12 Ağustos 2017 Cumartesi

Olafur Arnalds - Island Songs (2016)

Birazdan Sabiha Gökçen'e yola çıkacağım, iki senedir tatile çıkamamanın heyecanını bu güzel albümle gitmeden önce dindireyim dedim. Modern klasik müzikte önemli isimlerden Olafur kardeşimizi bir süredir haksız yere ihmal ettiğimi şimdi iyicene idrak ettim. Albüm ismine de bakınca herhalde ülkesi İzlanda atmosferini yansıtıyordur diye düşünüyorum ki az nüfuslu volkanlarla gayzerlerle kaplı soğuk bir ada hayal edin. Etmeyin, zaten yapılmışı var... Hem kendi içinde kendine özgü sosyal bağı ile kendi kendine yeten hem de yalıtılmış, kuşatılmışlığın hüznünü taşıyan bir duygu bestelere sızıyor. Açılış yaşlıca bir adamın İzlandaca şiir okuması ile gerçekleşiyor. Piyano, doğal ortam hışırtı şırıltıları, hafiften üflemeliler ve en belirgin olarak keman çoğu sözsüz parçaya can katıyor. Yalnız bestecinin biraz dinleyicinin beğenilerine göre oynadığı aşikar. O keman tonu benim de çok sevdiğim ve bir sürü soundtrack bestecisinin de kulağımıza kulağımıza soktuğu bir renge sahip. Direkt yürekten vuruyor ama defalarca duyduğumuz, kolaya kaçmış bir hareket. Particles isimli şarkı sadece kadın vokali değil tüm yapısı ile yine popülizme kaçmakta biraz. Son eleştirim ise kaydın kısalığı, iki hatta üç parça daha alır yani.

8,0+/10

10 Ağustos 2017 Perşembe

RETRO: Emperor / Enslaved - Emperor / Hordanes Land (1993 split)

Emperor hayranı olmasam da daha bu erken döneminde bile kendi
imzalarını oluşturmaya başladıkları kesin. Bu ortak albüme ödünç verdikleri dört şarkı da boş değil, kendilerine özgü senfonik dokunuşlarla gruuvi bir özellik gösterebiliyor. Split'in diğer tarafında ise Enslaved üç şarkısıyla yer alıyor. O tozlu küflü ki bugünün modern black metaline kıyasla o özgül atmosferi iliklere kadar hissettirmede oldukça başarılı, black metalin çeperini zorlamadan progresif bir tavır sergileyebilmekte grup burada. Ayrıca Vikingimsimtrak melodiler bestelere sızmakta. Prodüksiyon kalitesi olarak çok da bir şey beklenmemeli. Ama lo-fi her zaman ilk dönem black metal işlerine yakışır zaten. Türün ilk dönemlerinde ustalar ne yapmış, dinlemek için iyi bir örnek. Ben de bir süre daha önceden dinlemiş olduğum Enslaved ile yoluma devam edeceğim. Tabi bir tatil arası olacak, bu haftasonundan itibaren. 4 senede Olimpos geriye mi gitmiş, bir kontrol etmek lazım.

7,50+/10

9 Ağustos 2017 Çarşamba

RETRO: Kamelot - Eternity (1995)

Power/progresif metal'in dev isimlerinden Kamelot'un mikrofonu Roy Khan tarafından devralınmadan önce de bir kaç albüm kaydetmişlerdi. Bayağı bayağı bu kayıtların yerden yere vurulmasındaki en önemli etken vokali olsa gerek. Çoğu zaman iç gıcıklayıcı keskin ses rengi ve tekniği hakikaten de bazı anlar yok yafu dedirtmekle beraber enerjisini, duygusunu bu tarz bir müziğe mümkün olduğunca yediriyor. Ya da benim kötü vokallere karşı ayrı bir sempatim var. Beste düzenlemeleri ise biraz kabasaba kalsa da böyle bir soundu da seviyorum. Şarkılar olabildiğince melodik. E bu da tür içinde çok sevdiğim bir şey. Daha ne olsun, bilemedim. Evet, Fourth Legacy'ye kadar daha çok yol var ama Sezar'ın hakkı Sezar'a, bunun da gideri var.

7,50+/10

8 Ağustos 2017 Salı

Marşandiz #12 - dün dağlarda dolaştım EVDE YOKTUM #1-2-3 - Aylak Fanzin #1-2

Her daim güzel bir kapakla çıkan derginin bu sayısı biraz da öyküleri sayesinde en şık sayılarından biri oluyor. Ayrıca yazarı Caroline M. Yoachim olan çeviri bir öyküye de yer verilmiş. Puantiyeli Plastik Bir Şemsiye (Mevsim Yenice) ve deneyimli isim İsahag Uygar Eskiciyan'ın ilüstrasyonlu kısacık eseri Asansör Zaafı özellikle isimleri hatırlanması gereken hikayeler. Fanzinin yarısı her zamanki gibi şiirlerden oluşmakta. Eşref Yener (ve her Fransız çingenedir biraz/ve her çingene elbette endülüs), Güray Özçelik, Suhan Lalettayin, Onur Sakarya, Can Küçükoğlu, Elif Karık, Fatih Kök şiirlerini ödünç veren isimler.

İlhan Berk'in etkileyici mısrasından ismini alan Dün Dağlarda Dolaştım
Evde Yoktum elektronik mecrada Murat Çelik yönetiminde çıkmış bir şiir bülteni. Poetik yazılar nispeten az olsa da bulunmakta. Deneysel modern bir çizgi takip ediyorlar. Murat Çelik'in yanısıra Salim Nacar, Muhammet Özmen, Ümit Erdem, Usame Söylemez, Can Küçükoğlu, Ertuğrul Rast, Tayfun Aksay, Samet Aydın, Ümit Güçlü, Bilal Söylemez, Gary Snyder, Oğuz Demirel, Faizal Lulat, Anita Sezgener, Nazlı Hamurcuoğlu, Filiz İzem Yaşın, Petek Sinem Dulun, İsmayil Sakin, Ali Erbil, Keith Waldrop, Ercan Y. Yılmaz imzalarına rastladığımız isimler. Elbette somut şiir örneklerine yer vermeyi de atlamamışlar. Ümit Güçlü'nün Parmak İzi, Gary Snyder'ın Dağlarla Selamlaşma tercümesi, Muhammet Özmen'in Irz-ı Hal'ı, Murat Çelik'in Evler Evler'i, benim için öne çıkan eserler. Yalın ve sade tasarımıyla öne çıkan bülten yayın hayatını sonlandırmış.
Aylak fanzin hoş bir öykü fanzini. Her iki sayısında da beşer öyküye yer vermiş. Birbirlerinden farklı tarzlar olsa da çoğunun kurgusu iyi. Eski kelimelere takıntılık ya da laf kalabalığı gibi getirilebilecek eleştiriler olsa bile dediğim gibi kurguları yanısıra akılda kalıcılıkları, samimiyetleri, sahicilikleri öyküleri keyifle okunur hale getiriyor. Daha fazlasına denk gelsem hevesle okurum yani.  Şehrazat Naile U'nun Ağaçsızlık ve Mert Su Kılıç'ın Ömür Sayacı, gerçekten sıkı eserler.

Resul Dindar - Dalgalan Karadeniz (2014)

Halk müziği üzerine çok da bilmişlik taslamak istemiyorum. Yine de basit ve sıradan bir dinleyici olarak bir kaç kelam edebilirim. Özellikle Karadeniz müziğinde daha yalın olmasından dolayı belki de sesler kulağa çok doygun, dolu dolu gelmiyor. İsterim ki gürültülü şen şakraklı bağırış çığırışlı horonları duyalım. Ama kayıtlar daha formal kalıyor. Ve defalarca yorumlanan şarkıların da kaydedildiğini düşünürsek biraz 'safe' sularda oynamaya müsait bir tür olduğunu düşünüyorum. Resul Dindar hem çok farklı değil, hem de farklı. Belki de grup geçmişini de göz önünde bulundurursak düzenleme ve orkestrasyonda artı enstrüman çeştliliğinde oldukça zengin bir sunum yapmış. Bas gitarları her zaman bu tarz bir kayıtta duymak mümkün değil. Ayrıca yansıttığı coğrafyayı da geniş tutmaya özen göstermiş. Daha doğrusu bir sentezlemeye gitmiş. Azeri türküsü formatında seslendirilen Ela'da duyduğumuz gibi. Kulağa doygun gelme derken aradaki farkı bir saz meclisi ile icra ettiği Sevdaluk Etmeduk Mi'de apaçık duyabiliyoruz. Albümün en sevdiğim parçası oldu. Bir bakıma dinleyicisine gelenekselden kopmadan kaliteli işler sunarak onları önemsediğini hissetmek mümkün.14 şarkıyla neredeyse iki albümlük bir malzeme içeren kayıt sadece bu haliyle bile türün sevenlerini ihya edecek düzeyde. Progresif folk mu desek, bilemedim. De, Hekimoğlu'nun Ege'yi hatırlatan yorumunu sevemedim, ki bizim oraların şarkısıdır , ne yapayım tok davudi sesli yoruma alışmış kulağım.

7,50+/10

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Yalçın Tosun - Peruk Gibi Hüzünlü

Yazarın Dokunma Dersleri'nden sonra okuduğum ikinci eseri kronolojik olarak ondan bir önce yer alsa da benzer temaları işliyor. Belki kalemi daha da kıvraklaştığından belki de ilk okuduğum eseri olmasından dolayı az bir farkla Dokunma Dersleri'nin gerisinde kaldığını hissediyorum (düşünmüyorum, hissediyorum). Sayısı azınlıkta kalmakla beraber bazı öyküleri sanki kalem alıştırması olmanın ötesine geçememiş gibi. Bunun yanında çok çok öne çıkanlar da bulunmakta. Tema olarak eşcinseller başta olmak üzere ötekileştirilen kişiler sayfalara konuk edilmiş. Kahraman tabirini kullanmak istemedim. Bu kişiler ve yaptıkları arabeskleştirilmiş bir sempati yaratma gayesiyle ele alınmıyor, okudukça zaten sıradan yaşamlarıyla insanda ortaklaştığımızın farkına varıyorsunuz. Ama yazar ensest gibi tehlikeli tabularla kışkırtmasını da seviyor. Farklı anlatım teknikleri denenen öyküler, dramatik örüntüsü ile, hüznüyle, sade ve okuyucuyu meşgul etmeyen kurgulamasıyla ve etkileyici final zorlamasına takılmamasıyla sevdiğim bir tarzı temsil ediyor. Yine de çocuk ağzıyla yazdığı öykülerde, çocukların kullanmasının pek de ihtimal olmadığı sözcük ve cümleleri onlara söyletmesi/düşündürtmesi göze batmakta.

8

Krallice - Ygg huur (2015)

Grubun bir albümünü dinliyor diğerini dinlemiyorum nedendir bilinmez. Bu güzel kapaklı yapıtları da, evet kimi zaman albüm kapağını süsleyen resimlere bakıp dinlemeye karar veriyorum, bu sıralamayı bozmadı. Bir süredir çağdaş black metal kuşağı yapıyorum ve bu başlık altında dinlediğim albümler beni her defasında şaşırtmasını beceriyor. Grup bu sefer black metalin sınırlarını zorlamış demiyorum ötesine geçmiş. Kaotik atmosfer ve uyumsuz ahenksiz akorlar ile teknik death metal etkisini fazlasıyla yansıtıyor. Dolayısıyla avantgarde black metal gibi bir şeyler desek o bile az kalır. Eserin süresi kısa. Lakin bestelerin hepsi o kadar sıkı ki odaklanabildikten sonra durmadan bir şeyler keşfedebileceğiniz zenginlik sunmasıyla bu eksikliğini gideriyor.

7,75/10

6 Ağustos 2017 Pazar

Andrey Voznesenski - Oza


Neden çekip gitmiyoruz kıyılara?

Babam altmışını devirmesine rağmen hala çalışan; erken emeklilik bir işe yaramadı, kendi emekliliğim ise mezarda, bir matbaa işçisidir. Eski çalıştığı yerlerde kitap, roman hatta çizgi roman bile bastığı olurdu. Eve de bu kitapların bir nüshasını getirirdi hiç okumaya meraklı olmamasına rağmen. Annem ise kitaplardan nefret eder, boşa yer işgal ettiğini düşünür. Bu ikilem arasında kitapların bir kısmını, hepsini değil maalesef, kurtarmayı başardım. Onlardan birisi de Ada Yayınlarından 2600 nüsha basılan bu ikinci baskısı. Neyin? Farklı tekniklerle yazılmış alt bölümlerden oluşan uzunca şiir Oza eserinin. Kimin? Bir zamanlar binlerce kişiye stadyumlarda okuma gerçekleştiren Sovyet şairi Andrey Voznesenski'nin. Ülkemizde de özellikle bu şiiri az çok bilindiğinden farklı yayınevleri tarafından basılagelmiş. Şu anda da Ülker İnce çevirisiyle Ve Yayınevininin baskısı bulunabilir durumda. Benim kitabın tercümesini yapan isimler ise Mehmet H. Doğan ve Turgay Gönenç. Bu arada Nadir Kitap'da ederi yetmiş tele. Acaba annem böyle değerleneceğini bilse bu kitapları dağıtır mıydı?
Eser, çevirmenlerin önsözü bölümüyle açılıyor. Teknolojik ilerleme ve politikaya karşı insanın ve sevginin yanında yer tutan şairin, Beat kuşağının rüzgarını da hissettirmekle beraber özellikle Pasternak'ın adımlarını takip ettiğini öğreniyoruz. Kitabın kapanışında şiirin hikayesinin ve şiirin bulunduğu göndermelerin açıklamaları yapılıyor ki çok düşünceli bir davranış olmuş.
Oza bir otel odasında bırakılmış bir anı defteri biçiminde yazıldı. Oza kahramanın adıdır. Şiirler arasında insana düşman, ruhsuz 'programlanmış hayvanlar'ın yabancı dünyasını betimleyen düzyazı geçişler kondu. Sanatta kötü yada kötülük genellikle fantasmagorik bir biçim alır. Bu gelenekten ayrılmamaya çalıştım. Ama temanın aralarında bir fizikçinin, bir tarihçinin, bir kuzgunun, bir şairin monologları serpiştirilmiştir.
Şiiri okurken siklotron adlı bir cihaza rastlayacaksınız. Fiziğin o dönemdeki en büyük keşiflerinden bir parçacık hızlandırıcıdır bilgisini geçip sevaba gireyim. Bence biçemin özü biraz gölgelediği doğruysa da şairin iletmek istediklerini oldukça net bir biçimde aktarabildiğini söylemek mümkün. Belirtildiği gibi teknik ilerlemeye karşı şüpheyle yaklaşmanın ötesinde insana ve sevgiye zararı dokundukça teknolojiye de baskıcı sosyal yapılara da apaçık muhalifliğini gizlemiyor; şair. Hatta Stalinciliğe karşı alıntıladığım şiir bu tutumun özeti gibi. Kuzgun'un yer aldığı 6. bölüm ve zaman dizgesini alt üst eden aşkı tarifleyen 7. bölüm ile bir kaç mısra dışında (ne korkunç bir başına düşünmek şimdi seni? / daha da korkunç, bir başına değilsen oysa) poetik anlamda beni etkileyen yerler çok da fazla değil. Ama işin ironik tarafı da bu. Aralara düz yazının, farklı bakış açılarının, öykülerin girdiği bir metin bu. Etkileyiciliği de bu bütüncül yaklaşım da. Daha da fazlası, şairin tutunduğu duruşta.

Türküler söylemeyin Stalin üzre;
Öylesine kolay bir türkü değildir o,
Karmaşıktır kırçıl bıyıkları gibi onun,
Bulanık kimi zaman, kimi zaman açık.

O büyük mühendisin döşediği boruya
Perçinlenen civatalar, somunlar
Bir çember gibi sıralanmış ardarda
Gözcüler gibi tümü, ama insanlara kör onlar.

Kimbilir kaç kişi itildi zorla
Dikenleri olmağa o kırçıl bıyığın,
Titredi, bulandı kan kırmızı şaraba,
Her çalınışında ulusal marşın?

Yırtıcı bir kuş gibi dolandı durdu
Gerdi kana bulanmış kanatlarını
Bütün heybetiyle, ülkenin üzerine
Devletin koca bıyıkları.

Türküler söylemeyin Stalin üzre;
Ne bir somun ne de bir civatayız biz;
Bilin, boğulmayacağız bundan böyle
Mavi sakallı dumanında onun hiç birimiz.

Can - Tago Mago (1971)

Bir süredir rock namına isim yapmış kayıtları dinliyorum. Özellikle yetmişlerdeki, altmışlar da olabilir farketmez, albümlerin değerlendirilmesinde abartıya kaçıldığını düşünüyorum. O günlerin bağlamında oldukça devrimci bir ses yankılatmış olabilirler. Kırk sene geçmiş üzerinden yahu. O günleri de görmediğim halde neden ezbere ben de o kayıtları efsane diye kabul edecekmişim ki? Saygı hürmet gösteririm, eyvallah, o ayrı. Neden birden celallendim? Deneysel rock kulvarında Almanya'yı temsil eden ve krautrock janrıyla etiketlenmiş gerçekten hakikaten efsanevi bir grup Can'i dinliyorum çünkü. İlk şarkılar hoş güzel. Oh Yeah cidden oh yeah beybi bir şarkı. Ya sözler tersten söyleniyor ya da Japoncaya geçti arkadaş. Her halükarda sıkı, çünkü şarkının bir melodisi var. Deneyselliğin tavan yaptığı, o zamanki ses kayıt prodüksiyonda teknolojinin getirdiği her yeniliğin kullanıldığı Aumgn ve Peking O ise çocuğum olsa sevilmez. Özellikle ikincisinde bazı denenen şayler var ki günümüzde tabiri caizse komik kaçıyor. Üstelik albümün başlangıcındaki atmosfere de bir katkıları yok ve uzunlar. Yani süreleri çok uzuuuun.

7,0/10

5 Ağustos 2017 Cumartesi

James Blake - The Colour in Anything (2016)

James Blake bu albümüyle deneyselliğin içinde biraz daha kavruluyor. Ses rengine alıştık zaten. R&B/Soul tınılarını samplelar ve elektronik fragmanlarla çeşitlendirdiği düzenlemeler, sadece şarkılar arasında değil şarkı içinde bile uyumsuzluklarıyla yamalı bohça görüntüsü verebiliyor. Düzenlemenin daha sağlam durduğu Timeless gibi parçalar elbette mevcut. Ayrıca yeni bir yönelim olarak elektronik tekrarlara yaslanması I Hope My Life yada Choose Me örneğinde duyacağımız gibi işe yarıyor. Fakat kayıt uzun, son dört şarkıda ayakta durabilmek zor, zira konsantrasyonunuz kaybolmuş olarak uyukluyor olabilirsiniz. Ayrıca diğer albümlerinde birkaç baba şarkı olurdu, burada o da eksik. İşte bu ve bu gibi sebeplerle genç sanatçının dinlediğim en zayıf kaydı diyebilirim. Yine de takipteyim. İnanıyorum ki baş yapıtına daha var.

6,50

3 Ağustos 2017 Perşembe

Laura Marling - Short Movie (2015)

Singer/songwriter kıvamında şarkılarını söyleyen kızcağımız bu genç yaşında bilmemkaçıncı albümüyle ne kadar üretken olduğunu gösteriyor. Çeşit çeşit gitarın hepsinin tonları tam sevdiğim türden. Hata kimi zaman hafiften soft rock sularında gezinmiyor değil. Yine de alttan üstten kaçınılmaz bir şekilde indie folk tınılarını duymak mümkün. Kızımızın İngiliz olduğunu bilmesem akettirdiği amerikan atmosferinin yanılgısına düşebilirdim. Ses rengi Joni Mitchell'e benzetiliyor, hiç bilmem. Ama özellikle bazı bağzı anlarda oldukça etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Kaydın en önemli özelliği ise hikaye anlatma peşine düşerken melodileri es geçmemesi. Besteler genel olarak hayli melodik anlayacağınız, mır mır eşlik edeceğiniz türde. Bazı şarkılar diğerlerinden daha iyi:I Feel Your Love, Walk Alone, Don't LetMe Bring You Down gibi. Bu da kötü bir şey değil, bu çeşitlilik albüme samimiyet havası katıyor. Bir kadeh şarap, bitter kare çikolata ve üstüste içilen sigara yanında güzel gidiyor.

7,50/10

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Georges Ifrah -Rakamların Evrensel Tarihi 4

Dördüncü cilt Uzakdoğu'dan Maya Ülkesine Bir İki Üç alt-başlığını taşıyor. Çin rakamları, gelişimi, varyasyonları ve boncuklu hesaplama teknikleri eserin neredeyse bir yarısını oluşturuyorsa, diğer yarısını da Maya uygarlığının ilginç rakamları ve bunların gösterimleri meydana getiriyor. Astronomi dahil türlü bilimlerin ve dolayısıyla rakamların üzerinde Maya dininin etkisi göz önüne serilmiş. Üstelik , resim-yazı karakterli anlatımlarıyla tarihte yerini almış bu uygarlığın geçmişi de hayli doyurucu bir şekilde ortaya konmuş. Son bölümde ise genel olarak buraya kadar olan bölümlerin bir özetine yer verilmiş. Benim için eserin en önemli katkılarından biri de Pin Yin dizgesindeki Çince yazılışın telaffuz tablosu oldu. Hafıza nisyan ile malüldür. O yüzden yer vermeden geçemeyeceğim.

b “p”ye karşılık gelir [Türkçede “p”];
e “ts”ye karşılık gelir [Türkçede “s”];
d "t"ye karşılık gelir [Türkçede "t"];
g “k”ye karşılık gelir [Türkçede “k”];
u “ou”ya karşılık gelir [Türkçede "u"];
ü "u"ye karşılık gelir [Türkçede “ü”];
z “dz”ye karşılık gelir [Türkçede "z"];
zh “dj”ye karşılık gelir [Türkçede “c”];
ch “tch”ye karşılık gelir [Türkçede “ç”];
h baştaysa Almancanın kalın “ch”sine yakın bir sesi belirtir (Örnek: Bach);
x baştaysa Almancanın yumuşak “ch”sme yakın bir sesi belirtir (Örnek: ich);
i Fransızcadaki “i”ye [Türkçede “i”] karşılık gelir, ama z, c, s, sh, ch ya da
r’den sonra “e” ya da “eu” diye [Türkçede “ö”], a ya da u’dan sonra “ei”
[Türkçede “ey”] diye okunur,
n Kendisinden önceki ünlüyü hiçbir zaman geniz sesi yapmaz (an “ann” diye,
ling “linng” diye okunur);
q karmaşık bir sesi belirtir. Bu ses şöyle ayrıştırılır: “ts” + soluk;
r baştaysa Fransızcadaki “j”ye [Türkçede “j”] yakın bir sesi belirtir; başta
değilse “eul”e [Türkçede “öl”] karşılık gelir.

Robert Johnson - King of the Delta Blues Singers (1961, Comp)

1930'lu yılların kayıtlarından oluşan kayıt ister istemez belgesel tadı verse de emsallerinden şarkıcının hayatı tüm renkleriyle, hüznüyle coşkusuyla, birlikte dinleyiciye aksettirmesiyle ayrılıyor. Bir gitar ve Robert Johnson'un sesi. Bu kadar yalın ve bir o kadar da his yüklü. Gitarı çalma stilini ve sesinin rengini sevdim. Blues'un köklerine inmek istendiğinde dinlemek için seçilecek yegane çalışmalardan biri olsa gerek.

8,0+/10

1 Ağustos 2017 Salı

Mors Principium Est - Embers of a Dying World (2017)

Gençliğimde DT yada In Flames'i keşfettiğimde işte benim tarzım demiştim, hem melodik hem brütal, bir dönüm noktasıydı benim için. Şu an ise itiraf etmek gerekirse melodik death dinlerken aynı şeyleri hissetmekten o kadar uzağım ki. Mors Principium Est'in de ilk albümleri beni benden almıştı. Şimdi yaşadığım tecrübe çok da farklı değil. Yine de inat ettim dinlemeye devam ediyorum bir umuttur yaşatan insanı ya. Bu kadar subjektif değerlendirmenin ötesinde başkaları için de bu kayıt diğerlerine kıyasla zayıf kalıyormuş. Ben de kliplerini izlediğimde neredeyse kıkırdamıştım. Gel ve de gör ki dinledikçe biraz daha hoşbeşleşti. Güzel senfonik dokunuşlar da bulunmakla beraber müzikle entegrasyonunda sorunlar taşıyor. Kadın vokalli girizgahıyla doksanların gotik örneklerini hatırlatan Death is the Beginning kulağa hoş gelse de erkek vokalin kurabiye canavarı sertlikte Çirkin (beauty and beast) rolünü abartması ayrı bir komik olmuş. İki dakikalık gregoryan Agnus Dei de bu tarz albümlerin ihtiyaç duyduğu farklılığa can suyu oluyor. Başta söylediğim umudu yüksek tutan Ghost gibi şarkılar da yok değil. Yalnız bonus olarak iliştirilen Livin La Vida Loca nedir yahu? Pop şarkılarının metal yorumları genelde bok gibi oluyor. Tamam eğlenceli ama bu konseptle ne kadar tutarlı, tartışılır.

7,25/10

31 Temmuz 2017 Pazartesi

John Scalzi - Kırmızı Üniformalılar

İki günde bitirdiğim roman Scalzi'nin sürekleyici ve kolay okunur tarzını bir değil bir kaç adım daha öteye götürüyor. Bilimkurguda klişeciliği eleştirirken ortaya koyduğu yapıt maalesef bir ölçüde sığlığa düşüyor. Hem de o kadar yaratıcı bir emeğin ürünü olmasına rağmen. Sonda farklı açılardan ana kurgunun hayatlarına gölge düşürdüğü karakterlerin öyküleri çok daha ilginç. Özellikle Üçüncü Şahıs başlıklı olan romantizme göz kırpmasıyla ayrı bir enfes. Ana kurgu ise benim gibi Uzay Yolu sevenler için gülümsemelere sebebiyet verecek alaycı ironiyle dolu. Hoş ama boş.
Kısaca konu şu, SPOİLER mı biraz öyle

Evrensel Birlik'in bayrak gemisi Gözüpek'e yeni tayfalar atanır, bunlar arkadaş olur ve gemide bir garipliğin döndüğüne şahit olurlar. Kaptan, bilim subayı ve dümenci(ydi sanırım) ile birlikte kim dış göreve gitse abuk subuk sebeplerle ölür. Dümenci hemen hemen her sefer yaralanır ve mucizevi bir şekilde iyileşir. Kötü yazılmış bir senaryo gibidir her şey. Genç arkadaşlar gerçekten de geçmişte, bugünler oluyor, Uzay Yolu'nu taklit eden başka bir bilim kurgu dizisinde ne yazıldıysa başlarına aynı şeyin geldiğini keşfeder. Halihazırda bu dizide karakterlerdir de zaten. Bir zamanda yolculuk çakarlar geriye doğru, kendilerini oynayan oyuncuları, figüranları bulurlar ve sonunda da senarist ile yapımcıyı. Yapımcının oğlu komadadır onun vücuduyla, oğulun karakteri konumundaki şahsiyetin vücutlarını değiştirirler. Senarist de bu şahsiyeti sanki kazadan kurtarılıp gemiye taşınmış gibi yazınca herkes mutlu. Sonra da diziyi sonlandırıp arkadaşların yaşamını kendi ellerine teslim ederler. Bu yağni.

7/10