31 Aralık 2015 Perşembe

Huun-Huur-Tu - 60 Horses in My Herd (1993)

Tuva'lı grubu daha önce ne kadar büyük keyifle dinlediğimi söylemiştim. Bu erken dönem albümleri de hiç farklı değil, hatta Mezhegei ile sürpriz Tuvaca Enternasyonal marşı ile bir derece daha iyi. Bize de gırtlaktan şarkı söyleme tekniklerinden beğendiğimizi seçmek düşüyor. Benim favorim kulağa ıslık gibi gelen sıgıt.Grubun albüm kapaklarına, albüm isimlerine bakığımızda da kool tavırdan başka bir şey görmüyoruz.

8,50+/10


27 Aralık 2015 Pazar

She Past Away - Narin Yalnızlık (2015)

Gotik rock, post-punk'ı ayrı mı bir garipsesem, bu şarkıların Türkçe söylenmesini ayrı mı garipsesem, bilemiyorum. İtiraf ediyorum, anlama kapasitemi, deneyimlerimi, dinlediklerimi benliğimi alt üst etti bu albüm. İyi kötü dualizmini burada işletemiyorum. Dokuz ile beş arasında gidip geliyorum. Ortalama 7 diyelim.

7,0/10

26 Aralık 2015 Cumartesi

Deathspell Omega - Drought (2012) EP

Nasıl özlemişim bu sesi. Black metali progresif ve sludge sularına kadar götüren ufuk açıcı bir çalışma bu dinlediğimiz. Sözsüz ilk şarkı başladığı anda farklılığı hissediyorsunuz. Böyle bir müziği de ancak Deathspell Omega yapabilirdi.

9,0/10

Mahfil

Toplanma yeri alt başlığı ile 2008 yılında 30 sayı yayınlanan Mahfil hem haftalık periyoduyla hem de önlü arkalı tek yapraktan oluşmasıyla kendine has özelliği olan bir dergiydi. Ahmet Güntan'ın kaleme aldığı çıkış yazısında farklı görüşlere sahip şairleri bir araya getirip bir tartışma platformu amaçlandığından bahsediliyor. İlk sayıdan itibaren de çeşitli yazarların kaleminden tartışma konuları açılmakla beraber bu yazıların her zaman sağlıklı bir diyalogla işlediğini söylemek mümkün değil. Ahmet Güntan ve Ömer Şişman'ın kaleminden çıkan Toplantı Bitti! adlı veda yazısına hakim rengini veren ise sıralanan olumlu noktalardan daha çok itiraf edilen başarısızlığın gölgesi oldu. Okuyabildiğim ilk 10 sayı, 15'den başlayıp 24. sayıya varan nüshalar ve son iki sayıya bakıldığında şiir ve yazıları ile karşımıza çıkan isimler şunlar oluyor: Ömer Şişman, Bülent Keçeli, Murat Üstübal, Ahmet Güntan, Burak Acar, Elif Sofya, Lale Müldür, Hakan Arslanbenzer, Salih Yurttaş, Tarık Günersel, Cem Uzungüneş, Seyhan Erözçelik, Birhan Keskin, Erhan Altan, Emrah Altınok, Hilmi Tezgör, Osman Konuk, Efe Murad, Mehmet Öztek, Eren Safi, Ömer Aygün, Ali Akyurt, Yücel Kayıran, Barkın Karslı, Tamer Gülbek, Fergun Özelli, Serkan Işın, Sadık Yaşar, Yavuz Altınışık, Tamer Gülbek, Levent Yılmaz, Murat Sözer, Mustafa Burak Sezer, Fahri Güllüoğlu, Ahmet Yılmaz.

Güncelleme:

Mahfil'in tam takım arşivine aşağıdaki linkten ulaşmak mümkün. Bir vakit gelir, okumadığım eksik sayıları da buradan temin ederim. Linki gönderen Ömer Şişman'a teşekkürlerimizi sunarız.

http://mahfilci.blogspot.com.tr/

23 Aralık 2015 Çarşamba

Death Cab For Cutie - Transatlanticism (2003)

Şirin bir vokal, mikro melodiler, samimi hikayeler. Grubun en iyi albümü olmasının bir sebebi de bu özelliklerle ifa olunan albenisi olsa gerek. Benimse rock müzikle tanışıklığım biraz daha keskin soundlara ve tepkicil tavra sahip olan doksanlar alternatif sahnesi vasıtasıyla gerçekleşiyor. Bu albüm ise indie rock nedirin tam tastamam tanımı gibi. Çok öyle.
We Looked Like Giants güzel şarkı.

6,75/10

22 Aralık 2015 Salı

John Pizzarelli - Midnight McCartney (2015)

Meşhur müzik adamı Paul McCartney'e ithafen şarkılarının caz usulüne göre yeniden yorumlandığı bir albüm bu. Mikrofonun başındaki isim de cover parçalarla ünlenmeye çalışan bir yeniyetme değil, zilyon albümü olan elli beş yaşında bir ağbimiz. Kaydı yeterince dinledikten sonra üstteki bilgileri öğrendiğim için, dinlerkenki esnada şarkılar arasındaki hissettiğim enteresan ayrıksılık konusunda hmm şimdi taşlar yerli yerine oturdu gibi bir düşünce kafada böyle şöyle hasıl oldu. Genelde sanatçının tarzı sebebiyle alçak bir ton albüme hakim olsa da parçaların orjinalliğinden yansıyan çeşitlilik duyumsanabilir oranda. Fakat parçaların aslı konusunda başka bir şey söylemek istemem, zira asıllarını hiç bilmiyorum. Göğsümü gere gere albümü sevmediğimi söyleyebilirim ama. Bir beste ve sözler bir garip. İki, performans. Burnu tıkalı ama olabildiğince yumuşak tınılarda ve bol miktarda kullanılan vokal. My Valentine gibi bir kaç hoş anı dışında bana vasat geldi. Akşam kulüp şarkılarının havasını yansıtmaya çalışması da o egzotik, kirli , duman altında atmosferden bir o kadar uzak kalmasıyla ayrı bir başarısızlık.

5,25/10

20 Aralık 2015 Pazar

Deli Kasap 13. Yıl Koleksiyon Baskısı

Kendini solda tanımlayarak rock kültürünün muhalif yanını ısrarla vurgulayan oluşum basılı nüshalarını koleksiyon baskıları ile sınırlamış görünüyor. Son nüsha ise 2014 Mayıs tarihini taşıyor. Renkli, bol resimli, zengin garfikli baskının yanında içeriğin bazı anlar zayıf kaldığını hissetmek mümkün. Sayfa sayısını azaltıp fiyatı biraz düşük tutma yoluna gidilebilirmiş. Yoksa nadir bulunabilir bilgi anlamında egzotik yazılar, (Egzotik Band, Pist On, Drain, Troma yazıları, Gwar söyleşisi), 13 yıl 13 Film, Savatage ve efsane Red Fang değerlendirmeleri, konser rehberleri gibi memnun edici içeriği sorguluyor değiliz. Bol bol gani gani olsun inşallah. Rahatsız eden bir şey var ki dillendirmeden geçemeyeceğim: bırak başkaları seni övsün

yedibuçuk

Iron Maiden - The Book of Souls (2015)

Her yeni Iron Maiden albümüyle, eskileri kıyaslayıp heyecana kapılan sadık dinleyicileri bu kayıt karşısında mutlu mesut yüzlerinde tebessümle hayal edebiliyorum. Grubun çok pek çok hayranı olmadığım gizli bir şey değil. Hatta içinde Dickinson vokal tekniğini de içerir eleştirilerim de vardır ki bırakın içimde kalsın. Buna rağmen bu çifte albüm beni de şaşırttı, bayağı bir çifteledi yani. Yeni bir şey var mı, yok. Olmasına gerek var mı, tartışılır. İşlerini iyi yapmışlar mı,evet. Eleştirilecek şeyler var mı,bittabi. Şarkı uzunlukları, tekrar edilen pasajlar ve nakaratlar, vokalin bazı anlardaki tizliği, çiğliği ve uzata uzata söylemesi, şarkıların hep aynı planda inşası, soloların güzel ama dengesiz kullanımı gibi... Sonuçta mühim olan şey ise aldığınız keyfe göre değerlendirmek yapılan her işi. Ne demiş şair: efendimiz acemilik.

8,0/10

19 Aralık 2015 Cumartesi

J.R.R. Tolkien - Bitmemiş Öyküler

Artık Tolkien'in yazdığı her şeyi istiflemek isteyen akademisyen mantığa sahip, sosyoloji, dilbilim, tarih, antropoloji gibi alanlara meraklı, evet evet yazılanlar dışında var olmayan bir dünyayı araştırma nesnesi olarak belirlediği kadarıyla, okuyucuya hitap ediyor. Maceraya atılalım aga diye düşünen FK okuyucuları ise uzak dursun. Birbiriyle çelişkili eskizde kalmış hikaye parçacıklarını okumak beni bile yordu. Yordu amma gerisi de bayağı ihya etti.

sekiz

Paradise Lost - The Plague Within (2015)

Paradise Lost gibi her albümleriyle güven tazeleyen gruplar olduğu sürece yeni doom-gotik metal gruplarına pek de ihtiyacım olmuyor. Hemen ilk dönem ertesine geri dönen grup kah 2. şarkıda olduğu gibi Amon Amarth'ı hatırlatan doomvari death, kah 5. şarkıda olduğu gibi mezarlıklara layık yapyavaş doom, bazen 3. şarkıdaki gibi gotik gibi farklı ama ilintili etkileri tek bir sound içinde harmanlıyor. Dinlerken bonus parçaları da es geçmemek gerekli ki Fear of Silence'ı arada kaçırmayasınız.

8,50/10

18 Aralık 2015 Cuma

God Is an Astronaut - Helios | Erebus (2015)

Güvenli limanlarda oyalandığını hissettiğimden dolayı kısa albümlerini dinledikten sonra radarımın dışına attığım bir gruptu. Sergiledikleri tüm o tatlı su post-rockçı anlayışa rağmen kimi zaman ağırlaştırılmış ritimler, hızlandırılmış nakaratlar ile bir kopuş yaratma derdindeler. Misal Vetus Memoria ve Centralia. O yüzden aynı şarkının farklı bölümlerinde kafanız karışıp kendinizi aynı şarkıyı  hem seviyor hem sevmiyor bulabilirsiniz. Bu biraz da grubu diğerlerinden farklı kılan uzaysı ambiyans havayı her yere monte etme ısrarından kaynaklanıyor. Kendi içinde besteler bu dengesizlik hali içinde iyi-kötü idare ediyorken grup mevcut dinleyici kitlesini kendi beğenilerine göre yoğurup şekillendirmeyi becerebilecek mi, merak ediyorum doğrusu.

7,0/10

16 Aralık 2015 Çarşamba

V.A. - Africa Witchcraft & Ritual Music (1975)

Afrika'nın doğusunda yaşayan kabilelerin ayinlerde kutlamalarda düğünlerde tedavi esnasında iş yaparken söyledikleri şarkıların canlı kaydı, Avrupalı özellikle dans müzisyenlerince de taklit edilen ve sömürülen kendine özgü ritimleri ile dinleyeni sarıyor sarmalıyor, coşkularına ortak ediyor; ritimler o kadar canlı ki bu duygu paylaşımında çok da fazla enstrümana ihtiyaç duyulmuyor. Fazlası fazla yani. Kayamba Dance, Alto Bung'o Horn, Lakuji, Nyatiti beni benden alan şarkılar oldu. Özellikle son ikisi zamanı aşarak bugüne de gölgesine hayat veren örnekler.

8,50/10

15 Aralık 2015 Salı

Raymond Lotta, Nayi Duniya, K.J.A. - Alain Badiou Eleştirisi: Burjuva Dünyasına Hapsolmuş Bir Komünizm

Badiou'yu ortodoks soldan, geleneksel Marksist cenahtan eleştiren kitap kerteriz noktası olarak kültist olmakla suçlanan ABD Devrimci Komünist Partisi lideri Bob Avakian'ın görüşlerini alıyor. Eleştirilerin tümünün bağlandığı nokta sosyalist ideallere bağlı liderliğin çözüm için elzem olmasına bağlanıyor. Bir de lider adayları var: Bob Avakian.
Badiou'yu tanımlayan vurgulu cümleler şöyle alıntılanabilir:
Eşitlikçi düstur eylemi esinler ve ona rehberlik eder...Badiou bize komünizmin Kantçı 'düzenleyici işleve sahip bir Fikre' benzediğini söyler. Bununla da komünizmin rehber bir ilke olarak anlaşılması gerektiğini öne sürer ve bunun ille de gerçekliğe tekabül etmesi ya da onu temsil etmesi gerekmediğini, daha ziyade düşünceleri ve eylemleri düzenleyecek, yönlendirecek örgütleyici bir ilke olarak iş gördüğünü savunur...iktidarı ele geçirmek bir sorunsal olarak görülür. Buna göre devlet iktidarı uygulanabilir olmadığı gibi arzu edilebilir de değildir (her türlü devlet doğası gereği baskıcıdır)..Devlet kimin elinde olursa olsun kitleler üzerinde bir ağırlıktır, bir baskı aracıdır ve asla özgürleşme için araçsallaştırılamaz. Parti zayıflamış gerici rejimleri devirmek için daima uygun bir araç olmuştur. Ancak Marx'ın kastettiği anlamda bir proletarya diktatörlüğünün inşası için uygun olmadığı kanıtlanmıştır. Yani devlet-olmayana geçişi örgütleyen geçici devlet, devletin diyalektik sönümlenmesi olamamıştır.
Bir çoğu Kültür Devrimi'ni saldırmak için onu çarpıtırken, Badiou başka bir şeyi kucaklamak için onu çarpıtır.

Altı

Shostakovich - Piano Concertos; Sonata for Violin & Piano Op. 134 (2012, Melnikov)

Şostakoviç'in bir ve iki nolu piyano konçertosu ile keman-piyano sonatını içeren bu albümde piyanonun başındaki Melnikov'a Mahler Oda Orkestrası eşlik ediyor. Bu parçaların ortak noktası piyanonun o kadar da baskın olmaması ve orkestrasyon ile piyano arasındaki uyumun sağlanması konusunda zorluklar görünüyor. Trompetin ağırlıklı kullanımının kimi zaman cazvari bir havayı aksettirdiği ilk konçerto, kompleks hareketleri, değişken ritimleri, ani sıçrayışları ile gayet maceramsı bir dinleyiş imkanı sunuyor. Yazıldığı 1930'lu yıllardaki popüler ve diğer müzik türlerine göndermeler baş döndürüyor. Piyano ve keman sonatında ise keman pek de sevemediğim testeremsi irkiltici uyumsuz tonlarda çalınmakla beraber yansıttığı karanlık ve güçlü ruh hali sinematek bir dinleme tutkusu yaratmayı başarıyor. Albümün açılışını yapan ilk konçerto ise diğerlerinin yanında naif ve sönük kalıyor. Özellikle son hareket, kulağa sıradan ya da daha önceden pek çok kez kullanılmış melodiler sunuyor.

6,75-/10

14 Aralık 2015 Pazartesi

The Prodigy - The Day Is My Enemy (2015)

Invaders Must Die'ın izinden giderek hayal kırıklığı yaratmakla beraber  hap yutmuş zıp zıp delisi ritimlerin etkisinde eski günleri hatırlatması ile acaba dedirten bir kayıt. Şehrin semalarında dolanan tilkinin taşıdığı postmodern kültürün temsiliyetiyle daha gürültülü, daha hızlı, daha çılgın. Daha iyi mi? Yoksa dışına tıklayınca boş boşş yankı mı yapıyor? Tınn tınnn. Ultra basit ve tekrar tekrar tekrarlayan melodiler ile uzun kaçan süreyi bir düşünüyorum, diğer yandan albümdeki çoğu şarkının radyoda ya da klapta ne bileyim, dinlenebilirite rasyosunu düşünüyorum, ki bu parçalar tamamlanmamışlık, yarıda bırakılmışlık, kolaya kaçılmışlık, oldu da bitti maşallaha getirmecilik namına rastlantısal olamayacak bir kurgunun eserleri. İyi kötü ve Keith Flint.
*Medicine'in başlangıcı çok güzel.

6,50+/10

13 Aralık 2015 Pazar

RETRO: Burzum - Filosofem (1996)

Riflerin bir daha bir daha tekrarlandığı, atmosferin gittikçe kendi içine kapanarak depresif bir hal aldığı, ambiyans parçasının muhteşem olmakla beraber gavur orucu gibi uzadığı bu albüm Burzum'un efsanelerinden biri. Bu ufak ufak kusurlar bir araya getirildiğinde ise ister ve de istemez önceki albümünün gölgesinde kalıyor.

8,75/10

İmlasız (1 den 8 e)

İmlasız, bugün Bireylikler dergisi ile faaliyet gösteren Halim Şafak'ın etrafında şekillenen ve uzun süreli bir geleneğin parçası olarak 2003-2004 yılları arasında yayınlanmış bir dergi. Anarşist kimliğinin altını çizerken ajitasyon propaganda çıkmazında kitlenmeden edebiyat yapma gayreti gösterilmiş, özellikle şiir ve denemelere ağırlık verilmiş. Edebiyatı da yıkılacak kurumlardan biri addeden Kara Mecmua dergisi ile yaptıkları tartışma ile başlardaki tutukluğu giderme yönünde çabaları yoğunlaşmış. Şiirler genel olarak modernizmden postmodern döneme geçişin ürünlerini temsilen çeşitlilik gösteriyor, özellikle ilk sayılardan sonra sarsıcı olma iddiasının altı dolduruluyor. Bununla birlikte merkezdışı bir ideolojik eksende olmalarından kaynaklı avangard ve yer altı edebiyatı beklentisi yeterince karşılanamıyor.
Reha Yünlüel, Cesim Taş, Mustafa İbakorkmaz, Özcan Erdoğan, Tezer Cem, Sabahattin Umutlu, Onur Aykıl, Baran Polat, Şakir Özüdoğru, Nurduran Duman, Polat Onat, Bayram Balcı ve sonradan yollarını kadroyla ayıran Soner Demirbaş gibi şairlerin ürünleri sıkça sayfalarda yer buluyor. Düzyazı olarak da anarşist denemeler ve politik değerlendirmelerin yanısıra Yaşar Çabuklu ve küçük İskender röportajı, Sosyalist Feminizm ve Punk dosyası gibi yazılar öne çıkıyor.

RETRO: Dio - Angry Machines (1996)

Bir önceki albümdeki prodüksiyonu devam ettiren cilalı bir albüm bu. Dio'nun yaptığı en kötü iş olarak değerlendiriliyor. Melodiler belirgin olmakla beraber oldukça basit. Yine de içindeki eğlenceli taraf, böyle bir kalemde reddedilecek gibi değil. Doom ritimleri bir ölçüde deva etmekle beraber prodüksiyondaki post-grunge esintisi taşıyan modern duyarlılık ile ilginç bir kontrast oluşturuyor. Albümün kapanışını yapan piyano baladı This Is Your Life kaydın en güçlüsü. Bununla birlikte bir kaç tane stadyum marşı görevini layığıyla yapan şarkı bulunuyor. Terazinin diğer kefesinde de bir kaç bayat riff ve nakarat.

6,75+/10

10 Aralık 2015 Perşembe

Giovanni Marradi - Boleros (1992)

Böyle şeylerin samimiyetinden şüphelenirim. Wikipedia'da bile kısmi diskografisi olarak yetmişin üzerinde albümü sayılan piyanist Giovanni Maradi, Besame Mucho gibi latin şarkılarının yeniden yorumundan oluşan bir albüm kaydetmişse, bu şüphelerim daha da katmerlenir. New age biraz yogacıların, hayalperestlerin paralarını sömürme amacı gibi gelir bana. Maceracılıktan uzak durgun limanlarda seyreden performanslar da cabası. Bu albüm de yalın ve tanıdık piyano melodileri ile öne çıkıyor. Dediğim gibi şaşırtma gibi bir gayreti de çabası da yok. İlginçtir kulaklıkla dinlediğimde hoparlördeki dinlememden daha kötü sonuç veren yegane örnek. Sonbahar hüznü yerine olumlu bir ruh durumuna sokabiliyor. O kadar da giydirdim üstte ama nihayetinde keyif verdiğini söyleyebilirim.

7,25/10

9 Aralık 2015 Çarşamba

The Smiths - Strangeways, Here We Come (1987)

Dibine kadar İngiliz ruhunu taşıyan Morrisey ve ekibine bir türlü kendime yakın hissedemiyorum. Gel gör ki yaptıkları müzikte de öyle bir büyü var ki ara ara dinlemeden de yapamıyorum. Karanlık bir battaniyeye sarmalanmak gibi bir duygu hissettiriyor. Son albümleri. Albümün salya sümük hiti Geçen Akşam Birinin Beni Sevdiğini Hayal Ettim yalnız ruhlara zarar ziyan bir parça gerçekten de. Açılış parçasını da tuttum. Diğer yandan dinlediğim diğer The Smiths albüMlerinden daha fazla vasat şarkılarla karşılaştım. Tabi dünyanın geri kalanı benimle aynı fikirde değil.

6,75-/10

8 Aralık 2015 Salı

Furtherial - Un Mondo Infinito (2015)

Melodik death/thrash/progresif metal bermuda üçgeninin göbeğinden ikinci albümlerini yayınlamış durumda yerli grubumuz. Bu üç öğe DNA benzeri bir sarmal gibi birbirinin içine geçer şekilde riffler, akustik pasajlar, ritim değişiklikleri ve farklı vokal teknikleri gibi araçlar vasıtasıyla  güzel bir sentez meydana getiriyor. Tarih boyunca aydınlanmacı duruşları ile öne çıkıp hayatlarında bin bir eza cefa çekmiş olan insanları konsept alan albümün en dikkat çekici parçası Sokrat'a ithafen yazılan Elder&Apprentice. Özellikle vokalin ses rengi akılda kalıcılığı arttırıyor. Bununla birlikte enstrümanlar ve vokal arasında dengenin her zaman sağlanıyor olduğunu söylemek güç. Vokal bazen kendini fazla zorluyorken diğer enstrümanlar özellikle davul geride kalabiliyor. Bestelerin yer yer ilginç anlara ev sahipliği yaptığını duymak mümkünken bütünüyle bakıldığında biraz daha cilaya, parlatılmaya ihtiyaçları olduğu kesin.

6,75/10

7 Aralık 2015 Pazartesi

Moonspell - Extinct (2015)

Moonspell elemanları bol bol  Orphaned Land ile Rotting Christ dinlemiş gibi görünüyorlar. İyi de yapmışlar, oryantal senfonik cuk oturmuş, şükela olmuş. Grup farklı dönemlerinden örnekleri alıp gotik rocka da göndermeler içeren modern bir sentez elde etmiş. Hem yeterince farklılıklar, farklı esintiler taşıyor hem de tutarlılığını hiç yitirmiyor. Besteler tam konserlik. Basit şarkılar, hatta gereğinden biraz değil bayağı ecnebilerin deyişiyle cheesy, tribünlere oynamışlar basbariz. Olsun, her gün düşünen adam modunda progresif-avantgarde işler dinleyecek değiliz. Mis gibi, tak tak benim adım Cemil bir albüm. Kaydın ilk yarısı kesinlikle diğer yarısını dövüyor. Fakat albümün sonlanması da güzel. Başkalarına kulak asmayın, son şarkı hiç de gereksiz değil. Artık kısa cümleler kuruyorum çünkü heyecanlandım.

8,50/10

Peyniraltı Edebiyatı #28 #29 - Parende #7 #8 - Şiiratı 2005 Bahar Kitabı


Peyniraltı Edebiyatı

28. sayı Truman Capote'a ithaf edilmiş. Mantıkn onun hakkında ve ondan esintili yazılar bir röportajıyla birlikte ilk sayfaları kapsıyor. Öykülerde sosyal tespitler ağırlık kazanmış görünüyor. Bunlar dışında güçlü bir sayı olmadığı açıkcana söylenebilir.

Kutsal cennetler aşkına, kadın! Konuşmayı gerçekten sevdiğimi görmüyor musun?

yürüyerek intihar edeceğim

29. sayının ithaf edildiği yazar ise bir süre önce kaybettiğimiz Leyla Erbil oluyor. İkinci Yeni'yi öykücülüğe taşımakla tanımlanan yazarın kaleme aldığı eserlerinin sıkı analizlerine dayalı yazılar ve ona ithaf edilen şiirlerle birlikte oldukça doyurucu ve bilgilendirici bir dosya karşılıyor okuyucuyu. Umut Tugay Temel'in İlber Üzüm Ne Yiyor?, Batuhan Aşıktoprak'ın Menfi (sayfa sayfa Lütfiye Hanım'ı okuyabilirim), Cem Tunçer'in Pivot , Önder Şit'in Namus, Meriç Tuna'nın Görüşelim Bi'Ara isimlerini taşıyan öyküleri sevdiğim tarzlarda. Hepsinin tek bir sayıda bir araya gelmeleri de güzel bir tesadüf.

Parende

geri döneceğin şehirlere ihanet etme...

Simit yanında çay niyetine sloganıyla çıkan bu şirin derginin 7. sayısı kapağına Ece Ayhan ile Neşet Ertaş'ı, 8. sayısı da Ahmet Kaya ile Nilgün Marmara'yı taşımış. Kolay ve hızlı okunan dergi farklı fikirlere sahip çıkan eklektik bir yayın politikası izliyor. Sıkça yer verilen kolaja yakın düzenlemeler, illüstrasyonlar, foto grafiklerde sanal alemin rüzgarını somut sayfalara taşıma gayesi güdüldüğü hissediliyor. Farklı eleştirel yaklaşımların ve edebi tarzların biraradalığıyla birlikte düşündüğümüzde yeni neslin duyarlılıklarına hitap eden bir dergi görünümü taşıdığı söylenebilir. Genç bir kadro tarafından da çıkarıldığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Dolayısıyla bu kuşağın Post-Modern Politik Dizayn Ekseninde Ortadoğu Çıkmazına Sosyo-Tarihsel Bir Eleştiri başlığını taşıyan yazıda da tanık olduğumuz gibi alaycı mizahı hakkıyla yapma konusunda maharetlerini sergileyen tavrı süreklileştirip sekizinci sayıda da sergilemiyor oluşu üzücü. Ama bizzatihi bu tavır dergiye hakim olan romantik dramatik atmosfer ile çelişki halinde.

Kayın Yaprağı  /Rose Auslander (çev:Yalın Eser)

Bir kayın yaprağı
Uçuyor odama
Tıpkı şehrimin
Ormanından gibi

Beni teselli etmeye
Gelmiş

O taze zamanlar
Bir düşünme yeri
Orada yaşıyor yitirilmiş
Dostlar ve dağlar

Zarif damarlar
İthaftır
Bana.


Şiir Atı

herkes kendi çocukluğunun babasıdır
bu yüzden bitmiyor kimsenin yası


80'lerin efsanevi şiir dergisi Şiir Atı milenyum çağlarında da bir kaç sayı yayınlanma imkanı bulmuş. Kitap formatıyla, grafikleriyle, fotoğraflarıyla ve hatta sayfaların rengiyle bile uyandırdığı ilgiyi hak etmiş görünüyor. Yayın politikası ile de şiiri fikriyattan öne alan bir çizgiyi takip etmişler. Baudelaire'ın Le Chat ismindeki şiirinin orjinaline ve dört çevirisine yer veren keyifli bir bölüm içeriyor dergi. Bununla kalmıyor bu şiirin Joe Fallisi bestesini de zamanında compact disk olarak okuyucuya hediye ettiklerini yazmışlar sayfalarında. Neyse ki internet var, ne demiştik, arayan mevlasını da belasını da...

balıkçı olmayana dar gelir ufuk
yaz usuldan gelip geçer nasılsa.

İçerik dolup taşıyor, o yüzden kısaca geçmeye çalışacağım: Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın 29 Ekim şiiri üzerine hamaset şiirlerini de konu alan ve bu tarz şiirleri eleştirp küçümsememesiyle ayrı bir yerde duran bir yazı, Ahmed Haşim'in Yollar şiiri üzerine uzunca bir analiz, sessiz sedasız hayata gözlerini yuman unutulmuş bir şair: Haşim Çatış dosyası, Bedirhan Toprak'ın 18 maddelik makalesi, Herman De Conink üzerine örnekli bir biyografi, Rilke çevirileri ve sunuş yazısı, William Empson, Paul Celan, Michael Donaghy, Gerald Manley Hopkins, Emily Dickinson, Robert Burns çevirileri ki orjinalleri de içerir. Ve tabi ki zengin bir çeşitlilikte ülkemiz şairlerinden seçmeler.


Local 32B / Michael Donaghy

The rich are different. Where we have doorknobs,
they have doormen-like me, a cigar store Indian
on the Upper East Side, in polyester, in August.
As the tenants tanned in Tenerife and Monaco
I stood guard beneath Manhattans's leaden light
watching poodle turds bake grey in half an hour.
Another hot one, Mr. Rockefeller!
An Irish doorman foresees his death,
waves, and runs to help it with its packages.
Once I got a cab for Mr. Pavarotti. No Kidding.
No tip either. I stared after him down Fifth
and caught him looking after me, then through me,
like Samson, eyeless, at the Philistine chorus -
Yessir, I put the tenor in the vehicle.
And a might tight squeeze it was.

6 Aralık 2015 Pazar

DK Eyewitness Books : Castle, Medieval Life, Early Humans, Islam

Genç okurlara hitap eden bol resim ve illüstrasyonlu Eyewitness Books serisi 160'un üzerinde sayıya ulaşmış. Bunlardan ilgimi çeken dördünü bilgisayara yüklemişim. Aslında bu onlarca kitabın hepsine de ulaşabildiğimi zannetmiyorum. Ve lakin internet derya deniz, arayan mevlasını da bulur belasını da. Örneğin ilk dönem insanlara dayalı bilgilerin bilimsel araştırmaların hızının gerisinde kalması gibi ufak tefek kusurlara rastlamak mümkün. Zaten olmuyor ki her gün yeni bir homo bilmemneus bulunmasın. Asıl ilk dikkati çeken bu kitapların ortak noktası da olan Avrupa merkezcil bakış açısı. Örneğin ortaçağı konu alan kitapta lütfedip uzakdoğuya ya da ortadoğuya bir kaç sayfa ayırmışlar. Bu bakış açısı İslam başlığını taşıyan ciltte de aşırı dikkatli, kimsenin gönlünü kırmadan, sadece övücü yorumlarla tersten yansıtılıyor. Ki bu kitapta editöryel olarak isminden tahmin edildiği kadarıyla,Betül abla, buraların coğrafyasını ve tarihini bilen birisinden destek alınmış. Bu durumda bu serinin yine çocuklara ve gençlere yönelik olduğunu kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Fantastik kurguya da meraklı olduğumdan sosyolojik olarak ortaçağ batı medeniyeti ya da lordların efendime söyleyeyim baronların kaleleri konusunda kafam daha bir netleşti, güzelleşti. Taş devri avcılarından geriye kalan ya da onlardan yeniden konstrükte edilen silahları, kayıkları görebilmek ve hatta besin kaynakları hakkında hap gibi de olsa bilgi sahibi olabilmek ufkumu açtı, genişletti. Neticede yedi güzel bir puan, başarılarının devamını dilerim.



Kalenda Maya - Norske Middelalderballader (1989)

Ortaçağ İskandinav şarkıların otantik enstrümanlar ve meleksi vokallerle yeniden kaydedilmesi diye tanımlanabilir bu çalışma. Vikinglerin torunlarını olmalarından kelli daha mistik ve karanlık, Wardruna gibi ama bu grubun kurgusal yanının farkındayız, bir şeyler bekliyorken karşımıza çıkan şey en hafif tabiriyle aydınlık, hatta bazı anlar şen şakrak. Ya vikingler adam kesip köyleri yakıp bu şarkılarla keyifleniyorlardı ya da daha sonraki dönemlerine denk gelen ortaçağda bayağı bayağı uslanmışlardı. Kaydın belgesel mahiyette değeri tartışılamaz ama ben cezalandırma sopamı kullanacağım biraz, birazcık ve de azcık.

7,50/10

5 Aralık 2015 Cumartesi

Alice Coltrane - Ptah, the El Daoud (1970)

Daha önce dinlediğim Lord of the Lords'a istinaden caz normlarına sadık kalınmış bir albüm olarak görünse de şarkı isimlerinden anlayacağımız gibi eski Mısır ve Hint mitolojisinden beslenen bir egzotizmin lezzeti melodilere sızmış durumda. Fakat bu esinlenmenin batılı birinin tanıklığı üzerinden şekillenmesi o kadar besbelli ki. Sonrasında Hint bir gurunun müridi olarak ismini değiştirmesi ve ruhsal alemlerde kaybolması bu ilk yıllarda en azından yaptıklarının samimi olduğuna dalalet olabilir.

7,50-/10

4 Aralık 2015 Cuma

SHXCXCHCXSH - Linear S Decoded (2014)

Endüstriyel soundun hafifleyip shoegaze elektronik hisselerin yükselişe geçtiği bir çalışma oluyor, ilginç isimli grubun bu ikinci albümü. Nedense beni basit ve ucuz ve dijital seslerle örülü bir beklentiyle sarmalayan tekno ismi, burada öne çıkıyor. Aklımda oluşan imajın tersine karanlık ağır ve ritmik bolca tekrarlı baslara dayanıyor türsel etkilenim icabı. Bu tanıdık tanımlamaları içeren dillendirilmemiş soruya cevaben kalkan parmakları görüyor gibiyim: dubdubdub. Dolayısıyla grup için kendilerine özgü bir ses yaratma gayreti içinde oldukları saptamasını yaparsak yanlış olmaz. Drain This Lord, Elocution gibi bir kaç parça kalp hoplatan ritimlere sahip olsa da albümü oluşturan parçaların çoğunluğu nostaljik hipnoz seansından çıkmışcasına kendi tekrarları içinde boğuluyor. Öyle eften püften değil, kendini bu kadar tekrar bayağı can sıkıyor.

7,50--/10

3 Aralık 2015 Perşembe

Fela & the Africa 70 - Roforofo Fight (1972)

Kadınlarden harem kurmasıyla da bilinen ultra karizmatik Nijeryalı şarkıcı afro funk akımı deyince akla, hemen onun adı gelir Fela Kuti Fela Kuti. Beklediğimden daha az kulağa gelen funky tarzını dengeleyen terazinin diğer ucunda Afrika müziği oluyor. Başka bir deyişle tam bir harman yeri. Böyle diyorum ama ilginçtir temposu düşük olan dördüncü şarkıyı, Trouble Sleep..., tuttum örneğin. Her neyse Afrika'da güneşlenmeye devam edeceğiz ara ara.

7,50++/10

2 Aralık 2015 Çarşamba

RETRO: Burzum - Hvis lyset tar oss (1994)

Sonraki albümün ambiyans parçasını daha çok seviyorum. Bu albümdeki diğer halis muhlis black parçaların ise ehlileşmemiş ritmini...

8,50+/10

Selçuk Küpçük - Türkiye Edebiyat Dergileri Atlası

1983-2010 yılları arasında yayımlanmış ve kapanmış dergilerin editörleri/yayın yönetmenleri ile yapılan 40 söyleşiyi kapsayan bu derleme kitap daha çok İslami tandanslı dergileri sayfalarına konuk etmiş bulunuyor. Bir noktadan sonra sorular kendini tekrar ediyor ve bir soruşturma havasına bürünüyor röportajlar. Özellikle taşradan ya da fikri minvalde çevreden ses vermesiyle benzer kitaplardan bir nebze ayrılıyor. Baskı olarak da temiz ve yalınlığı dikkat çekiyor.
7buçuk.

Ambrose Akinmusire - The Imagined Savior Is Far Easier to Paint (2014)

Albümündeki sesleri sadece çaldığı trompetle sınırlamayarak farklı ve zengin katkılarla klasik müzikten vokal jazza değişen tatları albümüne dahil etmiş bir sanatçı. Gürültü içinde boğulmayıp yalın bir sound elde etse de kesinlikle kolay dinlenir bir çalışma olduğu anlamı oluşmasın. Sofistike ve entelektüel karakteri ile ne ritim tutulabilen ne de arka fon huzuru veren bir albüm ile karşı karşıyayız. Basit bir insancağızım, kapasitem belli. İdrak edemedim tam demekten ne çekineceğim arkadaş.

6,75-/10

RETRO: Dio - Strange Highways (1994)

Doksanlarda Dio ağbimiz bir arayış içine giriyor ve sadık dinleyicisini bir miktar üzüyor. Diğer yandan misal bu albümde olduğu kadar sert bir sounda da hiç ulaşmamıştı. Nihayetinde modern bir sese kavuşmakla beraber popüler akımlar içinde kaybolmuyor. Değişik bir şey olduğu doğru. Amma o kadar da eleştiriyi hak etmiyor yafu. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, albüme adını veren şarkıdaki whats your number ala vörsü saçma derecesinde komik.

7,25/10


1 Aralık 2015 Salı

Daniil Kharms - Ufak Tefek Olaylar

Yapamam ve Yapmayacağım'ın bir türlü olamayacağı bir öykü kitabı bu. Buradaki hikayeler lafı gediğine koyan halleri sergilediği kadar absürt durumları yansıtan ve ironi ve mizahi dozları esirgemeyen sosyal ve siyasi eleştiriden kaçınmayan metinler. Sivri dilinin ceremesini hapishanede açlıktan ölerek hayatıyla veriyor avangarde yazar. Zaman kıtlığı sebebiyle sadece internette bulduğum iki öyküsüne aşağıda yer veriyorum. Okunmalı, okutulmalı. Dokkuz.

işten çıkan adam eve dönerken yolda bir dilim polonya ekmeği almış olan bir başka adama rastlar .
bununla ilgili bütün anlatacaklarım bu kadar

***

Ne gözleri ne de kulakları olan kızıl saçlı bir adam vardı. Ne de hiç saçı olduğundan ona kuramsal olarak kızıl saçlı adam deniyordu.
Konuşamıyordu, ağzı yoktu çünkü. Burnu da yoktu.
Kolları ya da bacakları bile yoktu. Midesi yoktu, sırtı yoktu, omurgası yoktu, iç organları falan da yoktu. Hiçbir şeyi yoktu! Bu yüzden kimin hakkında konuştuğumuzu bile bilmiyoruz.
En iyisi onun hakkında daha fazla konuşmamak.

Mihail Bulgakov - Şeytani

Encore yayınlarının Duygu Çağı Serisini her ne kadar içimde eleştiriler büyütsem de oldukça sempatik buldum. Bu seride yer alan en ünlü isimlerden biri Bulgakov. Kıyasıya eleştirdiği bürokrasi ile Sovyetler iktidarının pek de hazzetmediği yazarlar arasında yer alıyor. Bu metinde de farklı bir tavır sergilememekle birlikte okuyucuyu mest de edemiyor.
Kibrit fabrikasında beyaz yakalı bir çalışan olan Korotkov, amiri değişince yanlış anlaşılmalar sonucu işinden olur. Maaşını bir türlü tutuşmayan kibrit olarak alsa da sonuçta iş iştir. Amirin peşinde koştururken amirin sürekli kılık değiştirmesiyle kendini kabus gibi bir kovalamacanın içinde bulur. Hayal ile gerçeğin birbirine karıştığı bu maceranın sonu konusunda fazla iyimser beklentiler içinde olmamak gerekiyor. 7 ancak yani.

Adamlar - Eski Dostum Tankla Gelmiş (2014)

Hip hopa bile kayabilen uçta konuşma ritminde vokale sık sık başvurulan, ironik dalgacı sözlerle kendini ifade eden, 70'lerden günümüze uzanan bir hat üzerinde ve üstelik hatta ve hatta kovboy/western  melodisi kullanımına kadar  uzanabilen geniş etkilenimlere açık rahat tavırlı bir indie rock çalışması deyince benim lügatımda tek sayfa açılıyor: Rezalet olmalı aga! Hayat öyle bir şey ki kağıt üstünde başka gösteriyor, kulaklara başka işliyor. Bir adım daha atıp şöyle söyleyeceğim: Son dönemde öne çıkan indie grupların arasında bir boy öne çıkan bir müzik yapıyorlar. O kadar ilgi alaka görmemeleride bir gerçek. Duyguları çeşit çeşit ifade eden dramatik vokal tekniği mi desem ki özlemişim böyle bir performansı, ikinci yeni şiirleri kokan sözlere mi desem, argo küfür sokak dili mi desem bilemedim, bittim yaptıkları müziğe. Favorim İnsanın Düştüğü Durumlar. İsmiyle bile grubun aldığı tavrı gösteriyor.

yaşlı bir çekirgeyim.zıp zıp ZIPP

8,50-/10

30 Kasım 2015 Pazartesi

Abdülkadir İnan - Tarihte ve Bugün Şamanizm : Materyaller ve Araştırmalar

İnternet yok bari bilgisayar işe yarasın diye daha önceden kaydettiğim e-kitaplara da bir göz gezdirdim bu bir aylık dönemde. Oldukça eskilerde kaleme alınmakla beraber tarih kurumunun kitap fuarındaki standında dört teele'ye üstelik ciltli yeni baskısını gördüğüm ama evdeki on koli kitap gözümde belirince almaktan vazgeçtiğim gerçekten değerli bir kitap bu. Eskiliği otantikalığını, böyle bir kelimenin olduğunu zannetmiyorum, katmerliyor. Orta Asya şamanizmini duaları, ilahileri ile birlikte beslendiği coğrafyasını, dağları, bozkırları, ormanları, dahi hayal ettirecek bir gerçeklikte aksettirmede çok başarılı. Okuduğum kitaplara hani puan vermeye başlamıştım ya: Dokuz olur bu. Acaba alsa mıydım basılı nüshayı?

The Hotelier- Home, Like Noplace Is There (2014)

Açılış parçası bugüne dek doğru dürüst emo rock dinlememememe bu da benden gelsin -me,  rağmen o kadar bayat geldi ki kulağıma , auv o-oo-ooh veyo veyooo beyk beyk böyy, sonrası için korkuya kapıldım. Belki de bu tanıdıklık hisssiyatı doksanlardaki pop punk, punk pop gruplarından kaynaklıdır. Grubun bir ayağı da orada çünkü. Bağırış çığırış yerine melodiyi kucakladıkları an daha iyi bir performans gösteriyorlar sanki: In Framing ve Discomfort Revisited. Şöyle de bir şey var ki amerikalı alternatif gençlik böyle şeyleri pek seviyor.

6,75/10

The Ocean - Pelagial (2013)

Hoş geldim, hoş geldim. Geçici olarak geçtiğim kiralık evde internetsiz geçen vakitlere son vermenin sırası gelmişti. Bir süre televizyonsuz ki pek hayranı değilim kendilerinin, misal bu aralar sadece Kore kanalı KBS'ye matrak reality showları dolayısıyla tahammül edebiliyorum, telefonsuz ve belirttiğim gibi internetsiz kalınca insan aslında bayağı bayağı boş vakti olduğunu keşfedebiliyor. Bu durumda önünüzde iki seçenek beliriyor. Topluma faydalı işlerle uğraşmak birisi. Ucu seçimlere, içiyle dışıyla politikaya uzanan makro ölçekli ve yine misal demekten kendimi alıkoyamacağım, metrobüslerdeki hayvanlar alemine kadar inen mikro ölçekli gözlemlerim neticesinde karar vermekte zorlanmıyor ve size bir gıdım yararım dokunmasın diye dokundurttuktan sonra naturlich diğer seçeneğe yöneliyorum, yöneldim daha doğrusu, an itibariyle bitti. O da dinlenmek, yatmak...vallahi uyku düzenim diye bir şey oldu. Neyse sadece tembellik yapmadım, evelallah yine müzik, dergi kitap beslendik. Gel ve de gör ki elimde biriken pekçokbirşey var. Bu yüzden hızlı bir tur yapacağız.
Turuma bu aralar pek çok  makbule geçen bir Alman gurubuyla başlamak istiyorum. Seveni, takdir edeni bol olduğu kadar özellikle vokali sebebiyle irkileni de hiç az değil. Ben ikisini de pek anlamıyorum. Orjinallik ya da duygu yönünden diğer melodik sludge grupların gerisinde kalıyorlar. Mastodon'dan bayağı metalkor'a değişen etkilenimlerin keyif verdiği söylenemez. Zaten müzik de çoğu çoğu modern progresif metal beherinden damıtılıyor. Dinlediğim versiyon parçaların sözsüz versiyonlarını içeren bir bonus cd dinleme imkanı sunuyor ki işin aslı aslında bu albüm enstrümental olacakken vokal kaydının sonradan eklendiği gerçeğiyle kim kimin bonusu şüphesi beliriyor zihinlerde şuurlarda. Sözsüz versiyon bir gıdım daha iyi. Bir de sert ve yumuşak yanların ve enstrümanlar ile vokalin arasında geçişlerin dengesi ya da uyumu konusunda ufak tefek pürüzler mevcut. Yine de haftalar sonra şöyle yarım kulak dinlediğimde daha bi hoşuma gittiğini inkar edemem. Bayağı da yazmış bulundum migrenli migrenli. Nokta.
Ha bombayı söylemedim daha. Godspeed konserine gitmeyi unuttum!

7,0+/10

22 Ekim 2015 Perşembe

Angel Olsen - Burn Your Fire for No Witness (2014)

Yürürken aklımdan geçirdiklerimi ekrana aynısıyla aktaramamak ne acı. Bu yazıyı da koliler arasından taşınmak üzere olmanın huysuzluğunu taşıyan bir evin salonundan döktürüveriyorum. Bu bir mazeret değil. İtinalı yazma gayretimi en son 16-17'imde göstermiştim. Bu albüm genç şarkının henüz ikinci albümü olmasının kararsızlıklarını taşıyor. 40-50'li yılların countryimsi folkundan doksanların noise rockına yaşattığı gelgitler baş döndürüyor. Aslında folk ve rock birbirne zıt kutuplar olmasa da bir albüm içinde toplaştıkları bu örnekte henüz yeteri kadar ahenkle dans ettiklerini söylenemiyor. Ayrıca vokal olarak da depdeğişik isimleri hatırlatmaktan eksik kalmıyor. Kayıt boyunca mikrofonun başına farklı vokaller geçtiği bile zannedilebilir, o derece yani.
Bununla birlikte bestecilik ve performans konusunda öyle bir potansiyel gösteriyor ki hemen her şarkının kendi başına dikkatleri celp ettiğini eklemek mümkün. Hele bir slow var ki White Fire, son yıllarda dinlediğim en yalın ve etkileyici baladlardan biri oluyor. Şarkıları saymaya başlamışken, hoşbeşime gidenler olarak, Forgiven/Forgotten, Star, White Water da zikredilmeli. Görüldüğü gibi beğeni protfoyümde şarkıcının kaydı gibi oldukça değişkenli gösteriyor. Diğer bir husus ise kesinlikle albümün dinledikçe açılıyor, güzelleşiyor olması. Yine de bir yere bir yerlere kadar.

7,0+/10

21 Ekim 2015 Çarşamba

The Chemical Brothers - Born in the Echoes (2015)

Şu lafı söylemeyi sevmemekle beraber ki olgunluk dönemidir o, kıyısından köşesinden değinmeden geçemeyeceğim. Grup olgunluk döneminin sancılarını yaşıyor. Albümün özellikle ilk yarısı eski günlerinin patlamalı hoplamalı big beat günlerinin gölgesini taşıyor. Klip şarkısı Go ile ardındaki silsile, Under Neon Lights, EML Ritual gibi şarkılar hala kulüplere takılarak yaşlandığını inkar etmeye çalışan birini andırıyor. Bir de benzeri bir hatta parlayan Born In The Echoes var. Yine de yüksek sesle ve kulaklıkla dinlendiğinde grubun becerisi, tecrübesi bu şarkılarda kendini belli ediyor. Zaten söylemeye gerek yok, albümün de en bi güzel dakikalarıdır yaşatan insanı. Albümün en Chemical Brothers olmayan anlarını ise Wide Open ile yaşıyoruz. Beck destekli demem bir şey ifade edecek midir bilmem. Sadece alıştığımız hareketler değil bunlar diyebilirim. Sonuçta başarıyı sonuna kadar hak eden yaratıcı bir ekip oluyor kendileri. Kötü bir iş çıkarabileceklerine inanmıyorum.

7,50+/10

18 Ekim 2015 Pazar

Mervyn Peake - Gormenghast I: Titus Groan

O kadar çok kendimi tekrarlamaya başladım ki sevmediğim insanlara benzedim. Zaten kendimi pek sevdiğimi söyleyemeceğim de bu artık psikolog psikiyatristlerin konusu. Sorun şu ki vaktim yok. İstanbul'un en batısından, Beylikdüzü değil canım, orası İstanbul değil; en doğusuna, Pendik-Tuzla değil canım, orası İstanbul değil; taşınma derdini içeren bir ev alma durumu bir yandan ailemin kiraya taşınması diğer yandan, delirten sektörüne kafa attığım iş yoğunluğum bambaşka bir yandan.. Hızlıca özet geçeyim. Gormenghast 40-50'lerde yazılmış gotik bir üçleme. Bir şato ve onların himayesindeki fakir köy arka mekan. Gotik tanımı bir bakıma basite kaçma aslında. Kafka'yı hatırlatmak da başlı başına yanıltıcı. Charles Dickens da hakeza öyle.Dili kitabı klasik romanlar arasına katacak kalitede, tasvirlerdeki edebiyat yapma kaygısı biraz fazla göze batıyor, tek eleştirim bu. Fakat olay örgüsü, yan hikayeler, karakter tahlili daha doğrusu inşası tek kelimeyle mükemmel. Uşak Flay adamım, bir sürü badire atlatıp hayatta kalmayı başarıyor. Yazarı bu yüzden sevdim. Oportünist azmettirici genç Steerpike'ın gebermesini boşa bekledim. Yazarı bu yüzden sevmedim. Rahat rahat buraya spoiler yazıyorum çünkü kitabın başında Antony Burgess'in yazdığı önsöz de bayağı bayağı hikayeyi patlatıyor. Böyle şeyleri en sona atsak ne güzel olur değil mi editör arkadaşlar. Detay yani spoilerın hası ise şu şekilde. Notum ise bi sekiz eder bu yafu hatta sekiz buçuk.
Bir şato var, karanlık, ıssız bucaksız felan. Melankolik Lord Sepulcrave tarafından yönetiliyor. Bütün lordların yaptıkları tarih içinde kanunlaşmış ve Sourdost ismindeki doksanlarında bir ihtiyar görevli tarafından sıkı sıkıya takip ediliyor. Bu adamın peşinde lord, her gün saatlerini saçma ve de sapan ayinlere vessair harcıyor. Karısı ise iri yarı Gertrude bi garip hatun. Kuşların ve kedilerin dilini biliyor, gün boyu yatıyor. Etrafında ya kuş sürüsü var ya da bembeyaz bir kedi ordusu. Kızları Fuchsia ise pek bi hayalperest, yeniyetme çağlarında ailesinin şefkatini özlüyor ve yaşlı cep boyutundaki dadısı Nannie Slagg ile vakit geçirdiği de oluyor. Lord'un kapısında yatan Flay ise ömrünü şatoya ve Groan sülalesine adamış. Kısa sürede tombalak ahçıbaşı Swelter ile kanlı bıçaklı oluyorlar. Kitabın sonlarındaki uzun düelloda olduğu gibi satırlı kılıçlı mı desem acaba. Lord'un ikiz geri zekalı yine kırklarında felan vardır her halde kızkardeşleri bulunuyor: Cora ve Clarice. Şatonun doktoru matrak ve geveze Prunesquallor, hanımefendi pozlarındaki eline erkek değmemişliğin gerilimini taşıyan kızkardeşi ile yaşıyor. Gözü yükseklerde olan genç Steerpike'ın psiko Swelter'in elinden kaçıp şato içinde dolanmaya başladığı vakitler lordun sonunda genç bir oğlunun dünyaya geldiği vakitleredenk düşer. Çocuğun ismi Titus olur. Steerpike zekasıyla önce doktorun yamağı olur, şatoyu ve sülaleyi çözdükçe ikizlerin salaklıklarından faydalanıp onların kütüphanede bir yangın çıkarmalarına ikna edilmesini içeren bir planı yürütür. O sırada bir toplantı için orada bulunan şato ahalisini kütüphaneden kurtarıp kahraman olma ve yükselme peşindedir. Hakikaten de öyle olur ama geleneklerin efendisi Sourdost hayatını kaybeder. Titus'a sütannelik için köyden çağırılan yeni dul Keda kendi kaderini izlemek için bir süre sonra şatoyu terkeder. Bu hazin kaderi ona aşık iki gencin düelloda birbirlerini öldürmesi gibi şeyler içerir. Onlardan birinden hamile kalıp sonradan doğurduğu kız bebeği ise kitabın sonlarında Titus'un lord olma törenindeki geleneği yok edeceğinin işaretini gösteren kehanet dolu anların parçası olacaktır. Titus niye mi lord oluyor? Çünkü babası öldü. Kitaplarına fazlasıyla bağımlı adam bu acıya katlanamayıp delirir bir baykuşadama dönüşür ve bir kulede Swelter'in ölüsüyle kendini kuşlara yem eder. Swelter'i kim öldürdü? Flay adamım. Lordun karısı Flay'ı değerli kedilerinden birini canlı canlı Steerpike'ın suratına attığını görünce şatodan kovar. Flay Sterpike'ın dalaverelerini anlamıştır. Ki doktor da lordun karısı da Steerpike'dan şüphelenir. Ama Flay yine de gizli gizli şatoya girer. Biliyordur ki uzun süredir birbirlerini aşağıladıkları Swelter ile olan düşmanlığı artık suikast raddesine varmıştır. Swelter'ın o kocca bünyesiyle sessiz yürüme egzersizleri yaptığını, durmadan satırını bileylediğini defalarca görmüştür. Ölen Sourdost'un görevini üstlenen aksi topal Barquentine'ın yardımcılığına yükselen Steerpike gözüne lordun kızına da kestirmiştir. Bakalım devamında ne olacak?

Yılmaz Aysan - Afişe Çıkmak : 1963-1980 Solun Görsel Serüveni

Ufak bir tespitim var, bazı sol hareketlerin çalışmalarına yeterince yer verilmemiş, belli ki verilememiş. Zincir kıran proleter imgesinin hikayesinin anlatıldığı gibi Maocu yayınların başlıklarındaki klişeleşmiş kitle resminin de bir öyküsü olsa gerek. Ha keza Kürt hareketlerindeki eksiklik de dikkat çekiyor. Bir diğer husus da çizilen resimlerdeki grafiklerdeki bıyıklı erkek hakimiyeti. Kadın derneğinin logosuna bile sızmış yafu. En doğal hakkk olarak görüyor herhalde.
Diğer bir deyişle kendisini politik hareketlerle kısıtlanayıp öğrenci hareketinden , sendikalara, tiyatrodan kitap kapaklarına, şenliklerden albüm kapaklarına, teknik bilgilerden röportajlara dönemin grafik sanatı olarak ne varsa derleyip toparlayan bir çalışma. İletişim'in otuzuncu yılı şerefine fuardan gayet uygun bir fiyata satın almıştım. Zaman zaman sayfalarını karıştırıp durduğum bu ansiklopedik eserin okunup bitirilme vakti çoktan geçmişti. Artık okuduklarıa da not veriyorum demiştim: dokuz buçuktan on.

17 Ekim 2015 Cumartesi

RETRO: Burzum - Det som engang var (1993)

Ne yazacağımı bilemiyorum, yıllanmış şarap ibaresi belki aşırıya kaçabilir ama zamana yenik düşmekten de fersah fersah deniz mili deniz mili uzakta, sadece diskografide değil tür içinde de mühim bir çalışma. Bu kaydı duymayıp black metal dinlediğini iddia etmek pek abes kaçar. Tak tak kilit taşlar temele yerleştirilmiş. Ortadaki ambiyans parça da zamanlaması ile albüme katılmış fevkaladenin fevki bir harç görevi görüyor. Sonları biraz sallantılı olmakla beraber klasik mi klasik bir yapıt işte. Ancak bu kadar yazabildim.

8,75/10