30 Mayıs 2012 Çarşamba

Bayt Gadol - Clemency (2000)

Vaktiyle adından hayli sözettiren yerli grubumuzun ilk ve tek albümüdür Clemency. Yer yer az biraz yerel melodilerin nüfuz ettiği melodik bir death metaldir yapılan. Gotenburg ile bir alakası var zannedilmesin amma. Kasetten bozma internetten düşme bir kayıt dinlemenin ince zevkleri dışında, derinden derinden fosurdayarak gelen sound örneğin, bestelerin gayet güçlü olduğunu duyabiliyorsunuz. (İlk dinleyişte dinleyeni çarpma özelliği taşıyan Orchard of Seeds misal) Ancak kaydın bu sanal kötülüğü alınacak müzikal key potansiyelini kıtır kıtır doğruyor yafu. Gelecekleri parlak bu arkadaşlar da istikrarın sürdürücüsü olamadıkları için bu gökkubede bir geçmiş zaman hoş sedası olarak yankılanıyorlar. Her yankı gibi gitikçe zayıflıyor zayıflıyor ve unutuluyorlar. Keşke CD basabilseler bu albümü temennisiyle bu akşamı da kapatıyoruz efenim.

7,0/10

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Cadaveria - The Shadows' Madame (2002)

Opera IX solisti ibreyi gotik metale iyiden iyiye çevirmiş görünüyor. Sert thrash rifleri ile birlikte hala black metalin ruhunu da koruyor. Bununla birlikte vokal opera IX'in ilk döneminden birazcık daha fazla çeşitlilik sunuyor. Sonuçta bu projede amaçlanan horror metal kisvesi altında sentetik bir müziği elde etmek. Pek korktuğumu söyleyemeyeceğim. Ama bestelerin mümkün olduğunca gruuvi bir yöne sahip olduğunu da inkar etmek gereksiz. Vokal demişken, Maleventum kaydını eleştirmiştim. Zira grup (Opera IX)  bu albümü Cadaveria ile kaydetmemiş. İşin hasılı hasılatı şu: bu bayyan ablanın vokali hoşuma gidiyor. Muhteşem değil gayet tatminkar. Özellikle girişteki senfonik alıntı neden daha fazla kullanmıyorlar ki sorusunu akla getiriyor. Bu cşihette başlangıç şarkısı Spell diyorum, Black Glory ve Absolute Vacuum diyorum. Okkült şarkı sözlerin de artık çocuksu bir İngilizceye vardığını da eklemeden geçemeyeceğim.

7,50-/10

27 Mayıs 2012 Pazar

Philippe Corcuff - Bireycilik Sorunu: Stirner, Marx, Durkheim, Proudhon

Yazarın mensubu olduğu Fransız Alternative Libertaire grubunun kongresine sunduğu ve Liberter Sosyal Demokrasi olarak isimlendirdiği tezleri için bireycilik ve özgürlükler sorunu gibi sınırlandırılmış bir boyuttan hareket etmesi ne kadar kapsamlı ve tutarlı, tartışılır. Ama ben de bu kısa kitapçığı özetlerken yazarın kronolojisini takip edeceğim.
İlk olarak birey figürünün aydınlanma/modernleşme ile birlikte Batı'da öneminin arttığı hatta narsistik taşkınlıklara kaynaklık eden kutsallaştırılmış bir nesneye döndüğü tespiti yapılıyor. Biz'in eski tiranlıklarının yerine Ben'in yeni tiranlıkları ekleniyor. Ayrıca bireyselleşmeye olumlu ya da olumsuz atıflarda bulunan faklı sosyolojik akımların varlığı ortaya koyuluyor. Marx'ın  bireyi toplumsal varlık olarak tanımladığı cümlesi alıntılanıyor. Kollektif ilişkilere karşıt değil, kolektif ilişkilerden örülü olan ve fakat kendini başka bireysel kümelere indirgenemez bir küme olarak ortaya koyan bir  bireysel tekillik teması altında toplumsal ilişkilerin düğümü olan birey vurgusu ile birlikte. Pratikte ortaya çıkan reel sosyalizm örneklerinin tersine kapitalizm, bireysel potansiyellerin gerilemesi pahasına kolektif araçların büyümesini sağlayan bir düzenek olarak eleştiriliyor Marx tarafından. Dolaysııyla Marx aslında ne dar anlamda öznelci bireyci (narsist) ne de bütüncül kollektivist (katı toplumcu) ama ikisinin arasında sentetik bir ilişkiyi ortaya koyar. Özetle, toplumsal ilişkiler birincil, kollektif varlıklar ikincil gerçeklik olarak işler. Bireysel tekilliklerin gerçekleşmesinin amaç, bireylerin özgür birliğinin araç olduğu ortaklaşa bireyci bir çerçeve çizilir. Marx'ın sert bir şekilde eleştirdiği Stirner'in çizgisi ise narsist bireycilikte somutlanır. Toplumsallaşmanın önünde gelen Ben için etik-politik çizgide egoizm önerilir. Toplumun karşılığı ise egoistlerin birliği olacaktır bu durumda. Post-modern tezleri önceleyen bu görüşler bireyi toplumun dışında hatta kimi zaman karşısında konumlandırır. Ancak Stirner'in dolaylı da olsa bu tartışmaya bir katkısı vardır. Marx'ın Hegelden fazlasıyla etkilendiği sentez diyalektiği yerine modern gerilim/çatışma tekniğinin birey ve toplum arasındaki ilişkiyi daha anlamlı tarifinde baz alınmasının yolunu açmasıdır o da.
Hakkında çok fazla bilgi sahibi olmadığım Durkheim ise egoist bireyciliğin yerine toplumsallaşmış insanı öne çıkarır. Aslında her insan kendi içinde bu iki tür insanın gerilimini taşır. Egoist bireyciliği sınırlayıp ahlakileştirecek unsur toplumdur. Marx'ın tersine işbölümü ve uzmanlaşmanın ahlaki bireyin oluşmasında katkıda bulunduğunu ileri sürür. Diğer yandan da cemaatleşmenin zincirleri kırılmış olunur. Anarşizmin önemli isimlerinden Proudhon'un görüşleri mülkiyet kavramı üzerinden ele alınır. Proudhon erken dönemde kısa ve net biçimde mülkiyeti hırsızlıkla eşdeğer tutmuşken sonraları devletin ortaya koyduğu riskleri (totaliterizm) dengeleştirici bireysel mülkiyeti savunabilmiştir. Mülkiyet, siyasal işlevi kamusal gücü dengelemek  ve bireysel özgürlüğü güvence altına almak olan bir kavram haline dönüşecektir.  Liberter sosyal demokrasi diye adlandırdığı görüşlerini inşa ederken cumhuriyetçi (Fransız cumhuriyetçiliği: laiklik, eşitlik, halkçılık vs.) ve sosyalist geleneklerden beslenen günümüzün alternatif küreselleşme çizgisinde çoğulcu ve bireyselleşmeciliği reddetmeyen yazar, özellikle sosyal-refah devletinin yadsınmamasının altını çiziyor. Ekonomik belirlemecilikten sıyrılmanın etkisiyle devletin otoriter yanını daha rahat tespit edebilen anarşizmin devlet kurularının koruyucu da olabileceğini gözardı ettiğini ekliyor. Ve neo-liberal saldırılar karşısında daha da yakıcılaşan  sosyal güvenlik, taşeronlaştırma, işsizlik, esnek çalışma gibi sorunların çözümünde devletin oynadığı/oynayabileceği olumlu rol sayesinde bireylerin kişisel özgürleşme potansiyeline sahip olabileceğini öne sürüyor. Bu bağlamda toplumsal ilişkilerin tümünün ekonomik anlamda sermaye etkisine indirgendiği bir Marksizm yerine Fransa ve dünyada zulüm biçimlerinin çoklaşıp içiçe geçtikleri bir yapıda ve özgürleşmenin sadece anti-kapitalist değil, feminist ekolojist, homoseksüel, kültürel ve siyasal vb.tarzlarda çoğullaştığı bir dönemde görüşlerinin güncelliğini ortaya koyuyor.

65daysofstatic - The Fall of Math (2004)

Müthiş heyecan verici bir giriş. Post rock kalıplarını kullanıp türün sınırlarını genişleten bir çalışma. Ritim konusunda türün bütün klişeleri yerle bir eden bir albüm. Canlı  bateri setinin yanısıra drama maşinin katkısı bestelere öyle bir dinamizm kazandırıyor ki ... Sadece zekice kurgulanmış ve albüme elektronik tadı kazandıran bateri tertibatı değil gitar tonu, biraz modern rock (hadi emoesque demeyelim) hatırlatan rifler ve piyano ve normalde sevmediğim glitchvari elektronik dijital samplelar, hepsi biraraya gelip bir grup kültürü karakteri inşa ediyor. İşte bu noktadan sonra bu post rock ama post rock değil diyorsunuz. Deneysel rock deyip geçelim efenim. Zamanın ruhunu başarıyla yakalayan bu çalışma etkileyici bir girişle açılıyor demiştik. Bu sadece özellikle ünlendikleri 3. şarkı Retreat Retreat'in daha da parlamasını hazırlayan bir girizgah değil. Sonrasında da  6. şarkıya kadar devam eden bir sürecin parçası. Sonrasında biraz dalgalanmalar olsa da ve IDM (düşünen adamın elektronik musikisi) tarzındaki şarkılarda sıkça rastladığımız beat yorgunluğu etkisini göstermeye başlasa da Arent We Running ile güzel bir kapanış yapıyoruz. Huzur dolu Kalamış beklerken enercayzır yutmuş pelüş ayıyla münasebeti beklememekten doğan şaşkınlığın azcuk hüsranlığını yaşamak da işin bir jokeri oldu. Yakın zamanda kaçan konserlerinin farkına bile varamamak da ikincisi.

8,50/10

25 Mayıs 2012 Cuma

RETRO: Helloween - Future World (1987) EP

Helloween albümünden Starlight, Keepers 1'den Future World ve enfes uzatmalı bir yorumla yine Helloween'den Victim of Fate. Yeni vokalle kaydedilen bu şarkılar gayet anlı ve heyecnlı. Bazı serilerde Victim of fate yerine A Little Time yer alıyor ki o da şık bir şarkıdır.

8,75/10

24 Mayıs 2012 Perşembe

RETRO: Amon Amarth - Versus the World (2002)

Bu albümden hala hoşlandığıma göre grup hep aynı şeyleri yapıyor yaygarasını arkamda bırakıp son albümünde eski günlerini arattıklarını daha rahat söyleyebilirim. Zira son albümlerine pek de ısınamadıktan sonra kendimden şüphe eder duruma düşmüştüm, gruptan soğudum demek ki, olgunlaştım, ayrı bir insan oldum pozlarını da bir kenara atabilirim artık. Evet eskisi gibi hop oturup hop kalkmıyorum, hatta itiraf ediyorum senelerdir viking masallarını dinlettirmek müzik yapmak için ucuz bir yol. Yine de Amon Amarth en azından bu haliyle candır. Bunda hem ultra melodik riflerin ve tabiki son dönemlerinde göremediğimiz enerjik tempolu şarkıların katkısı büyük. For the Stabwounds in Our Backs, Death in Fire, Thousand Year of Oppresion ve Where Silent Gods Stand Guard pek severim.2. CD ise zaten dinlemiş bulunduğum ilk dönem demoları içeriyor. Arşivlik için iyi hoş da genel açıdan değerlendirirsek, o ham ve brütal kayıtları hatırlarsak, ortalamayı bir kaç zerre düşürüyor.

8,50/10

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Samurai (1-4, Di Giorgio-Genet) / A God Somewhere (Arcudi, Snejbjerg,Hansen)

Samurai serisini Doğan Kardeş'in sayfalarında tanıma fırsatı bulmuştum. Altyapı olarak Japonya kültüründen beslenmekte ortaklaştığı Okko kadar çizimleri ve konusu fantastik (derecede güzel) mecralara varmasa da oldukça ilgi çekiciydi. Zaten maalesef derginin yayımı durdurmasının ardından böyle karton kapaklı kaygan sahifeli güzel bir cildi de Yapı Kredi'den yayınlandı, arayan hala bulabilir. Ancak bütün hikayeyi kapsıyormuydu bu basılan cilt, hatırlamıyorum, yanlış yönlendirme olmasın sonra. Hikaye kısaca hayatını kurtarmak için abisiyle çocukluğunda sığındığı manastırdan sonradan oradan ayrılmış bulunan abisini bulmak ve ailesinin geçmişini araştımak için yolculuğa çıkan genç bir silah ustası etrafında gelişiyor. Her kahramanın zıt karakterde hatta fizyolojide kanat adamı olduğu gibi arkadaşa şişman sakar bir rahip çömezi eşlik ediyor. Shiro, ama ben Çiko diyorum. Yolları imparatora kafa tutan bir klan reisinin üstlendiği köyde göçmen Korelilerle kesişiyor. Bu ailenin veletlerinden biri çözmesi normalde imkansız bir zabazingo bulmacayı (halka içinden halka çıkartma aslında) çözünce başları derde giriyor. Çünkü mezarı gizlice bulunmuş olan acumasuz katül 13. Peygamberi uyandıracak saf kana sahip kişi bulunmuş oluyor böylece. İmparatora kafa tutmak için bu peygamberin müridi ölümsüze yakın güçlere sahip hatun savaşçıların da yardımıyla planlarını işleten Klan reisi de sonunda peşlerine düşer, diğer yandan da ordusunu toparlar, başkent kuşatılır. Kahramanlarımız da ele geçmiştir artık. 13. paygamberin uyanış ayininde aslında yanlış kızın kanını aktıldığı ortaya çıkınca beklenmedik bir şekilde ve basitlikte hızlandırılan son sayesinde bu cancağız canlanamaz, yerin dibini boylar. Tam imparatoru öldürecekken klan reisinin gücü zayıflar ve korku ile idare ettiği kendi askerleri tarafından parça pinçik edilir. Samuray ise köklerini bulmak için yola çıktığı macerasına devam eder. Arkadan ben yalnız bir kovboyum, bu örnekte samurayım, türküsü çığrılır. Genel olarak gayet keyifli bir çalışma. Çizim ve renkler göz dolduruyor. Ama incelikler konusu, hikayecilikte özelikle, biraz daha gözönünde bulundurulmalı.
A God Somewhere ise Samurai'in tersine tek bir cilt olarak piyasaya sürülen kalınca bir çalışma. Pek bir de beğenilen bu grafik roman konu olarak da günümüz amerikasında geçiyor. Sıradan bir amerikalının birdenbire kendini süperkahraman güçlere sahip olarak bulması üzerinden hikaye bu durumla normal bir insanın nasıl başaçıkamayacağına odaklanıyor. Kendini tanrı yerine koyarak toplumun ahlaki değerlerinden soyutlaması ve işlediği cinayetler/katliamlar hiç de romanın sayfalarında naletlenerek yerini bulmuyor, tam tersine çizim olarak da korkunç bir vahşet mertebesine ulaşan bu delilik hali doğal bir sonuç olarak sunuluyor. Ana karakterin yavaş yavaş kendi sosyal çevresinden, ağbisi ve kankası, uzaklaşması ve yabancılaşması bu nötr anlatım diliyle birleşince izleyeni derece derece rahatsızlıklara sevkeden Nuri Bilge Ceylan filmlerini hatırlatıyor. Sonunda her fani gibi ölümü tadıyor ama üzerinden bir ayağıyla sosyal bir yanıyla da medya eleştirisinin (daha doğrusu grotesk bir görsel tespit/dışavurum) yapıldığı metni besliyor. Bu kadar övdüm övmesine de modern grafik ve renklendirmelerden (gözleri boncuk boncuk olan abartma şaşıran yüzler misal) çok da memnun olduğumu söyleyemem. Ahan da vahşet ahan da katliam görüntüleri.

20 Mayıs 2012 Pazar

Coldplay - Parachutes (2000)

Yağmur da ne yağıyor be mübarek! Bu havayı hissetmişçesine, sanki hava durumu günlerdir söylemiyor, en uygun bir vakitte son kez Coldplay'i daha doğrusu çıkış albümlerini dinliyoruz. Brit-pop rüzgarı dindikten sonra adadan rock müziği ihracı devam etti aslında. Muse ve tabiki Coldplay gibi gruplar devasa bir kitleye ulaştı hatta. Ama tam da benim ilgimin popüler müzikten metale yoğunlaştığı döneme kaydığı için bu gruplara hep bir yabancı kaldım. İlk çıktığında da hayran kaldığım ve hala zaman karşısında dimdik ayakta duran Trouble, Yellow ve Dont Panic kliplerini/şarkılarını bilmeyen yoktur. Bu debüü albümde yer alan bu hit parçaların yanısıra yeni tanıma şerefine nail olduğum Spies ve High Speed'in de isimlerini zikretmeliyim. Aynı yoğunlukta olmaasalar bile... Kısacası grubu değerlendirirsek; dinleyeni diline dolayacak kancayı atacak melodik nakaratlar bulmada çok başarılılar. Misal, Paradise gibi nispeten dandik sayılabilecek son parçalarını bile bir arkadaşın tetiklemesi sayesinde istemdışı 2-3 kişinin , ben dahil mırıldandığına şahit oldum işyerinde. Olur ya öyle.. Tabi bestelerindeki dingin ama hep bir melodramik gerilim içeren atmosferden sağlanan marjinal verim de cabası. Piyanonun da Keane'in sıkıcı örneğinin tersine gayet efektif kullanıldığını söylemek mümkün. Zira o vokalle birlikte hayli yüksek bir bayma potansiyeline sahip. Ama büyük bir AMA bu grup benim favorilerim arasına hiç bir zaman giremeyecek. Ki bu albüm de tahmin ettiğim kadarıyla en iyi çalışmaları. Çünkü o mızmız vokal ve kendi içinde tutarlı olmasına rağmen benim beğenilerime ters bir şekilde performe edilen enerjisi düşük bestecilik anlayışı , aşılması güç bir bar, bir demirden engel oluşturuyor aramızda. Seviyorum sizi arkadaşlar, bir yere kadar...

7,75+/10

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Les Discrets - Ariettes oubliées... (2012)

Hayalerimin bir miktarı bu albümle kırıldı. Bir kere üç aşağı beş yukarı ilk albümlerindeki aynı soundu devam ettiriyorlar. Alcest'in aksine nostaljik hüznü reverblü kayıda değil vokale ve bestelere borçlu. Akustik müziği de kullanmayı seven grup bununla birlikte zaten akılda kalması zor parçaların somutluğunu daha da belirginsiz bir hale getirmeye başarmış. Dolayısıyla background müziği olmanın ötesine zor geçiyor. Grubun sevdiğim o nadir kullandığı (bu yüzden de besteye dengeli bir düzenleme ile yerleştirildiği takdirde sümsüper yakışan) bateri ritimlerinin burada daha da zayıfladığını görüyoruz. Örneğin La Traversee'nin sonundaki ataklar çok yetersiz alıyor. Diğer şarkılardan melodik yapısıyla biraz farklı bir yerde duran La Nuit Muette favori parçam. Nihayetinde bu albüm, grubu ilk dinleyen biri için gayet iyi, eskimiş pörsümüş dinleyeyicileri için eh-daha iyi olabilirdi bir çalışma.

6,75/10

17 Mayıs 2012 Perşembe

Iannis Xenakis - Medea; Syrmos; Polytope (1968)

Romanya doğumlu Fransa sürgünü Yunan besteci, klasik müzik içinde bir alt tür icat edecek kadar donanıma sahip bir isim. İstatistik ve matematik unsurlardan faydalanarak çalışmalarını bestelediğini duymak her ne kadar akıllarda bunaltan bir sıkıcılıkta beklenti oluştursa da dinleyeni şaşırtacak sonuçlarrı da doğurabiliyor. Bir kere bu şaşırtıcılık modern klasik müziğin doğasında mevcut. Estetiki güzellik kavramını devirip heyecan, korku, kaygı, gerilim gibi farklı duygulara yelken açan çağımızın klasik müziği, ortaya koyduğu bu deneysellik aracılığıyla değişik beğeni fonksiyonlarını meydana getiriyor. Yani dinlemesi zor atonal ve akort düşmanı gıy gıcak keman melodisizliğine dayanan besteler de deneyselliği alternatif soundlarla ve atmosferle birleştirip çağa uygun duygusal zıplatımları doğuran besteler de bu türün bileşeni olabilir. Dolayısıyla  akıl uçurucu süpriz dinlemelerle karşılaşmanız şaşırtıcı olmayacaktır. Gelgelelim bu albüme. İşin aslı 40 dakika kadar süren ve 3 parçadan oluşan bu albümün en ağır topu bu sürenin yaklaşık yarısını kapsayan Medea. Erkek korosunun gregoryan usulden ne kadar farklılaşabildiğini görebilmek mümkün. Dinleyiciye sunduğu görsel etki bize sinematik bir örgüyü hatırlatırken, gerçekten de sonradan şarkının eski bir Yunan hikayesini konu aldığını öğrenmek, sound olarak isteneni vermede ne kadar başarılı olduğunu gözler önüne seriyor. Beğenip beğenmemek mühim değil. Buram buram el işi sanat işi. Mühim olan değişik müzikler arayan bir müzikseverin bu yolculuğunda önemli bir durak bulduğunun göstergesi. Syrmos ise biraz önce bahsettiğim akortsuz keman, kemanı sapından tutup karatahtada ileri geri sürtmeye dayanan bir teknik, örneğine tam denk düşüyor. Medea'da olduğu gibi yakaladığı müzikal çeşitlilik en azından biraz daha dinlenilir kılıyor parçayı. Son şarkı Polytope'u dinlerken 60'lı yılların Uzay Yolu dizi müziği geliyor aklıma. Sonuçta türden kaynaklı bir miktar boğucu etkiye sahip olsa da günümüzün cilalanmış modern kayıtlarına göre daha bi tercih ettiğim prodüksiyon tarzı.

7,25/10

15 Mayıs 2012 Salı

RETRO: Hellowen - Keeper of the Seven Keys Part I (1987)

Türün efsane albümü. Avrupa tarzı power metalin atababası. Ciyak ciyak vokaller, riflerle çizilen güler yüzlü bir müzik. İşte sırf bu sebeple bu albümü pek çok diğer metalci gibi baştacı yapamam. Takdir eder geçerim. Her parçanın kendine has karakterine eyvallah derim. Çıktığı yıllarda yarattığı fikir big banglerine eyvallah derim. Akılda kalıcı bestelere eyvallah derim. Ama kimse bana metalin eğlenceli yüzünü sevdiremez. Eğlenceyi sevmem. Suratım da bilakis asıktır. Bu albümde en hoşuma giden parça ise A Tale That Was'nt Right'dır. O da baladdır, slowdur, candır. Nispeten eğlenceli değildir yani.

8,0+/10

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Kreuzweg Ost - Gott mit uns (2012)

Avusturyalı yan projenin sound olarak endüstriyel vasatlık ile Summoning'i aşamama sendromu arasında bocaladığını görüyoruz. Summoning'i aşamamaları burada olumsuz bir çağrışım yapmasın. Elbette gönül isterki değişik değişik dinlenilesi şeyler sunsunlar. Olmuyorsa da zaten güzel güzel yapılmışı var deyüp Summoning ezgilerine ve gaz efektlerine geri dönmelerini de baştacı yaparız elbet. Bu mecrada albümde yerini bulan Thy Will Be Done işte böyle bir şarkı. Albümdeki diğer bir güçlü parça ise bayan vokalin eşliğinde basit bir ritmin hızlanarak melodiyi gaz evresine ulaştırmasına dayanan Heiliger Gehorsam. Bununla birlikte Almanca, birihtimal Hitler'in nutuk samplelarından gücünü alan Calvaria,  bir parçanın daha militarist daha martial hale dönüştürülme çabalarında nasıl komik hale düşülebileceğinin ibretlik örneği olarak albümde yerini kmseciklere kaptırmıyor.

6,75/10

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Opera IX - Maleventum (2002)

Skendal, skendal! Yerli bir dizinin itici karakterinin itici söz demeti gibi, sert, ivana sert! Bir kere amerikanların güzel bir lafı var: bir şey bozuk değilken, çalışıyorken neden tamir etmeye çalışasasın, neye kurcalıyorsunkardeşim? Tabi bu deyimi bulan kişinin upgrade, inovasyon gibi yeni icatlardan haberinin olmaması gayet mümkün. Hatta ehli amerikan bile bu söze kanmamış olsa gerek ki ülkelerini en bir emperyal güce kavuşturmuşlar Ve inkar etmeyelim hala öyle, bayağı bir süre de öyle kalacak. Biz ise 1900'lerin başında Osmanlı'yı gezen yabancı bir seyyahın farkındalığıyla öne sürdüğü gibi kanlarımızda keyif denen bir alaşımı taşıyoruz. Tam anlamıyla tembellik değil, bir hayat tarzı, kahve, nargile, dedikodu-sobet minvalinde gelişiyor günlük hayat. Çalışmamanın neticesinde para getirici alavere dalavee için beynimizi geliştirmeyi de başarmışız bu zaman diliminde. Gel gör ki disiplin eksikliği ve bu süreçin bizzatihi keyif denen karakteristiğe ters düşmesi sebebiyle bu kazanımlarımız hep kısa dönemli olmuş. Ve günümüzde de kapitalizm karşısında mağlup, bitik durumda keyif düşkünlüğü denen en bi ulusal özelliğimizi büyük ölçüde kaybetmişiz. (Tam anlamıyla değil tabi, E-5 kenarında olsa bile çayırlık gördüğümüzde piknik yapmaya bayılan bir milletin ahvadıyız) Teknolojiden çok hazzetmeyen eski kafalı biri olarak (intenet rulzz, o ayrı) zayıflamasına üzüldüğüm bir gelenek bu. Offf, nereden nereye geldik. Demek istediğim şu ki, ey kendine kadavra diyen vokal ablam, ne gereği vardı da sesini soğuk algınlığı kapmış mahalle cadısına döndürdün. Her şey güzeldi, güllük fistandı hani. Ayrıca bestelerde de bir gönülsüzlük isteksizlik göze çarpsa da güzel rifler ve ilginç fikirlerin şarkılara sızması engellenememiş. Özellikle de sonlarda ritmin de artmasıyla albüm daha bir dinlenir hale geliyor.Bu da aslında grup elemanlaın aslında istemeden de olsa iyi bir iş kotaracak kadar yetenekli olduklarını gösteiyor. Çok öne çıkan parça olmamakla birlikte gaydalı introsu ve melodisiyle biraz da Summoning'i hatırlatan Forgotten Gods'ı diğerlerine nazaran daha bi tuttum. Ama ifade ettiğim gibi kısım kısım güzelliklere rastlamak mümkün. Örneğin özelliksiz başlayan Unerthed Arcana'nın gittikçe ilgi çekici bir hale dönüştüğü düzenlemesi gibi.

7,0+/10

10 Mayıs 2012 Perşembe

Post Dial - You Are Not Alone (2010) EP

Çarpıcı albüm kapağı neredeyse beni dinle diye çağrıyor göreni. Aslında bu kısa albüme legal açıdan sahip olmak da bir o kadar kolay. Bir tık uzaklıkta sadece. Grubun internet sitesine girmek kafi yani. 25 dakika süren 8 parça ve şık bir pdf ile karşılacaksınız. Zira albüm intro ve ara parçacıklarla bezendiğinden süresi biraz kısıtlı. Tahminimce bir hikaye bile işliyor olabilir. Müzik ise sofistike dans, indie pop, elektronik kulvarda geziniyor. Bununla birlikte eklektizm hakim sounda. Bir parçada (Sway) Prodigy esintileri diğerinde Moby. Saksafon sayesinde free caz hatta. Canlı orkestrasyon ve gitar. Kayıt temiz olmakla birlikte sergilenmek istenen bu çeşitliliği yansıtmada başarız kalabiliyor. Ancak unutmayalım ki, grup güngeçtikçe filizlenip çiçeklenen yerli underground piyasamızın mensuplarından biri. Siu, Çeroki felan. Bu cihette ortaya çıkan işin gerçekten sofistike olduğunu belirtmek gerekli. Türün yabancısı olduğum için orjinalliğini ise tartışmayacağım.

6,50+/10

8 Mayıs 2012 Salı

Nezih Ünen - Karnaval (1997)

 Anadolu'nun Kayıp Şarkıları projesiyle gündeme gelen Nezih Ünen 90'larda da Karnaval ve Çingene Yüreğim gibi bir miktar farklı sözlere ve kliplere sahip olan şarkıları ile kısa bir dönem hayli tanınır olmuştu. Herkes şarkıcılığını değil sanatçılığını da ve o döneme nazaran müzik piyasasındaki ileri duruşuna istinaden saygılarını sunuyorken ortalardan kayboldu. Araştıran eden kişioğlu cingıl ve dizi müziği başta olmak üzere değişik işlerle meşgule olduğunu bilecektir, ben de yeni öğrendim.Ara ara 90'lar muhabbetinin geçtiği yerde bu klipler anılacak ve keşke geri dönse yorumları da eksik olmayacaktır. Ancak albümü dinlediğimizde bu iki şarkının ötesinde pek bir şey olmadığını görüyoruz. Başta Tual grubunu hatırlatan Bir Gün olmak üzere slow şarkılar vasatın üzerine çıkıyor. Ancak örneğin Akdeniz'i flamenko naralarını fazlasıyla suni bulduğum için sevemedim. Uçurtma ise MFÖ'nün çılgın paydası Özkan stilinde bir iticiliğe sahip. İşte belki de sanatçı kendisini bizden iyi tanımaktadır. Ve burada dur demenin hayrını hissetmiştir. Belki de şimdiki müzikal işleri muhteşem olacaktır, kim bilir?

6,50+/10

6 Mayıs 2012 Pazar

Giant Squid - Cenotes (2011)

İlginç bir albüm ile karşı karşıyayız. Kemanlı atmosferik sludge (vokallerde Mastodon etkisi misal) diye özetlemek genellemeden ziyade hakarete varan bir söz öbeciği oluşturacaktır. O yüzden yelpazeyi açalım, biraz daha açalım ve progresif bir şeyler dönüyor burada diyip geçelim. Bir kere keman ki pesliğinden dolayı gayet viyolonsel tadında, araya girip hünerimi sergileyeyim, sonra kaçayım modunda değil, gitar gibi gayet faal bir enstrüman olarak kullanılıyor. Melodi olarak yer yer ortadoğu ezgilerinin sızdığını söylemek mümkün. Gitar tonu tür içinde çok büyük bir farklılık sunmuyor. Tema olarak ise albüm kapağına bakarak Cthultu mitolojisi diye beklerken çok daha kendilerine özgü bir hikaye geliştirdiklerini öğrendim. Ayrıca bu okült hikayenin resmedilip çizgi roman piyasasına sürülme projesini de yürütüyorlarmış bir yandan. Ayrıca akorlarda ve ritimlerde punk müziğinin hareketli ritimlerine de tanık oluyoruz ki grubu besleyen önemli kaynaklardan biri olduğunu grup elemanları da belirtiyor. Hatta grubun metalik kökleri biraz zayıf. Diğer yandan beste anlamında büyük bir fırsat sunan bu öğelerden yeterince faydalanılamadığını görüyoruz. Metalin giriş gelişme ve kopuş sürekliliği takip edilmiyor burada. Şarkı düzenlemesi sarmal bir gelişim izliyor. Bestelerdeki bu durum bir tür hedefsizlik yaratıyor. Ayrıca bir türlü gelemeyen kreşendo, gelse de kulağımızın alıştığı sertliği içermeyen bir doruk noktası bu (olsa olsa hafif rampalı bir tepe yükselitisi olabilir), ile birleşince sözkonusu durum, akılda kalıcılığı zayıf bir ürün ortaya çıkması kaçınılmaza bağlıyor. Dinlemesi keyifli, ufuk açıcı, gelişme potansiyeli taşıyan bir başlangıç diyelim. Diyelim de grup 8 senedir ürün çıkartıyor yafu...

7,0+/10

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Scorpions - Lonesome Crow (1972)

Scorpions'ın geçmişinin bu kadar eskilere uzandığını biliyor muydunuz? İlk albümlerinin çıkış tarihi 72 ve bu albümün soundu grubu üne şan şöhrete taşıyan hard rock soundundan ziyade 70'lerin ritmik saykedelik tarzına yakın duruyor. Yani yine zaman içinde geriye bir yolculuk yapıp bugün müzik namına dinlediğiniz bildiğiniz tüm normların kalıpların sıradanlığından uzaklaşmanız lazım. Hayatın ritmini biraz daha yavaşlatmalı değişen tempolu, bol gitar sololu, hafiften psikolojimize etkiyen efektleriyle bu şarkıların kucağına kendini bırakmalısınız. Güzel hoş bir yolculuk ziyadesiyle. Hala blues'dan sıyrılamamış gitar tonları, progresif altyapı ve illaki olacak vazgeçilmez deneysel parçası (albüme adını veren 13 dakkalık kapanış parçası) ile önümüzde bir tarih duruyor. Saygı gösterelim. Üstelik Scorpions diskografisinden oldukça farklı bir çalışma.

7,50-/10

3 Mayıs 2012 Perşembe

RETRO: Lake of Tears - Forever Autumn (1999)

Lake of Tears'ın efsane albümü. Biliyorum biliyorum So Fell Autumn Rain gibi grubun gelmiş geçmiş yazıp yazabileceği en muhteşem şarkı bu albümde. Hem eskinin doom havasını taşıyan akustik yanı kuvvetli parçalarıyla hemi de daha sonra yolunda yürüyecekleri sıkı tempolu (tamam tamam burada temposu biraz daha yavaş) Hammond orglu 70'ler tınılı parçalarıyla keyifli bir varyasyon içeriyor. Lakin yine de ve Allah beni kahretmesin yine de bu albümün abartıldığını düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Forever Autumn ile Demon You Lilly Anne ile Pagan Wish ile birlikte kendine has karaktere sahip olan bu güzelim şarkıların hepsi biraraya gelse de bir olmamışlık bir tamamlanmamışlık bir eksiklik hissediyorum. Bununla birlike sonbahar temasını dinleyene layıkıyla aktarması da atmosferin gücünü belli ediyor, hakkını vermek lazım.

8,50-/10

1 Mayıs 2012 Salı

V.A. - Smooth Jazz Cafe 4 (2002)

Bu kez daha güçlü melodilere sahip şarkıları içermesiyle serinin 4. albümü bir fark yaratmış görünüyor. Üstelik diğer albümlerin tersine sinir bozucu şarkılardan birinin bile olmaması işleri daha da tatlı hale getiriyor. Elbette pür caz beklememek lazım. Yine pop normunda besteler. Bir kaç şarkı ise daha önceki soul örneklerinin aksine gayet açık bluesy tınısına sahip. Bu yönüyle derleme bir derece daha kıymetleniyor. Pablo's Blues'u bu haliyle örnek verebiliriz. Kısacası oturaklı pop niyetine slow tempo Joy FM kıvamında keyifli dakikalar bizi bekliyor.

7,25/10