16 Temmuz 2019 Salı

Mdou Moctar - Ilana: The Creator (2019)

Bu albümün handikapı daha önce Tuareg blues kayıtlarına maruz kalmam. Besteler melodik açıdan benzerlerinden çok da farklı şey sunmuyor. Bu durum parçaların hala sıkı ve ruh dolu olmadığı manasına gelmiyor elbet. Asıl adı Mahamadou Souleymane olan arkadaşın güçlü olduğu yön ise virtüözlüğü. Gitarını konuşturuyor, sololar süre olarak bayağı yer kaplıyor. Bir de bir miktar saykedeliği de daha baskın bir şekilde kulaklarda yankılanmakta.

7,75/10

15 Temmuz 2019 Pazartesi

Rome - Masse Mensch Material (2008)

Bu albümü karanlık atmosferi sebebiyle sevdim. Bir kaç n dışında bestecilik namına yenilik yada heyecanlandırıcı kalp masajı sunmaktan uzak. Ama Almanca bu tarz yani endüstriyel tınıları da içeren neo folk musikisine muhteşem yakışıyor.

8,0-/10

13 Temmuz 2019 Cumartesi

Wes Montgomery - The Incredible Jazz Guitar of Wes Montgomery (1960)

Gitar eşliğinde caz dinlemek keyifli keyifli olmasına da burada o kadar nazik icra söz konusu ki, genelinde restoran müziğine dönüşmekten kaçınamıyor, kayıt. Akılda kalıcılık namına güçlü bir yerde durmuyor maalesef. Gitaristin tekniği yönünde bir şey söyleyemeye cüret edemem. Hatırladığım kadarıyla en iyi 100 caz albümü listesinde de üst sıralarda zaten. Ancak benim sonuç olarak basit bir dinleyici gözüyle baktığım ve değerlendirdiğim şey daha farklı. Ritmi severim.

7,25/10

Ursula K. Le Guin - Tanrı Kuşlarıyla Buluşmak

Kederdir anayurdumuz bizim

**

Ah! anne, bir şarkı söylesem yıkılır bütün duvarlar

**

Kaygan Kaya Çayı, Eylül

Tenim
değiyor rüzgara.
Zar kanatlı bir sinek değiyor elime.
Onun için çok
yavaş konuşuyorum.

Elimin altında kayalar sıcak.
Benim için çok
yavaş konuşuyorlar.

Güneşli sular içiyorum.

**

Deniz Kıyısında Bir Çocuk

Rüzgâr, rüzgâr geri ver tüyümü
Deniz, deniz geri ver yüzüğümü
Ölüm, ölüm geri ver annemi
Duysun şarkı söylediğimi.

Şarkı, şarkı git söyle kızıma
Söyle takıyorum o yüzüğü
Uçuyorum kullanarak o tüyü
Bir şahinin kanadından düşürdüğü.

**

Bedenim çivi
ve akbaba.
Nefesim mermi
ve tüy.

Dönüyorum, dönüyorum, geri dönüyorum yerime.
Geriye bıraktığım tek şey kendim.

**
Tuz

Küçük ışıltılı gözleriyle
kaseden bana bakıyor tuz, diyor:
Kurumuş bir denizim ben.
Benim tadımdadır kanın.


12 Temmuz 2019 Cuma

Patrick Rothfuss - Sessizliğin Müziği

Kralkatili Güncesi'nin esrarengiz karakteri Auri'nin obsesif hayatına konuk oluyoruz. Bu uzun hikayenin yada kısa romanın en aksiyonlu sahnesini yazar Auri'nin sabun yaptığı sekiz sayfa olarak belirtse de haksızlık etmemek lazım. Havuz sahnesi veya dipsiz koridorlar arasında nedensiz şekilde paniklediği anlar daha öne çıkıyor. Yine de yetersiz. Ne karakterin hayatı hakkında gizemler çözülüyor, ne de Ursula LeGuin'in antropolojik hikayeciliğinin yanına yaklaşabiliyor. Yazarın çekincesine katılıyorum. Böyle bir şeyler yazmak istemiş ve paylaşmış. İyi, güzel ama asıl işinin başına dönsün.

Ihsahn - Àmr (2018)

Bir önceki albümde aman dikkat dediğim her şey burada daha da göze batar şekilde öne çıkarılmış durumda. Daha melodik besteler, elektronika kendini daha bir popa teslim etmiş, pop nakaratlı hard rock besteleri gibi. Kibar vokalli progresif rock klişeleri ve bir dönemin Depeche Mode etkisindeki Paradise Lost etkisi. Trans-core denen elektronik metalcore atakları... Bir an K-pop bile duydum sanki... Çok farklı türlere maruz kalmamış olan metal severler bu cümbüşü hayranlıkla dinleyebilir. Ama kısa süreli black metal vokali dahi benim nezdimde bu albümü metal olarak nitelemek için yeterli gelmiyor. Ben o ruhu alamadım.

6,75-/10

11 Temmuz 2019 Perşembe

Victor Hugo - Sefiller

Üniversite okuduğum yıllarda yani takriben bir kaç yüz yıl önce, Sefiller'in Oda Kitapevi baskısını bir arkadaşa ödünç vermiş ve bana verdiği güvenilirlikten yoksun izlenime istinaden kaybedersen tam çevrim nüshasını alırsın ha diye uyarmıştım. Tabi ki de geri gelmedi ve bana Engin Yayıncılık'tan bu dört ciltlik baskıyı satın aldı. Beyazıt Sahaflar'dan. Hiç duymadığım ve halen de bilgi sahibi olmadığım bu yayınevi çevirisinden olumlu anlamda beklentim olmadığı için ve üstelik baskıların estetik albeni yoksunluğu mevcutken yıllar yılları kovaladı, ıssız köşelerde sıkıştırdı, tacize bile kalkıştı. Nihayet bu tatilde okumayı bitirebildim. Öncelikle çeviri, dipnotlarla birlikte hiç fena değil. Sonralıkla henüz modern roman konsepti standart hale gelmemiş olacak ki kitabın yazarı ünlü düşünür Hugo, denemelerle ana kurguyu sayfalarca kesmekten çekinmemiş. Napolyon ve Waterloo yenilgisi, manastır sofuluğu, argo ve dil, Paris ve kanalizasyon sistemi, Paris ve sokak çocukları, reformizm, devrimcilik, aydınlanma gibi konular kendilerine ait bölümlerle temsil edilmiş. Diğer yandan eski bir hırsız ve kürek mahkumu Jean Valjean'ın hikayesi ana kurguyu oluşturuyorken buradan da sık sık doğrusal anlatımın dışına çıkıldığına tanık oluyoruz. Yoksullar, açlar, dolandırıcılar, devrimciler ana unsur olarak hikayeleri ile birlikte konu edilirken aradaki bağlantıyı yakalayamadığınız zaman romanın başlığı bize hatırlatıcı oluyor. Bu roman ezilenlerin, maddi veya manevi fakirlerin kısacası tüm Parisli sefillerin hikayesini anlatmakta. Şu anki şartlara göre bile ilerici bir tutum sergileyen yazar tüm karakterlerine şefkatle yaklaşarak toplumdan dışlanan ama onun asli unsurunu oluşturan kitleyi anlama yoluna gitmekte ve onlarla aynı konumu sahiplenmekte. Diğer ilginç bir husus ayrıntısıyla anlattığı her karakterin yolu öyle yada böyle ana hikayeyle yani Jean Valjean ile kesişmekte. Fransa küçük bir yer demek ki.
Jean Valjean işsizdir, açtır. Bir somun ekmek uğruna hapis yatmıştır. Kaçmaya çalıştıkça yakalanmış ve cezası kürek mahkumluğuna çevrilmiştir. Çıktıktan sonra da dışlanmıştır. Dürüst bir psikopos tarafından yardım görmüş ve onun etkisiyle namuslu bir vatandaşa dönüşmüştür. Vicdan sahibi olmuş ve dindarlığa sarılmıştır. Yeni bir kimlikle yeni bir şehirde yeni bir hayata başlamış ve hatta oranın zenginleri arasına katılmış buna rağmen her zaman mütevazı davranmıştır. Monarşi tarafından kente vali olarak atanmıştır. Konumundan insanlara yardım etmek için faydalanmıştır. Ama arkada bıraktığı geçmişi onu bırakmaz. Psikopat bay doğrucu müfettiş Javert ıvır zıvır eski suçlarından adamımızın peşine düşer. Artık vali olan Jean, çocuğunu başka bir aileye vermek zorunda kalan Fantine ismindeki kızcağıza yardım etmeye çalışırken başka bir mahkemede kendi adına yanlış bir adamın suçlandığını öğrenir. Bayağı bir vicdan muhasebesi ardından mahkemenin olduğu kente kadar gider ve ben Jean Valjean'ım der. Şimdi işim var şehrime geri gidiyorum, alacaksanız beni oradan alırsınız. Neyse konu uzun, kısa keseceğim. Peşine düşen Javert'in elinden kurtulur, parasını bir ormana gömer ve Fantine'in talihsiz kızı Cosette'i evladı gibi alarak Paris'in yolunu tutar. Yalnız kıza güya bakıcılık yapan Thenardier ailesi ne yapışkan ne çirkef bir aile çıkar, anlatılmaz yaşanır. Paris'te kız büyür, Jean Valjean'ı kendi babası yerine kor. Genç devrimci Marius ile tanışır. Thenardier ailesi Paris'de Jean'ı kaçırtır, iyice haydut olmuşlardır, sonrasında şantajlar felan. Javert de Paris'tedir, kılı kırk yarar, kendini öldü gösteren Jean ile bu kaçırma olayı esnasında yolu kesişir. Yenilen bir devrim ve sonunda güzel bir izdivaç. Javert de kendi iç muhasebesinin altından kalkamaz, yallah! Kendine mutluluğu esirgeyen Jean Valjean'ın inzivaya çekilerek yanlış anlaşılmaları bile düzeltmemeye çalışmaması ve kaçınılmaz son. En azından Cosette ve Marius ikilisi kendisinin ne kadar mübarek bir adam olduğunu öğrenir, içimize de su serpilir. Kısacası inanılmaz etkileyici bir klasik. Yalnız gençken bu kadar detaylı ve hacimli bir eseri okuyabilecek sabrım olduğundan şüpheliyim.

28 Haziran 2019 Cuma

Star Trek: Deep Space Nine (3-4-5. sezon) / Robotech: The Macross Saga / Aktüel Arkeoloji # 69

Derin Uzay 9 istasuonu için sabrederseniz daha güzelleşecek demişlerdi, bir tık iyileşti, evet. Ama yeterli değil. Dizide işlenen ırklar arası cinselliği görünce içimde bir faşist yattığını anlamış oldum. Next Genration'ın Klingon'u Worf kadroya katılarak güç katmış ama onun Trill ile romansı, hayır. Ufak ufak aklımın yatmadığı çok konu var. Örneğin Federasyon ile çatışmaya girmesine ramak kalan Klingonların Dominion istilası karşısında Federasyon ile hiç sorunsuz ve aniden tekrardan ittifak olması gibi. Zaman yolculuğu ve boyutlar arasında gidiş geliş de pek sevdiğim konular değil ki bolca işlenmekte. Ferengi toplumunun iç hassasiyetlerine odaklanılan bölümler iyiydi, Ferengilere katlanabildiğiniz sürece. Bence dizide iki şey var ki üzerimde etkisi büyük. Biri Garak karakteri, diğeri de Kira'nın gülüşü.
Çocukluğumun çizgi dizisi Robotech aslında oldukça detaylı bir senaryoya dayanmakta. Bizim bildiğimiz sanırım The Macross Saga alt başlığıyla yayınlanan ilk seri, ilk Robotech savaşlarını konu almakta. Devamında iki ayrı seri daha yayınlanmış, sırasıyla ikinci ve üçüncü Robotech savaşlarını işliyor. İlkini izlemek yetti, zira biraz gözümde büyütmüşüm. Bazı şeylerin çocuklukta kalması daha iyiymiş. Hikaye daha çok bir mecha savaş pilotu olan genç Rick Hunter etrafında gelişmekte. Dünyaya dev bir uzay gemisi düşer ve insanlar bu terkedilmiş geminin teknolojisinden faydalanarak SDF isminde dev bir gemi inşa ederler. Zentradi denen dev uzaylı istilası ki amaçları proto kültür denen enerji kaynağını ve bu düşen uzay gemisini ele geçirmektir, esnasında uzayda sıçrayış yaparken Macross kentini de alıp götürür ve sonuçta dev bir uzay gemisi içinde sivillerin olduğu bir şehir gibi enteresan bir şey doğar. Bu istilacı ırk ve dünyalılar arasında savaşın dinamizmi aslında oldukça gelişkin, bayık bir iyi-kötü zıtlığının ötesine geçmekte. Ayrıca dizi büyük oranda aşk hikayesinden de beslenmekte. Böyle demişken dizi tarihinin en gerizekalı kızı Minmei'yi kötü ama maalesef o kadar tekrardan sonra dile pelesenk olan şarkılarıyla dinleyip izlemek tam bir işkence. Bencil, ne yaptığını bilmeyen, aptal aptal konuşan, saf böyle bir karaktere bu kadar yer vermek kadınlar için bir hakaret. Daha kötü olan şey ise onun kadar olmasa da böyle insanlarla gerçek hayatta karşılaşıyor olmamız. Bari burada görmeseydik. Arkasından bir kaç filmini daha izledim ama serinin hepsini izlemediğim için konudan koptum. Ama sırayla birbirine düşman farklı ırklar dünyaya saldırıyor, basitçe hikaye bu.

Aktüel Arkeoloji ara ara takip ettiğim güzel dergilerden biri. Arkeoloji açısından topraklarımız çok zengin, dolayısıyla dergiye konu olacak pek çok malzeme sunmakta. Komşu ülkelerdeki antik kent kazılarına kapak konusuna uyduğu kadarıyla yer verse de dergi, bence daha geniş bir perspektife sahip olmalı. Farklı kıtalarda farklı medeniyetlerle ilgili haberler derlenebilmeli ve arkeologlarla yapılan mülakatlarla birlikte okuyucuya aktarılabilmeli. Çok da hoş bir internet sayfaları var. Yanlış hatırlamıyorsam Galatasaray Lisesi'nin arkasında kitapçıları vardı ama kapanmış.

27 Haziran 2019 Perşembe

RETRO: Limbonic Art - Moon in the Scorpio (1996)

Black metal camiasından Limbonic Art çok sevdiğim gruplardan biri olmamıştır. Özellikle grubun ismini duyduğumda vokalin çığırtkanlığı geliyor aklıma. Neyse ki bu çıkış albümü bu açıdan daha dengeli. Senfonik elementler müziğe güzelce yedirilmiş durumda. Ancak tempoya odaklanarak keyboard kaynaklı senfonik düzenlemeleri dışarıda tuttuğumuzda en azından benim için çok da enteresan ve dikkat çekici bir özellik sunamamaktan muzdarip bu albüm. Kısacası bazı şarkılarda sıkılmadım değil. Senfonik düzenlemelerden beslenen melodiler ise güçlü olduğu taraf. Cradle of Filth'in erken dönemlerine benzetildiğini de ekleyelim ek bilgi olaraktan. Senfonik black metal namına da çok sevilen eli yüzü düzgün bir çalışma olarak olumlu eleştiriler almış durumda. Meraklısına diyelim, ne diyeyim.

6,50+/10

25 Haziran 2019 Salı

The Cure - The Cure (2004)

Çok fazla grubu dinlememiş biri olarak bile iki şeyi kolayca fark ettim. Biri tertemiz soundlu prodüksiyonu ki grubun eski işlerini düşününce kulağım pek alışamadı. O karakteristik sese biraz kirli bir yapım yakışıyor bence. Diğeri de Robert amcanın hiddetli ve sinirli ruh hali. O melankolik ve acı dolu tonlamalar yerini başka bir şeye bırakmış. Genel olarak söylüyorum, her şarkı öyle değil elbette. Ama besteler o kadar güçlü ki... Sadece bir kez dinlemek bile yetiyor. Grubun diskografisinde iyi yerlerde durmuyor bu kayıt. Zaten 40 seneyi deviren grup bayağı bir süredir sessiz. Bu anlamda biraz da haksızlık edildiğini düşünüyorum bu albüme. Biraz değişik ama çok da değişik değil. Bestecilik anlamında keyifli.

7,50+/10

Cahit Zarifoğlu - Şiirler

Boynu vurulacakmış gibi
Korkuyla büzülüyor uykusunda diktatör

Muhafazakar çevrelerin baş tacı ettiği şairlerden Cahit Zarifoğlu kapalı anlatımıyla bilinmekte. Fakat bu anlatım anılardan, gözlemlerden kısaca hayattan besleniyor. Sadece anlamı bozan bir anti-dekoder vasıtasıyla mısralar oluşmakta. Yine de çıktı olarak manasız yada suni şekilde üretilmiş kelime yada cümlelerle uğraştırmıyor insanı. Yorumlama için okuyucuyu tahrik eden çekicilikte tamlamalar, semboller kıyafetinde görünüyor mısralar bize. Bu anlamda simgeselleştirilmiş doğa ve aile gibi kavramlar öne çıkıyor. Ya da şöyle söyleyeyim, biz tam anlamasak da burada şair bir yaşanmışlığı, çocukluğunu, arkadaşlarını, eşini, ana babasını ve dostlarını anlatıyor. Diğer dikkatimi çeken bir şey ise kimliğinin getirmesini beklediğim utangaçlığın tersine bu kapalı imalar cinsellik namına da, fiziksel arzu gibi, yorumlanabilecek bir çift manalılık arz etmekte. Hatta asli mananın da çoğu zaman maneviyatçı romantizmin tersine ten ve et gerçekçiliğini içerdiğini iddia edeceğim. Yalnız toplu şiirlerini ardı ardına okumak sabırsız okuyucuyu yorup vazgeçirebilecek bir yoğunluk teşkil ediyor.
Gramsci'nin hegemonya tezinden yararlanarak bir kaç yıl öncesine kadar şiir ve edebiyatı da kendi eksenine çekmeye çalışan muktedir çevre, Yedi Güzel Adam şiirini de diziler, programlar gibi popüler vasıtalarla kullanmaktan geri kalmamıştı.  Hama ve Afganistan'da yaşananlardan etkilenerek karşıtlara gavur yaftasıyla öfkesini yansıtıp  şiirselliğini zayıflatsa da aşağıda örneklerine rastlayacağımız güzellikleri de okuyucusuna kısa yaşamı boyunca sunabilmiş bir şair Cahit Zarifoğlu.


saçlarında yirmi yedi yıl lotus
**

sevinçle kaçın kurtulun ölümlerinizle. Yalnızlıkla ben kaldım
sevindiniz işte alın koşturun. Aha size son atım

**

ağrıyan bir gün geliyor
***
raskolnikov
müthiş bir iman ağrısı çekmektedir.

**
Adam hırçındı saçları uysal akardı
Rüzgarla akardı
Esinti olmadan zaten akmaktaydı
Uzun boylu değildi
Ama kendinden uzunu yoktu yalnızdı

**


Hiç ağlanmadı
‘Biz çetin adamız ha’ ayrıca söylenmez
Anlaşılır
..
Ellerimi bıçakla yontacağım deniyor
**
"Bağırıyorum sofranın üstüne
Bağıracağım yemeğin ve ekmeğin içine
Yeni bir işçi geliyor kendine"
"Sus" diyor i ve i
"Sus biz yücelteceğiz emeği"
"Asıl sen sus tanrı yüceltmiş bir kere"
Tanrı mı
"çok bulnıyoruz"i ve i
"Ekmeğe alın terinden önce kan
Duadan ve bereketten önce kan
(ben kazandım onlar da kazansın yeterince) den önce kan kan
kan kin öfke
katık olmalı
her şeyden ve besmeleden önce"
Öpüşümüz gizli olmalı
Öpebilirsek uzanıp kaderlerimizden öpmeli
Sıcak gözyaşı ve şikayetle
**
Sıcak kayayı arayan iki tavşan gibi
Evleri korkutmadan uluyan kurtlar gibi

**
Bir gün önceki bedenini
Kaybedilmiş bir okul eşyası gibi özliyerek
****
güzelleşiyorum çocuklarımızla
hatırladıkça koşuyorum -biz geleceği
çoktan yaşadık öyle mi kadınım
koşarak hatırlıyorum alnımın terini
avucumda tutup doyuran buğday ağırlığında
sunarak göğe
sınayarak elimin alnımla anlaşan hünerini
ve hatırlıyorum koşarak o gelecek zamanda
içimize söyleyen sese akıyorduk
ilkin korkuyorduk
taşın kovuğunda oturuyorken
önümüzde ağaçsız düzlük-çöl ya da kumsal
gökte o acayip bakılamayan parıltı
buyruk alıyorduk
***
Kartal Ölüsü


Tabutunuz
Pırıl pırıl çivileri ve talaş kokuyor
Demek taze ölülerdensiniz hemşehrim

Kan akıtılmadan
kesildi damarlarınızın sıcaklığı
Söyleyin kim yokladı
Bir ateş salmayla içinizi

Şimdi doya doya seyredin gövdenizi
Kalabalıklardan eli mızraklılardan
Otomobillerden nufus patlamasından
Ve o koca denizlerin kirlenip ağrımasından

Kaçıp
Bir kırevi çitinin arkasında papatyaların içinde
Önünüze çıkıveren teneşir tahtasında
Nasıl yalnız ve manasız ağlamakta
Şimdi doya doya seyredin gövdenizi

Bir beyin mimarı bir yaşlı kadın
Kapının aralığını dolduran çocuklar
Giysilerinde başdöndüren bir sersemlikle
Eve dolan komşular ve damın üstünde gökten
Bir kartal ölüsü düştü

Daha girmeyin oraya - melekler hazır değil
Nasıl da alıştınız ölümünüze
Yaşamın daha en tatlı sevişmelerinde
Elleriniz en ılık anlarda beden tutmalarında

Gidiyorsunuz ya gülüşüyor çocuklar
Herbiri o kadar güzel ki artık
Salıncak çelik çomak ve rüyalar yok artık
Harp oyunları bile unutuldu dönemeçlerde

Ölüm gelemiyor tıkalı kapılar
Nasıl ki elinden
kurtularak kaçmak isteyişler
Seni nasıl sürüyordu içine çürüyen uygarlıkların
Oyuklarında
Kötü bilmece kutuları tarifler
Yozlaşan hünerler

Şimdi vuruyor eşyalaşan göğsümüze
Kabuğu yosun bağlayan döşümüze
İçerden o

Isın odanın köşelerini dolanarak
Yatarak değil dolanarak
Yatarak değil rolanarak
Bin uykusuz gece bitirdin
Yeni bir uykusuzluk binliği aç
Camlarada gece başladı bile
Artık oda açılabilir kendine

Can çağrılıyor odaya
Karanlıkta ve seninle dolsun odaya
Yürüdükçe dolandıkça oda durmuyor artık evin içinde
Senile deniz kıyılarında ormanlı sırtlarda
Kırda hayvanlarda
Düşündüğün buluşlarda bulunduğun kurtuluşlarda
İçinde sen olan bir oda

Koş o önden giden
İnsanı bulup onu durdurmaya
Güçlü kalın pazulu oğlu aslan yavrusu gibi olan
Önden giden insana.

Gebe bir kadını durdurdu erkekler
Saçlarından çekip yolunu kırbaçlıyarak
Başında dolanan ak kuşları
Serinlikleri kovalıyarak

Elin değiyordu ah ah bana
ben kendimden uçarak etimdeki didişmeleri
takılıp düşen kadınlarla kovalıyarak - birden
düşürülmüş
sahipsiz çehrelerle karşılıyorduk
fır dönen meydanlarda yardımsız yürüyemiyen insanlar

Hiç. - Soruyorduk bu beyaz kuş
bize gelen ellerinden
bulanarak ve o kız çocuğu (bu nasıl olur)
şak diye düşürdü yolda
gazete satan adamın gözlerinin içinde
çıkmıştı bakınıyordu gererek önünü
ve derinden durarak
tüllerinden kopan içim bırak ki dalgalansın

Ki kim kovaladı bu yönde kaplanları
bizi yiyen aç kurt mu o neden
o neden kıpırdıyarak
sarı mor bizi kimden daha iyi koruyarak
daha iyi bir konukluk
bizi sevdayla allaştıran
o umulmadık açlıkları kapımıza salan
ne olur ne olur bırak bırak iyice kendimde olayım

***
Zaten esmerin - güneş nasıl birikiyor gövdemde
Ellerimin köklerini emiyor toprak
***
Bir kadın akmasaydı
Tarihi gergedan yolu ormanlarda
**
Göğsümde bir küçücük derya buldum
Kabına sığmaz bir ceylan yoldaşım
***
Şimdi bir aşk sayhası salacağım havalara
Derler ki bu adam isyan basıyor damarlara
**
Güneş inip suya dokun
Nehre yaslanıp baş aşağı koşan bir yaşlı ağaç ol
**
Ve gözüm eşyamda değil
Yoruldum maddemden
Ta ki dünya bitti
Köşk kurdum sakin oldum
**
İnsan toplayan sesli kubbeler...
***
Korku ve Yakarış
başım eğik dilim kapalı gözler kançanağı anlamında
***
Yine uyandım
Sabah
Yine büyük
***
Dağ ona söyledi arzum şudur
-Gömleğimde uyu
Yanağını tenime koy

***
Bir göz yaşı gibi
Sarktı dolandı kalpağrısına leylaklar
***
Elimle
Kendi elimi tutuyorum
Yan yana gidiyormuşum gibi kendimle
***
Yeryüzünden arta kalan bütün deprem kırıntılarını
***
Bahar
O sabah
Hamile bir kurt gibi yürüyor dağlarda

Azığım koynumda
Uçuşan rüzgarda
Bir ipekli fular gibi boynumda
Bahar
***
Derken
Yürek aklın koynuna giriyor
**
Kolay değil
Doğanın ortasında
Hayvanlarım tırtıllarımla
Kalın gövdeli ağaçlar
Birbirine girmiş sarmaşıkalr
Bu hürriyetler arasında
Seni beklemek

23 Haziran 2019 Pazar

Paul Jebanasam - Continuum (2016)

20 seneye yakındır yoğun bir şekilde müzik dinliyorum. Artık bir albümün hakkını vermek, haksızlık etmemek için en az on kez dinlenmelidir kuralına da uymuyorum, bazı türler için gereksiz yani. Bir de ne kadar zorlarsam zorlayayım bazı türlerin benlik olmadığını da biliyorum. Ambiyans ve drone bu türlerden birkaçı. Modern ürünler de zaten birbirinin içine giriyor. Bu albüm de RYM drone listesinde 143. sırada. Bu listenin az oy almış ve az bilindik grupları cesaretlendirdiği de göz önünde bulundurulursa iyi bir yerde. Dolayısıyla benim yorumlarım oldukça geçersiz. Bu tarz dinleyen kişilerin algısı da duygusal manipülasyonlara açık olmasından albümün görevini iyi yaptığını, soğuk drone ataklarından ziyade endüstriyel hışırtı, kıtırtı, pıtırtılar vasıtası ile yıldırım çakması gibi doğal efektleri yaratarak insan ve teknoloji arasında iyi bir denge tutturduğunu söylemek mümkün. Özellikle son şarkı derin baslarla türün sınırlarını zorlamakta değil sarsmış ve yıkmış durumda. Yine de yine de tamamıyla benlik bir şey değil. Artistlik kontenjanından hakkını yememek koşuluyla benim de naçizane sözlerim bunlar.

6,75+/10

20 Haziran 2019 Perşembe

SO Duo - Ay Ana (2018)

Avant folk tanımı nereye düşer bilmem ama bu kayda ben bu tarifi çok yakıştırdım. Şairin dediği gibi dörtnala gelip uzak asya'dan akdenize bir kısrak başı gibi uzanan bir müzikle karşı karşıyayız. Madem o kadar uzaklara gittik, bir Tuva gırtlak vokali aramadı değil bu kulaklar. Keşke deneysellikte bu adımı da atsalarmış. Değerlendirmem bu cesur harekete istinaden bir miktar yüreklendirici. Elbette herkesin harcı değil bu albüm. Kadim Türk ezgilerinden Anadolu coğrafyasına çeşitlilik gösteren ve saçma bir tanım olsa da dünya müziği kulvarında evrenselleşebilecek bir yapıt olarak dikkat çekmekte.

7,0/10

19 Haziran 2019 Çarşamba

Kronos Quartet / Aleksandra Vrebalov - The Sea Ranch Songs (2016)

Aleksandra Vrebalov tarafından Sea Ranch ismini taşıyan doğayla içiçe bir yerleşim hakkında bestelediği bu çalışma belki de en bilindik klasik müzik dörtlüsü Kronos Quarter ki Requiem for a Dream film müziğiyle gönüllerde taht kurmuşlardı, tarafından icra olunuyor. Müzikal olarak akıcı olmaktan uzak belgesel tadında çalışma sanatsal duruşuyla dikkat çekiyor. Açılış Amerikan yerlilerine saygı duruşuyla açılmakta. Aralarda yerleşimde yaşayanlarla yapılan röportajlar girmekte. Dörtlünün çalışmalarına aşina olanların beklediği üzere yaylılar sesin yükünü omuzlamış durumda. Yer yer film müziklerinde rastladığımız canlı ve keskin bir moda kaymakta. Röportajlardaki insanlar ile gerçekliğin sesini duyumsuyoruz. Yaşlı insanlar anılarını anlatıyor vessair. Bu da nostaljik bir lezzet vermekte. İşitsel manada müzikal bir yenilik yok aslında bu tür eserlere daha önce kulak verdiyseniz. Ha gerilim dolu atılımlar içeren besteciliğin bu yerleşim yeri ile organik bağını merak etmiyor değilsiniz ara ara. Amma ve de lakin müzikten uzaklaşarak belgesel manada yakaladığı sentezle değerleniyor albüm. Uyum şukela şokomel bence. Bu da bir noktada müzikal akışın önünde engel oluşturduğu ölçüde kaydın değerini aşağıya çeken bir özelliğe dönüşmekte.

7,50-/10

18 Haziran 2019 Salı

Rotting Christ - The Heretics (2019)

Rotting Christ de benim zaaflarımdan biridir. Güm güm ritimleri, ayinsel koroları, gazbigaz atmosferi, keskin gitar tonu ile beni benden alır. İlk bu albümü dinlediğimde riff yönünden fakir ve sadece okült ve basit bölümlere dayanan son yönelimlerini terk etmesini hoş karşıladım. Bir kaç albüm öncesine gittim ve heyecanlandım da. Kısa sürdü maalesef. Çünkü besteler bu bir kaç albüm öncesi dönemin bayağı bayağı bir tekrarı, sanki o albümlere girememiş de kenarda bekleyen şarkılar gibi hissettim. Kısacası çok daha iyi olabilirdi. Grup arayış içinde ama yeni yönelimi derinleştirememenin paniğiyle eskiye böyle de geri dönülmez ki canım. Ederi daha fazla olabilir ama ceza niyetine biraz daha düşürüyorum değerlendirme notumu.

6,75/10