30 Nisan 2009 Perşembe

Yasemin Mori - Hayvanlar (2008)


Son yıllarda Türk rock müziğinde en heyecan verici çıkış Yasemin Mori tarafından gerçekleştirildi. Güzel ama bazı anlarda fazla iddialı sesi ile dikkatimizi çeken sanatçıyı aslında pop-rock kategorisinde değerlendirmek lazım. Dinlerken 80'ler Avrupa "ne nanan na" tarzı soundu hatırlarken diğer yandan da şarkıcının ilk başta adlandıramadığım esin kaynakları alelade gözönünde beliriyor. Biraz ekşisözlükten kopya çekince Deniz Arcak ya da Vega diyebiliriz. Yalnız bu tınılar basitçe kopyalamak ya da örnek almanın uzağında, sadece dinlerken aklınızın bir köşesinde takılan mefhumlar bunlar.
Çıkış parçası Aslında Bir Konu Var albümün çoğunu özetleyen güzel bir parça. Bu temsilin dışındaki en önemli şarkı ise süper ötesi sarhoş masası marşı Arjantin tabiki. Diğer dikkat çeken parçalar ise ilginç bir başlangıcı ve damar nakaratıyla Mutsuz Punk ile genel sounda yakın Kuzgun.
Olması gerekenden biraz kısa bulduğum albüm yeni bir isim için iyi bir başlangıç. Fakkat yirmi küsur seneye sığan deneyimlerden çıkan ilk albümün ardından genelde sönük eserler üretmeye meyillenen sanatçılardan (sebepler ayrı bir tartışma konusu) oluşan piyasa da kalıcılık soruları üşüşmekte kafaya.
Ümitliyiz...

8,50+/10

29 Nisan 2009 Çarşamba

Mandalay - Empathy (1998)


90lı yılların sonunda trip hop rüzgarından faydalanarak kısıtlı da olsa belli bir tanınırlığa ulaşan güzel sesli kızımızı tamamiyle şans eseri dinleme fırsatı buldum. Portishead albümleri bulunan bir mp3 cd'si Ruslara yakışmayacak şekilde bu albümü Portishead yapıtı olarak etiketlemişti. Yıllar önce grubun soundundaki farklılığı sezip hoşlanmamış ve pek de bu albümü dinlememiştim. Meğersem Mandalay'ın çıkış albümüymüş.
Trip hop ile birlikte yer yer jazzy vokaller ve downtempo etkisini hissettiğimiz albümün Aşil topuğu da bu zaten. Çarpıcı parça eksikliği... All My Sins belki bir istisna olmakla birlikte bünye yaklaşık bir saati bu albüme ayırmayı kaldıramıyor maalesef.
Elimize ulaşan son dakika haberini geçiyoruz sayın dinleyiciler. Mandalay kızın ismi değil grubun ismiymiş. Vokalistimiz Nicola Hitchcock namıyla bilinirmiş.
Kırda akşamüzeri ateşböceği görüp heyecanlanan ve aldığı tek nefesle bir dakika yaşamını sürdürebilen insanoğlu için...

6,50/10

28 Nisan 2009 Salı

Agathodaimon - Serpent's Embrace (2004)


Grup önceki albümlerinde oluşturduğu kendine has black/gotik soundu bu albümle değiştirse bile hala benzer bir kulvarın içinde yarıştıklarını söyleyebilirim. Ne kadar elektronik ve gotik etkisi ağır bassa da bu bir black metal ürünü, ama grubun müdavimleri o kadar eleştirdiki bu albümü, dark metal tanımı da olur. Aaaaa kırmayalım birbirimizi.
Basitleşen ve şaşıtmayan besteler, klavyedeki elektronik tını , bol bol kullanılan tertemiz ana kuzusu vokaller ve hatta ve hatta bayan vokalin söylediği nametal bir şarkı ki hiç fena değil. Özeti bu. Bu tarz albümlerin genel özelliği olarak dinledikçe sıkan bir karaktere de sahip.

7,75/10

26 Nisan 2009 Pazar

White Lies - To Lose My Life (2009)


Joy Division, Editors ve Interpol gibi post-punk kulvarında koşuya başlayan genç grubumuz, Death ve albümle aynı adı taşıyan parçayla iyi bir çıkış yakaladı ülkesinde. Özellikle ağır ve depresif liriklerin müziğe göre ağır kaçtığını düşünüyorum. Tamam zeki ya da "dolu" sözler olması gerenk de kardeşim bu ne? Okusanız anlarsınız ama müziği dinlerken aklımı çelecek kadar ingilizce bilmediğim için rahatsızlığım az safhadadır, belirtmek isterim. Tabi ki türüne özgü olarak bu depresyon müziklerine de yansımış durumda. Kayıt enstrümanlar felan güzel, klavye ağırlıklı olmamakla beraber klavyeli bölümler/yada/bilgisayarlı kısımlar (ne biliiim) daha da güzel. Üstteki gruplardan ziyade bir dönemin Cure'u ve Echo and Bunnymen adlı gruba daha çok benzetilen White Lies ya da tarzı hakkında fazla bir yorumda bulunamayacağım. Çünki tarzı pek bilmiyorum. Ancak sanırsam bu albümü dikkatlice dinledikten sonra şunu da ekleyebilirim üstteki grupların dinlediğim birkaç parçasına istinaden aynı nefret-sevgi ikileminin dozajı hafiflemiş bir şekilde hala içindeyim. Duygusal olmaya çalışıp müziğin şablonu içinde bunu yeterince yansıtamamak gibi bir şeyler işte.
Marilyn Manson'un Hearth Shaped Glasses seveni olarak albümün baş tacı parçası ise ve belkide 2009'un en iyi parçalarından biri Farewell to the Fairground. Bir de ona yaklaşamasa da dinamik yapısı ve şugar orkestrasyonu ile The Price of Love çok iyi.

7,75+/10

Maggie Furey - Güç Kalıtları 2 : Rüzgarların Harpı


Aynı sorunlar devam ediyor. Tekrar etmenin lüzümu yok. Ayrıca bahsetmeyi unuttuğum olumlu yönleri de var kitabın. Coğrafyası ufak ama yeterli. Hatta çeviri başarısına da bağlı olarak, dizgi kötü lakin, bazı tümceler tanımlar çok başarılı kullanılmış. Cuk oturmuş tabiri yerindedir. Edebi bir yan var ama kısıtlanmış. Maceraya ağırlık verilmiş konu dağılmış. Edebiyat ile satılsın diye uğraşan bir editörün gazabını birleştirme çalışmalarının sonucuymuş havası veriyor kitap. Yer yer özellikle bazı karakterler renklendirse de kitabı,saçma derekesine varan tarihi , karakterlerinin çoğunun sığlığı bazen de fantastik yazarların sıkça başvurduğu tanrının eli kompleksi usandırıyor insanı.
Tabiki bunları Yüzüklerin Efendisi, George R.R.Martin ve Robin Hobb gibi ustaları okumuş ve artık mükemmelliyeti görmüş biri olarak söylüyorum.

Claude Cahen - Osmanlılardan Önce Anadolu


Akademik bir kitap olmadan mütevelli tarihi olaylar ve kişiler bazen insanı koparacak kadar ayrıntılı işlense de Selçuklular dönemi Anadolu'sunun muhteşem bir panoramik görüntüsü elde edilmiş. Genel olarak o dönemin tarihi ve yerel olarak geçmişimiz jakkında ufuk açıcı bir çalışma.
Pek bir memnun kaldım, güzel olmuş, yanında mocha caramelatte ile ne de güzel gidiyor, bi de acıbadem kurabiye, şeker koması amanallah.

24 Nisan 2009 Cuma

Nagelfar - Virus West (2001)


Underground çevrelerde pek bir takdir toplayan grubumuzun dağılmadan önceki son albümleri ikinci albümdeki progresif, açık açık söyleyelim teknomsu, öğelerden sıyrılarak ilk albümdeki tarz doğrultusunda kaydedilmiş. Yine hafif folklorik ve hatta doom etkileri hissetseniz de kompleks , değişken tempolu uzun parçalar ile gitar soundu ve vokal sayesinde hafif endüstriyel soğuklukta bir yapıt sunmuşlar beğenimize. Üstüne üstlük kayıt kalitesi de oldukça iyi.
Benim damak tadım biraz daha melodiye ihtiyaç duyuyor yalnız. Grubun beyni olan davulcu, mahallemizin heh he, grup dağıldıktan sonra Ruins of Beverast adlı tek kişilik bir grup aracılığıyla şovuna devam etmekte. Eski manyak vokalist yerine yenisi biraz daha müzikle uyumlu, fazla başıboş değil yani, kısıtlanmış. Bununla birlikte eski tarza çok da zıt değil, en azından verilmek istenen duygulara göre karşılaştırırsak ve hala albümün en iyi öğesinden biri. Evet eveliyorum geveliyorum, çünki eskisi daha iyiydi. Vokallere değinince ilk albümle arasındaki farklardan bahsetmenin sırası gelmiş demektir. Virus West'de atmosferik ve eski vokale de uygun gotik bölümlerden vazgeçilerek mainstream çizgiye biraz daha yaklaşılmış.
Bu arada hayatımda gördüğüm en esrarlı albüm kapağı! Allahaşkına nedir resimdeki?


8,50+/10

23 Nisan 2009 Perşembe

RETRO: Björk - Volta (2007)


Bence gerektiği ilgiyi göremeyen Björk'ün son albümü soundda olmasa bile fikir aşamasında hala belli bir entellektüel seviyeyi korumakta. Tribal beat lerle örülü dans ettirme güdüsü ile yazılan şarkılarla beraber albümün diğer yarısını özellikle etnik öğelerden ve trompetten beslenen baladlar oluşturmakta.
Declare Independence, Earth Intruders, Wanderlust ve Hope.

8,50+/10

22 Nisan 2009 Çarşamba

RETRO: Radiohead - OK Computer (1997)


Resim EkleYıllar önce metalci adam böyle şeyleri sever mi ulenn şartlandırmaları ile birkaç şarkısını sevebildiğim bu albüm kısa süre içinde sadece grubun değil türün klasik bir yapıtı haline gelmiştir. Yıllar geçer, yaş kemale gelir, adam olmamakta hala direnmekle beraber biyolojik faktörler neticesinde beğeniler tümüyle değişmese bile sınırlar flulaşmaya başlar.
Bahsi geçen bir kaç şarkı Paranoid Android ve Karma Police o kadar çok dinlenmiştir ki indie rock!ın indieliği hindiliği kalmamıştır. Fekkat beni en başından beri yaralayan asıl parça Exit Music (For Film) olmuştur, hala da öyle. Creep'i yazacağım sonra böyle bir şarkı yapacağım ben, direkt müzik piyasasından emekli olurum vallahi.
Herkesin ayrı ayrı favorilerini sayabileceği , saysa bile ortaklaşamayabileceği nezihlikte bir albüm.
Breathe, keep breathing, don't lose your nerve, breathe, keep breathing
I can't do this alone
Sing us a song, a song to keep us warm, there's such a chill, such a chill

9,25+/10

21 Nisan 2009 Salı

Nokturnal Mortum - Goat Horns (1997)


Öncelikle 2004 tarihli remastered versiyonunu dinlememe rağmen gitar sesinin hala gerilerde ve garip bir tona sahip olduğunu söyleyebilirim. Klavye ve yer yer bateri öne çıksa da bu eksiklikten ziyade bu albümün, belki de Ukraynalı grubun, ayırt edici bir özelliğine dönüşmüş durumda.
Grubun verdiği sert işlenmemiş ham kütük black imajının tersine klavyeye dayanan senfonik bir black metal sunuluyor karşımızda. Melodik besteler folklorik ezgilerle de güçlendirilmiş. İşte sounddaki farklılıkdan da dolayı ilk bir kaç dinlememde tepkileri kısa sürede esnemelere kopmalara bayaaaat nidalarına dönüştü. Hemen ardından ise yeni bir yükseliş dalgasıyla ortalama bir değere kavuştu. Ekonomide olduğu gibi beklentiler ve ihtiyaçların karşılanması etkenlerine bağlı olduğunu düşünmekteyim. Bir de tabiki uzun sürelere sahip şarkıların dinlerken sıkılma ve tekrar tekrar dinliyormuş hissini engelleyecek değişikliklerin kafi gelmemesi. Kendi içinde iniş çıkışı güzel bir şekilde yakalayarak azından bazı bölümlerinde epik havasını hissettirebilen Unholy Orathania ile Veles' Scroll istisna sayılabilir.
Bazen klavye ağırlığı dolayısıyla bizim gruplarımıza da benzetmekle beraber melodilerdeki farklı yerelliği hemencecik hissedebiliyoruz. Kolyada'ya kadar... Hatta bir şarkıda Atlantis'den gelen Poseidon havalarındaki keyboard gülümsetiyor ama bir yandan da hoşunuza gidiyor. Dolayısıyla Summoning'e black metal değil bu kardeşim diyenler bu grup için ne der bilinmez.
Vokalleri ise ilgi çekici bulmadım bulamadım. Gördüğünüz gibi zıt kavramları bir arada kullandım bu albüm için. Gerçekten alışılmışın dışında olduğu için aynı şarkı süresince dahi zıt fikirlere sahip olabiliyorsunuz. İşte bu ilgi çekici! Unutmadan söyleyelim grubumuz ırkçı cinsinden bir nasyonal sosyalist black grubu, uyaralım.
Unutmadan söyleyelim part II: Bu versiyon WASP parçası Wild Child'ın güzel bir yorumunu da içermekte.

8,25/10

20 Nisan 2009 Pazartesi

Anton Pannekoek - Lenin'in Filozofluğu: Leninizmin Felsefi Temeli Üzerine Eleştirel Bir İnceleme


Konsey komünistlerinin önde gelen ismi A.Pannekoek tarafından yazılan bu kitabı fuarda Metis'in sarı etiketli kitaplarının arasından almıştım, sonuçta dağlara taşlara sığdırılamayan hatta pratikte reddedilse ya da aşılsa bile açık açık eleştirilemeyen tabu bir lider hakkında eleştirel bir kitaba rastgelmek (yine solcular tarafından yazılan) çok rastlanır bir durum değil.
Bülent Somay tarafından bugünle de bağlantı kurularak ortaya konan güzel bir girizgahdan sonra yazar Lenin'in Materyalizm ve Ampiriokritisizm adlı kitabına getireceği eleştirilere hazırlık olarak dönemin idealizmle dans eden burjuva materyalist filozofları Dietzgen, Mach ile Avenarius'un görüşlerini gözlem altına alıyor. Metafiziksel dualizmi ortadan kaldırarak tinsel etkileri yok etmeye çalırken Lenin gibi idealizme kaymakla suçladığı bu filozoflara baktığı pencereler ise Lenin'den tamamiyle farklı, hatta bu pencerelerin olduğu evler başka evler! Kısacası okuması da anlaması da bence ağır değerlendirmelerden sonra yazar, Lenin'in burjuva materyalizmini Marksizm adına sunduğunu ileri sürüyor ve diğeri de tarihsel, proleteryaya ait materyalizm olmak olmak üzere materyalizmi iki kısımda tasnif ediyor. Lenin'in Rusya özgülünde pratik kaygılarla geliştirdiği din karşıtı tutumunu da buna bağlayarak Rusya'ya özgü hatalı görüşlerin farklı koşullara sahip Avrupa'ya dikte edilmesi kınanıyor. Daha da ilginci Rus devrimi esnasında itici güç olan aydınların devrime kazandırılarak yeni öncü ve devrim sonrası iktidar için yeni yönetici sınıfı oluşturulma gayesiyle bu felsefenin Lenin'in ideolojisine temel oluşturulduğu tespiti yapılıyor. Kitabın sonunda farklı yazarlara ait 2 makalenin daha da iddialı bir şekilde ortaya koydukları gibi bu durum, devlet kapitalizmi olarak nitelendiriliyor.
İlerisi için ise bugün örgütsel olarak ölü konumda olan ve işçilerin işçi konseyleri gibi aşağıdan örgütlenmeleri ile doğrudan mücadele etmelerine dayalı konsey komünizmi sunuluyor.
Bildiğim kadarıyla ideoloji olarak konsey komünizmi var olmasa da etkileri günümüze kadar hem entellektüel anlamda hem de politik olarak devam etmiş durumda. Aslında böyle radikal mevzuları savunmasam da bu tarz ideolojik kitapları ufuk açıcı buluyorum. Her zaman dediğim gibi çözüm aşaması için olmasa bile, ah kapitalizmin ışıltılı dünyası!!, politik ya da iktisadi tespitler ve eleştiriler yönünden Marksizm hala aşılabilmiş değil.

Bard's Tale


Uzun zamandır bir oyunu bitirmediğim için buraya da kaydını düşmek nasip olmamıştı. Buna rağmen pek çok oyuna bir bulaşmışlığım da mevcut. Öncelikle Bard's Tale 'den bahsedelim. 2004 senesinde çıkan lineer , üçüncü bakışa sahip, biraz Diablo'yu hatırlatan bir RPG. Görüntü kalitesi de çok iyi değil. Bununla birlikte özellikle araya giren videolar ile eğlence had safhaya vurmuş. Ana karakterimiz para ve prenses peşinde maceraya atılan ozanla laf kavgasına karışan hikaye anlatıcı mı dersiniz, şarkı söyleyen alkolik veya yaratıklar gurubu mu dersiniz. Ya da tekno club ambiyansında birbirine break dance ile meydan okuyan zombi ve ölü çeteleri mi diyeyim. Evet RPG'yi tiye alan bir RPG. Sadece birkaç yan görevi tamamlayarak oyunu rahatça sonlandırmanız ve boş yere kasıp zorlanmamanız da olumlu yanlarından biri. All sweeet.
Peki, hangi oyunlara bulaştım: Imperium Romanum, 3 boyutlu Roma şehir inşası oyunu. Bir süreliğine oyalasa da hiç derinliği yok. Daha önce bahsettim mi bilmiyorum ama kontrol zorluğu ve doğrusallığı ile çileden çıkarabilen , buna rağmen atmosferine negatif eleştiri getirilemeyecek garip oyun Arx Fatalis. Neden övüldüğünü anlamadığım eski Resident Evil 3 ile yine yarıda belki de çeyreğinde yok yok onda birinde bırakmak zorunda kaldığım tatsız Gothic II. Gördüğünüz gibi Level dergisini arada bir takip ediyorum. Bir de Prince of Persia'nın sanırım ilk oyunu var. Mükemmel manzaralar, rendering, aksiyon vessair de artık yaşlandık hoplayıp zıplayıp yerçekimiyle savaşmayı öğrenecek kadar vaktim yok. Fall Out: Brother of Steel ise tekrara fazla dayalı olsa da zevkle oynadığım bir oyundu, ta ki bilgisayarım çökene kadar. Disciples 2 de hakeza öyle, belki tekrar başlarım.
Son gözdem ise online browser bazlı oyunlar. İsmini hatırlamadığım bir ülke yönetme oyununda yaşadığım hezimetten sonra, yok hayır Travian'dan bahsetmiyorum ki onda da gönüllü bir yenilgi yaşamıştım doğrusu, gerçekten zaman tüketen real time köyünle ilgilenmenin şart olduğu psikopatlara yönelik ki aynı köyün şifresi bir kaç kişi tarafından paylaşıldığı için optimal faydaya ulaşmış köylerle çalışan biri olarak mücadele etme olanağı koca bir sıfırdır; diğer seçeneklere açtım kendimi. Ultra sıkıcı Travians dan sonra , Travian'ın absürd RPG versiyonu, Tribal Nations, bugün Native Kingdoms olarak ismi değişti, içinde eski Maya uygarlığına sonra da Rönesans Krallıkları ile Osmanlı dedelerimize döndük. Hala seyrek de olsa oynuyoruz efenim. Şu aralar da Holy War adlı bir oyunu deniyorum Haçlıların karşısında kendimi "saracen" ler arasına katarak kendimi güçlendiriyorum, kas felan yapıyorum. Ama birkaç gün içinde gördüğüm kadarıyla hedefsizlik çok fena bir özellik olarak göze batıyor. Haydi hayırlısıı...

19 Nisan 2009 Pazar

Theatre of Tragedy - Assembly (2002)

Erkek vokal soundun içine gömülerek daha iddiasız bir performans sunuyor. Parçalar arasında gözle görülen dille tadılan bir uyum var, albüm için tutarlı denilebilir yani. Önceki albümün kafa karıştırıcı kararsızlığından uzaklaşılmış. Genel olarak da hafiften bir hüzün kokusu mevcut. Buna rağmen çoğu parçanın özelliksiz olduğunu söylemem lazım, çabuk unutulacak ilgi çekmeyen şarkılar. Liquid Man, Let You Down, Superdrive, Motion istisna teşkil edebilir. Özetle karakteri olan bir albüm ama yeterli değil.

6,25/10

18 Nisan 2009 Cumartesi

Kamelot - Myths & Legends of Kamelot (2007)


Kamelot'un çok da ses getirmeyen bu toplama albüm bonus parçaları ile , ki bunun yeterli olmadığını görmüş olacaklar ki, bazı bonus olmayan eski şarkıları içeriyor. Yani Roy Khan öncesi muhteşem We Are Not Separate gibi bir parça da var, The Haunting'i anladık da March of Mephisto gibi gınanın gelip gitmek bilmediği bir parça da var, ne gereği varsa!. Kısacası bonus parçaların satış için kafi gelmeyeceğini anlayınca bir iki popüler parça da sıkıştırmışlar. Evet tüccar kokusu alıyorum, snıf snıff.
Toplama albüm olmasından mütevelli sound olarak bir tutarlılık beklememek gerek. Yine de son dönem romantik Victorian stili senfonik power-progresif tarzın ağırlığını rahatça hissedebiliyoruz. Bu türün adını not alın, sınavda sorucam, harfi harfine isterim :-))
Dolayısıyla Ne Pleure Pas dinlerken kırmızı şaraplarımızı elimize alalım ve biraz daha gevşeyelim.

7,75+/10 (Ghost Opera'dan daha şık)

17 Nisan 2009 Cuma

Jay Jay Johanson - Prologue: Best of the Early Years 1996-2002 (2004)

Vay tam tamına 17 şarkı, So Tell The Girls bla bla blanın iki versiyonu var yalnız. Tüm iyi parçalarıyla birlikte Jay Jay Johanson gibi olmasa da olurmuş bir kaç parça da içeriyor. Ek olarak Andreas Tilliander'in albümünde yer almış olan ortak çalışma Resue Me Now, Bang Bang ile ortak çalışma Two Fingers, yeni parça My Way ve She's Mine But bla blanın piyanolu canlı kaydı albümün ekstraları.
Gel gelelim olumsuz tarafına. Bu ekstralar genel olarak idare ederin ötesine geçemiyor.
Bu aralarda da konseri vardı adamcağızın ülkemizde. Eh kriz işsizlik gidemedik tabi. Seneye geleceğinden şüphe duymuyoruz zaten. Kısıtlı paramızla Unirocka kenetlenmişken hedefimizi bozmanın da manası yok.

8,50/10

16 Nisan 2009 Perşembe

RETRO: Avantasia - The Metal Opera Pt. II (2002)

Hemen hemen aynı kadroyla devam eden operamız ilginç bir parça dizilişi ile yani 14 dakikalık epik ve kompleks The Seven Angels ile açılıyor. Daha sonra güzel melodilerle örülü biraz daha klişe power şarkıları ile devam ediyor. Özellikle bu projede hoşuma giden bir şey katkıların vokalle sınırlanmaması ve bittabi dolayısıyla güzel sololar dinleyebilmemiz. Ve bu albümde melodik ve "sert" power parçaları (Final Sacrifice!) ile baladların arasındaki uyum da pek bir dikkat çekici. Boş şarkı yok. Vallaha olsaydı söylerdim. İlkinden de fazla beğenmiştim. Tekrar dinleyişlerimde de bir değişiklik yok.

10/10

15 Nisan 2009 Çarşamba

"Yemişim Usameyi, Yemişim Amerikayı!"

Nerede Bu Usame Bin Ladin?

Festival kapsamında gösterilen bu belgesel saldırgan olmanın tersine hafif mizahi tavrı ve naifliği ile amerikan medyasının tüm terör sorumluluğunu yükledikleri Usame bin Ladin'in yakalanması ya da öldürülmesi ile sorunların çözülemeyeceği anafikrini bizlere sunmaya çalışıyor. Doğacak çocuğunun bin Ladinsiz bir dünyada daha güvenli olacağına inanan yönetmenimiz Ortadoğudan Pakistan'a bir yolculuğa çıkar ve problemlerin kökenine aptal amerikan izleyicisini sıkmayacak bir derinliğe iner. Başarılı efenim.

Apocalypto

Mel Gibson tarafından yönetilen film nedense pek ses getirmemiş ve vizyondan sessiz sedasız çekilmişti. Halbuki karşımızda şiddet ve aksiyon ile belgeselimsi bir snat anlayışının iyi bir kombinsyonu var. Maya uygarlığında ormandaki köylerinde avcılıkla geçinen küçük bir kabile saldırıya uğrar. Kadınlar köle olmaya gönderilirken erkekler tapınaklarda kurban törenlerine sunulur. İşte böyle çetin bir koşulda hollywoodvari kahramanımız eşi ve çocuğunu krtarma çabasına girişecektir. Ama atmosferi kılık kıyafeti makyajı ve film boyunca kullanılan Maya dili ile ayrı bir dünyaya giriyorsunuz. Lakin maceranın çoğunun ormanda geçmesi ve tekdüze bir konu olması da minimalist bir yaklaşımın örneği. Altından kalkılmış amma ve de lakin. Çok fazla şey beklemediğimden olsa gerek başarılı buldum. Damak tadıma uygundu. Heh heh he

Batman : Dark Night

Karışık duygular içindeyim. Joker'in oyunculuğu dedikleri gibi var da yine şaşırtalım izleyici stratejisi mevcut biraz. Filmin sonuna gelince ise böyle bir aksiyon görmüyorsunuz pek. Düğüm gibi film, evet.

Knowing

Anam, babam, bacım! Depresif oldum ben!
Biraz IQ, biraz Dünyanın Durduğu Gün, biraz da ismini hatırlamadığım İspanyol filmi. Vasatın azıcık üstü. Gerilimli bir kıyamet filmi, ne diyeyim şimdi. Nicholas Cage'i de hiç sevmem.

13 Nisan 2009 Pazartesi

Panos Karnezis - Günahlar Labirenti

Türk-Yunan (İstiklal savaşındaki batı cephemiz) savaşının mağlubu, kayboldukları çölden geçerek denize doğru kaçan Yunan ordusu yine Rumların daha çok ikamet ettiği savaşın dışında yer almış bir Anadolu kasabasına ulaşır. Hem ordu hem kasabadakiler pastel renkli ve dramatik karakterleri içermekte. Günahlar labirenti olarak betimlenen bu uzun yolculuk esnasında karakterler aynı zamanda ruhların labirentinden de kurtulmaya çalışmaktalar. Eroin bağımlısı geçmişte yaşayan ve bir katliamın sorumluluğunu üzerinde taşıyan general, politik kimliği asker kimliğiyle çatışan binbaşı, günahlarını sofulukla örtmeye çalışan bir papaz, kasabasını savaşın dışında tutmayı başaran aşık ve pragmatik belediye başkanı, geçmişindeki bir suçtan saklanan Fransız fahişe ve yardımcısı, onbaşı, doktor, aşçı, okul müdürü, Ermeni bakkal ve karısı, Arap Yusuf vesair. Savaş arka fon olarak kullanılsa da bir Yunan yazarının kitabının milliyetçilik ve önyargılarla lekelenmediğini görmek de mutluluk verici bir şey, kasabadaki Türkler marjinal bir tarzda ötekileştirilse bile. Belki de yazarın muhtemel sol kimliğinden kaynaklıdır, araştırma yapmadım , sadece hissettiklerim.
Punto kampanyası ile sadece 4 tl'ye satılan çok hesaplı pişman olmayacağınız bir kitap, tavsiyemdir.

Maggie Furey - Güç Kalıtları 1: Aurian


Bir avuç büyücünün bulunduğu bir ülkede büyücülerin liderinin gözünü hırs ve güç arzusu bürümesiyle ona karşı direnen genç lakin pek güçlü büyücümüz Aurian'ın (bazen ingilizce'deki gibi cinsiyete ait ekler sıfatlar felan ne güzel olurdu diye düşünmüyor değilim, Aurian'ın kız olduğunu belirtmek istiyorum da) hikayesi 700 küsür sayfalık ilk ciltle anlatılmakta efenim. Bu seri dünyada çok bilindik değil. Çünkü belli zaaflardan muzdarip. Örneğin Aurian'ın orta yaşlı, edeleli (adale değil edele), kıllı erkeklere karşı zaafı ya da paragraflarca aşk ve sevgi üzerine sayıklamalar bize yazarın cinsiyeti konusunda hemencecik ipucu veriyor. Belki Maggie ismi zilleri çaldırmıyorsa...
Altından kalkılamayan diğer husus ise durmadan sürekli bir macera ve kahramanların başını derde sokma durumu. Bayy geliyor bazen. Ciddiyetimi gördüğünüz gibi kaybetmiş durumdayım. İlk başlardaki nitelik ve nicelik olarak zengin karakterler de soruna dönüşüyor. Kardeşim bir yerde karakterler sabitlenir, hikaye onun üzerinden devam eder. Halbuki bütün kitap boyunca kafamıza yağan yeni isimler baş döndürüyor bir aşamadan sonra.
4 cildi 25 tl gibi hesaplı bir fiyatla almışsak bu seri yarıda bırakılmaz. Zaten yarıda bırakılazak kadar kötü değil. Üstte yaptığım yapıcı eleştiriler. Maggie hanım da beni dinlerse her şey daha güzel olacak efenim.

12 Nisan 2009 Pazar

Opeth - Watershed (2008)

Opeth fanı olmayan bir Türk metal dinleyicisi olarak oldukça nadir bir konumdayım. Sevin beni, ihtimam gösterin, üzerime titreyip şevkat gösterin, fındık fıstık filan atın. Tabi bunlar gruptan tiksendiğim anlamına da gelmesin. Sadece çıkarılan onca gürültüyü anlayamıyorum.
Bu albüm daha öncekilere göre sert death- yumuşak akustik arasındaki zıtlığı daha güçlü şekilde işleyen bir yapıt, daha duygusal (bana göre hala yeterli değil ve iskandinav frijitliğini hala taşımakta) ve tabi ki daha progresif. Parçalardan Lotus Eater doludizgin blastbeat davulları ile şaşırtırken güçlü atmosferi ile bitmesine yakın beni yarı eski Çin'deki afyon içilen eğlence mekanı yarı Casablanca tarzı jazz cafe birleşimi hayali bir yeri canlandırttı gözümde. Çoğu progresif rock grubunda olduğu gibi albüm boyunca öne çıkan kısımlar oluyor. Bununla birlikte bonus parçaları olmadan bu albümden şimdiki kadar hoşlanabileceğimi söyleyemem. Aslı başkalarına ait olan iki bonus parça Bridge of Sighs ve Den Standiga Resan ile grup soft ve bence olması gereken yüzlerini gösteriyorlar.

8,50-/10

Massive Attack - Collected (2006)

Ggrubun tüm albümlerinden yeterli parçayı içererek dengeli bir şekilde oluşturulan bu toplama albümün biraz da zayıf tarafı bu aslında. Grubun düşüşe geçtiği 100th Window'dan da 3 parça yer alıyor ki sadece albümden yayınlanan ilk klip olan Butterfly Caught iş yapar. Diğer ikisi fena olmamakla beraber best ofluk tanımlaması onlara denk düşmüyor.
Ayrıca grubun bazen çuvalladığı Jamaika yöreleri Brit dub zart zurt stilinde bir kaç parça da içeriyor albüm. Bununla birlikte süper bir videoya da sahip olan bluesy Live With Me daha önce yayınlanmamış güzel bir parça. İşte bu yüzden üzülerek tam puan yapıştıramıyoruz albüme. Ki oricinal bir sidisine sahibim. Bi kere daha üzüldüm bak şimdi.

9,25+/10

11 Nisan 2009 Cumartesi

Eluveitie - Vên (2003) EP


İsviçreli grup ilk ürünleri olan bu EP ile etnik Kelt müziğini melodik death metalle birleştirerek şu an folk metal kulvarında önde gelen genç gruplar arasında yerini aldı. İsviçreli grup sayesinde ilk aklımıza İrlandayı getiren Keltlerin Alp eteklerinde de yaşadığını öğrenmiş oldum. Hatta bu yapıttaki 6 parçadan bazıları bizzatihi Keltçe.
Müzik konusunda etnik enstrümanların, başta gayda olmak üzere, mükemmel kullanıldığını ve albümün folk kısmının death kısmını rahatça dövdüğünü söyleyebilirim. Dikkat ettiysek iki ayrı kısımdan sözettim. Çünki folk ve metal kısmının içiçe sentezlenmesinde de sorunlar var. Tıpkı prodüksiyon kalitesinde olduğu gibi.
İlk adım olarak değerlendirirsek pek bir başarılı, pek bi güzel. Allah bağışlasın...

8,0/10

Murat versus Murat versus Murat (2002)

Murat Göğebakan - Ayyüzlüm

İtiraf etmek gerekirse 90'larda yeniden doğuş yaşayan Anadolu rock akımına da Murat Göğebakan'a da önyargılıydım. Allahaşkına aksandan ve yüksek sesli çığrıştan kaynaklı vokallere nasıl katlanılır ki? Evet ama bazı parçalara güzel uyuyor. İşin asıl güzel tarafı ise daha sakin ve türkü formatına yakın şarkı düzenlemeleri yani işin mutfağı. Albümle aynı adı taşıyan parçanın yarı cover olduğunu zaten biliyoruz. Zaten bu parça sayesinde albüm çok satmıştı diye hatırlıyorum. Ek olarak Namus Belası yorumu da içeriyor albüm ki zayıf bir performans olmuş gibim sanki. Genel olarak fena değil.



Murat Kekilli - Yedialtı


Kişiliği karakteriyle gerçekten saygı duyduğum bir sanatçı olan M.Kekilli'nin bu üçüncü albümünü dinledikten sonra şunu söyleyebilirim ki albüm ordan burdan duyduğumuz Salını Salını ya da Çılgın gibi şarkılarla hoş ve hatta pop soundlu gibi dursa da bir problem taşıyor. Sanki kaba bir formülasyon var ve parçalar limitli bir şekilde bu hattı takip ediyor. Sadece Alır Seni Boşarım ve Söyleme sınırları zorladığı için daha ilgi çekici. Bununla birlikte Bir Çift Turna'nın içine serpiştirilmiş rif gaz, Kapat Kapıları'nın girişi fena değil gibi parça parça yorumlar getirebilirim. Genel olarak ise "generic".

Murat Yılmazyıldırım - Cennet

Uzun süredir bu kadar zor dayandığım, yer yer işkenceye varan bir albüm dinleme deneyimi yaşamamıştım. Bunun bir sebebi uzunluğuysa diğeri de vokalin ciyaklamalarının kontrolden çıktığı anlardır. Halbuki albüm Kanrevan İçindeyim, Canan, Acıdan Doğar İnsan gibi kalburüstü şarkıları içeriyor. Düşlerin Ressamı ya da Düş Sokağı Sakini ya da neden kendi adına sıfatlar yakıştırdığını bir türlü anlamadığım Murat Yılmazyıldırım bir fırsat kaçırmış, vokalleri azaltıp akerdeon, mızıka ve biraz da yoğunluğu arttırılmış gitar gibi enstrümanlara izin verse idi, çığlıklarını ahları hohları azaltsaydı güzel bir ürüne dönüşebilirdi. Genel olarak progresif öğeler bile kurtaramaz onu.

Yarıştık, eğlendik, peki hangi Murat kazandı? I. Murat, II. Murat yoksa III.Murat? Hehehe
Yukarıdaki sıralamaya bakın lütfen.

7,0/10 - 6,25/10 - 5,50/10

9 Nisan 2009 Perşembe

RETRO :Portishead - Roseland NYC Live (1998)

geceler
ıssız yıldızlara gebe
korkularımın
her biri
sessiz suların üzerinde
tekinsiz bir örtü
boğar nefesimin adımlarını

rüzgar zehirli öpücüğünü verdiğinde
damla damla
bir koydan diğer tepeye
geçmişle arama bir nehir koymaya
susuyorum
asırlar önce kuruyan dereye hasret çakıl taşı tarlasıyla

içmek
hışırtısını ılgınların
ve
sarhoş olmak istiyorum
kuraklığında kuyuların
tozlarına yolların
akarken kızıllığı ağzımdan
paslı toprak tadının
.

10 üzerinden 10
*Albümün intro ve outrosu diyorum, Sour Times'ın vokal performansı diyorum, Roads diyorum. O kadar.

8 Nisan 2009 Çarşamba

Kataklysm - In the Arms of Devastation (2006)

Brütal death'e karşı önyargılı olduğumdan dolayı bu grubu da alelade bir death grubu addedip gözden çıkarmış idim, ta ki 2004 tarihli Serenity In Fire adlı albümlerini dinleyene kadar. Bütün o çıtkırıldım sünepe melodik death gruplarını unutun, misal C.O.B, Kalmah, Skyfire, sertlikle melodiyi tütün lezzetinde harmanlayan bir albüm idi. Pek bir beğenmiş idim. Bu gaz ile bu albümlerini yüklediydim ki şimdi de dinleyeyim.
Birkaç dinleme neticesinde kısaca şu eleştiri getirebilirim: Hiç orjinal değil, tahmin edilebilir groove özellikli death/melodik death/thrash. Bununla birlikte It Turns The Rust, To Reign Again, Temptations Nest ve death kalıpları içinde deneysel sayılabilecek The Road to Devastation süper parçalar.
Yeni dinleyen birini ziyadesiyle tatmin edebilecek, vokalde gitar tonlarında vessair yeterli çeşitliliğe sahip bir albüm.

7,75/10

7 Nisan 2009 Salı

RETRO: Avantasia - The Metal Opera (2001)


Abartıp abartmadığımdan emin olmak için bir kez daha alıcı gözüyle bu şaheseri dinledim ve evet fikrim değişmemiş. Parça bazında olmasa bile albüm boyunca konsept olarak duygusal iniş çıkışları başarıyla yansıtabilen böyle bir power metal yapıtı duyulmamıştır sanırım. Dolayısıyla sözleri de okumalısınız. Konu ise sanırım, sevgilisi ya da kardeşi cadı denilerek yakılan bir papaz çömezinin kilise hiyerarşisini sorgulayarak cehenneme daha doğrusu fantastik bir ötedünyaya , sevdiğini kurtarma amaçlı yolculuğu gibi birşeyler.
Tabi ki katkılar sayılmalı, vokallerde T. Sammet'le (ki yüksek oktavlarda söylüyor) birlikte Michael Kiske, Virgin Steele solisti David DeFeis, Within Temptation'dan Sharon den Adel ve biraz daha kısıtlı olmak üzere Rob Rock (Impellitteri), Oliver Hartmann (At Vance), Andre Matos, Kai Hansen, Ralf Zdiarstek ve bir kaç satır Timo Tolkki. Bateride Rhapsody(of Fire) dan , gitarlarda Helloween ve Gamma Ray'den destek gören albümde (isimlerini sayamayacağım, yazmaktan yoruldum) açıkcası R.Rock ve D.DeFeis'i pek beğenmediğimi söyleyebilirim.
Epik ve görkemli bir his verilmek istenildiğinde örneğin Roma şehri betimlenirken, keyboard görevini yapıyor, gerektiğinde temiz dupduru gitar soloları giriyor. Albüm biterken sıralanan power klasikleri Sign of Cross ve Tower albümdeki favori parçalrım oldu. Bunlar da güzel şeyler. Sonuçta bütünlüklü bir açıdan değerlendirirsek sırf atmosferi bile böyle bir puanı hakediyor.

9,75/10

5 Nisan 2009 Pazar

İntikam, intikam, intikam!

V for Vendetta

Mübalağalı, ters düz edilmiş bir anarşizm hikayesi. Ya da beni rahatsız eden bir şeyler var.. bir tat... bir koku.....bir his?
Otkratik ya da açık açık söyleyelim faşist bir İngiltere geleceğinde maskeler ardındaki bireysel bir eylemcinin mücadelesi, en kısasıyla.

Prestij

İki genç sihirbazın birbirlerinin gösterilerini ölümüne sabote ederek rekabetlerini geçmişte yaşanan ölümcül bir kazanın gölgesinde geriye dönülmez bir noktaya taşımaları neticesinde filmimiz ortaya çıkıyor. Açıkcası en iyi ben sizi şaşırtırım , ahanda bak bunu akıl edememiştiniz tarzı senaryo cinlikleri artık bayağılaştı. Tek diyebileceğim "hmm evet ilginç, ama şaşırmadım"


Kıraç - Zaman (2001)


Anadolu Rock'ın Cem Karaca'nın erken dönem vokaline benzer bir ses rengine sahi olan isimi Kıraç az ya da çok diğer çevrelerce de takdir edilen biridir. Takdir zaman zaman yaptığı iddialı çıkışları değil müziğindedir elbet. Bu albüm için de yeni dalga Anadolu rock içinde ya da en azından Kıraç diskografisinde önemli bir yer tuttuğu iddiasına bulunulabilinir. Şöyle herhangi bir Anadolu rock performansının repertuarını aklınıza getirirseniz, barlarda ya da tv de, konserlerde vessair, Endamın Yeter, Gönül, Kan ve Gül (cover dı galiba) illaki yer alır ve bu albümdeki parçalardır. Benim şahsen hoşlandıklarım ise baştaki hard rock Demirci, Kan ve Gül yorumu ile eğlenceli Çayır Çimen Geze Geze.

7,75/10

4 Nisan 2009 Cumartesi

Hercules and Love Affair - Hercules and Love Affair (2008)


Disko müziği olarak sunulan bu grubun önce tarzını netleştirelim. Disko deyince günümüzdeki pek çok kişi gibi club şarkıları (i.e. 50 Cent) ya da DJ Tiesto gibileri aklına getiriyorsanız yanılıyorsunuz. Bu grubu sunanlar disko müziğinin ilk çıkışındaki sounddan esinlenmiş olabilirler, bilemiyorum. Hakeza o yıllarda yoktum ve müzik hayatımın büyük kısmında gitar oldu. Bugünün hızlı hayatına göre müziğin biraz daha sofistike, yavaş ve hatta indie kaçtığını ekleyebilirim, trompet vs. var ki güzel şeyler bunlar.
Grubun tartışmalı bir noktası da Anthony adlı travesti ya da transeksüel (arasındaki ayrımı ben biliyorum da bu arkadaş hangisidir bilmiyorum, ha bunun politik mücadelesini de veriyormuş takdire şayan, umarım elinde falçata sallamıyordur ki davasını kötü etkileyebilir) bir zatın grupta yer alması. Anthony müzikal açıdan oldukça faal biri aslında. Björk'ün Volta adlı albümünde bazı şarkılarda vokallerde duymuştuk. Aynı zamanda Anthony and the Johnsons adlı bir grubun da üyesi. Bu albümün eleştirildiği bir taraf ise Blind adlı muhteşem parçaya sırtını dayaması. Anthony'nin kendine has (bazılarınca katlanılmaz) vokali sayesinde geçen yılın en iyi pop parçaları arasında yer alan bu şarkının kalibresinde olmasa bile Time Will, Hercules' Theme ve Athene de albümdeki hoş parçalar arasında sayılabilinir. Ama diğer parçalar kişisel tarzım içinde de yer almıyor ve de kötüler yahu. Kötü olmayan bir şeye de vurgu yaparak bu mevzuyu sonlandıralım. Kapak' müh-te-şemm, isim de öyle.

6,50/10

Alice K. Turner - Cehennemin Tarihi

Hristiyanlıktaki cehennem imgesinin ve bütün somutluğu/soyutluğu ile kavramının Ortadoğudaki antik dinlerden ve Yunan filozoflarından beslenerek ve son halini ortaçağdan günümüze sanatçılar , düşünürler vs...lerin elinden alarak oluştuğunu inceleyen kitabımız bazen akademik yazımın ayrıntılarında kayboluyor. Buna rağmen konuyla ilgilenenlerin kaçırmaması gereken ve içeriği yönüyle büyük bir emeğin ürünü olan çalışma hristiyanlık ve ortodoks kuramların eleştirisi üzerinden ilerlediği için İslam ile ilgili özel bir bölüm içermemekte.

3 Nisan 2009 Cuma

Theatre of Tragedy - Closure: Live (2001)


Grubun konser albümü daha çok Aegis albümünden parçalar içeriyor. Grup güzel bir performans sunarken yeni şarkı yayınlamamış ki bu haliyle ne kadar istiyoruz bilmiyorum artıkın. Erkek vokali birkaç yerde Musique'deki iğrenç tarzıyla duysak ta brütalliğini de sergilemesi ki parçaların diğer yarısı Aegis önceki ürünleri içeriyor hoş bir şey. Hmm evet hoş. Fena değil, idare eder.

7,25/10

1 Nisan 2009 Çarşamba

Jay Jay Johanson - Antenna (2002)


Hayatımda gördüğüm görebileceğim en çirkin kapağa sahip olan bu albüm ne yazıkki hit parça eksikliğinden muzdarip, On the Radio hariç. Ayrıca karanlık ruh halinden bir nebze sıyrılan JJJ soundunu elektroniğe daha da yaklaştırmış, ilginçtir ABBA tadı bile alabiliyorsunuz. Bir önceki albüm, Poison ile bu gözle görülen kulakla duyulan farklılık neticesinde ilk dinlediğimde ıyyk dedim, öyyk dedim, bu ne lan dedim. Dedim de dinlemeye devam ettim ve parçalara ısınmaya başladım. Bilindik On the Radio haricinde Deja Vu, Open Up ve Automatic Lover örnek gösterilebilinir. Bu şarkıların bir kaçı o kadar 80'lerki cover veya esinlenme olabilir. Araştıracak ruh halim yok.
Seçimlerde hayırlı olsun efenim.

7,50/10