşu algılayamayız bile.
Anlam, bir şeyin gerçekte ne olduğunu değil ama oluş gücünü ifade der. Hayatın anlamı üretebileceği tek yolun dil olmasının nedeni budur, çünkü sözcükler bir şeyi alıp diğer şeylerle sanal bağlantılar içine yerleştirmemizi olanaklı kılar. Anlam bir olaydır ama yeni oluş çizgileri üreten bir olay. Ne sanat ne de felsefe zaten orada olan bir dünyanın temsil edilmesiyle ilgilidir, bilakis bağlantılar üretmek ve arzulayan makineler olmakla ilgilidir.Bu duygusal bağlantılar insanı insan yapan şeyleri yaratır. Kendi felsefesini zamansız olarak olumlayan Deleuze, zamansız olmanın kapitalizm karşıtı olmanın ötesinde kapitalizmi ortaya çıkmasına izin vermiş olan gücün yıkılmasını gerektirdiğini öne sürer. Bu güç, aynılık eğilimi, tek tip nicelleştirme, tüm oluşların tek bir ölçü veya sermaye alanında sabitlenmesinde görülebilir. Hayatın karmaşıklığı ve farklılığını tek bir mübadele sistemine indirgeyebildiğimiz için kapitalizm vardır. Mübadil şey para da olur, çok-kültürcülük de, cemaatin iyi dilek mesajları da farketmez. Ancak hayatın yurtsuzlaşma sürecini sağladığı için olumlu bir yana da sahiptir. Yurtsuzlaştırmak derken, sırf dini sebeplerle yapılan bir resmin bu gün amacından bağımsız sanatsal veya duygusal gayelerle hiç de dindar olmayan sanatseverler tarafından değerlendirilmesi gibi. Dolayısıyla bu bakış açısı bizi insan denen kavramın bize dayatılan ırkçı bir imge olduğuna dair kabule götürür.
Az çok Foucault okumuşsak batı medeniyetinin aşkınlık üzerine kurulduğuna dair tezlere aşinayız demektir. Düşünme biçimimiz, kurumlarımız vesaire daima bir dışsal temele dayanmaktadır. Deleuze özneyi de bir aşkınlık biçimi olarak görür. Deneyimlerden özne oluşmaya başlar. Ama öncesinde zihinde benlikte düzenlenmemiş bir algılar ve düşünceler çokluğu vardır ki bu yığın, dış dünya kavramını üretir. Sonucunda dışsallık ve dışarısı arasında ayrım yapılır. Yaratıcı hayvanlar olabilmek için hakikat, varlık gibi aşkınlıkları inşa etmek durumunda kalırız. Yani her türlü temel, köken ve ya nihai dışarının deneyimin sonucu görülmesine bağlı olarak aşkınlık olumlanabilir. Ampirizm ise fikirlerin deneyim sonucu oluştuğunu savunur. Dünyanın kendisi bizim sonucu olduğumuz fikirleri veya imgeleri üretir. Buradan gelinmek istenen nokta Deleuze'un kendi felsefesinin tanımlarken kullandığı aşkın ampirizm terminin açıklanmasıdır. Hume'un klasik ampirizm öğretisinden farklı olarak aşkın ampirizm hiç bir temel, özne ve deneyimleyen varlık olmadığında diretir, yalnızca deneyim vardır. Bu red sayesinde ampirizm aşkın olur zaten.
Arzu olumlu ve üretken olup bir eksiklikten doğmaz.  Hayat kendisini devam ettirmeye ve zenginleştirmeye (farklılaştırmaya) çalışır. Bunu da diğer arzularla bağlantı kurarak yapar. Bu nedenle güç/iktidar arzunun bastırılması değil yayılmasıdır. Deleuze'cü felsefenin asıl amacı çıkarcılığın arzudan nasıl türediğini göstermektir.
Bu arada kitap Baudrillard ve Deleuze'ün farklı  simulakra yorumlarını karşılaştırır. Amerikada fotoğrafı en çok çekilen ahır artık turistik bir mekan olarak hizmet vermeye başlamıştır. Baudrillard açısından bu, ahırın gerçek fonksiyonelliğinden koparılarak sanallaşmasıdır, acınası bir haldir. Deleuze ise gerçeğin daima edimsel-sanal olduğunu öne sürer. Varlıklar kopyalama, taklit etme, görüntüleme ve simülasyon süreçlerinden ortaya çıkar. Oluşun sanal gücü sayesinde edimsel varlıklara sahibizdir. Hayatın her olayı, ahır olarak kullanılan ahır bile, simülasyondur. Çünkü herhangi bir şeyin ne olduğu, onun başka olma gücüdür. Kendisine bağlı olmama gücüdür.
Standardı ve normu olmayan kadın-oluş gibi kavramlar minör olarak nitelendirilerek olumlanır. Edebiyatın bir kısmı da minör-edebiyat şeklinde tanımlanarak ilerici bir araçsallığa taşınır. Sinemada efektler ve montajın büründüğü öneme edebiyatta üslup kavuşur.Üslup, konuşucuların ve mesajların saptanmasını sağlayan duyguların yaratımıdır. Dilin kendisini konuşuculardan ve niyetlerden özgürleştirdiği serbest-dolaylı üslup minör edebiyat eserlerinin verilmesini sağlar. Minör edebiyat ise zamansız bir geleceğin yolunu döşer. Minör bir politik gruba her katılım , o grubun ne olduğunu değiştirebilmesiyle değerlidir.
Amaçlanan şey, kendimizi hayatın algılanışlarının akışına kaptırmamızdır. İnsan böylece melez-oluş sürecine girerek kendisinden daha fazlası olur. Kaçış çizgileri meydana gelir. Yani özgürlük hayatı olumlamak için insanın ötesine geçmesi demektir. Daha somut olarak, zaten bir varlık çoklu oluşların gücüdür.Hayatta en yüksek ayıda karşılaşmayla mümkün olan bir şekilde değişim geçirip çeşitlenerek hayatımızı ve güzümüzü zenginleştiririz. Oluşlarımızı önceden verili kod ve normlarla sınırlandırdığımız ölçüde hayatımızı da kısıtlarız.

Kıbrıs Türk Basın Tarihi

Fuarda bulduğum bu kitap meraklısı olduğum diğer bir ilgi alanım olan basın tarihine Kıbrıs üzerinden eğiliyor. Tam da sevdiğim gibi dönemlere ayrılarak Kıbrıs Türk'üne hitap etmiş gazeteler, ilk sayfalarına yer verilerek işleniyor. Bu proje bir devlet kurumu tarafından idare edilmesinden gerek, gazetelerin ideolojik farklılıkları yüzeysel bir şekilde işleniyor. Konu sadece gazeteler değil elbette. Dergiler ki kısa geçilmesi kitabın zayıf karnını oluşturuyor, TV-radyo, basın yayın örgütleri, sansür, dava ve basın cinayetleri de es geçilmemiş.

RETRO: Gamma Ray - Somewhere Out in Space (1997)

Şu bilim kurgu temasını Iron Saviour'dan daha iyi kotardıkları kesin. Watcher In the Sky'ı bir de kendileri yorumlarken bunu daha açık görebiliyoruz. Tabi diğer grubun vokali biraz işleri bozuyor. Bu albümle birlikte Avrupa tarzı cıyak cıyak power metal'den daha sert bir versiyona geçiyoruz. Ve ben bunu tercih ediyorum açıkcası. Blind Guardian'ı andıran progresiflikte Somewhere Out in Space bu manada kral bir parça. Üstelik Uriah Heep cover'ı bonus parça Fantasy bile çok sırıtmıyor. Az sırıtıyor diye de okuyabilirsiniz, tabiki de. Dinleyiciye gevşek bir konsept sunan albüm, yeni Star Trek filminin arkasından güzel gidiyor doğrusu.

8,0/10

9 Haziran 2013 Pazar

İhsan Oktay Anar - Yedinci Gün

Yazarın beklentileri karşılamayan son romanı elbette duygusal bir eleştiri sürecine tabi tutulmalı. Çünkü belli ki böyle bir kitap, başka bir yazarın magnum opus'u bile olabilirdi. Her ne kadar anlattığı hikayeler arasında kopukluk ağır bir dille birleşince okuma zorlaşsa da; her ne kadar yakın dönemi politik bir gözlük arkasından okuması,  idealleştirdiğimiz (bizzat yazar tarafından önceki işlerinde dimağmıza kazınan post-modern bir emir cümlesine istinaden) hayal dünyamızı acıklı bir tarzda sarsarak uyanmak istemediğimiz dünyaya gözlerimizi aralatsa da; tam da bu noktalarda kaleminin hala kuvvetli olduğunu görüyoruz. Kitabın başlangıç aşamasında birbirine geçen mizahi hikayeler (Karaköy vampiri misal) ya da bütünsel açıdan sorunlu hissedilmekle (özellikle hissiyat) beraber tekvinhane örneğinde daha da parlayan yaratılış mitolojisinin yeniden okunması ya da yediuyurların cumhuriyet bürokrasiyle ilişkilendirerek uyandıran bir vazife görmeleri. Sarıkamış, dini bulan Paşazade'nin obsesyonu, hiç anlamayacağımız Osmanlı mühendislik dilinin tam da kastının tersine şiirselliği, satranç oyunu (evet son galibiyet tam bir hayalkırıklığıdır)  ve demirminareler üzerinden teknolojinin etkisi. Kısacası  iktidar ve post-modernizm turnusoluna tutulmuş sufizm gibi öğeleri başat tutmuş bu kitap rengarenk bir okuma sunuyor.

Elif Tanrıyar konuyu çok güzel özetlemiş.

Bu kez yüzeydeki ana hikaye -adı verilmese de- 2. Abdülhamid dönemi İstanbulu'nda geçiyor. Her zamanki gibi Anar'a özgü, Osmanlı minyatürlerini andıran çok çeşitli tiplemelerle karşılaştığımız uzun bir turun ardından, asıl kahraman olan İhsan Sait'e yoğunlaşıyoruz. Evet, bu romanın da ana kahramanı İhsan adını taşıyor. Son derece zeki ve kurnaz biri olan İhsan Sait, kısa zamanda talihinin de yardımıyla küçük bir servete sahip olduktan sonra, yolu tesadüfen, sonradan imanı seçen, ancak asıl olarak bilim âşığı bir paşazadeyle kesişiyor. Paşazade'nin bir tür camiyle bir tür radyo istasyonu arası tuhaf mekanını ele geçiren İhsan Sait'in asıl macerası ise gelecekten kendisine gönderilen bir aşk mektubuna iliştirilmiş fotoğraftaki Prenses Döjira adlı gizemli bir kadına âşık olmasıyla başlıyor. Kahramanımız, aşkına kavuşabilmenin tek yolu olan, mektubun ekinde planları bulunan, tuhaf aletin yapımı için zorlu bir maceraya girişiyor. Bu arada yolu sık sık kendisinin oğlu olduğunu iddia eden, kendisininse zerre kadar ilgilenmediği Ali İhsan adlı saf ve temiz bir gençle de kesişiyor. Romanın 1930'larda geçen son bölümünde ise İdris Amil adlı yeni bir karakter daha çıkıyor karşımıza. Evet, gördüğünüz gibi Yedinci Gün'de de yine İhsan Oktay Anar'ın kendine has masal ve söylentivari diliyle biçimlenen, tarihin içinden kopup da gelmiş hem çok tanıdık hem de çok farklı bir İstanbulla ve çok sayıda renkli tiplemeyle karşılaşıyoruz. Ve yine okurlarının aşina olduğu tuhaf icatlardan biri daha var bu romanda. Anar, bu kez havacılığa merak sarıyor ve İhsan Sait'e gelecekteki sevgilisiyle kavuşabilmesi için bir tür zeplin inşa ettiriyor. İhsan Sait'in bir tür zaman yolculuğuna çıkmasına da yardımcı olacak özel bir düzenleme eşliğinde... Romanın görünürdeki hikayesi bu olsa da, bilindiği gibi Anar'ın romanlarında hep 'bir ben vardır bende, benden içeri' misali, birden fazla katman yer alır. Görünen hikayenin ardında saklı duran çok güçlü bir ya da birden fazla hikayenin aktığını ve romanın asıl kimliğini oluşturduğunu görürsünüz. Yedinci Gün'ün bütününde de asıl olarak, adından da anlayabileceğiniz gibi, alemlerin ve insanın yaradılış efsanesi anlatılıyor. Şeytana kanan insanın cennetten kovulmasıyla başlayan macerasının dünya tarihi boyunca gelişimini hızla seriyor gözünüzün önüne. Öte yandan üç ana bölümden oluşan romanın Baba, Oğul, Hayalet adları verilen bölüm başlıkları da bir diğer ipucunu veriyor bize. Farklı bir okumayla, kendi bencilce zevklerinin peşine düşmüş baba İhsan Sait'i Osmanlı İmparatorluğu'nun, ilgilenmeyip savaşlarda yok olmasına göz yumduğu oğlu Ali İhsan'ı yıkılmakta olan İmparatorluğun halkının ve kısa bir zaman yolculuğu sonrası 1930'larda karşılaştığımız Osmanlı'nın hayaletini ise yeni oluşturulmaya çalışılan Türk milliyetçiliğinin, İdris Amil'i de merkezdeki tipik Türk insanının yerine koyduğumuzda, karşımıza bambaşka bir hikaye daha çıkıyor. Cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte, Osmanlı'dan kalan hayaletten, ideal ve mükemmel bir Türk kimliğinin yaratılma çabasının bir tür parodisini okuyoruz. İhsan Sait'in yani bir diğer okumayla Osmanlı'nın kavuşmaya çalıştığı, gelecekte bekleyen Prenses Döjira'nın neyi simgelediğini ise size bırakıyorum. 

http://www.sabah.com.tr/Cumartesi/2012/08/18/yedinci-gunun-kapagini-araladik

6 Haziran 2013 Perşembe

The Prodigy - The Fat of the Land (1997)

Son yıllarda bu tarz bir müziği , sansasyonal gümbürdenek  elektronik yani breakbeat, basit bulmaktayım. Neyse ki Firestarter gibi dev bir bombayı ve yardımcı rollerde de Breath, Smack My Bitch Up, Mindfield ve Narayan gibi fevkaladeleri barındıran albüm direniş günlerine soundtrack oldu da o adrenalin boşa gitmedi, bir anlam kazandı. Konsere geliyorlar, hadi bakalım. Yarın işteki son günüm, hadi bakalım. izin beni bekler, e hadi bakalım.

8,0+/10

4 Haziran 2013 Salı

Kudret Emiroğlu - Gündelik Hayatımızın Tarihi

Gayet hacimli bu kitabı uygun fiyata İşbankası yayınlarının fuar standından alma fırsatını kaçırmamıştım. Şimdi bir de cşltli versiyonunu çıkartmışlar ki kucağa alınıp sevilesi, kütüphanede müthiş durası oluyorlar. Benim kütüphanem yok. Benim kitaplarım kolilerde, çekyat altlarında ve dolaplarda ve kimbilir daha nerelerde sakin yaşamını idame ettiriyor. Tabi biraz da tozlanıyorlar. İsmi üzerinde ne bileyim bir lades tutuşmaktan bisikletin hikayesine, faniladan kahveye gündelik yaşamda rasgeldiğimiz giyim kuşamdan eğlenceye, geleneklere, evlere, yeme içme kültürüne, çeşitlilik gösteren alandaki her türlü ıvır zıvırın hikayesini okuyoruz. Biraz daha spesifik konulara eğilerek makalelerin geniş tutulması çok daha keyifli bir iş olurmuş. O zamanda  bilmem kaç serilik ismini hatırlayamadığım ama şu an İstiklal'de yarı yarıya indirimli satılan Yapı Kredi yayınlarından çıkmış diğer benzeri kitaba meyletmek gerekli yavaştan yavaştan.

2 Haziran 2013 Pazar

Mission of Burma - Vs. (1982)

Özgürleşme, özgürlük üzerine cilt cilt kitap okudum, manasını dün anladım. Dayanışmayı gördüm. Güzelleştirici süt banyosuna göz uzvumla başladım. Tanımadığım bir ailenin kızarttığı ekmekleri evlerinin pencere pervazından hüpleterek açlığımı yatıştırdım. Ama çantalarından bisküvi dağıtan arkadaşların tekliflerini geri çevirmesini bildim. Doymaya gelmedik zira. Emektar aktivistlerin yönlendirmelerinin, giydikleri beyaz önlükleri büyük ciddiyetle taşımalarına rağmen gerçekten doktor olduklarından şüphe duyduğum gençlerin kitleyi nasıl ayakta tuttuğuna şahit oldum. Sonuçta gerçekten bir direniş vardı ortada. Gaz bombası geliyor kaç, cadde müsait, doldur Allah. Gel gör ki bu kadar olay bu kadar münakaşa hala pek bir mübarek isimlerin kafasına dank etmemiş görünüyor. Şimdi şu an bile canlı yayında (ki bu zihniyetin medyayı nasıl esir aldığını da gördük) diyor ki: Yapacağız da yapacağız. Eh cin şişeden çıktı, biz de geleceğiz de geleceğiz.
İşte, bu albüm de böyle. Ne yazacağımı unuttum bile. Punk köklerini aksettirmekten çekinmeyen bir post-punk diyelim. Ecnebi diyarlarında çok daha fazla tutuluyor bu işler. Sözler biraz bireysel ve ilişki temalı. Kayıt kirli ve ham. Buna rağmen melodik yapılı besteler dikkat çekiyor. Fakat azcık zaman lazım. Sound avaraj bir Türk dinleyicisinin kulağına o kadar yabancı ki, melodilerin tatluluğunun keşfi, birkaç dinlemenin ötesini gerektiriyor. Favori şarkı ismi de söyleyemedim bak şimdi. Hepsinin benzer ve ayrık bir karakteri var. Ayrık demişken Dead Pool geldi bak aklıma, hoş bir slow.

7,50/10