17 Aralık 2017 Pazar

Robert Silverberg - Cam Kule

Kim kimi etkiledi bilemiyorum ama Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi'de olduğu gibi bu romana damgasını vuran şey; bir tankta genetiği ile oynayarak yaratılan ve  köle olarak yetiştirilen, ismin çağrıştırdığının tersine biyolojik bir varlık olan androidler oluyor. Belli dönem bilim kurgusunu neden sevdiğimi ve hatta hatta klasik diye empoze edilen pek çok romandan daha değerli bulduğumu anlatmıştım. Sadece kurgu değil tema olarak da evrensel sorunları konu etmeleri iyi bir okuma sunuyor. Robert Silverberg de belki de değeri az bilinen bir yazar olarak, evet kabul etmek gerekirse işlene işlene eskimiş de olsa insan nedir sorusunu derinleştirmekte bu eserinde. Hünerini kurgu ve tema arasında sıkıcılığa düşmeden konuşturuyor burada. Zeka seviyelerine göre üç cins yaratılan androidler kendi sosyal dokularını geliştiriyor ve yaratıcıları olan işadamı etrafında gizli bir din kuruyorlar. Bu işadamı ise insan hırsının temsili olarak uzaylılarla muhtemel ilk kontağı kurabilmek için devasa uzunlukta bir cam kuleyi inşa ettirmeye obsesif bir şekilde takılmış durumda. İnsanların arasında yabancılaşmış, kasten belirlenmiş ayrıksı renkleriyle neredeyse uzaylı kalan androidlerin hassasiyetini nasıl karşılayacak? Androidler siyaset aracılığıyla mı yoksa dinsel normda bir kurtarıcının dokunuşuyla mı insanlarla aynı haklara sahip olabilir? Bence okuyun.

8,5

Altar of Plagues - Mammal (2011)

İlk albümünde kişisel olarak beni gıcık eden uyumsuzluğu burada tekrar etmemeleri bir artı. Post rock etkili atmosferik black metal yapmaları neticesinde depresif bir karakter sergilemeleri çok olağanüstü değil. Ama şarkıların bazen odağını kaybettiğini, nereye gittiklerinin anlaşılmadığını söylemek mümkün. Uzun parçalar kendi içinde sertleşip yumuşuyor, tempo değişiyor. Bu da dinleyiciden de emek isteyen bir sürece dönüşüyor. Bununla birlikte etnik tatlar sunan, Avustralyalı grubun Balkan benzeri bir ezgiyle buluşmaları ilginç, üçüncü şarkı oldukça etkileyici.

8,0-/10

15 Aralık 2017 Cuma

Tame Impala - Lonerism (2012)

Grubun en çok sevilen bu ikinci albüm belki de benim en az hoşlandığım oldu. Bonus sidili versiyonu dinlemekteyim. Saykedelik yanı albümü tam bir yaz plajz kaydı yapıyor. Ama olağanüstü etkilenip kendimden geçecek değilim. Hatta şu an diyorum ki overrate tabiri üzerlerine cuk oturuyor mu ne. Kesinlikle kötü olduklarını hatta vasat bile olduklarını söyleyemem. Ve lakin nasıl hayat değiştirecek bir etkide bulunur insanlara, anlayamıyorum. Neyse zevkler renkler meselesi. Elephant gibi kral şarkılar yok değil kayıtta. Kimi zaman zorlama tınlayan rock esintilerini son albümlerinde terk etmeleri iyi olmuş. İşin ironik tarafı ise bu albümde Elephant gibi rock motiflerine daha fazla yaslandıkları şarkıların daha bi dinleniyor olabilmesi. Ve bu şarkı bonus sidide bolcana yer bulmuş kendine değişik değişik versiyonu ile.

7,25++/10

14 Aralık 2017 Perşembe

Placebo - Black Market Music (2000)

Brian Molko'nun sesini duyunca bi ufak açasım geliyor. Bu üçüncü kayıtları doksanların ritmini taşıyan şarkılarla daha tırnak içinde olgunlaştıkları dönem arasında geçiş özelliği göstermekte. Yani albümün yarısı, başlangıcı diye parmakla gösterelim, pek ala pek güzel. Geri kalanını da daha durgun ve fena değil parçalar oluşturmakta. Sonlara doğru biraz sünüyor ve parçaların basit yapısı göze kulağa batmaya başlıyor. Yine de favori gruplarımdan birisi olan Placebo'dan şık bir kayıt diye özetleyip geçelim.

7,50+/10

13 Aralık 2017 Çarşamba

Sainkho Namtchylak - Cyberia (2011)

Tuva'lı sanatçı emsallerinden biraz farklı bir albüm kaybetmiş. Çift sididen oluşan albümde şarkıcının ki kadın olduğu ayrıca belirtilmeli, sesi dinleyiciye yalın ve doğal haliyle ulaşıyor. Hiç bir enstrüman yok diğer bir deyişle. Ayrıca boğazının gıcıklanmasından, boğazını temizlemesinden canlı bir kayıt olduğu anlaşılıyor. Beklediğimiz gibi gırtlaktan söyleme tekniklerini birbirini ardına kullansa da bazılarının daha sıklıkla sergilendiğini söylemek mümkün. Dolayısıyla biraz değil bayağı bayağı belgesel kayıt gibi kulakta tınlıyor. İngilizce seslendiği şarkıların çok da bu tarz bir müziğe uymadığını  ve bazı pes seslerin de rahatsızlık uyandırdığını ekleyebilirim. Türe özgü doğanın ferah ferah açıklığını yansıtabilme gücünden ziyade atmosfer kendi içine kapanık hatta klostrofobik bir etkide bulunuyor. Sanatçının biraz dünyaya açıldığını ve vokal cazımsı bir saiki hissettirdiğini de belirtmeliyim. Tarif etmek zor, kesinlikle caz ya da art pop demiyorum ama modern dünyanın gölgesini taşıdığı da aşikar.

7,50/10

12 Aralık 2017 Salı

Cem Kalender - Kayıp Gergedanlar

Tekrar bilmemkaç gün sonra merhaba. Bu romanı uzun süre önce okumama rağmen hala hissettirdikleri ile aklımda kaldığını söyleyebilirim. Geçen süre dolayısıyla detaylı çözümlemelere girmeyeceğim. Birbiriyle bağlantılı üç ana hikayenin yürüdüğü roman çok katmanlı olmakla tanımlanmakla birlikte ben biraz daha yataylığın hakim olduğunu düşünüyorum. Küçük bir kasabaya giden bir aile: Suna hanım, veteriner eşi ve evlerinden dahi çıkarılmayarak dünyaya/diğerlerine karşı korunan ve anneye bağımlı yetiştirilen çocuklar. Anne Maraş katliamında ailesinin hemen hemen hepsini kaybetmenin etkilerini taşımaktadır. Kitapta gereksiz yere şehrin eski ismiyle anılan Maraş katliamının yavaş yavaş tüm vahşetiyle gelmesi ve mezhepsel ayrımların dost komşu demeden vahşete evrilmesi tüm çarpıklığıyla gözler önüne seriliyor. Bu da romanda kendi suyunu takip eden diğer bir hikaye. Annenin çocuklarıyla ilişkisinin evrildiği yıkıcı nokta da annelerini kaybettikten sonra birlikte intihar eden gayet yetişkin (sanırım) üç kardeşin gerçek yaşamını hatırlatıyor. Bu hikayeye kasabanın yalnızlıktan bunalmış genç belediye başkanı da eklemleniyor. Üçüncü hikaye ise  veterinerin bir türlü bulamadığı gergedanları ve gergedan çobanı arayışında metruk bir kulübede yaşayan anne ve çocukları ile iletişime geçememesi üzerine gerçeküstü bir gölgede şekilleniyor. Bu doğrultuda yazarın psikanalize yönelimli modern felsefe parçacıklarını metne yedirdiğini söylemek mümkün. Özellikle annenin anlattığı masalların dili yazarın güçlü yönü olmakla birlikte romanın akışında ve genel dilinde anlatamadığım bir renksizlik bulunuyor. Bu da elbette romanın sarsıcı etkisini perçinlemekte.

8

18 Kasım 2017 Cumartesi

Steve Khan - Subtext (2014)

Tanımlamak için smooth caz'ın yeterli gelmediği bir albüm bu. Özellikle gitarın ince ince çalındığı teknik becerinin sergilendiği, ki tahmin edersiniz ki bu noktadan sonra Steve ağbimiz gitarist oluyor, pek çok atmosferik farklı dokunuşla çeşitliliğin sağlandığı kayıt, yine de smooth caza yapışan ve türü dinlemeyeni rahatsız eden o klişe sounddan kurtulamıyor. Gitar tonu bile ..., neyse. Diğer bir deyişle türü seven için sanırım incelikler ve farklılıklar barındırmasıyla ilaç gibi gelecekse de o seksenler havasında takılıp kalmış sounduyla ve tabi ki latin etkisiyle tür dışına hitap etmede bir yere kadar başarılı olabiliyor.

6,50+/10

16 Kasım 2017 Perşembe

Paradise Lost - Medusa (2017)

Köklü gruplarda bi süredir eskilere dönme eğilimi gösterdi. Olumlu yaklaşıyoruz. Paradise Lost da son albümüyle bu yolu seçmiş durumda, o kadar geriye gitmişler ki çoğu zaman Draconian Times öncesi desek doğrudur. Bir öncesi bir sonrası ile o dönemler işte. Bildiğin ağır tempo, börül börül vokaller death doom nağmeleri. Clean vokal hiç yok değil. Şöyle ki zeitgeist diye bir şey var, anlatamayacağım şimdi, zamanın ruhu kısacası. Bir de giden gençliğim var. Doom dinledikçe içlenen kırılgan bir ruhum yok artık, bayağı hödük diyebilirsin şu anki halime. Evet, bu soundu özlemişiz ahalice. Ancak şarkılar birbirine benzemekte. Uzun lafın kısası ne kadar dinledimse bir türlü sarmadı bu albüm. Üzülerekten...

6.75-/10

15 Kasım 2017 Çarşamba

Topor - Toptopor

Çevirmen Ferit Edgü'nün, şair kadar enteresan bir kafayla tercüme ettiği şiirlerine eşlik eden bir o
kadar enteresan önsöze sahip bu kitap, arasanız da sayfalarda ilk ismini dahi bulamayacağınız Roland Topor'un bir eseri aslında. Sayfaları aynı zamanda şairin elinden çıkma çizimler süslemekte. Özellikle ilk sayfanın arkasındaki gayet ikonik. Esprili, hayat dolu, sokağa yakın ve biraz da gerçeküstücü bir dili var. Sözcüklerle oynamayı seven modern ötesi bir seçim sergileniyor.  Dolayısıyla Türkçe'ye çevirisi de yoğun bir yaratıcılık gerektirmekte. Misal:
sade suya aşk/ikili meşk/dodo solo/bize de mi lolo
ya da
bıktım usandım yaşamaktan/esin perimle al takke ver külah/
bağışla beni, istersen bağışlama/doğrusunu istersen, istersen isteme/
canımı sıkıyor* şiir/plastik sanatlardan tiksiniyorum
dehaların yapıtlarıyla/dolu dükkanlar/kimileri yaşlandıklarında/
büyük yap-yapıtlar patlatıyorlar/ama benim tutkum onlarınkinden daha büyük/
bu nedenle seçtim ticareti, ne bakıyorsun a hödük!

*çeviren not:isteyen ı'ların üstüne noktaları koyabilir.

Kitabın son sayfasında şairin eseri, büyük Türk Yüksel Arslan'a adandığını okuyoruz. Bu ismi de siz araştırın artık.

RETRO: Kamelot - Karma (2001)

Her ne kadar romantizmin esaretinde senfonik etkili power metal'e imtina etsem de grubun imzası olan sounduna büyük katkıda bulunan bu albümün hala bayağı bir gideri var. Dinlerken ben de terennüm ediyor, gitar sololarını taklit edebiliyorum. Slow parçalar yarı yarıya iyi, bazı sıkıntıları içinde taşımakta. Ama dediğim gibi ben grubu özellikle tempoyu artırdığında seviyorum. Ve burada da iyi örnekler var. Üstelik albüm acayip havalı sona eriyor.

8,0+/10

14 Kasım 2017 Salı

Aylin Aslım - Gel Git (2005)

Aylin Aslım rock musikisiyle coşmadan önce Türkçe elektronik dans türünde bu albümüyle arzı endam etmişti. Sonuçta global bir sesi ülkemize taşıyarak bendenizde büyük bir etki yaratmıştı kayıt. Üstelik romantizmin doruklarında dans etmesini de biliyordu. Aklıma gelmişken bir hanımleydi de R&B tarzında dilimize bir eser kazandırmıştı, adı hiç aklımda değil. Kaliteli şeyler piyasada kalmıyor, kötü para gibi. 12 sene geriye dönüp baktığımda evet, bazı şeylerin, kayıttan söz ediyorum, eskidiğini söyleyebilirim. O günlerde dahi elektronikanın zaten tekrarlanmış soundunu terennüm ediyordu. Yine de hala etkileyici parçalar içerdiği de su götürmez bir gerçek. Şimdiki piyasaya hakim olan elektronik tabanlı Türkçe pop örnekleriyle kıyaslarsak hele. hele. hele.

7,25/10

13 Kasım 2017 Pazartesi

Stranger Things (Sezon 1&2) / The Man In The High Castle (2. Sezon)

Son dönemde çok ses getiren Netflix dizisi Stranger Things, atmosferi ile göndermede bulunduğu ET gibi seksenler bilim kurgu ve fantastik gerilim filmleri ile birlikte ilk aş romantizmi, iyimserliği (2. sezondaki o talihsiz ölüm hariç), lisede cereyan eden ilişkileri, arkadaşlığı, Allah'ın unuttuğu küçük kasaba motifi kısacası klişe namına elinde ne varsa izleyicinin suratına savururken ve buna rağmen ne yapıyorlarsa ya da sihir mi keramet mi neyse artık, kendisini soluk soluğa izletmesini biliyor. Evet, tam anlamıyla yüzde yüz tatmin olmamakla birlikte pek bir keyifle, aman sormayın, çayım kahveyle mutlu mesut izledim. Yalnız uyarıyorum yeni bölümleri şehirdeki o esmer kıza doğru kayacaksa o şirin kasabayı ve insanlarını geride bırakacaksak , her şey aynı kalabilir mi izleyici nezdinde, şüpheliyim. Bir de dizi ilginçtir o kadar ince komik unsurlar barındırıyor ki, şu bıyıkları yeni terlemiş kıvırcık kafalı psikopat ağbi misal, yine de komedi olmuyor ya, anlamadım.

Diziler genellikle sündürüldükçe tadını kaybeder ve bir bakmışız ki ansızın ortadan kayboluvermişler. The Man in the High Castle ise ikinci sezonu ile daha bir pişiyor, konu, çekimler, senaryo ve oyunculuklar arşa varıyor. Nazi bakanın oğlu Joe Blake hariç. Kendi mesleğim diye söylüyorum, git bankacı ol, ne olursan ol, ama senden oyuncu olmaz arkadaş. Bu Japon ağbiler, Amerikan Nazi generali Joe Smith, Allah'ım nasıl bir oyunculuktur, tüylerim ürperiyor.


Red Fang - Only Ghosts (2016)

Bilgisayarım hala sorunlar çıkarıyor. Seneye yenisini almak şart oldu. Özet geçeyim. Önceki kaydı daha fazla sevmiştim. Stoner metal camiasında küçük ama etkili bir yer kazanan grubun bu çalışması daha enerjik, daha delişmen olmakla birlikte nedense benim zihnimde bir şeyler tık etmedi, yerine oturunca tık eder ya, öyle, olmadı işte. Tabir-i şey ise biraz zorlama sert bulduğum anlar oldu, özellikle vokalde. Sevdiğim parçalar: No Air, Mastodon'u hatırladım çünki, Not For You, eğlenceli çünki, Dumb Guy, oryantal riff var çünki

7,0+/10

12 Kasım 2017 Pazar

Philip K. Dick - Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?

Yeni Blade Runner'ın beyaz perdede yayınlanmasından kısa bir süre önce eski Blade Runner'a ilham olmuş bu romanı okuma fırsatı bulmuştum. Film ayrı efsane, bu eser başka efsane. İnsan nedir sorusunu sorgulamak dışında filmden farklı olarak biraz daha aksiyon yanı kuvvetli roman aynı zamanda zehirlenmiş bitmiş bir dünya vasıtasıyla çevre sorununa da eğiliyor. Hayvan sahibi olmanın getirdiği sosyal statü olgusu ve zeka geriliği yaşayan karakteri gibi enteresan detayları ile roman sanki daha farklı bir kulvarda yürüyor. Artık kanaat getiriyorum ki Philip K. Dick usta bir yazar ve ustalığı bilim kurgu türünün ötesinde. 6.45 genelde tercümeleri sebebiyle yoğun oranda eleştirilen bir yayınevi. Eserin İngilizce aslını okumadığımdan kendime güvenerek iddialı bir şeyler söylemeyeceğim. Diyeceğim tek şey bir iki yer dışında tercümenin gayet anlaşılır olduğu. Ama genel olarak diğer eserler gibi bir yavanlık, tekdüzelik yok değil.

9

Zomby - Ultra (2016)

Sevdim ben bunu. Tekrarcı ve basit olsa da ne diyeyim kalbime hitap etti, hah ve de hah. Başlarda böyleydi. Sonra deneysel ritimler ve sesler artmaya başladıkça işler değişti. Arayış her zaman iyi güzel de bunu da daha ilgi çekici bir şeylerle süslemek lazım. Ama albüm başıyla sonuyla atmosferik meyilli olma konusunda ortaklaşsa da bu da çok farklı bir şey değil.

6,75/10