30 Haziran 2012 Cumartesi

Pharaoh - Bury the Light (2012)

Soundun tarifini yapmaya niyetlenmişken Be Gone için yazdıklarımı okudum. Yeter kafi. Ekleyecek bir kaç nokta var sadece. Çok katmanlı ve kompleks bestecilik yani progresivite hakkında kelam etmeyi atlamışım.Ayrıca bu albümde dinlemeyi kolaylaştıran ki gerçekten ihtiyacımız var , bir çeşitlilik zenginliği göze çarpıyor. Bahsi geçen kompleks şarkıların yanı sıra gayet retro ve epik The Year of the Blizzard ya da melodik Burn With Me ile birlikte düz ve gaz parçaları da dinlemek mümkün. The Wolves ve Castle in the Sky ile favori parçalarım dörtlemekle beraber hala nakarat ve besteciliklerinin problemli, müziklerinin bir miktar fazla suni olduğuna inanıyorum. Suni denmişken bazı parçaları komplike hale getirmek için şişirmişler de şişirmişler gibi. İlginçtir Be Gone'da hayranı olduğum vokal hakkında yine bazı şarkılara uyum konusunda kafamda soru işaretleri belirdi. Bolbol viski bolbolcigara vokalinden ziyade biraz daha Avrupai bir tarzlanasıl olurdu acabaları düşünmedim değil bazı an. Özetin özeti şu ki: Güzel bir tekrar.

7,75/10

26 Haziran 2012 Salı

Sade - Stronger Than Pride (1988)

Klibini izleyip ait olduğu albümü dinlemeliyim dediğim Sade şarkısını albümü dinldikten sonra hatırlamakta güçlük çekiyorum. Bir ihtimal Paradise ya da Nothing Can Come Betwwen Us olabilir. Neyse biraz problematik bir sounda sahip bu yapıt çünkü. Ve kadife sesiyle Sade. Her ne kadar bu kadife ses ve orta-yavaş tempo besteler dinlendirici bir ambiyans sunsa da olması gerektiği kadar romantik ya da sıcak ya da içten ya da samimi gelmiyor bana. Albümde bir Smooth Operator bir No Oridnary Love gibi klasik Sade eseri de olmayınca o smooth jazz o soul nağmeleri boşuna tınlıyor gibi. Evet evet kaliteli bir pop çalışması diyip amalarını herkes istediği gibi ekleyebilir bu noktadan sonra.

6,75/10

25 Haziran 2012 Pazartesi

Burial - Street Halo / Kindred (2012) Comp.

Burial'ın bu çalışması aslında geçen sene çıkardığı Street Halo ile bu sene yayımladığı Kindred EP'lerinin toplamından oluşuyor. Sound üç aşağı beş yukarı benzer ve aynı zamanda benzemez olduğu için full albüm lezzetini alıyorsunuz. Street Halo'ya adını veren ilk şarkı derin baslar ve bayan vokal samplelardan oluşan ritmik yapısıyla delişmen bir giriş yapıyor albüme. Plak cızırtısı ile birlikte acaba bu patırdayan baslar pisttekileri zıplatacak bir kulüp ortamında nasıl bir tını verir sorusunu akla getiriyor. Bununla birlikte hala karanlık atmosfer devam ediyor. Bu vesileyle Burial'ın özünü koruyarak ne kadar geliştiğini ilerlediğini görüyoruz. Kendi türünde kral ünvanını yıllarca kaptırmayacak gibi. 2. parça NYC ile tempoyu yavaşlatıyoruz. Hatta psyche kulvarına girdiğimiz bile söylenebilir. Hışırtılarla birlikte post-akoliptik bir havanın yoğunluğu altında kıvrandırıyor. Yine de ilk EP de en az sevdiğim parça oldu NYC. Stolen Dog ile bayan vokalin müziğe etkisine bir kez daha tanık oluyoruz. Son haliyle ihmal ettiği melodik yapıya en yakın parçalardan biri oluyor Stolen Dog. Aslında önceline benzer bir şarkı. Zurnanın deliği ise asıl Kindred'de zırt ediveriyor. EP ile aynı adı taşıyan ilk parça Untrue'daki tarza yakın bir çalışma. Genel olarak bu EP için şarkı süresi nedeniyle bir miktar minimalizmi aştığını ve depresyona sevkeden öğenin vokal ile beatler arasında dengelediğini söyleyebiliriz. Elektronik müzikte ne anlama geliyor bilmiyorum ama alt-türlerin harmanlanması ve tempo değişimi gibi sebeplerle birlikte biraz daha progresif arayışlara sahip bu albüm. Bakınız Kindred'in son Loner'ın ilk 1 dakikası. Bakınız tümüyle 3. parça Ashtray Wasp. Neyse Loner, hipnotik dans beatleriyle birlikte belki de tüm derlemenin en rahatsız edici, iyi anlamda, parçası. Synth ritmi , bas ve vokal alıntısı hep bir yarım kalmışlığı hep bir kırıklığı betimliyor gibi. Boşluğun hazzı. Bir rave üstadının elinde remiksi Underworld-Born Slippy etkisi yaratır vallahi. Dediğim gibi son şarkı ise değişen ritmi ile elektronik müzikte olabilecek en progresif özellikleri gösteriyor.
Böylece Burial'ı Portishead, Massive Attack, Björk gibi isimlerin yanına dahil edebilme fırsatını yakalamış oluyorum . Zannetmiyorum ki bu sene bu albümü aşacak bir kayıt yapılsın.

9,0/10

24 Haziran 2012 Pazar

New Universal: Everything Went White (W.Ellis/S.Larroca) / Fluorescent Black (Nilson,Cox,Cox)

Hikayesi yarıda kesilip erkence bitirilen bu çizgi roman serisi çok da orjinal olmayan bir konuyu okuyucuyu beklentiye sokacak bir örgü ile birleştirerek daha konuya yeni girmiştik, e şimdi ne olacak soruları ile yalnız bırakıyor. Kısacası mevzu şu: Dünya yeni bir evrensel boyuta giriyor. Ve bir makine tarafından insanoğlunu hazırlayıp ruhsal sıçrama yapmasını sağlamak amacıyla 4 kişiye olağanüstü özellikler yükleniyor. Kısacası daha önce hiç tanımadıkları süper güçlerle kendilerini bulan ve bunla başa çıkmaya çalışan kahramanların hikayesi. Yalnız benzer durumlara karşı amerikan ordusu da geliştirdiği protokolu izleyerek bu süper insanları yok etme amaçlı peşlerine düşüyor. Onlar için biz sıradan inanlar böcekten farksız olacağız temalı bir kabul mazeretiyle.  Tam karakterleri tanıyıp heyecan başlıyor işte derken seri bitiyor. Güzelmiş aslında yani.

Fluorescent Black ise Heavy Metal dergisinden apartmalığa istinaden gore mu gore kanlı mı kanlı rengarenk yapış yapış nemli sıcak ve alacabulaca kaotik bir renk karmaşası suuyor. Okuması izlemesi çizimleri ayırtetmesi arada güçleşiyor yani. Konu da kalem kadar keskin. Gen teknolojisinin über geliştiği bir alternatif çağda parası yetip de genleriyle hastalıklarını iyileştiremeyenler ya da marjinal takılanlar hemen karşıdaki İndonezya kentine sürülüyor. Bu kent ise doğal olarak yaşamaya çalışan ve yaşayabilmek ve yapabiliyorlarsa gen tedavisi masraflarını karşılayabilmek amacıyla her türlü kirli işleri yapabilmek için her yolu mübah sayan binbir tür ecüş bücüş insanın doldurduğu cehennemden farksız bir mekan. Disütopya. Erkek karakterimiz de kızkardeşi ve annesi ile buraya sürülmüş, bir süre sonra annesini bir ayaklanmada kaybedince onun vücudunu organ toplayıcılarına satmış ve sonradan da mahalledeki diğer çetelerle çarpışacak güçte bir arkadaş grubun liderliğini yapmış birisi. Hatta aşağıda böyle bir çarpışma neticesinde organları ayıklarken görüyorsunuz. İçlerinde kendi arkadaşlarından biri de var. Zira israf günah. Öykk! Neyse Singapur'daki bir gen laboratuvarı ile bir anlaşma imzalıyor ama boynundan büyük işlere kalkışmanın sonucunda tabi ki kişisel yenilgiyi tadıyor, tüm arkadaşları ve kızkardeşi ile birlikte. Ancak insanlığın kurtuluşu yönünde kazandığı bazı güçlerle birlikte laboratuar kaçkını olan saf sevgilisi kitabın sonunda iki şehir arasındaki sınırın açılmasını sağlıyor. Ve herkese sağlık sigortası kapsamında hizmet vermeye başlıyor maşallah. Bireysel yenilginin sosyal zafere dönüştüğü an efenim.


23 Haziran 2012 Cumartesi

Adorned Brood - Hiltia (1996)

Flütlü folk kısımların black metal kısımları ile hiç uyuşamaması sebebiyle Eluveitie'nin ilk EPsine benziyor bu çalışma. Özellikle ortaçağ melodilerini hatırlatan folk pasajı dikkat çekiyor. Norveç'in dağlarında Hansel ile Gretel'i kovalayan bed sesli orman cadısı kıvamındaki black metal vokalin o kadar da ilgi alaka uyandıracağını halihazırda söyleyemeyoruz. Metal olarak aslında tam bir 90'lar kaydı. Yer yer bariton clean vokaller giriyor. Sözleri takip edemiyorsunuz, the moon bababababaaa gibi. İşte bu haliyle de şirin bir nostali içeriyor çalışma. Evet black metal ve şirinlik gibi iki zıt kavramı yanayana getirebildim.

7,50-/10

21 Haziran 2012 Perşembe

Dmitri Shostakovich - 24 Preludes and Fugues Op. 87 (Keith Jarreth) 1992

Hani bir hayalim vardı, Central Park manzaralı bir gökdelen dairesindeki evime işten yorgun ve argın döndüğümde, elime bir kadeh kırmızı şarap alıp  büyük olasılıkla Parliament Night Club müziğininin ilk notaları ile keyif yapabilmek için  90'ların o devasa müzik setini çalıştırarak terasda o mavi gecenin havasında derin bir soluk alarak manzaraya dalmak dalmak dalmak... Hiç bir zaman gerçekleşmeyeceği için hayal diye adlandırdığım bu hikayecikte küçük bir revizyona gidebiliriz, daha da doğrusu bir alternatif. Aydınlık yüzüyle çift CD den oluşan bu yapıt ünlü Rus besteci Şostakoviç'in piyano eserlerini içeriyor. Kalıbından dolayı melodileri barok dönemini hatırlatıyor. Bu yüzden de bir yanıyla teknik diğer yanıyla ilgiden düşürmeyecek bir odaklanma sunuyor. Ve bunu da gayet başarıyla tamamlıyor. Ki Şostakoviç Stalin sonrası yok olan Rus entellektüel kültürün son direngen isimlerinden biri daha çok senfonileri ile ünlü. Hayatına da bir göz atın, enteresanlıklar bulacaksınız, sanatın üretimi ile sonuçlanan hayatındaki gerlimler ile ilgili ipuçları vesair. Klasik müzikle ilgili iddialı şeyler söylemekten kaçınıyorum. Şarkıları performe eden Keith Jarret'in ise daha önce çok daha canlı ve heyecanlı çaldığı emprovize kayıt Köln Concert'i dinleme imkanı bulmuştum. Ohhlar offlar... Bir piyanistin becerisini kabiliyetini müziğe kattığı kişisel yorumları ayırt edebilecek kapasitede bilgiye sahip değilim klasik müzik dahilinde. Ancak apaçık sanatçının piyanoya hakimiyetine tanık oluyoruz. Çünkü buradaki besteler sıradan bir insanın hayatını anlatır gibi sinematek bir etki uyandırıyor dinleyen üzerinde. Dolayısıyla da o kadar değişik duyguyu değişik tempo ve ilginç rtimler üzerinden yansıtabilmek gayet güç bir iş. Bununla birlikte piyanist büyük bir zarafetle bu işin altından kalkıyor. Neticede dinleyeni ne melodrama ne de gereksiz mutluluk saflarına çekecek bir albüm bu. Sadece aydınlık e rahatlatıcı tabirini kullanabiliyorum.

8,25/10

16 Haziran 2012 Cumartesi

Anathema - Weather Systems (2012)

Yine ters köşeye yatırdı grup. Ethereal tarzda ambiyans içinde bir müziğe evrileceklerini düşünürken anaakım bir çigiye yaklaşmışlar. Atmosferin tonları aşağı çekilmiş, bayan vokale gereğinden fazla ağırlık verilmiş, drama azalmış. Senfonik öğe özellikle The Storm Before the Calm'da çok iyi kullanılsa da deneysel intronun uzunluğu çok büyük bir handikap oluşturuyor. Beselerde bunun gibi hep bir eksiklik hissediliyor. Kısacası hikaye artık apaçık progresif rock kulvarında gelişiyor. Bu kadar anlattığım şey, en azından çoğu kulağa olumlu gelse de ortaya çıkan iş o kadar da etkileyici değil. Duygusallık ve kreşendolar hem beste hem prodüksiyon yüzünden suni. Eski tarzlarının yavan bir gölgesi. Sözler nötr, meyhane havası yok. Alümü tek seferde dinleyebilmek için çaba sarfetmek gerekiyor. Çetele tutar gibi yaklaşınca albüme bu yok şu yok şu zayıf bu yetersiz bu gereğinden fazla gibi kırmızı olmamış tikleri doldurmaktan alıkoyamıyorum kendimi. Ancak defalarca dinleyerek negatif tepkimi dindirebildim. Kızgınlığımı doyurabildim. Bununla birlikte sanal alemde albümü yere göğe sığdıramayanlar da bol miktarda mevcut. Bu kişilerin grubu eskiden beri takip edenler olduğunu zannetmiyorum. Çünkü biz en amiyane tabirile grubun arabeskliğini seviyorduk.

6,0/10

14 Haziran 2012 Perşembe

Münür Rahvancıoğlu - Kıbrıslı Türk Devrimci Hareketi (HALK-DER)

Bugün Kuzey Kıbrıs'da Baraka Kültür Merkezi'in ileri gelen isimlerinden olan yazar AKEl minvalindeki CTP'ye alternatif olarak 70'lerde  Dev-Yol/Kurtuluş sempatizanı gençler tarafından kurulan öncül hareket HALK-DERin hikayesini anlatıyor. Tarihi, eylemleri, gelişimi ve sönümü ile birlikte bu yazında politik olarak diğer hareketlerden farkı ortaya konuyor. Kıbrıs'da Kıbrıslı Rum ve Türk halklarının varlığı tezini savundukları vurgulanırken bu kimliğin sadece Türk ya da sadece Kıbrıslı olarak nitelendirilemeyeeği belirtiliyor. Türkiye'den göçmenlere karşı ırkçı derecesineyakın bir seviyeye düşen ve AKEL'in enosisçi politikalarına karşı kör kesilen çevrelerin varlığının tanınması gayet ilginç. Türkiye'den gelişmekte olan geleneksel, onları kurtardık, nankörce davranıyorlar, bizi sevmiyorlar zaten, yaklaşımlarını besleyen bu çizginin altının çizilmesi önemli bence. Tabi kuzeydeki mafya, gazino, fuhuş ve kitabın diliyle asalak bir sisteme dayanan iktisat gibi somutluklarda kendini gösteren yozlaşmanın Türkiye kamuoyuna neden bir türlü ulaştırılamadığı, ya da kamoyunun neden kayıtsız kaldığı gibi sorular beliriyor burada. Bununla birlikte TMT'nin EOKA ile denkleştirilmesi fikriyatı isterse birebir örtüşsün, provokasyonlar ve suikastlar yapılsın, zorlama geliyor. Çünkü ben niceliğe bakarım. Artık can tehlikeye girdikten, katliamlar olduktan sonra bizim solcuların yok NATO girmesin, yok müdahale olmasın eylemsizliğine de bir türlü ısınamıyorum. E ne olsun? Muhalefet olsun da kendi içinde değişim olsun,değişi olsun da anti-emperyalist  Miloseviç Kaddafi Esad iktidardan düşmesin zaten Bosna'da Suriye'de katliamlar yok da batının uydurması felan filan, hayat bayram olsun da kıvır da kıvır. Bazen biz nasıl Kürt sorununa fazlasıyla içerden ve duygusal yaklaşıyorsak Kıbrıs sorununu da biraz dışardan bakarak değerlendirmek lazım sanırım. Bir kere güney kesimi Annan Planına emperyalizm karşıtı fikirlerden dolayı karşı çıkmadı. Bariz milliyetçilik. Kuzeydeki tepkisel solu sanki kucaklayacak ileri bir zihin hali hakim güneyde. Kuzeyde kendi kendini yönetemeyen devletsi bir yapıda insanlar denizde yılana sarılmaya çalışıyorlar gibi. Sözkonusu hareket ise Kıbrıs sorununu konusunda mücadele çizgisini şöyle tanımlamış: Emperyalizmin stratejik bir yeni-sömürgesi olarak Kıbrıs, emperyalizmin taşeronu durumundaki TC ve Yunanistan tarafından fiili olarak paylaşılmıştır. Yerli işbirliklikçilere karşı yapılacak mücadele bugün ayrı noktalarda duran halkları yakınlaştıracak ve Kıbrıs ulusu doğacaktır. Bu analizlerle birlikte özellikle THKP-C'den beslenen  görüşlerinin, emperyalizmin 4. bunalım dönemi gibi, baskın olduğunu görmemek mümkün değil. Anlamadığım nokta ise bugün Türkiye'de iki uluslu yapı kurulmasını isteyenlerin Kıbrıs'da neden tekleşmeye ihtiyaç duyması. Bu strateji ile birlikte kuru işgal karşıtlığı demagojisinin ötesine geçiyorlar. Yine bizim kamuoyunun eksik bildiği bir şey, Kuzey Kıbrıs'daki sol ekseriyatla ilk operasyona karşı değil,  Kıbrıs Cumhuriyetinin devamını  ve toplumların güvenliğini sağlayacak yeni anlaşmalardan sonra çekilme sözü veren ordunun operasyonu devam ettirerek toprak genişletmesi ve bugüne kadar hala çözümlenememiş, çözümlenmekten ziyade işleri daha da karmaşıklaştıran, nüfusun büyük kısmının İngiltere gibi ülkelere göç etmesine sebep olarak insanları kendi topraklarına yabancılaştıran ve de üstüne üstlük ikinci operasyon ardından genişletilen bu topraklar üzerinde  dünyada hiç bir ülke tarafından tanımlanmayan bir devlet kurmakla birlikte bu devletin yetkili organlarının bir çoğunu Kıbrıs Türk halkının denetiminden/yürütmesinden alarak atama sisteme bağlaması ve nihyetinde iktisadi bir enkaz. İşte tepki bundan kaynaklı biraz. Neyse, sonuçta Kıbrıs'daki sol hareketin düşünüş tarzınını anlamak için birebir bir yapıt. Solcu olmayanlar için kaynak niteliğinde.

13 Haziran 2012 Çarşamba

RETRO: Teoman - Teoman (1996)

Yaw arkadaş google, hesabıma el koymuş, çalmaya çırpmaya çalışıyorlar dikkat et kardeş diyor. Neyse kurtardık vesselam. Bir de üstüne üstlük şu nemli sıcak. Yemin ettim hazirana kadar süren yağmur soğuktan sonra, şikayet etmeyeceğim. Etmiyorum da sadece bir tespit. Ve bir de Teoman. Bu adama bir türlü ısınamadım. Davranışı duruşuyla kendine has bir iticiliğe sahip. Bu yüzden de olması gerektiği gibi bir rockçı. Uslu beyefendi bir rockçı ne kadar inandırıcı olabilir ki zaten? Müzikal olarak Özlem Tekin dopingli Papatya,  hatırladığım kadarıyla ilk klip şarkısı Ne Ekmek Ne De Su, naif ve basit yapıları ile hala kendini dinletebilen parçalar. Ancak diğer şarkılarda olduğu gibi, Vur Sen Beni ya da Yarın Olmaz, hep bir tamamlanmamışlık bir oturmamışlık duygusu hakim. Ayrıca sonradan sıkça kullanacağı ultramelodik tarzın işaretlerini örneğin Sesiz Eller'de görmek mümkün. Asıl çıkışını 17, Paramparça gibi bestelere sahip 3. albümle yapsa da aslında şarkıcının yavaş yavaş piyasaya ağırlığını hissettirdiğini söylemek gerekli. Bu yüzden de mütevazi bir başlangıç diyelim.

6,0/10

11 Haziran 2012 Pazartesi

RETRO: Helloween - Keeper of the Seven Keys Part II (1988)

We Got The Right isimli şarkısına tav olduğum bu albümün kaydına daha profesyonelce yaklaşıldığı ilk dinlemede malum oluyor. Bestelerin çeşitliliği sağlanmış. Birinci albümde olduğu gibi her şarkının kendine ait bir karakteri mevcut. 13 dakikalık fantastik öğelerle yüklü epik şarkıdan, daha heavy metal kokan besteye, ciddisinden geyiğe ki Dr. Stein'den hoşlanmaya başladığımı tekrar teyit ediyorum. Gelgörki tür içindeki efsanevi katkısına rağmen elim 8 vermeye gitmiyor. Yeterince ciddiye alamıyorum Helloween'i.

7,75+/10

10 Haziran 2012 Pazar

Melanie Rawn - Ejderha Prens II : Yıldız Parşömeni

İlk kitabın devamında tahmin ettiğimiz gibi hikaye prenses Sioned ile artık büyük prens olmuş Rohan ve 15 yaşına gelmiş çocukları Pol etrafında gelişiyor. Kitabın başından sonuna kadar Pol etrafındaki sırrın çözüme kavuşturulmadığını görüyoruz. Önemli değil, zira bu romanın konusunu etkileyen bir ehemmiyete sahip değil. Yine  prens, prenses ve lord ve şimdi büyümüş lord çocuklarıyla birlikte sürüsüne bereket kişi isminin yanısıra coğrafi isimler vessair, okuma nedenini yok etmeye yetiyor. Bilirsiniz, George R R Martin'in ölümsüz eseri de isimler ve terimlerle doludur. Ama arkadaki hikaye ve gizem alır götürür. Burada o yok işte. Hiç bir karaktere yakınlık duymuyorsunuz. Hepsi kusurlu. Rohan ve Sioned her ne kadar ideal ikili olarak sunulmaya çalışılsa da tatsız mekanik davranışlarına kapitalist tüccar huyları da eklenince çekilmez oluyorlar. Üstüne üstlük yıldız parşömenini konu alan ana hikaye de tatmin edici bir sona varmıyor. Açıkcası, bir süreliğine saray eşrafı etrafında gelişen entrikaları konu alan high fantasy ile haşır neşir olmak istemiyorum. Konu ise kısaca şöyle:
Pol, komşu prenslikte şövalye yamağı olmaya çalışıyorken Merridaların suikast planlarından sıyrılmayı başarır. Çöl topraklarının kuzeyinde Merrida tehlikesi yavaş yavaş belirmeye başlar. Önceki büyük prens Roelstra'nın kızlarından Kiele ise Roelstra'nın erkek çocuğu olduğu ileri sürülen bir gence sahip çıkar. Kendi babasının huyunu suyunu öğreterek Princemarch ülkesinin başına geçmesi için hazırlanır. Pol adına Pandsala'nın yönettiği bu ülkeye talip olmak demek elbette bir meydan okumadır. Pandsala ise Pol'un destekçisi olarak herkesden gizli suikastlar vessair peşindedir. Diğer yandan tanrıça şatosu gizli yıldız parşömenini bularak onu çözmeye çalışmaktadır. Yıllarca gizlenmiş düşman bir büyücü kültünden şüphelenmeye başlarlar. Yıldız ışığıyla büyü yapan Minerva adındaki cadı Ianthe'nin çocuklarına sahip çıkarak onları yetiştirmiş ve güneşefendilerini yok etmek için onlardan birini öğrenci olarak şatoya göndermiştir. Tobin ve Chayın büyük oğlu Maarken'in şatodaki yavuklusunu baştan çıkararak uyuşturucuya alıştırır, parşömen üzerinde çalışır, entrikalarla planlarını yürütür. Diğer yandan diğer oğul Andry yaşlanan Andrade yerine şatonun başına geçirilmek için eğitilmektedir. Fakat duygusal olarak buna hazır olmadığını görürürüz. Kiele ile desteklediği Masul planlarını öğrenen bir güneşefendisini öldürür ve waes denilen prenslerin katıldığı toplantıda hak talebinde bulunurlar. Prensliklerin yarısı onları destekler. Rohan Masul'un iddialarını çürütemez. Ukala Masul ile Maarken düello ederken Minerva denen yıldız büyücüsü Maarkene halüsinasyon gördürür. Güneşefendileri ve Sioned saldırıyı geçiştirir. Pandsala ölmüştür. Rohan da Masul'un boğazına bıçağını fırlatarak aslında kendi getirdiği kanunları çiğnemiş olur. Bütün suç Segev ismindeki Minerva'nın güneşefendileri arasındaki casusun üstüne kalır. Bu kargaşa sırasında Maarken'in yavuklusu tarafından öldürülmüştür. Minerva'dan kimsenin haberi olmaz yani. Kiele yanarak ölüme mahkum edilir, kocası da onunla birlikte ölmek ister. Güneşfendisi öldürdüğü için onları Andry yakacaktır. Ama Rohan'ın sadık yardımcılarından Ostvel çifte hançer atarak intihar etmelerini sağlar. Amacı adam öldürmenin yasak olduğu güneşefendisini vicdan azabından kurtarmaktır aslında. Andrade yerine başa geçen Andry sevdiği kızın Ostvel'i seçmesinden de rahatsız olarak kin gütmeye başlayacaktır. Zaten büyü gücünün çok kuvvetli olduğu kuzeni Pol'den uzaklaşmaya başlamıştır. Böylece 3. cildin gider tohumları ekilmiştir.
Ama ben bir süreliğine son cilde başlamama kararı aldım. Umberto Eco ve Ursula Leguin araya girecek inşallah.

Salem - Frost / Legend (2009) Single

Witchhouse'un öncü gruplarından Salem'in iki şarkıdan oluşan bu single'ı ağır tempolu ağır bir atmosfer içinde kıvranıyor dersek yanlış olmayacak. Yoğun synth kullanımı, bol tekrar, zil sesine benzeyen beatler karakteristik özellikleri şarkıların. Ancak gotik ve biraz da new wave tınısı taşıyan Frost daha akılda kalıcı. Akılda kalıcı demişken aslında bu iki şarkı da konsepten çıkarılmışlığın unutuluşluğunu paylaşıyorlar. Ancak bir uzunçalar içinde anlam kazanmaları muhtemel.

5,50+/10

9 Haziran 2012 Cumartesi

Oranssi Pazuzu - Kosmonument (2011)

Space metal beklerken uzaysı ambiyansın daha çok keskin saykedelik halet-i ruhiye içine yedirildiğini görüyoruz. Bu anlamda sözsüz parçaların gökkubbede hoş bir sada bile olamayıp unutulduklarını söylemek mümkün. Tekrarlayıcı ritimlerin ağırlıklı olması maalesef kolay dinlenir bir çalışma ortaya çıkarmıyor. Gayet düz ve grindi hatırlatan yinelemeci sert vokale efektlerin ve keskin post-metal gitar riflerin eşlik etmesiyle kaotik çok katmanlı bir sound ortaya çıkıyor. Sonuçta yaklaşık 70 dakikayı bir oturuşta dinleme olasılığı hayalllere karışıyor. Neyseki gayet hipnotik Loputon Tuntematon, içinde heyecan barındıran Maavaltimo ve hoş ama boş nakaratlı Komeetta var. Haksızlık yapmamak lazım bu post-black metal projesine. Dibine dibine kazındığınızda özellikle parıldayan rifler bulmak mümkün. Ama dinleyemedikten sonra...

6,0+/10

8 Haziran 2012 Cuma

Pain in Salvation - Entropia (1997)

İlk yarım yamalak dinlememde yine progresif metalle yıldızım barışmayacak galiba dedim kendi kendime. İkinci yarım yamalak dinleyişimde acabalara düştüm, ben de umut mu var yoksa? Üçüncü yarım yamalak dinleyişimde hele bir durlardaydım. Bir şeyler dönüyor burada. Kader kısmet baştan sona pek dinleme fırsatı bulamadım. Hem müzikten yavaş yavaaş elimi eteğimi çeker bulmamdan kendimi. Hem de 70 dakika dinlemesi özünmesi zor bir müziği aralıksız dinlemenin etkisi. Neyse ne, sevdim sonuçta. Türün bütün klişelerini içeriyor, tempo değişiklikleri, polifoni poliritm aksak ritimler funky thrash ve modern metal etkileri yine savaş konulu bir konsept vessair. Bunların bir kısmı benim için itici bir kısmı ilgi çekici. Ama vokal harmonilerin etkisi ve bütün bu karmaşanın melodiyle başarılı yoğrulması albümü dinlenir kılıyor. Dinlenir ve keyfalınır. Çünkü yeri geldiğinde tekrarlardan da kaçınmıyor grup.Bakınız mükemmel balad Oblivion Ocean. Bas gitarın cazın funkın metalle harmanlandığı ve süper bir gitar solo içeren People Passing By. İlk dinlediğimde bu bir Nevermore! nidalarına boğulduğum Nightmist. Her türlü değişik enstananeyi 5 dakikaya sığdırmanın öyküsü To The End. Progresif metali sek değil power ya da black metalle sulandırarak dinleyebilen biri olarak iyi yol katettiğime inanıyorum bu albümle.

8,25/10

We're all nomads forever on our way

5 Haziran 2012 Salı

Pentagram - MMXII (2012)

Dvk forumda enteresan tartışmalara yol açan grubun son albümü aradan yıllar yıllar sonra elbette dinleyicilerini büyük bir beklentiye soktu. Bunun neticesinde sevenler iki kutba ayrılmış görünüyorlar. Eh yani güzel diyenler ve nalet küfür edenler. O kadar sert bir tepki yani. Bu tepkinin derecesi grubu kendi geçmişiyle değerlendirmeden kaynaklanıyor doğal olarak. Ama benim de rahatsızlığını yeni öğrendiğim ve can-ı gönülden geçmiş olsun dileklerimi dillendirdiğim eski vokalin yer alamaması başta olmak üzere bazı zoraki değişimlerden geçtiğini unutmamak gerekir grubun. Bakış açısı da bu olmalı. Bu tartışmalarda geçen ilginç bir kou da şu: beğenmedm ama orjinalini elbette alacağım. Niye? Mp3 sonuçta albümün tanıtımı amaçlı değil mi? (Ya da biz öyle addeddiyoruz ya da biz öyle kıvırıyoruz) Beğenmediysen niye alasın? Ha ben de aldım, o ayrı büyük bir heyecanla. Halbuki genel olarak grubun çok büyük hayranı bile değilim. Anatolia benim için çok çok özeldir. O ayrı. Lakin görünen köy kılavuz istemez. Bestelerdeki çarpıcılık azalmış durumda. Zaten grubun şarkıları çok kompleks değil, daha da bir bastleşmiş sanki. Prodüksiyonda hafiften bir gerileme mevcut. Tümünde olmamakla birlikte bazı parçalarda yavanlık had safhada. Yeni vokalle bağlantılı olarak sound değişiyor ve modern/alternatif metal için için müziğe sızıyor. Gelgelelim vokale. the Climb'ın vokalini gruba dahil ettiklerini 2. şarkıya kadar anlamamıştım bile. Açılış parçası Sand introsu ile birlikte eski Pentagram'ı hatırlatan ve kısa sürede orta karar bi ayarda kendini bulan bir şarkı. Ama vokal kesinlikle Murat İlkan tarzına yakın. Takip eden 2. parça Now and Nevermore'u ilk duyduğumda yaşadığım şaşkınlığı anlatamam. Oryantal (doğuya özgü) ezgiler olmakla birlikte baştan sona Climb'ı hatırlatan bu şarkıda  vokalin Gökalp Ergen tarafından devralındığını o an  anlayabildim. Şarkı mükemmel, hatta oryantal kısımlar fazlalık bile kalıyor. Ama bu Pentagram mı? Daha doğrusu çok sevdiğim alternatif metal Climb vokali ile grup arasındaki uyum bir kuru fasulye pilav , bir kaymak ile kadayıf olabiliyor mu? Hala kararsızım, büyük bir dilemma. Kesinlikle uyum için daha zaman gerekli. Ama bu haliyle yerden yere vurmak da haksızlık olur. Çünkü bu vokal aynı zamanda albümün en güçlü öğesi. Her ne kadar bazı şarkılarda eski vokale kendini benzetmeye çalışması, her ne kadar alternatif ses renginin bu bestelere tam oturmaması, dinlemede kafa karışıklığı yaratsa da kabul edin ki vokalin alıp götürdüğü şarkılar da mevcut. Yeni Symphony X'i aklıma getiren Wasteland ya da daha güzeli  It's Dawn Again örnek verilebilir. Türkçe parçalardan klip çekilen Geçmişin Yükü diğerlerine göre daha bir fazla dile dolanıyor. Bu parçalar da Ogün Sanlısoy'u anımsatmadı değil. Neticede grubu her ne kadar eski Pentagram olmasalar da özlediğimin farkına vardım.Özellikle nakaratlar çeşitli yöntemlerle, gang vokal katılımı misal gösterebilirim, bulaşıcı hale getiriliyor. Ve eskiyle kıyasın ötesine geçtiğinizde gayet keyif aldığınızı anlıyorsunuz. Now and Nevermore diyorum tekrar. Ancak döner dolaşır bu albümü tekrar dinler miyim? Zor be arkadaş!

7,50+/10

3 Haziran 2012 Pazar

Ramnad Krishnan - Vidwan: Songs of the Carnatic Tradition (1968)

Hindistan müziğini sadece bir manga genç yakışıklı esmer çocuğun (yakışıklı mı? come ooon) ve kınalı hızmalı genç güzel kızın (yaani) avarevu diye çığırıp döne döne dansettikleri sahnelerden ibaret sanıyorsunuz yanılıyorsunuz demektir. Bu kadar eski bir tarihe sahip kültürün tıpkı Osmanlı sarayı ve çevresinde gelişme imkanı bulmuş klasik sanat müziği gibi kendine has bir klasik müzik üretmemiş olması da imkansız. Disipliner vokaller, makamlar, egzotik çalgılar ve otoriter bir tempo ortak noktaları oluşturmakla birlikte onlarca etnik kökene sahip bu topraklarda klasik Hint müziğinin de kendi içinde ayrımlar geliştirdiğini çıkarsamak zor olmayacaktır. Ramad Krishnan ismindeki ustamızın yaptığı müzik ise güneybatı kıyılarındaki Karnataka eyaletinden besleniyor. Zaten tangur tungur tınlayan vokalin enstrüman gibi kullanımı dikkat çekiyor. Hatta anlamlı cümleler kuruyor mu yoksa sadece müziğe eşlik eden mırıldanmalar mı olduğundan pek emin değilim. Sonuçta sound kulağımıın alıştığı seslerden oldukça uzakta. Albümün kendi disiplini içinde ne kadar önemli bir yerde durduğunu hissedebiliyorsunuz. Ama birbiri içine geçen bestelerin sıkıcılığı (her şeyde olumluluk aramak gerekirse: bu sıkıcılık sabah servislerinde rahat bir uyku çekmeme çok yardımcı olmuşdu) bu yabancıl sound ile birleşince akademik bir dinlemenin ötesinde bir dinleti suamyır. Bunu hayli ilgi çekici perküsyona rağmen söylüyorum.

6,25+/10

2 Haziran 2012 Cumartesi

RETRO: Thyrane - The Spirit of Rebellion (2000)

Riflerin önem arzettiği dolayısıyla thrash çizgisine yer yer yaklaşan bir black metal icra eden grup, sadece synth değil majestik gitar sayesinde zaman zaman fazlasıyla gösterişli bir senfonik çizgiye kayıyor. Senfonik demişken klasik müzik tarzı akla gelmesin ama. Sonuçta sık sık Old Mans Child'ı hatırlatan ve içinde bir miktar eğlence de barındıran besteler bahsi geçen gösterişli hoppada hoppada ritimler yüzünden ayırtedilemez bir dinleti sunuyor. Yani gençkenki dinlemememin aksine şu an sözlerini bile takip etme isteği uyanmıyor içimde. Lakin konsantrasyon arkayapıda işleyen ince işlerin keyfine varmanızı sağlayacaktır, sabır ve odaklanma ile kazançlı sıkacaksın. Eski skuul tekdüze black metal isterim diye tutturanlardansanız buyrun çıkış burada.

7,25-/10

1 Haziran 2012 Cuma

Eleven Tigers - Clouds Are Mountains (2010)

Litvanya'dan doğmasanatçı 11 kaplan gücünde bu ilk albümüyle birlikte dubstep/elektonik piyasada zaman kaybetmeden Burial ile kıyaslanır oldu. Ohoo 40 fırın ekmek yemesi lazım gibi peşin hükümlere varmadan önce  Burial'ı bir sorup soruşturalım bakalım. Untrue ile Massive Attack benzeri melodilerle fazla haşır neşir olan Burial, önceki albümdeki daha zayıf (silik demeye dilim varmıyor) ritimleri çarpıcı hale getirerek kendini fazlasıyla geliştirmişti. Atmosferin yakıcılığı iki albümde de benzerdi. Son yapıtını (çarşıdan aldık 2 Ep, eve geldik 1 compilation, sırada sırada çok yakında) dinlemek için sabırsızlanmakla beraber karanlık Londra sokaklarına meftun Burial kardeşin özetin özeti müzikal yolculuğu da kısaca böyle. Eleven Tigers da çok iddialı bir çalışma ile ortaya çıkmış aslında. Tür çeperinde olabildiğince çeşitlilik sağlanmış. Dub beatleri de var, basın bastıra bastıra bastırdığı (Thesis) şarkılar da var, bayan vokalli melodik şarkılar da ki aslında bu cihette albümü anlamlı kılan bir Songs For You/Couldn't ikilisi olsun bi Stableface olsun şahane. Ambiyans şaşırtmıyor, aynı. Lakin prodüksiyonda öyle melun bir şey varki, nasıl anlatayım bilmiyorum. Dinleyeni sıkmayı başaran bir chill-out atmosferi tüm albüme sinmiş diye tarif edebiliyorum ancak. Altına üstlük hiç de hazzetmediğim  Stood Up 8 yani sekkiz dakika sürüyorsa bu albümün bende yarattığı intiba da pek ahım şahım padişahım olmuyor. Diğer bir sorun da bu mevzuyla alakalı: bir kahvenin 40 yıllık hatırı var ama bu albümün akılda kalıcılığı yer alıcılığı pek yok.

7,0/10