17 Haziran 2018 Pazar

Band of Horses - Cease to Begin (2007)

Alternatif country tınılarında rock yapan grubu bir önceki albümünü daha önce dinlemiş, beğenmiştim. Köprünün altından sular geçtiği gibi zamanla benim de kulaklarım sivrildi lobu büyüdü böyle bir çirkin hal aldı. Demem o ki bu vokal bana pek bir cici, tatlış geliyor artık. Keyifle dinlenesi ancak akılda pek de yer tutmayası bir çalışma olmuş. Amerikana kültürünü tanıyıp kollamak içimizde büyütmek için de tanışalısı bir örnek.

6,75/10

16 Haziran 2018 Cumartesi

İsmet Özel - Erbain

İsmet Özel'in sosyalizmden İslamcılığa ve son olarak Türkçülüğe uzanan siyasal serüvenine girmek gibi bir gayret sarf etmeyeceğim. Propaganda basitliğine, tikel terminoloji bolluğuna boğulmadığı sürece müziğe de şiire de ideolojik bir yaklaşımım yok. İlk dikkatimi çeken şey şairin fabrika tarzında seri üretimde bulunmayıp şiirine titizce yaklaşması oldu. Tarz olarak ise ikinci yeni ile devrik mısralar, anlam dışında fiilenen isimler, 'üreyor' gibi örneklerde somutlaşan bozumlar gibi yöntemlerle ortaklaşsa da İslami cenaha hem de 70'lerin ilk yarısı gibi sosyal mücadelelerin yoğunlaştığı bir dönemde geçmekle birlikte, bir yandan Anadolu ruhunu damarlarında en başından beri taşıyor olması , diğer yandan da şehirlerin kötülenip dağlara, direnişe, emeğe, partizancılığa güzellemeleri şiirini farklı bir yerde konumlandırmakta şairin. İnsana ve hayata odaklanan bir bakış açısı kendini vurgulamakta sürekli. Fakat daha çok şiiri seksenlere taşıyan modernizmin öncülüğünü, proto- öneki kullanılır ya, yaptığını söylemek mümkün. Çünkü kendine özgü güçlü imgelemin farklılığı öne çıkmakta. "oğlaklar sığınıyor çiçekliğine, suların saygısıyla üşüyen eller" şiirin bağlamı içinde okuyucuyu tekrar tekrar okumaya ve yorumlamaya sevk eden mısralara örnek olabilir. Bundan dolayı şiiri eskimiyor görüşündeyim. İlgimi çeken bazı mısra alıntıları da şöyledir:



senin kuşların olurdu mevsimi yolculuklara çağıran
içli taşra kızların, gizemli eviçleri
kapıların olurdu korkudan çok denizlere açılan
o denize açılan ellerin nerde şimdi

onlara dayanıyorum yürekli savaşçılara
saçları uzun bir unutkanlıkla rülmüş
kanlarının ardında tehlikeler yürüyen
korkunun gözlerini aradığı omuzlarında
gittiler, yittiler arasında boğuk seslerinin
tozuyan atlarının yelelerine baktılar ve
sen oldun
ve seni gördüm, eğininde bir mavi gözlerin vardı


çocuk insan seslerine yaslanmış uyuyordu
..
saçlarımda geceler morarırdı
..
dağların dağlarda birikirdi gölgeleri
...
serçelerin ayaklarına bağladığı karanlık
...
gömleğimi zorlayan kuş sesleri
..
ah, göğe uzatıyorum bir cumartesiyi
...
ceketimle örteyim gecenin bütün itliğini
...
böğrümde avrupalı atları koşuşturan
aşkım, tanımım, yanaşmam
¨
sabah ormanın ağza bıraktığı ıssızlık gibidir
..
kabaran bir çarpıntı oluyor şehir
uyusam bir dağın benimle uyduğu oluyor
***
sana yaşamak düşer çarkların gövdesinde
bin demir kapıyla hesaplaşmaktan omzun çürümelidir
**
neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı
karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak
**
doğadan bir vahiy bekledimse boşuna
baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı
**
bize ne başkasının ölümünden demeyiz
çünkü başka insanların ölümü
en gizli mesleğidir hepimizin
başka ölümler çeker bizi
ve bazen başkaları
ölümü çeker bizim için.

15 Haziran 2018 Cuma

St. Vincent - Masseduction (2017)

Şimdi göremiyorsanız ama bir ara başarırsam eğer albüm kapağını da eklersem göreceksiniz, göz var izan var, dehşet estetik düşmanı bir kapak. Bu arada yeri gelmişken başka şekilde yorumlamak isteyenlere de politik doğruculuk da can sıkmaya başladı artık diyorum. Neyse, St. Vincent namıyla müziğini icra eden Annie Clark, geçen sene 6. albümüyle gayet olumlu tepkilerle karşılandı. Pop ama sofistike, art, indie sınıfından. Özellikle kişiselliği, sözleri ilgi çekmiş durumda. Hiç okumadım. Bana ilginç gelen şey ise şarkıların yarıya yakınında başka kadın şarkıcıları hatırlatması. Bir yerde Annie Lennox, bir yerde Lana , Fever Ray, belki PJ Harvey. Smoking Sectiond'da Portishead öykünmesi, Türe yakın olanlar eminim bir kaç isim daha ekleyecektir. Dolayısıyla bu albümün ne kadarı kendisi, hepsi, peki sentezi kendinde özgünleştirebilmiş mi, bence hayır. İkinci nokta prodüksiyon, duygusal şarkıların etkisini biraz zedelemekte, ancak elektronikaya uygun. Zaten art pop yapıp elektronik tınılara bu kadar yaslanması da ayrı bir soru işareti, lakin günümüzün trendine uygun. Olabilir yani, sorun değil. Sorun şu; geleneksel popa alternatif olabilecek, bu kadar yüceltilecek bir kayıt değil.

7,0/10

13 Haziran 2018 Çarşamba

Miles Davis - Decoy (1984)

Şu an sağolsun vodafonnn yüzünden göremediğiniz kuul kapaklı bu albüm, efsanevi caz üstadı Miles Davis'in son dönemlerine ait bir çalışma. Bu türdeki eserleri ilk dinlerken denk geldiğim müzisyenin teknik manada arşlarda olması belki de onu anlayabilmem, müziğinden yeterince keyif alabilmem açısından bir engele dönüştü. Ya da herkesin sevdiğini ben de seveceğim kuralı diye bir şey, bilemeyeceğim artıkın. Neyse bu albüm soundu ile çok ilginç. o eski tarzıyla hiç bir alakası yok. Seksenlerin havasını taşıyan, hani neredeyse bir yerlerden pembe donlu bir aerobikçi kadın çıkacak gibi, caz ve funkın füzyonuna dayanan bir müzik bu. Dolayısıyla bazen trompete de baskın gelen synth ve perküsyon durumu mevcut. Gitarın olması ferahlatıcı bir etki yaratıyor. Çıkıçıkı düt düt çıkıçıkı çıs çıs düt şeklinde ilerliyor şarkılar. Enteresan geldi bana, çok alışkın olduğum bir vaka değil.

6,50-/10

Pink Floyd - Ummagumma (1969)

Anlaşılıyor ki ilk dönem saykedelik Pink Floyd pek de bana hitap etmiyor. Bu albüm uzun ve grup üyelerinin ayrı ayrı besteciliklerine dayanan bölümler üzerinde ilerlemekte. Ayrıca bir de canlı kayıt bir bölüm ihtiva ediyor. Misal, Richard Wright dört kısımdan oluşan Sysyphus'u yönetmekte, ful keyboardlarla ve efektlerle dramatik ve sinematik etkiyi büyütmekte. Fena değil. Roger Waters iki parçayla arzı endam etmekte, ilki kuşların cikciklediği köpeciklerin havladığı arıların bızırdadığı akustik bir folk şarkı, diğeri ise enteresanlığı bir üst seviyeye çıkaran bir parça. Şarkının ismi birkaç çeşit  kürklü ufak hayvancağızın  mağarada toparlaşıp bir Pikt ile cümbüşü, alemi. Hayvan çığlıkları felan var, Pikt de tatatam diyor. Aklıma Star Wars'taki peluş ayıcıklar geldi. David Gilmour ise uzaya çıkmış üç bölümlü The Narrow Way namındaki şarkıyla karşılıyor dinleyicisini. Tribal perküsyon ve hard rock rifiyle güzelce açılan ikinci bölüm yine kısa sürede saykedelik efektlere boğuluyor. Neyse ki son kısım geleneksel progresif rock kalıbıyla daha dinlenebilir. Nick Mason ise albümün atmosferine ters karanlık ve ürkünç tınılarda proto ambiyans işler peşinde. Albümün geri kalanına fark attığı konusunda genel kanıya sahip olan canlı kayıta geldiğimizde ise ben çoktan dikkatimi kaybetmiş bulunuyorum. Daha oturmuş birlik beraberlik içinde bir soundda ortaklaştığı söylenebilir bu blümdeki şarkılar için.

5,50/10

11 Haziran 2018 Pazartesi

Inter Arma - Sky Burial (2013)

Sınırları zorlayan bir sludge çalışması bu. Progresif, atmosferik, post-metalik bitmedi, bir de modern black metal etkisi de var, bitmedi, bu da space rock; acaba vapurlarda hala ıvır zıvır satan seyyarlar bulunuyor mu? Albümün ilginç bir özelliği de kulaklıkla dinlendiğinde etkisini kaybetmesi. Ömrümde böyle bir vakayla bir kaç kez ancak karşılaşmışımdır. Burada yapılan müziğin dinamizmini törpüleyip dozer gibi düzleyen prodüksiyonu suçlayabiliriz sanırım. Her ne kadar kayıt parçalar arasında akustiğe yönelecek kadar ilgi çekici değişkenliği sergilese de bazı sert parçalar kendi içinde bu değişkenliği tutturamıyor, tekdüzeliğe teslim olabiliyor. Onun dışında çok da şikayetim yok. Tam tersine grup takip edilesi bir çıkış yakalamış bu albümle. Gözüme tomak tomak soğan kaçıran anlar: The Long Road Home'un sonundaki gitar solo ve çığlık vokal ki Westward namındaki şarkıda daha bir patlamakta. 2016 senesinde de bir albümleri varmış, kulak verilebilir.

8,0-/10

10 Haziran 2018 Pazar

RETRO: Amorphis - My Kantele (1997) EP

Bu kısa albümle grup death metal geçmişine nokta koymuş bulunuyor. Önceki albümünde yer alan My Kantele akustik yorumuyla gayet güzel. Bir adet Hawkwind, bir adet de hiç duymadığım Kingston Wall cover'ı mevcut. Asıllarını bilmediğim için yorum yapamayacağım. Yalnız bugünlerde gözardı edilen epik melodinin gücünü gösterme konusunda iddialı parçalar. Ful sözsüz The Lost Son da gayet keyifli bir parça, sololarla zenginleştirilmiş. Kaydın genel soundu folk tınılarını parlatan hard rock havasını aksettiren progresif metal şeklinde tanımlanabilir. Güzel, güzel, pek âlâ.

7,75/10

8 Haziran 2018 Cuma

Judas Priest - Firepower (2018)

Bu sene oldukça ses getiren dönüşüyle Judas Priest karşımızda. Kabul etmek gerekirse ilk dinleyişler iç açmasa da bir süre sonra albüme ısınıyorsunuz. Ve kanınız kaynamaya başlıyor. Çünkü grup son yıllardaki aheste ve ezici rifflerle bezeli tarzını terk edip tekrar enerjik geçmişine dönüyor. Elbette ohara ohara bir beste yok, elbette özgünlük namına bir şey katmıyorlar. Yalnız sert müzikte son yıllarda unuttuğumuz bir özellik olan eğlenceyi, eğlendirmeyi bizlere tekrar hatırlatıyorlar. Yaş yetmiş iş bitmiş gibi bir deyimi yetmişlik delikanlılar duruşlarıyla bozuyorlar. Benim bile bazen metal müziği kafam kaldırmamaya başlamışken, takdir edilesi bir cevap olarak bu albümü yüzlerimize yapıştırıyor grup. Ve evet yılın yarısı bitti ve 2018 albümlerine yeni başladım. Yeni müziklerle bağlantımın gittikçe zayıfladığı da doğrudur. Buna yaşlanma belirtisi diyorlar.

8,0--/10

5 Haziran 2018 Salı

Emre Altuğ - Dudak Dudağa (2004)

Vodafone , yüzümü hiç ak çıkarmıyorsun. Yine bir internet saçmalığıyla uğraşmaktayım. Zor koşullar altında kağnıyla internete giriyoruz.
Neyse , Emre Altuğ, müzik dünyasına hayli haysiyetli Yani gibi akustik bir şarkıyla giriş yaptığında umutlanmıştık. Kısa sürdü. Müziği o kadar karaktersiz ki neden müzik yapıyor anlamak mümkün değil. Farkı nedir anlamında söylüyorum emsallerinden. Ama gelin görün ki kaydı baştan sona dinleyince fena değil dedirtmesini de biliyor. Oryantalliği es geçmeyen kimi zaman meyhane masalarında dans ettiren bir pop albümünden ötesi değil. Belki de düzenlemelerde usta eller dokunmuştur diye bir tahmin yürütebilirim ki hakikaten bir kaç yerde öne çıkmakta. Nadiren yavaşladığı anlar ise sesinin rengini daha net duyabildiğimiz dakikalar oluyor. Bununla birlikte albümde yer alan şarkıların çoğu zamanında ses getirmiş olmalı çünkü ben bile bu şarkıların çoğunu daha önceden duymuştum hissine kapıldım.

6,50-/10

31 Mayıs 2018 Perşembe

The Ruins of Beverast - Exuvia (2017)

Modern black metal çizgisini icra ederken dinleyiciyi her zaman şaşırtacak şeyler sunabilen gruplardan biri The Ruins of Beverast'ın arkasında eskilerden yine etkileyici bir grup olan Nagelfar'ın has adamı Alexander von Meilenwald duruyor. İsminde von olduğundan soylu bir aileden geldiğini düşünüyorum, olabilir yani neden olmasın. Bu son kaydı yutması zor ağır bir tat barındırmakta. Sadece black değil death ve doom metal çizgisi daha belirgin. Yer yer albüm kapağında görüleceği gibi şamanik unsurlar kullanılsa da müziğe dönem itibariyle de gotik, gregoryan bir hava hakim. Bir yanda Avrupa bir yanda Asya olunca bu uyumsuzluk albüm dinleyene 'çok' gelebilir. Bana geldi yani. Bariton bas notalarda kilise korosu gibi bir vokal kaydını nanaana diye davul eşliğinde bir amerikan yerlisi, şimdi kızılderili demek istemedim, şamanı  takip ediyorsa, diyeyim siz anlayın.

7,75-/10


30 Mayıs 2018 Çarşamba

Hüseyin Yurtdaş - İhsan

Sizin içinize huysuz ihtiyar bir teyze çöreklenmiş olabilir ama şimdi anlıyorum ki yıllardır koynumda bir İhsan barındırmışım ben. Kızgın, lafı gediğine koyan, aksi, insanlarla iletişim kuramayan tam bir ergen. Bu romanda İhsan nereden geliyor, niye tanımadığı insanların olduğu bir eve taşınıyor, neden yakın dövüş teknikleri çalışıyor, bunların cevabını bulamayacaksınız. Hikayede önemli yer tutmakla beraber kırılma noktası yaratan o meşum olayın arkaikliği pek içe sindirilir gibi değil. Sonrasında ise yine hikaye nerede sonlanacak, o da cevapsız kalacak. Edebi dille yazma hassasiyetini boşvermekle kalmayıp bununla dalgasını geçen böyle bir kitap anti kahraman olgusunu bile ters yüz ediyor. Kısacası light bir tarz ile felsefi gönderimlerde bulunan (özellikle karakter inşasında), ya da öyleymiş gibi görünüp okuyucuyla da kafa bulabilen bir metin bu. Bu kadar etkileyici bir eser olmasına rağmen tarif edemediğim bir 'başyapıt olma şansını kaçırmış' duygusu uyandırmıyor değil.

29 Mayıs 2018 Salı

Tinariwen - Amassakoul (2004)

Konser yada derleme kayıtlarını saymaz isek, yani stüdyo kayıtları arasında belki de en etkileyici Tuareg blues/rock çalışması bu olsa gerek. Aslında bu tanımlama da tam bir oryantalizm örneği. Desert rock yerine bu müziği yaratan halkın isimlerini batılıların en azından zikretmiş olmaları bile bir mucize. Nerden geldim buraya? Bu türe kendileri tishoumaren derlermiş, ondan dolayı. İcracı grubun da hikayesi ilginç. Ellerinde silah direnişçiyken mülteci kamplarına uzanan bir yolculuk ve nihayetinde müzikleri ile dünyaya isimlerini duyuruş. Ayrıca bir okuyun derim. Hiç bir şarkı zayıf değil ama belki de yarısına yakını daha da parlıyor. Biraz birbirine benzeme durumu mevcut. Ben tarz olarak Tamikrest'e benzettim.

8,75/10

27 Mayıs 2018 Pazar

Sarband - Music of the Emperors (1992)

Ortaçağ Avrupa musikisi ve yine o dönemlere denk gelen makam makam Klasik Türk musikisi. Türlerin uyuşamaması gibi bir durumla cebelleşiyorum. Kısacası bu fikri pek tutmadım. Ayrı ayrı hayatlarına devam etmeleri en makul çözüm olsa gerek. 1986 yılında Almanya'da kurulan grup kozmopolitan kadrosuyla da uyumlu olarak kültürlerarası bağlantının yollarını deniyor, müzik vasıtasıyla. Uzun soluklu bir proje olarak devamında çıkardığı diğer albümlerinde ne yaptıklarına dair merak uyandırmakta.

7,50+/10

25 Mayıs 2018 Cuma

Kontra #4 - #5 #tarih #43 Nepal #8 Marşandiz#14 Keşke #28 Cosmiczionzine #4 #5

Modern yada post-modern yada deneysel şiir ağırlıklı bu online dergi bu sayıdaki girizgahta şiirini eylem-şiir olarak niteliyor. Selcan Peksan (dokunmasız bir el yazsın bunu, dokunmasız bir el sigara tutsun), Fatma Nur Türk, Sevinç Çalhanoğlu, Aslı Serin, İsmail Aslan (düşmek dedim aralıksız düşmektir bütün gün/boyun düşer kol yanlara ve biri çıkar/bilmem kaçıncı kattan düşe, rüzgâr./öyle düştükçe ağırlaşır yerde hafifler/bakın size bir mesele anlatır gibi düşer/ve ölüm de bir sakinlik yaratır cümle biter/herkes anlatacağını anlatınca gibi...Anımsayacak güzel günler yoksa/anımsayacak güzel günler yoktur.), Cem Kurtuluş, Efe Murad , Emirhan Esenkova (Batı’nın ahlaksızlığını al/Doğunun tembelliğini), Sinan Özdemir, Selim Murtazaoğlu, Barış Özgür karşımıza çıkan isimler. Görsel şiirin, görselliğin, grafik düzenlemelerin olduğu sayıda ayrıca videolara da bağlantılar yer almakta. Ücretli öğretmen, sanırım, gözünden yazılanlar oldukça çarpıcı. Bir sayfaya da Cem Kurtuluş işe yapılan mini bir sohbet sığıştırılmış.
5. sayıdaki sunuş yazısından anladığımız kadarıyla bu yayının sorumluluğu Sinan Özdemir'in omuzlarında. Bu sayıda usta isim Ahmet Güntan'ın Parçalı Ham şiirlerinden bir örneği okumak mümkün. Çocukluğumdan beri/karşılaştığım her ışıkla girdiğim ilişkiden/bir gölge kaldı.. Sinan Özdemir ile Ömer Şişman birlikte uzunca neredeyse nehirleme diyalogla kaleme aldıkları çok bölümlü bir şiirle dergide yer alıyor. Hayatta telafi edemeyeceğimiz tek şey vardır:/15 yaşında evden kaçmamış olmak.
Diğer şairler: Aslı Serin, Emirhan Esenkova, Fatma Nur Türk, Efe Murad, Cem Kurtuluş, Liman Mehmetcihat, Rıdvan Gecü , Mehmet Karaca , Fırat Demir, Mete Ercis, Olcay Özmen (Bu bağlamda pantolonuma bulaşan vişne, çok da önemli değil aslında.). Modern şiirin öncülerinden Ezra Pound'un bir şiiri çevrilebildiği kadarıyla artık, sayfalarda yerini bulmuş. Ayrıca Farsça'dan tercüme edilen şiiriyle Yadollah Royaee ve Rus şair Kirill Medvedev'e de yer verilmiş. Tek sayfalık mini sohbetin konuğu ise Nazmi Cihan Beken.

Yatağın Dublörü (Mehmet Karaca)

anladım erken uyumayı
kalkıp daha erken utanmak için
yorgunsam zaten nedene gerek yok
sarılıp uyurum yastıka
ben yastıkı daha çok sarılmakta kullanırım
çünkü başından değil ellerinden uyanır insan
sen öyle san san saçlarımı taramadım
örgü yapamam erkeğim diye bağırdım
uyumadan dua ederim tam
yarın, sevmek, kız, beni derim
cümle kuramam heyecanlanırım allah
nasıl olsa anlayacaktır ben duymasam olur
anlarım aslında anladım yastıklar da
taraklar gibiymiş ama izler konusunda ayrılırmış
bunda yanak kalmış belli ki babamın
ceplerinde bırakacak başka bir şey yok
cümle kuramam aklımda tutamıyorum kadar
ne varsa borç verdim arkadaşlarıma tutum
hepsinin şimdi kumbarası var. kırmayınız
öyle berbat diyorum çokça resmi biraz dişlek
ayna bakmam sadece tahmin ederim
allah bilir. çirkinsem içime ateş edin
dışarıyı nasıl olsa iyileştirir takım elbise
diye giyebilirim ve ihtiyacım yok süse püse
öyle çok arkamda kalıyorum. zaten
arkasında kalmak için doğmuşum abimin
anlamı yok 43 numara rugan giysem.
daha birçok şey erir
daha erken uyanmak sabah ezanı kesin
bir kişiden fazla uyanmak için sinir hapları
korkmak insan oluşun kanıtı değil tehdididir
yardım, bana, nolur, biraz, allah
bilir köşeye sıkıştığım zaman aklıma gelir.
bu köşe: karanlık ve babasız olabilir bırak
gece uyanıp su içmeyi unutalı çok
oluyor yutkunmak ilkel. tükürük dayanak:
yere dayanmak için düşmeden.
başlamak için yaşamaya sanki mantar tabanca
sesi. kimin sıkacağı önemli değil
önem bir anda ortadan kalkabilir. pat.
bu patlayan horoz değil. dikkat.

dikkat
beni dışarıya dökün içeride kalamam
iç-dış değil onlar olduğumuz yerle ilgili
bir insan dışını savunamaz. hücum eder bakın
çalan saatleri özellikle duvara atmak gibi
attım. ben ne yapacaktım oysa su içmek için
kalkıyorum buraya kim koyuyor kalemi
değil birçok kez denedim mektup yazmayı
yazımı benden başka kimse anlamıyor dur
dururum. kapıyı rüzgâr da açar bu hiç
önemli değil yatak boşsa uyanmışımdır
kimse gitti demez gelecek der
komşular biraz da haber ajanslarıdır
babam sadece traş olurken verir demeç
anlatmaz zaten örneğin ben de hızlı çarpmam kapı
korkarım
örneğin bütün yemeklerle anlaştım
üzerime yağ damlatmam.
anlaştım allahla da
büyümedim ben, üzerime damladım.
bazı yerlerde olmaz sabah
bakın elleri ensede birleştirmektir o
bir pantolon yeter ispat etmeye uyandığını
giderim bakın kahvaltıda sucuk varsa
ekmek alır dönerim. döndüm bile diyemem
çünkü herkes bilir
bir insan ucundan koparılmaz
-günaydın. ekmeği uzat.

Çok takip etmesem de tarih dergisi saygı gösterdiğim bir geçmişe sahip dergilerden biri. Bu sayıda oldukça iddialı, yanıltıcı ve satışa odaklı bir kapakla ortaya çıkmış. Bir kere az çok arkeolojik haberleri takip ederim. 'Türk tarihi değişiyor, arkeolojik bulgular efsaneleri yalanlıyor:Ata yurdumuz Hazar Denizi'nin Doğusu!' gibi bir başlık ünlem ile değil soru işareti ile sonlanmalı. Sibirya'nın güneyi eski Türkler'in çıkış yeri tezinin bahsedildiği gibi somut delillerle kanıtlanmamış olmaması bunu desteklemez. Hakeza bu yeni iddia da İskitler ve Sakalar'ın farklı millet olduğu tezi ki kabul edilebilir ve bir kaç kabartma resminden öte fazla sağlam kaynaklara dayanmıyor. Güzel bir tez deyüp geçelim. Diğer yandan bu sayı Servetifünun dergisi üzerine gayet kaliteli bir yazı ve Haliç'ten Karadeniz'e uzanan yitik demiryolu hattıyla ilgili fotoğraflara ev sahipliği yapıyor. Ve daha nice ilginç makale...Yani kapakta yer bulan dosya konusunu görmezden gelseniz de dolu bir içerik.

Nepal'in elimdeki nüshası o kadar bozulmuş ki kapaktaki resmin şimdi farkına varabiliyorum. Osman Konuk (ağaçların telifini ödemeliyiz önce, kuğu tamircilerinin, tuz ustalarının...uzak,soğuk,karanlık bir ülkeye doğru baktım-böyle deme!/eldiven sevmez;atkısız çıkmasa, üşümese, ağlamasa), Ergun Tavlan,Fatih Mutlu, Mihrap Aydın (belki o mahallenin kabadayısı/başka bir mahallenin diş perisidir), Yavuz Türk (ey kovulmuş olan, artık bana yeni bir ülke inşa et!), İnanç Avadit, Harun Erçin, Fatih Çünkioğlu şiirleriyle  İbrahim Dervişoğlu müthiş öyküsüyle, Özgür Ballı Ozan Can Türkmen'in ilk şiir kitabını analiz ettiği yazısıyla fanzini şenlendirmekte.

İtiraf etmek gerekirse Marşandiz'in bu sayısının kapağını pek beğenmedim. 14. istasyon yolculuğunda 5 öykü (Emirhan Burak Aydın, Özgürcan Uzunyaşa, Bahri Vardarlılar, Ömer Can Saroğlu, Onur Selamet) ve 5 şiir (Fatih Kök /vücuda gelmek kavgaya bulaşmaktır artık/, Suhan Lalettayin, Tan Babür, Çağın Özbilgi, Can Küçükoğlu) yüküyle devam ediyor. Borçlar Hukuku en beğendiğim hikaye oldu. Biliyorsunuz derginin şiirleri pek bana hitap etmiyor. Yine de kelime ve cümle yapılarının bozulduğu, dil mecrasında maceraya açık, bozucu bir dille kendi ekolünü oluşturabilmiş bir çizgiyi devam ettirebilmeleri başarı hanelerine yazılabilir.


Keşke dergisini isminde kullanılan yazı tipi ve sade kapağı sebebiyle yani gayet şekilci nedenlerden ötürü beğeniyorum. 28. sayıya şiirleriyle Engin Hamamcı, İzzet Gökçe, Münir Ersan Tuna, Gökhan Kılıç (kar yağdı rüyaya/kesildi saç/kayboldu elek/söküldü perde/dağıldı tespih), Sena İnce ve Ziya Boz konuk oluyor. Sadece fikir değil dil ile de muhafazakarlığı temsil eden çizgiyi şiirde pek benimseyemiyorum. Derginin tercihleri de bu yönde. Öztürkçeciliğin eleştirildiği makale de bu minvalde tesadüf değil. Halbuki dilin dinamizmi düşünüldüğünde ne beyhude bir çaba. Yazarın tanrı rolüyle müdahil olduğu metinleri sevmemem de Anıl Bayram'ın neredeyse derginin yarısını kapsayan uzun öyküsünü pek bir fena yaralıyor, iyiydi halbuki.

Neden bu fanzine hiç bir yerde denk gelmediğimi sonunda anladım. Ücretsizmiş. Bulamayanlar için issuu'ya da koymuşlar sayılarını. Tabi ki biliyoruz ki sanallık basılı nüshanın yerini tutamaz. Neyse ki 4 ve 5. sayılar elime geçmiş durumda. Mitolojik, fantastik ve uzay temalı bir fanzin üstelik İslam öncesi Arap mitolojisine de değiniyorsa dikkat çekecektir elbet. 5. sayının kapağını ise Mısır tanrısı Anubis süslemekte. Dolayısıyla bu sayıda mumyalama ve eski Mısır mitolojisi büyük yer kaplamakla birlikte ilgili ilgisiz çizimler, bir kaç öykü ve şiir de kendine yer bulabilmiş. Yalnız Kaptan Orta Kapı namındaki öyküyü başka bir dergide okumuştum, dikkatimden kaçmadı. 4. sayı da Arap tanrı ve tanrıçaları ve mitoloji üzerine yazılar içermekle beraber belki de o kültürün derinliğinden kaynaklı içerik biraz cılız kalmış. Yine de unutturulan bir tarih ile ilgili ilginç şeyler öğrenmek gerçekten eğlenceli. Dizgi, editörlük gibi ince detaylarda biraz daha titiz bir çalışma, fark yaratacaktır kanısındayım.

24 Mayıs 2018 Perşembe

Spoon - A Series of Sneaks (1998)

Gitarın davulun sesinin sonraki çalışmalarına nazaran daha duyulur olduğu bu alternatif rock çalışması sergilediği tayfı geniş çeşitlilikle dikkat çekiyor. Evet üst tanım rock altında birleşse de indie, post punk, post brit pop (ben icat ettim bu türü galiba) hatta bir şarkıda grunge türüne uzanan bir çeşitlilik benim kafamı karıştırdı. Henüz soundun oturmadığına dalalet ediyor. Bir yandan birebir benzettim demiyorum ama Babyshambles yada Artic Monkeys gibi İngiliz gruplar ardı ardıya aklıma gelmedi değil dinlerken. 15 sene önce dinlesem o zamanın koşullarında çok daha hoşlanacağımı düşündüğüm çalışma çok daha fazlasını hak etse de benden bu kadarını koparabiliyor. Vokal çok iyi amma. Üç dört şarkı da kendi başına çok iyi. 2 Laffitte şarkısı, No You're Not gibi. Dediğim gibi bir albüm değerlendiriyorsam kendi içindeki konsept ve uyum daha önemli geliyor bana.

6,75+/10