30 Mart 2017 Perşembe

Tamikrest - Kidal (2017)

Bu halde konsere gidemeyeceğime kanaat getirmiş bulunmaktayım. Ayaklarım tutmuyor desem yeridir. Halbuki içip içip kendimi Sahra çölünün rüzgarlarının tıngırdattığı gitar teline teslim etmeyi o kadar istemiştim ki. Tamikrest, daha önceden de dinlediğim bir grup. Ama belki de hiç bir kaydı konser kaydı olan Taksera'nın yerini tutmayacak. Hem grupla tanışma fırsatı bulduğum albümleriydi hem de kadın vokallerle birlikte ritmik tınılar atmosfere çok daha belirgin izlerini bırakıyordu. Her ne kadar bu yepisyeni albümlerinde de kadın vokal desteğini duysak da nispeten seyrek sayılır. Tempo genelde daha yavaş. Zaten konserlerine gidebilseydim eğer merak ettiğim bir şey de kadın vokal olup olmadığı olacaktı zira, grup fotoğrafında göremedim. Bununla birlikte yine bluesy gitar soloları bir kaç şarkıda beni benden almasını bildi. Belki temposu belki daha renkli tonu sebebiyle favori parçam Adoutat  Salilagh. Mart bitti ve ben ancak 2017 model bir albüm dinleyebildim. Dinlenecek o kadar çok kayıt var ki oralarda bir yerlerde.

7,50++/10

29 Mart 2017 Çarşamba

TAU - Tau Tau Tau (2016)

Şu ünlü virus dalgası dün akşam ansızın ve en namünasip vakitte beni de vurdu. Bugün öğleden sonrası için kolumun altında rapor evimin yolunu tuttum. Rapor almayıp hastalığımı işte, çalışırken ayakta atlatmak benim için saçma bir prensip. Mantığı yok. Üzgün bir halde eve varmışken direkt saatlerce uyudum. Artık yaşlandığımı kabul edip hastalıkları daha ciddiye almalıyım sanırım.
Tau ve Tamikrest konserine gitmeyi planladığımı söylemiştim. İyi ki bilet almamışım. Kapıda bilet varsa girerim. Ve iyi olursam. Yoksa hayırlısı olsun. Tau neyin nesiymiş. Tanıtım sözlerine kulak verelim:
TAU: Doğallıktan ve şamanik deneyimlerden yola çıkarak kuruldu. Ekim 2016’da Berlin’de “TAU TAU TAU”yu yayımladı. Albümde Siouxsie and the Banshees’den Knox Chandler, Tindersticks’ten Earl Harvin ve Miss Kenichi gibi müzisyenlerle birlikte kaydedilen şarkılar yer aldı. Albümde Kuzey Amerika’nın spiritüel müziğinin yansımaları ile İran’ın mistik ve Sufizm yansımaları dikkat çekti.  Grup, saykedelik folk akımını Güney Amerika ayavaska seromonileri ile birleştirdiği, son derece hipnotik performanslarıyla hayranlık uyandırıyor. 
Şimdi ben, Kuzey Amerika'nın spiritüel , Güney Amerikanın kabile müziklerini daha önce duymadım ki  kayıtta tanıyayım. Yani demek istediğim şu ki böyle süslü etkilenimlerin sıradan bir dinleyicinin farkına varması zor, ancak hissedebilir. Albümün gerçekten güçlü olduğu ilk yarısı Mother ile başlıyor ve bu anlamda tribal ritimler ile birlikte kendinizi heya heya ho diye söylenir bulduğunuzda ki konser performansını dört gözle bekliyorum (ben ve gözlüğüm), bir olağandışılık seziyorsunuz. Ya da ikinci şarkı The Bridge of Khaju oryantal mistisizmi modern pop ile birleştirince bu yazılanlardan İran sufizmi bağlantısını yakalayabilirsiniz. Dünya müziği etkisinin yanısıra yetmişleri hatırlatan nostaljik değerli akustik saykedelik folk da terazinin diğer kefesine kuruluyor. Bütün bu olanlar ilginç bir sentez meydana getiriyor. Ya da tam anlamıyla birbirine entegre olabilmiş mi? Sizin kararınız. Ve Midnight Jaguar'a geliyoruz. Taze bir hava, kreşendoya mükemmel bir geçiş. Modern ve saykedelik , icat edilmiş melodiler gibi gelse de kulağa, ohh o tatlı gitar solosu, aslında yine Amerikan geleneğinden gelen sağlam temellere yaslanıyormuş. Albüm etnik ve batılı normlarda ama saykedelik özde birleşen şarkıların sırayla yer değiştirdiği bir çizelge izliyor. Bu arada şarkıların en güçlü özelliği nakaratlardaki tekrarların hipnotik ve ritüel bir etki uyandırıyor olması. 8 dakikalık son şarkı biraz daha progresif bir yol izliyor. Albümde yer alması iyi mi kötü mü hala karar verebilmiş değilim. Sonuç olarak dinledikçe kabak çiçeği gibi açılıp güzelleşen, oldukça cüretkar, prodüksiyonu ile de belki de biraz fazla parlatılmış, kesinlikle şans verilmesi gereken oldukça hoş bir çalışma.

7,75-/10

28 Mart 2017 Salı

V.A. - Vorwärts, Soldat! (2007)

Martial Industrial'dan Neofolk ve Darkwave'e birbiriyle akraba çeşitli türlerde örneklere yer verilen bu toplama albümde dinleme fırsatı bulacağınız gruplar şu şekilde sıralanıyor: Derniere Volonte (2), A Challenge of Honor, Wappenbund (3), Hekate (2), Von Thronstahl, Der Blutharsch (3), Apoptose, Heiliges Europa ve Coph Nia. Parantez içindeki rakamlar derlemeye verdikleri şarkı adetlerini belirtiyor. Dinledikçe anladım ki ben daha çok neofolk tarafıyla ilgileniyorum ki martial kısmına kıyasla azınlıkta kalıyor bu tür albümde. Hatta kadın ve erkek vokalli Hekate diyeyim, tam olsun. Özellikle Barbarossa pek bir mest etti beni. Darkwood mu dedim, değilmiş. Demek ki Hekate'nin çalışmalarına ayrıca bir kulak vermek şart. Von Thronstahl'ı da ayrıca severim. Burada da Summoning benzeri başlangıca sahip şarkılarıyla albümün genelinden farklı yönlerini gösteriyorlar. Yine de ayrıksı durmuyor. Her yerde Summoning duymaya başladım, yeni bir kaydın zamanı gelmedi mi arkadaşlar?Diğer şarkıların çoğu ise bana fazlasıyla Nazi geldi. Artık çay içen Nazi mi?, pizza Nazisi mi?, Zinedin Zidane Nazisi mi? Sovyet Nazisi mi? Bilmem. Kesin olan bir şey var ki Özgürlük ve Demokrasinin beşiği canım ülkemizden değiller.

7,75-/10

27 Mart 2017 Pazartesi

Pulp - Different Class (1995)

Hayat gailesi, başka başka işler dünya hali. Kafam kazan gibi midem de kaynayan bir çaydanlık. O yüzden kıpkısa geçeceğim. Pulp'ın bu albümü çok beğeniliyor seviliyor. Jarvis'in buğulu nefesli sesi zaten malumunuz. Zeki nüktedan sözlerden, İngiliz ruhundan bahsediliyor. Bunu anlamasanız da albümün atmosferine, prodüksiyonuna ve bestelerine sızan acayipliğin normal olmadığını ayrıca hissediyorsunuz. Albüm Disco 2000 ve Common People gibi artık marş olmuş şarkıların ötesinde de pek çok kişiye hitap edip büyüleyecek özel şarkılar sunuyor. Üstelik doksanların da ötesinde belki de yaylıların, dududu gibi nakaratların etkisiyle nostaljik tatlar almak mümkün. Düz şarkılardan bunalmışken bu kadar melodi fazla bile gelebiliyor. O kadar iyi ki o yüzden kötü misali. Benim için tek eksisi daha önce defaatlen dinlediğim o single parçaların, biraz önce isimlerini saymıştım, zamanla aynı yerini koruyamamaları.

8,25/10

26 Mart 2017 Pazar

V.A. - Radio Pyongyang: Commie Funk and Agit Pop From the Hermit Kingdom (2005)

Hiç bu kadar erken kayıt girmemiştim. Sabahın 10'u ve blog'a kayıt girerken son kez süper odaklanmış bir şekilde albümü dinleyip ulaşabiliyorsam sözlerini okurum. Sonra yaptığım şeyden sıkılıp üstünkörü bir şekilde sadece hissettiklerimi ele aldığım bir kaç özet cümle ile olayı bağlarım. Bugün elimizde Kuzey Kore müziğinden örnekler taşıyan bir toplama albüm var. Fakat toplama metodolojisi oldukça garip. Orijinal şarkıların bir kaç tanesinden samplelar biraraya getirilip birleştiriliyor ve bu yeni parçaya derleyen, kendi uygun bulduğu ismi veriyor. Üstelik Korece ve İngilizce radyo anonsları da aralara serpiştirilmiş durumda. İşin özü tamamiyle bir belgesel dokümantasyon karakteri sergiliyor. Müzikal olarak tam bir melodiden hoşlanıyorkene hop, sona eriyor felan. Benim için bu bulamaç denen şeyin tarifi. Askeri koroları ya da folk alıntılar anlaşılabilir ama Kuzey Kore gibi kapalı ve milliyetçi bir toplumda batılı normlardan etkilenen funky ve eğlenceli şarkıların da bestelendiğini öğrenmek oldukça şaşırtıcıydı. Çocuk şarkıları ve tabi ki Kore'nin ulusal şarkısı Arirang'ın değişik varyasyonların potporilerini de duymak mümkün. İlginç, çok ilginç.

6,75-/10

Duke Ellington - Blues in Orbit (1960)

Bir kaç yüzyıl önce daha caz müziğine kulağım alışık değilken Cezayir çıkmazında arkadaşlarla oturuyorken bir caz etkinliğine rastgelmiştim. Öyle gürültülü ve kaotikti ki başım tutmuştu. Bu albüm ne o kadar kaotik ne de gürültülü. Tersine melodiler gayet de belirgin. Ama bende benzer etkiler uyandırdı. Yani beni rahatsız eden bazı şeyler mevcut kısaca. Bir kere şarkılar kısa. Bir an kendimi grindcore dinliyor gibi hissettim. Genel atmosfer hmm yok, parçalı bulutlu. Nasıl anlatsam bilemedim. Genelde canlı bir tempoya sahip kayıt. Big Band dedikleri büyük orkestral müziğin tınıları hakim. Ama sanki bunu kısıtlı bir grupla yapıyormuş gibi. Çoğu zaman çalma tekniği blues'a yakın, bazı şarkılarda klarnet ve keman gibi sürpriz enstrümanlar boy gösteriyor. Duke Ellington piyanonun başında olmakla beraber üflemelilerin hakimiyeti belirgin. Ve melodik dizge çeşitlilik sergilemekten uzak lineer bir hat boyunca devam ediyor. Ama altyapıda müzisyenler renklendirme için kendi dokunuşlarını sergilemekten de imtina etmiyorlar. Dinlemekle bir şey kaybetmedim, dinlemesem olur muydu? Sanırım asıl soru bu.

6,75-/10

24 Mart 2017 Cuma

RETRO: Satyricon - Nemesis Divina (1996)

Satyricon her albümüyle farklı şeyler deniyor. Ve magnum opus olarak nitelendirilen bu kayıtları eski amatör ruhun geri kaldığının bir göstergesi. Tam anlamıyla soğuk vokaller eşliğinde melodik etkilenimleri kaybetmemekle beraber hesaplanmış ölçülmüş tanımsal ifade ile bir BLACK METAL albümü. İkinci şarkıda modern blackçilerin haşır neşir olduğu uyumsuz gitar sesini kısa bir an bile duymak mümkün. Ama hemen ardından grubu tanımama vesile olan hayli melodik epik efsane şarkıları Mother North'u duymak şaşırtmamalı. Şu ana kadar grup kayıtlarında bütünüyle tutarlılığı sağlayamamış olsalar da en fazla yaklaşmış oldukları yapıtları bu olsa gerek. Şöyle bir kaç adım geride durup baktığımda ise o kuul tavır ve duruşu bir kenara bırakırsam çok da heyecanlanmadığımı söyleyebilirim. Belki de daha pis olsun, çürümüş toprak koksun istiyorum.

7,75/10

22 Mart 2017 Çarşamba

Yakup Kadri Karaosmanoğlu - Yaban

Asırlar önce lisedeyken kütüphaneden bayağı bir yerli klasik eser okumuştum. Yaban ise ender olarak yarıda bıraktıklarımdan. Gençken milliyetçi ve sağcı görüşlerden etkilendiğimden kitabın halka üstten bakışını hiç sevmemiştim. Yazar da ikinci baskıya önsözde kendisine getirilen bu eleştirileri aslında halkı küçümsemekten ziyade görevini layığıyla yapamayan Türk aydınını eleştirdiğini belirterek cevaplıyor. Aradan yıllar geçti ve şu anki okumamda hikayenin günümüze uyarlanmış alegorik bir karşılaştırma ile ne kadar hedefi tam onikiden vurduğunun farkına varıyorum. Bir kere popülizmin karşıtı elitizm değil ki Kemalist elitist etiket bu roman ve tabiki yazarı için sık sık yakıştırılmakta. Elitizm azınlıkta kalmaktan memnundur. Popülizmin karşıtı bu anlamda bu kitabın kahramanı kötürüm kalmış subay Ahmet Cemal'in davranışlarında da görebileceğimiz gibi idealizm. Idealist subay konuk kaldığı Anadolu köyünde Kurtuluş Savaşı yanlısı tavırlarıyla halkın duyarlılığını artırmaya çalıştıkça dışlanır. Herkesi değiştirmeye dönüştürmeye çalışan idealizm Stalinizm yada Nazizim gibi uçlara kaymaya her zaman eğimlidir. Aksine Ahmet Cemal aldığı notlarda çok da gerçekçi, acımasız ve ister istemez hakaretamiz gözlemler haricinde belki de fiziki engeli ve tek başına kalmasından kaynaklı; sinirine yenik  düştüğü bir kaç an dışında zora başvurmaktan kaçınıyor. Yunan işgalcileri bile çıkarcılık düsturuyla karşılayan köylülerle birlikte, onların aptallıklarının bedelini ödemekten çekinmiyor. Bir yandan da aydın karakteri sadece köylülerin cahil inatçılığı karşısında törpülenmiyor, ayrıca aşık olduğu bir köylü kızı yüzünden yaşadığı şaşkınlık neticesinde bir defarmosyana uğruyor. Romanın sonlarına temposunu kazandıran bu motif ise final sahnelerinde acele bir kaleme alarak sonuca bağlama dürtüsüyle zayıflık halinde göze batıyor. Akılda kalan ise Anadolu halkının yüzyıl geçse bile değişmeyecek geleceği değerlendirmekten uzak oportünist karar alma tarzı oluyor.

8/10

21 Mart 2017 Salı

RETRO: Motörhead - March ör Die (1992)

Pek de sevilmeyen bir albüm bu. Öncekinin daha zayıf bir tekrarı gibi dursa da ilginçliklere de ev
sahipliği yapmıyor değil. Ozzy Osbourne konuklu piyanolu akustik, hafiften country tadında bir slow gibi! Rock'n roll tarzındaki şarkılarda ise bir hafiflik, sulandırılmışlık hali var gibi. Ama ben sevdim. Hızlı temponun viski kırıklığında vokalle birleştiği şarkılara ki bu Motörhead'in bildiğimiz imzası oluyor, kıyasla çok daha smooth, akıcı bir dinleme sunuyor. Sanırım grubun hayranlarının sevmediği şey tam da bu olsa gerek. Yine albümün sounduna ters bir istikameti takip eden March ör Die'ın albüme ismini vermesi ilginç. Marş temposunda ilerleyen şarkının sonlarda tüyler ürperten gayda ve efektlerle kaynaşması hoş. Ancak yine de daha iyisini 1916'da duymuştuk. Parçaların bir kaçında da arkadaki gitar işçiliğinde modern (döneminin etkilerini taşıyan) izler duymak mümkün. İşte böyle böyle. Tamikrest konser verecekmiş. Bir aksilik olmaz ise Salon'da olmaya çalışacağım, hayırlısıyla bakalım.

7,25/10

19 Mart 2017 Pazar

Metallica - Hardwired...to Self-Destruct (2016)

Günümüz müzisyenleri sosyal ve politik konulara seslendirdikleri şarkıların sözlerinde veya aktivizmleri aracılığıyla daha duyarlı bir duruş sergilerken Metallica sözleriyle daha geniş bir kitleye ulaşmaya çabaladıklarını söylediklerinde ve hatta müziklerine bile bunu yansıttıklarında geçmişte Napster vakasını da hatırlayarak bu seçimlerini paragöz oportünist karakterleriyle ilişkilendirememekten kendimi alıkoyamıyorum. Aslında şu fanlar rahat bıraksa da Load gibi asıl kendi yapmak istedikleri şeylere yönelseler. Böyle sert işler ortaya koydukça, çalıştıkça diyelim yada, samimiyetlerini sorgulamamak elde değil. Yalnız hayat diye benimle sorunu olan bir varlık var, beni g.t etmek için her fırsatı değerlendiriyor. Çift cd'lik ki benim dinlediğim versiyon konser kaydıyla birlikte üç sidi'ye ulaşıyor, bu son kayıtları son dönemde yaptıkları en güzel bir şey. Death Magnetic'den iyi örneğin, bence. Thrash ağırlıklı şarkılar eskinin gölgesini taşımakta. En hoş örnek olarak Atlas, Rise!, Moth Into Flame ve tabi ki Spit Out to the Bone gösterilebilir. Bu arada ilk klip yayınladıkları Hardwired oldukça vasat bir şarkı, yine bence demeliyim sanırım. Fakat albüme nasıl heavy metal türü ağırlığını koyuyorsa dinleyici üzerinde değişik beklentiler de bu anlarda doğuyor. Şöyle de bir şey var ki şarkıların süresi bazen gereksiz uzun tutulmuş: Halo On Fire odağı kaybederek buna cuk oturan bir örnek oluyor. Her ne kadar temiz solosu ve bitişteki nakaratı çok şık olsa da bunu biriktirmek için sekiz dakika 15 saniye biraz fazla. Hakeza Man Unkind'da öyle. Ki bu şarkılar da Now That We're Dead ile birlikte adı anılması gereken kayıtlar. Bonus olarak Rainbow potporisi biraz çorba misali. Ama Deep Purple cover'ı When A Blind Man Cries ile Iron Maiden cover'ı Remember Tomorrow has olmuş. Konser kayıtları ise doğrusunu söylemek gerekirse benim üzerimde yeterince gaz gaz etki bırakamıyor artık. Vokalde yorgunluk ve tabi ki bateri performansındaki yavanlık herkesin malumu, yaşlanmanın dışavurumu olarak yansıyor. Velhasıl bazı popülist müzik dergilerinin pompaladığı kadar efsane bir kayıt değil elbette. Yine de benim gibi eski dinleyiciyi, hele de hiç bir beklentiniz kalmadıysa, gayet mutlu mesut etmeyi başardı.

8,0-/10

16 Mart 2017 Perşembe

Black Pink - Square One (2016,Single)

Black Pink, dört genç kızımızın bir araya geldiği Kore'li bir grubumuz. Henüz çok tazeler, bir albümleri bile yok. İlki bu olmak üzere iki single çalışmaları ile bayaaağğı bir ses getirmiş durumlar. Arkalarındaki şirket güçlü olsa gerek ki daha şimdiden dört tane de klipleri var. Bu single iki şarkıdan oluşmakta. Ortak noktaları eğlenceli ve senteze dayalı beste olmaları. Ve tabi ki renkli klipler. Whistle arkadaki eğlenceli R&B efektleri ve ıslıkları ve ayriyeten breakdown nakaratı ile alışageldik şarkı kalıplarından oldukça değişik. Dize kısmında country pop etkisi kendini gösteriyor. Kızlarımızdan sarışın olanı rapçi kadrosundan gruba girdiğinden dolayı görevini de icra ediyor. Ama belki de görevini en bir layıkıyla yerine getirdiği kısımlar diğer şarkı Boombayah'da. "Black Pink in your area" Süper eğlenceli tempoda süper eğlenceli klibe (Sırf hype olduğu için metalci tişörtü giyen kızımızı yine de seviyoruz) sahip kulüp şarkısı absürtlüğün sınırlarında geziniyor. Gangnam Style gibi şaklaban durumuna düşmeden elbette. Yine de click clack badabing badabom, brrr Rambo gibi egzantriklikler bir kaşınızı kaldırmaya yeterli. Oryantal sesler sentezin güçlü bir kaynağı oluyor. Bu kısımların saçlarını savurdukları basstıra basstıra gelen Boombayah nakaratı ile yanyana gelmesi bir o kadar ilginç. Klasik bir sorun burada da kendini gösteriyor. Youtube'da görselliğe dayalı kliplerini izlemenin yanında sadece kulağa hitap ettikleri an bir kademe etkisi zayıflıyor. Bundan sonraki çalışmalarını çok dinlemedim çünkü nispeten sönük ve daha geleneksel pop tarzına yakın. Yine de o şarkılarda seslerinin kalitesini duyabilmek daha bir mümkün. Ben eğlendim, pozitif pozitif oldum. Daha ne olsun.

8,25/10

15 Mart 2017 Çarşamba

Yabani #8 #9 Caz Kedisi #8 Peyniraltı Edebiyatı #38 Düşünbil #57 Kayıp Ruhlar Fanzin #1 Baykuş #1

Yabani'nin 8. sayısı yılbaşı özel konseptini sadece kapağında değil bir çocuk işçi çalıştırma hikayesi Santanizm, Noel Baba Avcılarını işleyen Damdaki Komançi, AVM'lerde çocukları kucağına oturtmaktan hoşlanan sapık Noel Baba hikayesi Noel Baba Öldürüldü çizgilerinde de görmek mümkün. Çok da anlayamadığımı söyleyeceğim Yılsonu Partisi çizgi hikayesi ile birlikte öykülerden 23:59:59 ve Milenyum da aynı ekseni takip ediyor. İntikam-ı Zevcan okuması eğlenceli bir zombi kadın bilimkurgusu gibi bir şey. Kralına İsyan ve Uçan Kale de ilerleyişini sürdürmekte.
9. sayının kapağı ise ayrı bir efsane olmuş.
Modern Sherlock Holmes filmlerini hatırlatan Seyfettin Efendi çizgisiyle, hikayesiyle bir Devrim Kunter emeği. Bu sayıda da çok anlam veremediğim bir çizgi hikaye var: Amsterdam'da 3 Yıl Nasıl Ayık Kaldım? Kılıç Dağı zor takip ediliyor olsa da epik hikayesi hoşuma gitti. Uçan Kale sonlanıyor. Hikaye genel olarak güzel olmakla birlikte karakterizasyon ve çizgiselleştirmenin temposu tatminsizlik yaratıyor. Kralına İsyan'da ise Korkut Dede'nin geçmişine dönüyoruz. Hikayelerden PC243 absürd korku fantastik bir hikaye olmasına rağmen dağılmamayı başarıyor. Diğer öyküler Maşuka ve Son Vapur pek de benim tarzım sayılmaz.
Caz Kedisi'nin bu sayısı Özdemir İnce'nin Dünya Şiir Günü Bildirisi 2010'uyla açılıyor. Şiirlerine yer verilen isimler, Neval Savak, Tomas Tranströmer, Mehmet Mümtaz Tuzcu, İlker İşgören (bana korkacak bir umut bırakmadılar/ölen kurtuldu diyorsun ya/kurtuldu deyişin bir öldürme biçimi/bir eve, üç ölüm çok değil mi sevgilim?), Kadir Sevinç, Sarp Keskiner, Hasan Varol, Melih Elhan, Yusuf Alper, Emre Şahiner (Allah ile aramızdaki gerginlikti dağlar...Çekemez deklanşör pili bitik sabahı/Bana aguşunu açmış tarlalar.Tarlalar yeryüzü yaralarıdır/Kuşlar iyidir. Allah ne büyük), Gülçin Sahilli,İbrahim Tığ, Ufuk Aymaz, Gülsüm Işıldar, Melek Ertan ve Juan Ramon Jimenez. Ayrıca kara şiirin çınarı olarak lanse edilen Langston Hughes hakkında yazılan makalede de şairin Nehirler ismindeki şiirini okumak mümkün. Düzyazı alanında ise Hüseyin Peker (şiirin Y harfi) , Hülya Deniz Ünal(fanzin ağırlıklı), Ayşe Özgür Aydoğan (Korkuyorum Anne film eleştirisi), M.Mahzun Doğan (güncesi), Devrim Dikkaya (jazz ve şiir festivalleri) imza atan isimler. M.Mahzun Doğan'ın Bir Kazım Koyuncu Kitabı olarak tanıtılan son eseri hakkında kendisiyle yapılan söyleşi, Yeşim Ağaoğlu ile yapılan caz konulu söyleşi, Ümit Yıldırım'ın Hüseyin Peker hakkındaki yazısı, Barış Erdoğan, Özgür Balaban ve Yağmur Sunar imzalı diğer makaleler de derginin bu sayısını tamamlıyor.

Nehirler bilirim
nehirler bilirim dünya kadar yaşlı
ve insan kanının insan damarlarında akışından daha eski.
Nehirler kadar derindir benim ruhum.
Fırat’ta yıkandım ben, şafaklar henüz çok gençken.
Kongo’nun kıyısına kurdum kulübemi ve o bana ninniler söyledi uyurken.
Nil’i kuşbakışı seyrettim, üzerinde piramitler kurdum onun.
Abe Lincoln New Orleans’a indiğinde Missisippi’nin söylediği şarkıları duydum
ve gün batımında çamurlu göğsünün tümden altın rengine büründüğünü gördüm.
Nehirler bilirim ben.
Yaşlı koyu renkli nehirler.
Nehirler kadar derindir benim ruhum

Peyniraltı Edebiyatı'nın bu sayısının kapağını aykırı şair Allen Ginsberg süslüyor. Sadece kafa resmiyle değil şiirleri, mektupları, hakkında yazılanlar ve ilham verdiği örneğin küçük İskender'in çarpıcı girizgahı ve Türkiye adındaki şiiri gibi, diğer yazılarla tanışıklığı olmayan okuyucu için doyurucu bir içeriğe sahip sayı. Yazılar sadece şairin kişiliği ve eserleri üzerine eğilmiyor, aynı zamanda çevresi, görüşleri gibi dinamik bir açıyı kapsıyor. Çevirmeni Süha Sertabiboğlu ile söyleşi, kendisiyle 60'larda yapılmış bir röportaj da bu çepere dahil edilebilir. Alis Harikalar Diyarın'dan bildiğimiz Lewis Carroll'a ait iki şiir çevirisi, kitap incelemesi, Uluma'nın film uyarlamasında oynayan James Franco ile yapılan söyleşi ve deneme (ki içeriğiyle yüzde yüz hemfikir değilim) ile birlikte derginin sadece ürün yayınlayan kimliğinden sıyrılmaya çalışması olumlu adımlar. Öykülerden Dilan Özdemir'in Pencereyi Kapama'sı ve Uğur Uçkıran'ın Yağmur Getiren'i özellikle hoşlandıklarım oldu. Yine şiirler şiirler...

Albert Camus  kapaklı Düşünbil sayısı da tam Sartre okuyorken alınmayacak gibi değildi doğrusu. Dergide değerlendirmelerin bir çoğu Camus'nun Cezayir Savaşında aldığı tutum ve Sisifos söylencesi örneğinin altı çizilerek Sartre ve varoluşçuluk ile farkı etrafında şekilleniyor. Antik Yunan miti olarak Tanrıları bile kurnazlığıyla alt edip kızdıran Sisifos namındaki bir kralın ilelebet bir kayayı yokuş yukarı yuvarlamasıyla cezalandırılması olarak bilinir bu söylence. Tam tepeye vardığı anda kaya gerisin geriye yuvarlanır ve sonsuza dek bu döngü devam eder. Bu didinme bile hayatı olumlayan bir mutluluktur Camus'ya göre. Yazıların başlıklarını sıralayayım:
Camus:Evet ve Hayır Arasında, Camus Her Daim Yabancı Kalacaktır,Camus'da İçkinsellik:Varoluşsal Bir Tepki Olarak Kaygı, Yaşamayı Seçmenin Absürt Cesareti, 20. Yüzyıl ve Diyalektik Çıkmaz:Albert Camus'da Uyumsuz Duygusu ve İntihar,İntihar ve Saçmadan, Cinayet ve Başkaldırıya: Albert Camus'da İnsanın Sefaleti, Camus'nun Bilinçdışı, Kendine ve Ötekine Yabancı Başka bir Albert Camus, Camus Neden Varoluşçu Değildi?,Başkaldırı: Varlığa Yönelen Sesleniş, Camus'da İnsanlık Durumu. Ayrıca dosya konusu haricinde Senem Kurtar'la Söyleşi:Sartre ve Yazarın Elleri Neden Kirli?, Sadelik Gerekli Bir Erdem midir?, Varolmanın Dayanılmaz Şaşkınlığı, Kant'ın Bir Öğrencisine Yazdığı Mektubunda Kalp Kırıklığı Üzerine, Beckett Tiyatrosunda Hakikat ve Teatrele Giriş, Herakleitos'a Göre Görmeyi Bilmek, Stoacılar Günümüz Problemleriyle Nasıl Başa Çıkardı gibi farklı başlıklara rastlamak da mümkün ki bazı makalelerin içeriğinin kısa kaldığını söylemek mümkün.

Kayıp Ruhlar Fanzin'in ilk sayısını internette bulmuştum. İnsanlık denen bu yoz toplum biz ne yaparsak yapalım yapageldiği şeyleri yapmaya devam edecek diyerek sadece canları istediği için bu fanzini çıkardıklarını söylüyorlar. İsmiyle tutarlı bir biçimde karamsar bir dille yabancılaşmış bir ruh halini sergileyen şiir, deneme ve öyküler mevcut. Bununla beraber bazı yazılarda edebi dil üzerine fazlasıyla titizlenilmiş bir izlenim bırakıyorlar. Fanzinde boşluk duygusunu uyandıran siyah beyaz fotoğraflar da yerini bulmuş. Ayrıca hayvan hakları başlığı altında hayvanat bahçelerinin manasızlığı üzerine de bir yazı bulmak mümkün.

Kayıp bir ruh yola nasıl çıkar?
veya
bir ruh nasıl kaybolur?
1. uzun yola çıkmaya hüküm giyilir
2. mataradaki suya tuz eklenir
3. azık olarak dünya üzerinde bir acı kök tadı seçilir
4. yaşanılan ısmarlama hayat terk edilir
5. gerisi zaten kendiliğinden gelecektir


Baykuş da amatör bir ruhla yayınlanan bir dergi. Renkli grafikleri ve çeşitlendirilmiş temaları ile dikkat çekiyor. Ünlü bestecimiz Münir Nurettin Selçuk, Virginia Woolf, Çehov Gorki mektuplaşmaları, Fikret Mualla, Rus şair Andrey Voznesenski ve Kemal Sunal gibi birbirinden farklı isimleri içeren bir yelpaze bu. İster istemez içerik tek odaklı bir bakış sergiliyor. Bununla birlikte mizanpajı ile ve farklı içeriği ile keyifli bir okuma sunduğu kesin. Son sayfalarında da bazı şiirlere yer verilmiş.
İnternet sayfalarında diğer bir kaç sayıya ulaşmak mümkün. Meraklısına.

12 Mart 2017 Pazar

Malt - Kendi Adını Taşıyan İlk Albüm (2006)

Geyik ötesi muhabbetlere imza atmış olan Cenk-Erdem ikilisinden Cenk yıllar yıllar önce müzik camiasına Badluck isminde bir grupla bulaşmıştı. Ben bile sadece ismen biliyorum ki düşün ne kadar dinozorum. Bu rock denen şey kanına girmiş ki  olacak ki yanına aldığı arkadaşlarıyla musiki hayatına yeniden merhaba demiş. İlk albüm herbirkişinin bu hayatta karşılaştığı/karşılaşabileceği problemleri eğlenceli ve ironik sözlerle ti'ye alan, eveleyip gevelemeden direkt adrese teslim melodilerle yüklü basit ama hoş, enerjisi yüksek kısaca tam da şu aralar bana hitap eden bir çalışma. Ve yine bir on sene geç kalmışlık, neyse, geç olsun güç olmasın. Klip şarkılarını hatırlarsak Deprem, Gol ve Aşkın Gözü hakikatten de albümde öne çıkan parçalar. Kulağa garip tınlayan bir kaç parça da yok değil, isimleri bana kalsın. Şu aralar yok böyle şeyler, sahip çıkmak lazım.

8,0-/10

maymundan geldiğinden şüpheli belki/yaşlandıkça katıra gidiyorum en azından o belli
yıllarca ben koşup çalıştım çabaladım didindim/ o bir vurdu gol oldu

10 Mart 2017 Cuma

Mr Robot (2. sezon) / Legend of the Galactic Heroes (1-40. bölüm)

2. sezon Aronofsky'nin psikolojik gerilim tarzında şaheseri Black Swan tadında başlayıp bir müddet devam ediyor. Sezonun ortalarında ise ani bir dönüş yaşıyor ve belki de pek çok izleyicinin etrafa saçtığı tahminlerden biri kısmen de olsa gerçekleşiyor. Dizi ortaya attığı her üç sorudan birini cevaplarken bir üç soru daha yaratıyor. Üstelik bir kısmını cevaplamayı bir kaç ipucu gösterme lütufkarlığıyla birlikte tümüyle izleyiciye bırakıyor. Sonra Çin ve Dark Army ve FBI oyoyoy ortalık şenleniyor. Tadından yenmez. Hafiften toparlamaya başlasa iyi olur. Korkuyorum ki kendi kaosu içinde çözülmesi imkansız bir yumağa dönüşecek. Öyle olmaz inşallah.

Galaktik Kahramanlar Destanı'na bir ihtimal belki çocukken izlemişimdir umuduyla başladım. Alakası yokmuş. Ayrıca çocuklara yönelik basit bir uzayda savaş konseptinden de oldukça uzaktaymış. Göründüğünden çok daha derin olduğu bir gerçek. Derin ve  sorgulayıcı. Şöyle ki:

İnsanlar yüzlerce yıl sonra Dünya'yı terk edip evrene yayılır. Yayıldıkça bir durgunluk başlar ve seçimle başa gelen biri tüm muhalifleri ezip büyük bir kamu desteği ile çoğunluğa dayanarak kendi diktatörlüğünü kurar. Sonrasında Alman aristokrasisine benzeyen bir soylu sınıfıyla birlikte bir imparatorluğa dönüşür politik sistem. Tanıdık geldi mi? Yine yıllar yıllar geçer, muhalifler kaçar ve evrenin bir köşesinde cumhuriyet sistemini yeniden inşa ederler. Sonunda bu iki devletin ilişkileri sürekli bir savaş konumunda kilitlenir. Diğer yandan bu iki egemenliğin arasında imparatorluğa vasal Fezan isminde bir gezegen kapitalist yöntemlerle ticarete ve paraya hükmeden bir güce kavuşur. İlk başlarda bu iki devletin sürekli çatışması kendi çıkarınadır. Ama Dünya tarikatı ile henüz anlaşılmayan bir ilişkisi olan Fezan'ın kendi gündemi mevcuttur. Genel politik durum bu.
Resimdeki sarışın çocuğun ablası Kayzer tarafından saray haremine dahil edildiğinde ablasına çok bağlı Reinhard hem kayzerden hem de soylu sınıfından nefretle en kısa sürede güç kazanma yöntemi olarak askeri okula gitmeyi hedefler. Kızıl saçlı iyilik timsali kankası Kircheis ki ablasına vurgundur, Reinhard'ın yanından ayrılmaz. Cumhuriyet tarafında ise istemeden asker olmuş genç general Yang Wen Li rahat tavırlarına rağmen stratejik dehası ile kariyerinde büyük adımlar atmaktadır. Cumhuriyet ise politik yozlaşma ile birlikte kanunun güçlünün yararına çalıştığı, halkın politik manevralarla manipüle edildiği/güdüldüğü bir ortama savrulmuştur. Burayı bir yerlerden gözüm ısırıyor, ahaha. Bundan sonrası spoiler içerebilir.

Reinhard yükseldikçe bir yandan düşman kazanırken bir yandan da hırsını büyütür. Aristokrasiyi yıkıp evrenin efendisi olma planları tıkır tıkır işler. Suikastler, ölümler (GRR Martin'den daha fazla ana karakter öldürüyorlar seride), savaşlar ve iç savaşlar da gırla gider ve en sonunda kukla kayzer ki bu sefer bir çocuktur dışında tüm ipler onun eline geçer. Evrenin diğer ucunda da iki devlet arasındaki Fezan dışında tek uzay geçidini ele geçiren kahraman Yang Wen Li'nin politik yozlaşmaya karşı iktidarı darbeyle ele geçiren orduya kafa tutarak iktidarı hiç de sevmediği politikacılara teslim ettiğini görürüz. Bu sefer de politikacılar ondan korkar, diğer yandan da imparatorluğun saldırılarına karşı muhtaçdırlar da. Yanında da genç bir evlatlığı vardır ki meslek dahil her konuda Wen Li'yi örnek alır. Belki de ben garibimdir ama ilk başlarda bu yetim ve Wenli ile Reinhard ve Siegfired arasında hemcins bir erotika sezmedim değil ki özellikle sonradan aile kavramının altı acil bir şekilde kalın çizgilerle çizilerek bu intiba yok ediliyor ve Wenli ile Reinhard'ın yardımcı/yaver konumuna kadın karakterler yerleştiriliyor. Militarizme, diktatörlüğe karşı eleştirel durum yine zaman geçtikçe farklı sorularla bulanıklaştırılıyor. Cumhuriyet olsa ne olur, diktatörlüğün faydaları olabilir mi? İnsan öldürmeden kaçan tutum bu genç yetimin bir anda pilot olup zevkle düşman öldürür duruma dönüşmesiyle yaralanıyor. Belki de onun büyüme hikayesine özgü bir şeylerdir. İşte böyle böyle. Zamanına göre güçlü bir görseli var dizinin. Belki de güncelleştirilmiş bir versiyonu izliyorumdur. Yalnız biraz dengesiz bir temposu var. Bir kaç bölüm ölümcül savaşlarla çok hızlı geçerken bazı bölümlerde dramatik hatta sırf diyaloğa dayanan bir yavaşlık ağırlık kazanıyor. IMDB puanı ülkemizi hatırlatan alegorik göndermelerde olduğu gibi yüksektir.

8 Mart 2017 Çarşamba

Secret Chiefs 3 - Satellite Supersonic Vol 1 (2010)

Faith No More'dan çok Mr Bungle namlı grupla bilinen Trey Spruance'ın Secret Chiefs 3 projesi aslında 7 gruptan oluşmaktaymış. Bu albüm de UR, Ishraqiyun, Electromagnetic Azoth ve NT Fan isimli grupların şarkılarını bir araya getiren bir toplama albüm aslında. Bu projenin beyni Trey ağbimizin mistik görüşlerinin izdüşümünü de şarkıların belkemiğini oluşturan Ortadoğu ezgilerinde bulmak mümkün. Deneysel rock tanımıyla değerlendirildiğinde ki öyle yapıyorlar sanırım, yetersizlik hemen göze çarpıyor. Bir şarkıda elektronik montaj ya da ambiyans daha öne çıkarken diğerinde 70'ler Anadolu Rock tadında saykedelik öğeler ya da surf rock tınıları ağırlıkta. Demek ki bu ses ayrılıklarını farklı alt gruplarla ilişkilendirmek mümkün. Atmosferin güçlü olduğu (ki oynak havalardan gerilime uzanan bir dağılım gösteriyor) bu sözsüz şarkılar renkli efektlerle, çeşitli dokunuşlarla zenginleştirilmiş. Elbette keman, saz, tabla, darbuka gibi yerel çalgılar ile birlikte güçlü bir orkestrasyon da unutulmamalı. Velhasıl kaydın oldukç ilginç bir dinleme tecrübesi sunduğu kesin. Trey ağbimizin projelerine kulak vermeden önce başlangıç için ideal bir imkan.

7,50/10

7 Mart 2017 Salı

Mahmoud Awad - The End of Time (2011)

Efektler kaotikleşiyor, karmaşa bambaskın hale geliyor, Arabik musiki sound içine daha bir gömülü. İlk kayda göre efektlerin çeşitlenmesi tek belirgin olumlu özellik. Onun dışında dinlemek zor. İlginç bir detay, Fatiha suresinin makam şekilde okuması ambiyans bir hava ile verilmiş. Bana biraz oryantalist geldi. İlk kayıttaki tek tük güzel şeyler de heba olmuş. Edebimi hayamı bozmak istemiyorum amma duygularımı daha net nasıl ifade edebilirim bilemedim.
Beynimi s...i  a..q..

1/10

5 Mart 2017 Pazar

Jean Paul Sartre - Varlık ve Hiçlik

Çevirmenin deyişiyle nasıl bu tuğla gibi kitabı tercüme etmek deli işi ise okumak da aynen öyle. Tahmin ediyorum ki Tutunamayanlar, Ulyses gibi kitaplarla birlikte pek çok kişinin kütüphanesinde göstermelik yer tutuyordur bu kitap da. Ben okudum, hakkını verebildim mi, hayır. Anlayabildiğim kadarıyla bir de özetlemenin getirdiği indirgemecilik sorunu sonucunda züccaciye dükkanına girmiş fil gibi arkamda bir iz bırakacağım. Affola!
Öncelikle yazar Heidegger başta olmak üzere çeşitli felsefecilerin izinde ve onlarla tartışarak üstüste biriken, açımlayıcı bir metodoloji izliyor. Kendi dilini icat etmenin zorluğunu sık sık örneklemlere başvurarak aşmaya çalışsa da hem akıcı bir okumaya dönüşmekten hem de net olarak anlaşılırlığı sağlamaktan uzak bir yerde. Alışageldik kabullenmelerin dışında kendi içinde tutarlı bir anlam dünyası sergilerken ayrıntılar arasında kaybolmak mümkün. Çünkü öğretmen edasında sonuçlara nasıl vardığını göstermek konusunda oldukça ısrarcı. Bu yönden bazı konularda örneğin varoluşçu psikanalizde ya da felsefesinin yapı taşı Özgürlük mefhumunda tam anlamıyla ikna edebildiğini söylemek zor. Belki de özgürlük kavramı insanların seçme zorunluluğu ile sorumluluk alması gerektiği ölçüsünde anlam kazanıyor. Diğer yandan "başkası için varlık" üzerinden açıkladığı yabancılaşma nosyonu beni bir noktaya kadar ikna etti. Ahlak gibi değinip geçilen konuların ise eksikliği hissediliyor. Bir kaç kelam da baskı hakkında. Kapak için yazarın ikon bir fotoğrafının seçilmesi daha iyi olurmuş, belki de sıradanlıktan kaçınılmak istendi. İkincisi de sayfa altlarındaki çevirmen notlarının metinle bağlantısında yıldız vessair gibi bir bağlantı aracı konmasının atlanması. Arkada sözlük var biliyorum ama böylesi daha hoş yafu. Yazarın sözleriyle başlayalım.
Öz, nesnenin içinde değildir, nesnenin anlamıdır, onu açık eden görünmeler dizisinin nedenidir.Olmak/varlık, nesnenin kavranabilir herhangi bir niteliği gibi bir nitelik de değildir, nesnenin bir anlamı da değildir. Nesne, bir imleme gönderdiği gibi bir varlığa göndermez, mevcut olmamak da aynı biçimde varlığı ortaya çıkarır, nitekim burada olmamak , yine de olmaktır. Nesne varlığa sahip olmadığı gibi, nesnenin varoluşu da başka bir tür ilişki kurmaz. Nesne vardır. Varolan fenomendir yani niteliklerinin düzenli bütünü olarak kendi kendisini belirtir, kendi varlığını değil kendi kendini belirtir. Bilinçten önce olduğu düşünülebilecek tek şey bir varlık doluluğudur ve bu varlık doluluğunun hiçbir öğesi, varolmayan bir bilince göndermede bulunamaz. Bilinç hiçlikten öncedir ve kendini varlıktan devşirir.
Şeyleri, onların görünüşlerine bağlı bir bütünlüğe indirgemiştik, sonra bu görünüşlerin, kendisi görünüş olmayan bir varlığı talep ettiklerini saptadık. Percipi [algı, Berkeley'in var olmak algılanmaktır sözünden hareketle] bizi bir percipiens [algılayan] e gönderdi ve onun varlığı da bize bilinç olarak açınlandı. Böylece bilginin ontolojik temeline, bütün öteki görünmelerin kendisine göründüğü ilk varlığa, her fenomenin kendine kıyasla görece olduğu mutlağa ulaşmış olduk. Bu hiçbir biçimde terimin Kant'taki anlamıyla özne değildir, özneliğin kendisidir, kendinin kendine içkinliğidir.
Nesnenin varlığı salt bir varlık-olmayandır. Nesne bir eksiklik olarak tanımlanır. (Nesnenin görünmeler dizisi sonsuz sayıda bile olsalar, öznenin içinde eriyip giderler, onlara nesnel varlık kazandıran şey mevcut olmayışlarıdır). [hilal örneği: onu hilal kılan şey bir tam dolunaydan eksik olan kısmıdır]
Bilinç bir şeyin bilincidir, bu demektir ki aşkınlık bilincin kurucu yapısıdır, yani bilinç kendisi olmayan bir varlıkta taşınarak doğar. Tam olarak öznellik diye adlandırılabilecek olan şey, bilinc(in) bilinc(i)dir. Bilinç kendi varlığı içinde varlığı kendisi için soru olan ve de bu varlık kendinden başka bir varlığı kapsadığı ölçüde soru olan bir varlıktır. Bilinç şunu gerektirir: görünenin varlığı yalnızca göründüğü sürece varolmamalıdır. Bilinç için olanın fenomenötesi varlığının ta kendisi, kendindedir.
Varlık kendidir. Varlık kendini gerçekleştiremeyen bir içkinlik, kendini olumlayamayan bir olumlama, kendi kendisiyle dopdolu olduğu için etkiyemeyen bir etkinliktir. Varlık kendinde-varlıktır, kendi kendisiyle dolu olduğu için kendi kendisine opaktır. Bunu da varlık ne ise odur diyerek ifade edeceğiz. Kendi bir varlık tipiyse diğeri de Kendi-için'dir. Kendi-için'in varlığı ise ne değilse o olan ve ne ise o olmayan biçiminde tanımlanır.
Varlıktan asla olumsuzlama türetilemeyecektir. Değil demenin mümkün olması için zorunlu koşul, varlık-olmayanın, içimizde ve dışımızda sürekli bir mevcudiyeti olmasıdır, hiçliğin varlığa musallat olmasıdır. Hiçliğin varlığa musallat olması, sadece varlığın hiçlik üzerinde mantıksal bir önceliğe sahip olması değil ayrıca hiçliğin de etkililiğini somut bir biçimde varlıktan devşirdiği manasındadır. Yalnızca hiçliğin içinde varlığın ötesine geçilebilir. Yani hiçlik olumsuzlamayı temellendirir. Olumsuzlama da kendimizi Varlık üzerinde sorgulayabilmemiz için yegane araçtır. İnsan hiçliğin dünyaya gelmesine aracılık eden varlıktır. İnsanın varlığı ile özgür oluşu arasında fark yoktur.
İçdaralması, olmamak kipinde kendi kendisinin geleceği olmanın bilincidir. Gelecekteki varlığım ile şimdiki varlığım arasında esasen bir münasebet vardır. Ama bu münasebetin bağrına bir hiçlik sızmıştır; ben olacağım kişi değilim. Öncelikle zaman beni ondan ayırdığı için değilim. Sonra, şimdi olduğum şey, olacağım şeyin temeli olmadığı için değilim. Nihayet hiçbir güncel varolan benim olacağım şeyi kesin bir şekilde belirleyemeceği için değilim. Yine de daha şimdiden olacağım şey olmamdan ötürü, ben , olacağım kişi olmamak kipinde olan kişiyim. [Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman üzerinden zamansallık üzerine koca bir bölüm var ki geçmişin şimdiki kararlarımız üzerinde etkisi olmadığı ve geçmişin gelecek tarafından belirlendiği gibi ilginç görüşler içeriyor] Dehşetimin içinden geleceğe doğru taşınırım ve dehşet, geleceği bir mümkün olarak oluşturduğu ölçüde hiçleşir. İçdaralması özgül özgürlük bilincidir. Öz, insan-gerçekliğinin kendi hakkında olmuş olan olarak kavradıklarının toplamıdır. İçdaralması biz olduğumuz için onu ortadan kaldıramayız, Bilmezden gelmek için kaçabilirim ama kaçtığımı bilmezden gelemem ve içdaralmasından kaçmak içdaralmasının bilincine varmanın bir kipinden başka bir şey değildir. İçdaralmasından kaçmak üzere içdaralması olan olarak kendi kendini hiçlemek kendini aldatma adı verilen şeydir. İçtenlik de aslında bir kendini aldatma fenomeninden başka bir şey değildir. Bilincin doğası öyledir ki dolaylı ile dolaysız onda tek ve aynı varlıktır. İnanmak, inandığını bilmektir ve inandığını bilmek de artık inanmamaktadır. Böylece inanmak artık inanmamaktır, çünkü bu da inanmaktan başka bir şey değildir. Hiçbir inanış asla yeterince inanamaz. [varlık eksiklikle malulse inanmak aslında inanmamayı içerdiğinden bulanık bir kavrama dönüşüyor]
Olumsuzlama bizi özgürlüğe, özgürlük kendini aldatmaya ve kendini aldatma da imkanın koşulu olarak bilincin varlığına gönderdi.
Kendi-için'in ilkeleri:Kendinde varlığa mevcut olan ve dünyaya angaje olmuş bir insan gerçekliğine görünebildikleri biçimiyle dış ilişkilerin kurucu bir ilkesi söz konusudur. Varlık kendine mevcutsa, bunun nedeni varlığın tümüyle kendi  olmamasıdır. Hiç, özneyi kendi kendisinden ayıran şeydir. Kendinde hiç bir şeyi temellendiremez, kendi kendini temellendirse bile bunu ancak kendine kendi-için olma özelliğini katarak yapar. Kendinde ancak artık kendinde olmadığı ölçüde kendi kendisinin temelidir. O takdirde genel olarak temel, dünyaya kendi-için aracılığıyla gelecektir. Kendi-için , hiçleştirilmiş kendinde olarak kendisini temellendirmekle kalmaz, kendisiyle birlikte temel de ilk kez ortaya çıkar. [örneğin, öfke kendi-için olarak varolur; olgusallık, olduğum şey olmak için ulaşmak zorunda olduğum varlığa ilişkin olarak kendimi belirtmemdir] Kendi-içine musallat olan ve ele gelmeksizin kendi-içini kendinde varlığa bağlayan bu devamlı silikleşme halinde olumsallığı, kendi-içinin olgusallığı diye adlandıracağız. Kendi-için kendi-için  olan olarak kendi kendisinin temeli olduğundan olumsallığı meydana gelir.
Arzu varlık eksikliğidir, arzulanan nesneye doğru kendiden sıyrılma olmalıdır. Eksik olunan temellendirme ediminin anlamı hep aşkındır. Kendi-için kendi varlığında başarısızlıktır, çünkü ancak ve ancak hiçlik olarak kendinin temelidir. Aslında bu başarısızlık kendi-içinin bizzatihi varlığıdır, ne var ki olmayı başaramadığı varlığın, yani kendi içinin hiçliğinin olduğu kadar varlığının da temeli olacak varlığın, yani kendisiyle örtüşmesi olarak onun temeli olacak varlığın mevcudiyeti karşısında kendi kendisini başarısızlık olarak kavrarsa bir anlamı vardır kendi-içinin. [Burada post yapısalcıların izini duyumsadım] İnsan-gerçekliği önce varolup daha sonra şundan yada bundan eksik kalan birşey değildir; öncelikle eksiklik olarak ve onda eksik olanla dolaysız sentetik bağlantı içinde varolur. ..Bu bütünlük, varlığı ve mutlak namevcudiyeti dünya ötesindeki aşkınlık olarak hipostazlaştırıldığında, daha sonraki bir dolayım devinimiyle Tanrı adını alır. Ve Tanrı baştan sona olumluluk ve dünyanın temeli olarak hem ne ise o olan bir varlık, hem de kendinin bilinci ve kendinin zorunlu temeli olarak ne ise o olmayan ve ne değilse o olan bir varlık değil midir? İnsan-gerçekliği  kendi varlığında ızdırap çeker, çünkü kendi-için olmaktan çıkmaksızın kendindeye erişemeyeceğinden ötürü, o olmaya muktedir olmadığı bir bütünlüğün sürekli istilası altında varlıkta ortaya çıkar. Şu halde insan-gerçekliği doğası gereği mutsuz bilinçtir ve bu mutsuzluk halinin ötesine geçmesi imkansızdır. [Kısacası baştan sona olumluluk olan Tanrı olamadığımız için mutsuzuz]
Mümkün olan, kendi-için , kendi olmak için neyin eksikliğini çekiyorsa odur.
Kendi-içini kendi varlığı içinde belirlemek suretiyle kendindeyi açığa çıkaran bu gerçekleştirici ve iç olumsuzlamaya aşkınlık adını vereceğiz. İnsan gerçekliği, varlığı bütünlük olarak ortaya çıkaran şeydir.-yada insan gerçekliği, varlık dışında hiç bir şeyin (var) olmamasını sağlayan şeydir. Bir dünya ötesinin imkanı olarak bu hiç 1) varlığı dünya halinde açığa çıkaran olarak, 2) bu imkanı daha olacak olan insan gerçekliği olarak varlığa kökensel mevcudiyeti ile kendilik devresini kurar.
Kendi kendimize doğru koşarız ve biz bu olgudan ötürü kendi kendisiyle buluşamayan varlığız. Koşu, bir yönden anlamlılıktan yoksundur, çünkü sonu asla verili değildir, ona doğru koştuğumuz ölçüde icat edilmekte, projelendirilmektedir.
Başkasına ancak onun hakkında sahip olduğumuz bilgi aracılığıyla erişebiliyorsak Kendi-için bilincimin kendi kendisiyle dolaylanması bir başka bilinci gerektirse de, bilincimin kendi-için- varlığı -ve dolayısıyla da genel olarak varlığı- başkasına bağımlıdır. Ben başkasına nasıl görünüyorsam öyleyim. Ayrıca, mademki başkası bana göründüğü gibidir ve varlığım da başkasına bağımlıdır, benim kendime görünme tarzım da -yani kendime ilişkin bilincimin gelişme uğrağı- başkasının bana görünme tarzına bağımlıdır, Benim başkası tarafından kabul edilmemin değeri, başkasının benim tarafımdan kabul edilmesinin değerine bağımlıdır. Bu anlamda, başkası beni bir bedene bağlanmış ve yaşamın içine batırılmış olarak kavradığı ölçüde, ben kendim de bir başkasından ibaretim...başkası-için-varlık benim, kendim-için varlığımın zorunlu bir koşulu olarak görünür. Ich bin Ich (Ben benim) anlamında olduğum bir Ben de değildir, başkasının benim hakkımda edindiği ve sorumluluğunu tek başına taşıyacağı nafile bir imge de değildir: daha olacak olduğum benle kıyaslanamayan bu ben yine benim, ama bu yabancı yeni bir ortam tarafından başkalaştırılır ve bu ortama uyarlanır; bir varlıktır, benim varlığımdır ama tümüyle yeni varlık boyutları ve kiplikleri taşır; aşılamaz bir hiçlik tarafından benden ayrılmış bendir, çünkü bu benim, ama beni benden ayıran bu hiçlik değilim. Benim başkası-için varlığım, mutlak boşluk içinde nesnelliğe doğru bir düşüştür. Ve bu düşüş yabancılaşma olduğundan, kendimi benim kendim için nesne gibi olduramam, çünkü hiçbir durumda kendi kendime yabancılaşamam. Başkası, bilinç için ancak bizzat kendi-reddedilen olarak varolur. Ama tam da başkası bir bizzat-kendi olduğundan ötürü, benim için ve benim tarafımdan bizzat-kendi reddedilen olabilmesi ancak bizzat-kendi beni reddeden olduğunda mümkündür. Sonuçta olmayı reddettiğim şey, başkasının beni nesne kıldığı şeyin ben olmasının reddinden başkaca bir şey olamaz;ya da dilerseniz, ben reddedilen Benimi reddederim; kendimi Reddedilen benin reddi aracılığıyla bizzat ben olarak belirlerim; bu reddedilen beni, beni başkasından kurtaran belirişi içinde Yabancılaşan-ben olarak ortaya koyarım. Ancak bizatihi bu yoldan yalnızca başkasını değil, Başkası-için-benimin varlığını da olumlarım; çünkü gerçekten de eğer başkası için nesne varlığımı üstlenmezsem, başkası olmamam mümkün olmaz. Bu yabancılaşmış ve reddedilmiş Ben hem başkasıyla aramdaki bağdır hem de onunla mutlak ayrılığımızın sembolüdür... yabancılaşarak varolurum ve ne olmak zorunda olduğumu kendi dışarım aracılığıyla kendime öğretirim.
Beden, olumsallığımın zorunluluğunun aldığı olumsal form olarak tanımlanabilir. Beden kendi-içinden başkası değildir...biz seçimim ve varlık, bizim için bizi seçmektir. Izdırabını çektiğim bir sakatlığı bile, yaşamakta olmamdan ötürü üstlenirim, kendi projelerime doğru onun ötesine geçerim, bu sakatlığı varlığım için zorunlu engel yaparım ve kendimi sakat olarak seçmeksizin, yani sakatlığımı oluşturduğum tarzı ('hoşgörülemez', 'aşağılayıcı', 'gizlenmesi gereken', 'herkese gösterilmesi gereken', 'gurur nesnesi', 'başarısızlıklarımın doğrulanması'vb..) seçmeksizin sakat olamam. Ama bu kavranamaz beden, tam da bir seçimin var olmasının, yani aynı zamanda her şey olmamamın zorunluluğudur. Bu anlamda sonluluğum özgürlüğümün koşuludur, çünkü seçim olmaksızın özgürlük yoktur ve beden dünyanın salt bilinci olarak bilinci koşullandırdığı gibi, bizzatihi özgürlüğünün içine kadar bilinci mümkün kılar. Varettiğim biçimiyle bedenimden rahatsız olamam. Beni rahatsız etmesi gereken, başkası için olduğu haliyle bedenimdir. Başkası-için-beden, bizim-için-bedendir ama kavranamaz ve yabancılaşmıştır. [Başkası-için-beden ve başkası-için-varlık çözümlemeleri birbirine benzemektedir]
Başkası-için-varlığımdan sorumluyum, ama bu varlığın temeli değilim; dolayısıyla bu varlık bana yine de sorumlu olduğum olumsal bir veri formunda görünür ve başkası da benim varlığım 'var' formu altında olan olarak temellendirir, ne var ki bu varlığa olanca özgürlüğüyle, özgür aşkınlığıyla ve bu aşkınlık içinde temellendirmekle birlikte ondan sorumlu değildir. Böylece kendimi varlığımdan sorumlu olarak keşfeden ben, olduğum bu varlığa dair hak talebinde bulunurum; yani onu yeniden edinmek isterim, ya da daha doğru terimlerle söylersek, ben varlığımı yeniden edinme projesiyim. Sevgi işte bu bağlamda çatışmadır. Nitekim başkasının özgürlüğünün benim varlığımın temeli olduğunu işaret etmiştik. Ama tam da başkasının özgürlüğü aracılığıyla varolduğum içindir ki hiç bir biçimde güvende değilim, ben bu özgürlüğün içinde tehlikedeyim; bu özgürlük varlığımı yoğurur ve beni oldurur, bana değerler atfeder ve onları benden alır, varlığıma getirdiği şey edilgenlik içinde durmaksızın kendiden kaçıştır. İçinde angaje olduğum bu sorumsuz ve erimdışı, her biçime giren özgürlük, bu kez beni farklı olmanın bin türlü biçimine angaje edebilir. Varlığımı geri alma projem ancak bu özgürlüğü ele geçirirsem ve onu benim özgürlüğüme tabi özgürlük olmaya indirgersem gerçekleşebilir. Eşzamanlı olarak da, başkasının beni başkası halinde oluşturduğu, yani başkasıyla aramdaki gelecek bir özdeşliğin yollarını hazırlayabileceğim özgür içsellik olumsuzlaması üzerinde etkileyebilmemin tek yoludur. ..Kapmak istediğimiz şey başkasının özgürlüğüdür...Aşığın istediği şey başkasının özgürlüğünün kendi-kendisi tarafından kısılıp kalması, tutulmasıdır. ..bu sahiplenmeyi gerçekleştirmek için tasarlayabileceği tek yol kendini sevdirmektir. Böylece sevmenin, kendi özünde, kendini sevdirme projesi olduğunu görüyoruz. ..Bu yüzden her biri diğerinin tamamen yabancılaşmasını talep eden olarak yabancılaşır. Her biri diğerinin kendisini sevmesini ister, ama sevmenin sevilmeyi istemek olduğunun, ve böylece diğerinin kendisini sevmesini isterken, aslında diğerinin de onun kendisini sevmesini istediğini istemekten başkaca bir şey yapmadığının farkına varmaz. Ne kadar çok sevilirsem, varlığımı da o ölçüde yitirir, kendi sorumluluklarımla, kendi olma kudretimle o ölçüde başbaşa kalırım. [ki eserde sadizm ve mazoşizm üzerine ilginç çözümlemeleri okuyabilirsiniz]
İşlerin herkes için daha iyiye doğru gideceği bir başka durumun düşünülmesine neden olan şey bir durumun dayanılmazlığı ya da dayattığı ızdıraplar değildir; tersine, işlerin daha başka türlü de olabileceğini düşündüğümüz andan itibarendir ki acı ve ızdıraplarımızın üzerine yeni bir ışık düşer ve biz bunların dayanılmaz olduklarına karar veririz. [devrimler örneği üzerinden politik bir okuma ile bağlantılı]
İnsan gerçekliği yeterince olmadığı için özgürdür, durmadan kendi-kendisinden koparıldığı ve olmuş olduğu şey olduğu ve olacağı şeyden bir hiçlikle ayrıldığı için özgürdür. Nihayet, şimdiki varlığının kendisi de 'yansı-yansıtan' formunda hiçleyiş olduğu için özgürdür. İnsan özgürdür, çünkü kendi değildir ama kendine mevcudiyettir. İnsan kimi zaman özgür kimi zaman köle olamaz: tümüyle ve her zaman özgürdür, ya da yoktur.
İnsan-gerçekliği etkimek için önceden var değildir, insan gerçekliği için olmak, eylemektir ve eylemekten vazgeçmek, olmaktan vazgeçmektir. Kendimizi ancak yapılmakta olan seçim olarak kavrarız. Ama özgürlük basitçe seçimin hep belirlenmemiş olması durumudur. Bu seçim gerekçesiz olduğu için değil, seçmeme imkanı bulunmadığı için saçmadır.
Kendim hakkında verdiğim kararla şeylerin terslik katsayısına ve onların öngörülemezliğine varıncaya kadar her şeyi belirleyen ben değil miyim? Böylece, bir yaşamın içinde arızilikler yoktur, aniden patlak veren ve beni sürükleyen bir toplumsal olay dışarıdan gelmez, bir savaşta silah altına alınmışsam, bu savaş benim savaşımdır, beni gösterir ve onu hak ederim. Önce, intihar ya da firar yoluyla, kendimi her zaman ondan kurtarabildiğim için hak ederim: bu nihai mümkün olanlar (intihar,firar), bu durumu göz önüne almak söz konusu olduğunda her zaman farkında olmak zorunda olduğumuz mümkün olanlardır. Savaştan kaçınmış olmadığım için, onu seçmiş olurum; bu pısırıklık yüzünden, kamuoyunun verdiği korku yüzünden olabilir, çünkü bir takım değerleri (yakınlarımın hayranlığı, ailemin onuru vb.) savaşmanın bizzatihi reddinin oluşturduğu değere yeğlerim. Her durumda bir seçim sözkonusudur. Bu seçim sonradan sürekli olarak savaşın sonuna kadar yinelenecektir; şu halde J. Romains'in sözüne katılmak gerekir.'Savaşta, masum kurbanlar yoktur' Dolayısıyla savaşı ölüme ya da onursuzluğa yeğlemişsem, her şey sanki bu savaşın olanca sorumluluğunu ben taşıyormuşum gibi cereyan eder.
[ Yazarın değer, zamansallığın kurulumu, gizilgüçlülük, kullanabilirlik, bakış gibi teorisini kurmada faudalandığı diğer terimlere hiç girmedim, iyi okumalar efendim]

4 Mart 2017 Cumartesi

Franz Liszt - 10 Hungarian Rhapsodies (György Cziffra, 2001)

Romantik dönemin isimlerinden Liszt'in bu kadar hareketli bir beste ile karşımıza geleceğini hiç beklemiyordum. Zira yerel ezgilerden faydalanan bu tarz eserlerin de ister istemez temposu yüksek bir sunum sergilediği daha önce dinleme imkanı bulduğum isminde ülke/ulus ibaresi taşıyan (Hungarian Dances, Slavonic Dances, Polovtsian Dances) diğer yapıtlarda olduğu gibi, hiç de şaşırtıcı değil aslında. Piyanonun tonu, benim Osmanlı son dönemini tasavvur eden dizi film belgesellerde aklıma kazanmış olan Pierre Lotivari piyano ezgilerini hatırlatıyor. Bununla birlikte aslında 70'lerde kaydedilen 15 parçalık bir albümden seçili 10 parçanın bir araya getirilmesi ile bir nevi Selected kaydı hüviyeti taşıyan kayıt hayli teknik hünerler sergiliyor. Tabi ki piyanonun tuşlarını tıngırdatan Cziffra sayesinde. Yine de bir ölçüye kadar dinleyiciyi eline de alabiliyor, dikkati üst noktaya odaklayabiliyor. Bir ölçüde dedim, çünkü yetmiş dakika kadar süren seyri oldukça yoğun ve sıkı bir performans ile yorucu olabiliyor. Ben de sonuçta bir amatör dinleyiciyim ve piyanoda dingin ve melodik bir müzik dinleme beklentim var. Bunla kıyasla kafamın basmadığı, idrak edemediğim anlar yaşamadım değil.

7,75+/10