29 Şubat 2012 Çarşamba

Deep Purple - Shades of Deep Purple (1968/2000)

Yıl 1968! Farklı bir boyut, prehistorik bir çağ! İsyanın altın günlerinde Dep Purple iki albüm yayınladı. Bunlardan ilki Shades of Deep Purple adını taşıyor. Neredeyse yarım yüzyıl öncesi olduğu için sounda ayak uydurmak zor gibi görünse de o kadar değil aslında. Çünkü az çok rock müzik dinlemiş herkesin bileceği şarkılardan Hush bu albümde yer alıyor. Ve bu şarkının aslında cover olduğunu biliyor muyudunuz? Ya albümde diğer öne çıkan parça Help'in de aslında Beatles'a ait olduğunu? Albümdeki favori parçam ise western kahramanlık türküsü tadında, kimine göre ise kadına şiddetin en bariz kanıtı Hey Joe. Şu an öğrendiğim kadarıyla bu şarkı da aslında covermış. Oh mon dio! Hiç mi kendi bestelerini söylememişler  bu albümde. Diğerlerinde de özellikle hammond org sayesinde sıkılmıyoruz bittabi. Bu arada orgu çalan abi alıp başını gidiyor, sololar felan. Yani böyle de bir rock yapılıyordu fi zamanında. Dinlemek lazım.

8,0+/10

28 Şubat 2012 Salı

V.A. - Smooth Jazz Cafe 3 (2001)

Sanırın klasik caz dinlemenin vakti geldi. Çünkü smooth pop ve caz olmayan caz nağmeler beni sıkmaya başladı. Üstelik 1 saat 15 dakika sürüyorsa hiç de haksız sayılmam. Buna karşın alıp götüren besteler yok mu? Yok değil. Bir kere St.Germain'den Rose Rouge mükemmelliğe ulaşmış ritmik ve hatta dumtıslı bir parça. Ayrıksı bir yer işgal ediyor albümde. Her halükarda arayıp dinlemelik bir şarkı. Cazın üstatlarından Ella Fitzgerald'ın disipliner vokalini Bewitched'de dinlemek oldukça keyifli. Hemen arkasından gelen Children of Sanchez ise (Chuck Mangione) Meksika havalarında gayet dinlendirici Bewitched'e göre oldukça zıt bir atmosfer sunuyor. Albümde parlayan parçalardan biri de Kaiko Metsiu'nun hayli melodik bestesi, Night Hawk's Dream. Lakin bu derlemenin sorunu diğer parçaların bir çoğunun vasatlık seviyesine bile gelememesi. Naçizane görüşüm ortak paydayı yakalayamış bir çok parça içermesi sebebiyle budur. Belki kendi albümlerinde bir karaktere sahiptir, bir kişiliği sergilemektedir.

5,75-/10

26 Şubat 2012 Pazar

H2O - Wheel: The Prophecy of Korot


H2o yani Su, Wheel gibi tek atımlık bir çizgi roman. Modern çizgileriyle dikkat çeken çalışmanın bilimkurgu öğeli hikayesi Grant Calof ve Eric Eisner tarafından metne alınmış. Çizim ise Jeevan K.Jang'ın hünerli (!) ellerine emanet. Panoramik çizimlerin ayrıntısı hoş olmakla birlikte ne hikaye ne de modern renklere boğulmuş çizgiler vasatın üzerine çıkıyor. Metin Holivuddan fazlasıyla etkilenmiş. Dünyada yıllarca süren kıtlık neticesinde su kıtlığı yaşanmaya başlanmış, yağmur yağdırmak için yapılan küresel bir deney ise felaketle sonuçlanarak okyanuslardaki sular dahi buharlaşmış ve aniden bastıran asit yağmurları sonucu güney yarımküredeki insan nüfusu yok olmuştur. And dağlarının birinde bir volkanın iç bölgesinde buz bulunur. Amerikan ekibi ki başındaki kişi önceki deneyi yöneten bilimadamının oğluşudur, yola koyulur. Ama arkalarında Rus-Çin devletinin ajanları da koşturmaktadır.Bişiler bişiler olur. Sonuçta bu buzun kirlendiğini öğrenilir. Fakat patlayıcılarla tetiklenen volkan gümbür gümbür patladığında dünyaya yağmur yağmaya başlar.

Wheel: The Prophecy of Korot ise Fransa'da ödül de almış bir Sırp grafik romanı. Fransız çizgisini severim ziyadesiyle. O kadar avangart değil bu çalışma. Bilimkurgu ile fantazinin hoş bir sentezi elde edilmiş. Yakın gelecekte suçlular deneysel bir cezaya çarptırılırlar. Wheel ismindeki bu ceza ile vücutları dondurulurken zihinleri evrene salıverilir. Yani başka bir dünyadaki vücuda girer bu zihinler. Tabi böyle riskli bir cezadan sağ ve aklıbaşında kurtulan da pek olmuyor. Kahramanımız ise karısını öldürmesinin sonucunda ortaçağ tarihine benzeyen bir dünyada, ülkesinde yapılan darbeden kaçan devrik bir prensesin vücudunda bulur kendini. Fakat erkekliğinden faydalanarak çatışmalarda beklenmedik hareketler gösterince bir kehanetin parçası olur. İktidarı geri aldığı vakit yine bayyan cinsinden yardımcısını tam öperken, ki ah erkek olsaydım keşkem düşüncelerinin eşliğinde, hoop geri gelir dünyasına. H2Odan kat bekat iyi olduğu kesin. Ama ödüller felan, biraz abartı gibi.

Blur - Modern Life Is Rubbish (1993)

Uzun olmasından mütevellit bünyeye sıkım sıkım sıkıntı enjekte etmekten geri durmayan bir yapıt. Elbette parçaların bir çoğunun benzer formülasyonu takip etmesi ve bu bestelerin de bariz sıkıcı olması diğer etkenler. İşte bu nedenle nasıl olur da grubun en bi pek sevilen albümlerinden biri olarak değerlendirilir, anlayamıyorum. (Özellikle For Tomorrow niye beğenilir yafu) Lakin sözlere daha bi dikkatle baktığımızda İngilizliğin bangır bangır bağırdığını görebiliyoruz ya da duyabiliyoruz, neyse. Demek ki lokal bir şey. Bununla birlikte daha sonradan dünyaya açılmalarının vesilesi olan hit parçaların ilkel versiyonlarının bu albümde işlenmeye başlandığını görüyoruz. Yani reklam misali kısa ve doğrudan nakarata yaslanan enercayzır parçalar. Ama daha olmamış, daha olacak.

*Turn It Up, Pressure On Julian, Oily Water

5,75/10

25 Şubat 2012 Cumartesi

RETRO: Diabolical Masquerade - The Phantom Lodge (1997)

Aslında parça parça irdelenmeyi gerektiren bir albüm. Black metali hem geleneksel anlamda çalıp hem de trash, heavy metal ve folk etkileri ile hemi de başarıyla harmanlayabilmek güç bir iş. Ve hangi parçalarda bu etkiler nasıl savurmuş melodileri, vokal nassılmış, felan filan anlatmak lazım. Salya sümük hastayken dişçi randevumu ekmişken, birazdan berber nam-ı diğer erkek kuaförüne zaruri gidecekken (ki sokakta görüp papaz diye kiliseye sokacaklar vallahi), akşama da daha önceden almış bulunduğum festival filmi bileti sebebiyle (ismi de Tantuni gibi bir şey, çizgi film diye aldım, aslında ELF nin hikayesi daha ilgi çekici olmasına rağmen haftaiçinde gösterimde olmasının azizliğine uğradı) teşrif edip kalabalığa grip-nezle yayma planları yapıyorken böyle şarkı şarkı yaz o öyleymiş yok bu böyleymiş hiç gerenk yok. Vokalden kayıda çıkış albümünden bir kaç fersah ötede olduğunu söylemek kafi. Bee Song ritimlerini içine soktuğu Walk of Hunchbacked ile Astray.. ayrı güzel, geleneksel formatta Puzzling.. ayrı. Ve folklorik black nağmeleri ile süslü Ravenclaw da unutulmaya gelmez. İyi şarkıların ismini de andık, yeter daa.

8,25-/10

22 Şubat 2012 Çarşamba

Zomby - Dedication (2011)

Dubstep üç aşağı beş yukarı soundunu oluşturmuş görünüyor. Diğer örneklerle benzer bir atmosferi paylaşıyor bu eserde. Bu albüm ise bu aralar moda olduğu gibi akla gelen süper fikirlerin ve sampleların rastgele kaydedilmesi yolunu tercih etmiş. En azından öyle tınlıyor. Tekdüze, ancak özellikle albümün başlarında,Witch Hunt, Natalia's Song (Burial gibi duruyor değil mi?), Things Fall Apart, kısacası Digital Rain'e kadar olan kısım ile son şarkı Mozaik, tüm albenisi ile ilgi çekiciliğini koruyan parçalar. Ne yazık ki bu yaratıcı fikirler sentezlenip ortaya gerçek anlamda yazılmış bir parça çıkaramıyor. Bu da bu sanatçının belki de biraz türün eksikliği kannımca. Amma ısrarlı dinlemenin sonucunda meyva alacağınız garantisi mevcut. Dinledim de konuşuyorum.

7,75-/10

21 Şubat 2012 Salı

Black Tusk - Passage Through Purgatory (2008)

Tekmük atmak istiyorum
Baroness mensubu John Dyer Baizley'in albüm kapağını yaptığı albümlerden biri, ki bu art nouveau çalışması bile albüme kulak vermenin en bi önemli sebebi, olan Black Tusk'ın bu debü albümü bir yandan Baroness ve Kylesa,özellikle ilk albümü, ile sludge kulvarında benzeşselerde önemli bir fark içeriyor. Geleneksel doom'un hafiften sofistikeliği, ayağa dolanan yavaşlığı tamamiyle terk edilmiş burada. Tam tersine müzik hardcore'a taşınmış. Agresif vokaller, enerjik ritimler, kaba ve sert bir sound, basit denemese de lafı dolandırmadan gediğe koyan misalinde direkt besteler. İşte bu sebeple türün sevdicağızları tarafından tükaka ,en can acıtmayacak tabirle vasat ilan ediliyorlar. İşte bu sebeple ben çok sevdim.
Tekmük atmak istiyorum dinlerken dedim de Falling Down da kafa göz girmek istiyorum, öyle bir şey yani.

8,50/10

20 Şubat 2012 Pazartesi

Porcupine Tree - Up the Downstair (1993)

İsmi çok geçen ve Anathema'ya da dolaylı yoldan ilham kaynağı olduğu dillendirilen prog/atmosferik rock grubunun bu resmi ilk çalışması açıkçası beni tam da tatmin etmedi. Doğal olaraktan dinlerken Pink Floyd etkisini hissetmek bariz mümkün. Düzenlemeleri biraz bölük pörçük buldum. Deneysel yanı elektronik müziğe de göz kırpan soğuk bir atmosferden ki bu yönüyle de ara ara Blade Runner film müziği aklıma gelmedi değil, güç almakla birlikte bu yapıyı naçizane görüşüm, usandıracak kadar tekrar etmesi kıymet-i harbiyeyi öldürmese de süründürüyor. Misal güzelim Synesthesia, arkadaki durmak bilmez elektronik beat yüzünden ki aslında o da etkileyici ama bir dur kardeşim yafu, gereksiz yere yara alıyor. Gereksiz demişken kısa ara parçalardan da genel olarak çok da hazzetmediğimi söylemeliyim. İşte bu gibi sebeplerle aklımı karıştıran bir albüm. İşte bu yüzden de dengesiz sıfatı gayet rahat kullanılabilir. Hem olağanüstü hem değil. Parçalar bir yanıyla müthiş diğer bir anıyla itici. Hem öyle hem böyle.
Albümü özetleyen parça is kesinlikle Burning Sky.

7,50-/10

Hit heaven far too high.

19 Şubat 2012 Pazar

Tori Amos - To Venus and Back (1999)

Bu albüm ikincisi konser kaydı olmak üzere aslında 2 CD'den oluşuyor. Asıl çalışmada Tori Amos'un sinirlerinin alındığını görüyoruz. Temponun düştüğünü iddialı olmanın tersine tatminkar şarkıların ağırlık kazandığını söyleyebiliriz. İstisna teşkil edebilecek Bliss ya da Glory of the 80's öne çıkan parçalar arasında zaten. Bununla birlike sözler ve konularda yumuşama yok, Juarez örneğinde olduğu gibi demir leblebi tarzı devam ediyor. Özellikle albüme misal Madonna'ya da 90'larda bir süre ilham veren elektronik müzik etkisi sinmiş durumda. Bununla birlikte fanların da en bi sevdiği 1000 Oceans, Celine Dion usulünde gayet şımşık bir parça.
Fakat To Venus and Back'e asıl  bonus CD damgasını vuruyor. Üzerinde oynanmış cilalanmış bile olsa hem konser kaydı olarak (tamam, bu konuda kendimi de ikna edemedim henüz) hem de en bilindik şarkıların daha yalın versiyonlarını dinlememize olanak sağladığı için nispetendaha tercih edilebilir bir noktada duruyor.

7,0/10

17 Şubat 2012 Cuma

Model - Diğer Masallar (2011)

Özlem Tekin'in müzikal evriminin vardığı nokta olmasını dilediğim bir yerde bu grup. Geçen sene özellikle arabesk kokan Değmesin Ellerimiz ile başarılı bir çıkış yapan gruba dikkat kesilmemin asıl sebebi bütün çarpıcılığıyla Pembe Mezarlık klipleri oldu. Albümü dinlediğimde de bu fikrimin pek değiştiğini söyleyemeyeceğim. Gerçekten klas bir şarkı. Fakat albüm bir kaç sefer dinlendikten sonra yarattığı beklentiyi karşılayamaz hale geliyor. Bunun da bir nedeni soundun türüne göre popüler tınılara fazla açık olması. Gönül ister ki kulaklar distorşına doysun. Zaten mevcut güzel melodiler böylece karakter kazansın. Bununla birlikte imaj ve duruşla grup bu açığını bir ölçüde kapatıyor. Gotik imgelerin baskın olduğu çalışmada bazı şarkı sözlerinde gayet haklı olarak negatif bir hissiyat uyandıran ceset, tabut, mezarlık, kanser  gibi sözcüklerin mutlu diyebileyeceğim ritimlerle temsili sonucunda üretilen grotesk atmosfer oldukça ilgi çekici. Bunda düzenlemelerin ve keyboardun katkısı da gözardı edilemez. Ayrıca aslen Sezen Aksu bestesi olan ve bir dönem Sertap Erener tarafından seslendirilmiş Yalnızlık Senfonisi de gayet iyi seslendirilmiş. Grup çıkışı bu popüler şarkıya klip çekerek kolay yolu seçmedikleri için bile bir takdiri hakediyor. Ama şu an çekseler hayır demem, diyemem.

7,50/10

16 Şubat 2012 Perşembe

Sergei Prokofiev - Peter and the Wolf; Classical Symphony; Overture on Hebrew Themes; March (The Chamber Orchestra of Europe/Claudio Abbado; Sting) 1990


 Peter ve Kurt geçen yüzyılın başlarında ün yapmış (modern çağlarda klasik müzik yok diye yanlış kanılarla beslenmemizin en büyük sebebi safiyane cahilliğimiz) Rus besteci Prokofiev'in müzikal bir hikaye etrafında kurgulanmış eseri isminde de emare taşıdığı gibi daha çok çocuklara sesleniyor. 20-25 dakikaya bile varmayan süresinin büyük çoğunluğu da anlatıya dayanır. Bu nedenle anlatıcının da hüneri becerisi ağırlığını koyuyor performansa. Popüler müzik piyasasından gayet iyi tanıdığımız Sting'in ismi anlatıcı olarak yer alıyor dersem, bu mühim rolün gayet emin ellere emanet edildiğini de anlamış oluruz. Bu eserin en önemli özelliği konuşma faslının hayal gücünü güçlendiren bir müzikal kısım tarafından takip edilmesi. Zira Sting amcanın da başta dediği gibi her enstrüman hikayedeki bir karakteri temsil diyor. Kuş flüt tarafından, ördek oboa tarafından, kedi klarnet tarafından, büyükbaba basoon tarafından ki fagot dedikleri üflemeli bir çalgıymış, kurt horn (bunu da korno diye çevirmiş atalarımız) tarafından ve kahramanımız Peter ise yaylı çalgılar tarafından temsil ediliyor. Tam 6 kez tarafından. Sonuç olarak kulakların bu enstrümanlara aşinaklık kazanması konusundaki bu girizgah büyük faide sağlıyor. Gelgelelim konuya, Peter'ın canı sıkılır, çiftliğin kapısından çıkıp meraya çayıra doğru salınır. Bir ağaçta kuş arkadaşıyla merhabalaşır. Çiftlikten de açık kapı vasıtasıynan bir ördek yakındaki göle atar kendini. Kuş yanına konar, uçamıyorsan ne biçim bi kuşsun diye sataşır, ördek de, yüzemiyorsan sen ne haltsın kardeşşş der, böyle tartışır dururlar. Gizli gizli onlara yaklaşan kedinin pençeleri Peter'ın uyarısıyla bak boş kalır. Kuş dala konar, ördek de gölün ortasına açılır. Büyükbaba çıkar ortaya. Peter yavrucağım burası ormana yakın, hemi de tehlikeli bir yer, bak kurt çıkarsa ne yapan sonra? diye nasihatlarda bulunur Peter'a. Çeker kulağından çiftliğe götürür, kapıya da sürgülü kiliti takar. Hakketten de kurt çıkagelir ormandan. Kurt panikleşip gölden çıkan ördeği bir hammada yutuverir. Neyse uzatmayalım, Peter ile kuş bir katakulli çevirir, ip dolar kurdu bağlar.Ormandan çıkagelen avcılar kurdu görünce çakarçakmazlarına sarılır. Peter der, yapmayın ağbiler ablalar!Yakaladık yafu! Sonra avcılar ve Peter başta, kurdu bağlayıp zafer yürüyüşüne çıkarlar. İşin garibi kurdun çiğnemeden yutması sonucu hala karnından ördek vaklamasını duyarız. Evet, bir çocuğa ne gibi bir şey öğretmiştir bu hikaye, tartışılır. Sonuçta adamın biri sanat adına yazmış çevirmiş oynamış. Bence fena değil. Sık sık dinlemelik değil elbette. Lakin güzel güzel.
March , bildiğimiz keskin ve lineer askeri adımları takip eden ritimlerden ziyade gayet yuvarlak bir hatta sahip melodi üzerine inşa edilmiş. Bu yüzden de 2,5 dakikaya sığan kısa süresine panayır eğlencesini hatırlatan bir şamata sığdırarak dinleyeni bu kadarcık mıydı nidalarına sürükleyebiliyor. 
Overture on Hebrew Themes şaşırtmayarak İbrani müziğinden taşıdığı ezgileri sergiliyor. O da şık o da renkli yani. En sonda yer alan Classical Symphony'i ise ne yalan söyleyeyim şu basit aklımla pek idrak edemedim.

8,0-/10

15 Şubat 2012 Çarşamba

Savatage - Gutter Ballet (1989)

Geçiş albümü olarak addedilebilecek bu yapıtta eski düz yırtıcı kırıcı heavy metal şarkıların yanısıra (Of Rage and War ve She's in Love gibi) progresif öğelerin yavaş yavaş nüfuz ettiği parçalar da mevcut. Bir kere Led Zeppelin e göz kırpan  hard rock baladı When the Crowds Are Gone sözlerde bahsi geçtiği gibi böyle ışıltılı sahne dünyasını filan akıllarda canlandırabilecek güçte bir şarkı. Summers Rain ismindeki diğer slowda değil sadece tüm şarkılarda vokalin alıp yürüdüğünü görüyoruz. Şarkılardaki çeşitlilik burada durmuyor. Misal The Unholy tam bir power şarkısı, Kapanış parçası Thorazine Shuffle dinamizmi epik bir yapıyla buluşturuyor. Bu vesileyle progresif özelliklerin bestelere yedirilmeye başlandığını ekleyebiliriz. Albüme adını veren parça bu anlamda en bi nadide örnek olsa gerek. Piyano ve akustik kullanımı baladlarla da sınırlı değil. Hele Savatage'dan Silk and Steel gibi çiçek çocuğu folkloriği ayarında bir tıngırtı (enstrümental zira) dinlemek hayli beklenmedik bir hareket. Gitar sololarını dinlemek ayrı, bas gitarın duyulabilen notalarını dinlemek ayrı bir keyif.

8,50-/10

13 Şubat 2012 Pazartesi

Giovanni Rigano - Artemis Fowl (Eoin Colfer)

Harry Potter'dan önce Artemis Fowl vardi. Dünyanın en küçüık dahisi. Genç erişkenlere hitap edip kazandığı popülerlikle piyasayı sallamış olan bu kitabı, Harry Potter'ın ilk filmini bile defalarca denememe rağmen ilk yarım saatine kadar tahammül edebilen biri olarak okumayı düşünmedim. E daha iyisi var. Çizgi romanı. Zaman tasarrufu. Modern çizimi ve alacabulaca renk karmaşası sebebiyle çok da sevmedim. Lakin misal cüce ırkının çizimlerinde gördüğümüz şirinlik de bahsedilmeye değer. Sadece çizimler değil hikaye bile tatmin etmenin ötesinde rahatsızlık verici boyutlarda. Çünkü
a) çok bilmiş veledleri sevmem
b) açık açık suç (ki inanın gayet flexibıl biriyim bu tanımlamalarda) övgüsüne katlanamam
Konu şöyle. Suç şebekesini yöneten babasının kaybolması neticesinde kafayı tırlatan annesi, devasa badigardı ve bu badigardın kızkardeşi ile malikaneyi idare etmeye çalışan dahi veled Artemis Fowl kendini katakulli işlere vererek ailesini tekrar eski paralı haline döndürmeyi planlar. Bunun içinde yarı-efsanevi perilerin gücünden yararlanmaya karar verir. Onların yaşam tarzlarına ait fikirleri elegeçirdiği kutsal kitapları sayesinde pekiştirir. Periler ise elf olur, cüce olur, gnom, atadam olur yer altında bir kentte ileri teknolojik seviyede hayatlarını idame ediyorlar. Genç bir elf kızı da bu ecüş bücüş yaratıkların dünyaya çıkmasını engellemek, çıktığında da onları yakalamak, bu irrezilliğe tanık olan ademoğlunun da hafızasını silmek gibi işlerle meşgul polishatunumuzdur. Bu arkadaşlar dünyaya vardıklarında da ileri teknoloji ürünler ile uçabilme ve görünmeme gibi ekstra özelliklere sahiplerdir. Neyse, bu kızımız büyü gücünü yenileyebilmek için dünyaya bir ağaç dibine gider. Tam hacetini giderecekken Artemis ve badinin tuzağıyla derdest edilir, malikanede hapsolur. Ekibi ve patronu yeryüzüne çıkar, klasik rehine mevzuatı işletilir. Üstelik Artemis'in de icatları sayesinde kendilerini görebildiğini keşfetmişlerdir. Zaman dondurucu bir küre yerleştirilir eve. Bu elf kızımız da odadan kurtulur. Ama yine de Artemis'i terketmez. Onun sözüne bağlıdır. Polisler müzakere etmeye çalışır, trol salarlar üzerlerine. En sonunda Artemis'in istediği yüzlerce külçe altını vermeye kabul ederler. Bu arada köstebek gibi yeri kazabilen bir cüce suçludan da yardım alınır. Arada hengameden yararlanıp koltukaltına bir kaç külçe atar ve ortadan tüymesini de bilir bu cüce arkadaş. Elfkızı nihayetinde bırakılır. Ve eve oradaki tüm canlıyı toz haline getirecek biyolojik bomba atılır. Şöyle ki; Artemis ev ahalisine uyku hapı içererek bu zamanı donduran blokeyi aşmayı başarır. Ama öncesinde elfkızıyla anlaşma yaparak altınların yarısı karşılığı annesinin akıl sağlığına kavuşmasını sağlar. Boş eve giren peri çevik timi (PEÇETE) Artemis'in oyununa geldiklerini anlayınca bu zekakübünün geri kalan altınları sahiplenmesine müsade ederler.

12 Şubat 2012 Pazar

Anathema - Falling Deeper (2011)

İlk dönem doom death metal bestelerini yapıbozuma uğratarak yeniden yorumladıkları bu albüm dinleyenleri arasında çok ilgi alaka uyandırmadı. Ama yine de en azından kendilerini basitçe tekrara düşmedikleri için bir takdiri bir teşekkürü hakkettikleri kanısındayım. Biraz daha açalım: O sert giriş gelişme sonuç ksımlarından oluşan parçanın sevilen ve atmosferik rock haline uygun düşen genelde gelişme bölümündeki rifini al, yavaş yavaş atmosfere yedire yedire çal. Tempo düşük olsun, bol ambiyans. Sound akustik ağırlıklı olsun, biraz da senfonik. (bkz. Sunset of Age) Vokal az olsun çoğunlukla bayan olsun. Arka fon musikisine daha bi yaraşsın. Şarkıların iki yorumunu yanyana dinleyip benzer yanların farklılıkların gerisinde kaldığını görmek bile ayrı keyif veriyor doğrusu. Evet, grup bundan sonra ne yapacak merak ediyorum, beklentilerimi de düşük tutuyorum. Belki de bundan olsa gerek hayal kırıklığına uğramıyorum.Siz de öyle yapın.

8,0-/10

10 Şubat 2012 Cuma

RETRO: Diabolical Masquerade - Ravendusk in My Heart (1996)

Katatonia kurucularından Anders Nyström'in gençliğinde kanı kaynıyorken  , Diabolical Masquerade adı altında üç bilemedin 4 adet black metal albüm kaydetti ki tüm yapıtları öyle ya da böyle tür içinde ses getiren çalışmalar oldu. İlkine baktığımızda sound ağırlıklı olarak bana Emperor'u andıran hafif hafif synthin arkadan pompalandığı senfonik black metal tarzı temelinde şekillendiğini görüyoruz. Bununla birlikte emsallerinden büyük bir farkı var. Albümün ortasındaki Under The Banner..'da top zirveye ulaşan heavy metal etkisi özellikle tür içinde çok da rastlamadığımız rifler vasıtasıyla şarkılara sızıyor. Böylece dinlemesi kolaylaşmış, gruuvi etkisi kazanmış parçalarla başbaşa kalıyoruz. Böyle mum ışığında romantik dakikalar eşliğinde..
Konu olarak da Blackheim adında kara elf lordu gibi birisinin macerası etrafında ilerliyor. Anders'in kendine Blackheim dediğini duyunca çok da dikkat etmedim açıkcası geri kalanına. Sözkonusu projenin daha sonraki çalışmaları progresif alanlara nüfuz ettiği için bu klasik black çizgisindeki debüü albüm gözardı edilmiyor da değil.

7,25/10

9 Şubat 2012 Perşembe

Venetian Snares - Rossz csillag alatt született (2005)

Drum'n bass'ı seveceğimi hiç tahmin etmezdim. Elektronik ritimlerin olabildiğince agresif çalınması tek sebep değil. Albüm dahiyane bir şekilde klasik müzik öğelerini müziğine yediriyor. Burada seçilen örnekler misal yaylı çalgılarda belirdiği gibi korku unsurlarını öne çıkaran modern klasik musikiye  daha yakın. Sonuçta merakları cezbeden karanlık bir deneyselliğin çocuğu doğmuş oluyor. Klasik müzik kısımları için, özellikle seçilen örneklerden bahsetmemin sebebi zaten yazılmış bestelerden sampleların alınması. Listesi burada.
Şarkılardan biri Gloomy Sunday olarak bilinen efsanevi Macar intihar şarkısının elektronik bir yorumu. Vokale sahip diğer iki şarkıdaki sözler de birbirinden farksız bir biçimde şizofren ve manasız konuşmaların , bayyan konuşmalarının, sayıklamasından ibaret. Bu yüzden ben mutluyum mutluyum hep mutluydum gibi cümleciklerde vücut bulan kelimelerin telaffuzu tezat biçimde kuşku ve inkar tınlayan vurguyla tekrarlandığından Ketsarku Mozgalom ya da güvercinlerden korkusunu anlatan hanfendinin ürkek sesinden dolayı Masoik Galamb ayrı bir anlam kazanıyor albümde. Elbette Clint Mansell havasını sezimleyeceğimiz Hajnal benim en bi sevdicağızı türküm oldu. Sanatçı Kanadalı. Şarkılar Macarca isimlere sahip. İşin ilginç yanı yerel ezgi içermemesine rağmen özellikle yoğun ve karanlık klasik müzik etkisinden olsa gerek tam bir Macar albümü intibası bırakıyor. Bir deneyin.

8,25/10

8 Şubat 2012 Çarşamba

Oasis - (What's the Story) Morning Glory? (1995)

Brit pop'un popülerliği onlarla doğdu onlarla öldü desek yanlış olmaz sanırım. İlkin Wonderwall, biraz Roll With It, sonradan Champagne Supernova ve şimdilerde ise Don't Look Back Anger'ı dilime doladığım bu albümün şarkıları arasında hepsi aynı kalibre değil elbet. (flaş flaş Morning Glory'den hiş hoşlanmadığım kadar hoşlanmaya başlıyorum, bak şimdi...) Ama Beatles esintili rockla cızgarlaştırılmış soundu, tatlı yayık vokali her halükarda dinletiyor kendini. Sadece singleları dinlemek bile müzik tarihinde bu albümün yerini anlamamız için kafi. Sadece düşünün rock soundunu bugün bu kadar popüler hale getirebilen bir grup var mı? Katy Pery mi dediniz? Allasen!, ben ne diyorum, siz ne diyorsunuz, yeni nesil işte, ck ck ck!

8,0/10

7 Şubat 2012 Salı

Jeff Smith - Bone

Tam 13 yıl boyunca 55 sayıda yayımlanan bir çizgi roman serisi biraraya getirilirse devasa bir eser ortaya çıkacaktır büyük ihtimal. Ancak 1300 küsür sayfayı tahmin edebilir miydiniz? İşte bu yüzden çizgi romanlar konusunda uzun süredir sessizim. Sessizim ama pişman değilim. Karikatürlerden fırlamış gibi duran kısa boylu androjenimsi Bone halkından üç can ciğer kuzu sarması kuzen köyleri Boneville'den kovulurlar. Çünkü para kazanmak için her dalavereyi çeviren Phoney Boone'un yine bir projesi gümlemiştir. Asıl başrolü kapan orta yolcu Fone Bone ile hafiften safsalak tiryaki Smiley Bone da diğer arkadaşlar. Yolları bir vadiye düşer ve kendilerini Yüzüklerin Efendisi misali bir maceranın içinde bulurlar. Bone dışındaki çizimler ise olabildiğince gerçekçi. Gerektiği kadar ayrıntı içermesiyle tasarrufi bir kaleme sahip Jeff Smith ki bu özelliği kendi lehine işliyor. Tek sıkıntım bazı karakterlerin yüz tasvirinin beni ikna edememiş olması. Fantastik kurgulardan önemli bir farkı var hikaye örgüsünün. Mizahın gelişkenliği o da. 1300 sayfanın özetini çıkarmayacağım. Prenses olduğunu bilmeyen ve büyükannesi tarafından yetiştirilen bir genç kızımız var. Rat Creature denilen kötü ama bana göre pek bi şirin yaratıklarımız var. Bu yaratıkları yönlendiren cübbeli biri var ki sonradan büyükannenin ölü kızkardeşi olduğu ortaya çıkıyor. Düşler alemini gerçek hayatla çakıştırarak kaosu getirmeye çalışan antik bir ruhun vücudunu ele geçirdiği ve diğer ejderler tarafından yüzyıllarca önce taşa çevrildiği uykusundan uyanma planlarını tıkır tıkır işleten ejder kraliçe var. Konuşan hayvanlar, kabasaba köylüler, muhafız rolünde gördüğümüz köyün meyhanecisi var.  Güzel bir macera vaad etmiyor mu? Cilt cilt Türkçe'ye de çevrilmeye başlandığını gördüm şanseseri. Sabredebilirseniz oradan takip edin efenim.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Penguin Cafe - A Matter of Life... (2011)

Penguin Cafe Orchestra isminde bir grubun beyni sayılan müzisyen hayata veda edince aynı proje ismi azcık değiştirilerek oğlu tarafından devam ettirilmiş. Yapılan müzik ise sözsüz minimal ve bol tekrara dayalı, kemanların, viyolonselin ve piyanonun baskın olduğu bir tür pop-klasik. Nasıl pop caz diye bir şey varsa bu da pop (dum tıs anlamında değil, daha kolay dinlenirlik kastediliyor burada pop derken) klasik, kitabi tanımlamayla chamber pop-imiş. Dinlerken bünyeye verdiği hissiyat mutluluk ya da huzurdan ziyade böyle çok şükür gördüm geçirdim unumu eledim dolaylarında seyrediyor. Melodi olarak unutulmaya yüz tutmuş acı imgesi de oluşuyor akılda. Lakin hiç bir zaman arabeskliğe dökülmüyor ifadeler.İlginç bir hoşnutluk doygunluk hali uyandırıyor insanda. Çok şükür dedim ya. Enstrüman çeşitliliği de normalde sıkıcı noktaya varacak besteleri ayakta tutabiliyor. Bunda yer yer latinimsi ezgilere başvurması da önemli bir etken. Bununla birlikte piyano gereğinden fazla ritmi zorluyor. Bir süre sonra besteler benzer bir formülayla inşa edildiği için albüm aynileşiyor. Ancak bu tespit albümün sahip olduğu güzel bir background müziği olma özelliğini zedelemiyor.

7,50/10

5 Şubat 2012 Pazar

Tori Amos - Raspberry Swirl (1998) Single

From the Choirgirl Hotel albümününün en leziz parçalarından biri olan Raspberry Swirl 3 adet remiksi ile kendi adını taşıyan bu single da yer alıyor. Genelde Tori Amos'ın elektronik remiksleri şukela olmakla birlikte burada özellikle sonda yer alan yavaşlatılmış versiyonda şarkının o kendine has ruhunu yakalayamadığını görüyoruz. Bu anlamda ben pek de tutmadım bu çalışmayı. Önümüzdeki maçlara bakacağız inşallah.

6,50/10

4 Şubat 2012 Cumartesi

Trap Them - Darker Handcraft (2011)

Hardcore ile death metal in birleşimi (grindcore denmiyor muydu buna?) bir müzik yapan ve öyle ya da böyle piyasasında nam yapmış müzisyenlerde müteşekkil grubun bu son albümü bayağı bir ses getirdi geçen sene. Kirli yabani soundu ve daha çok hardcore altyapısına sahip olması sebebiyle crust da diyorlar tür için. Aslında bu tür olayı da sıkmaya başladı. Kategorize etmemek lazım bu kadar. Çünkü özellikle adrenalin yüklü sıkı bir hamle ile başladığı ilk dakikalardan itibaren riflerin heavy metal'e göz kırptığına da tanık oluyoruz, son iki şarkıda temponun beklenmedik yavaşlamasıyla sludge'a da. Sonuçta gayet gürültülü ekstrem bir grup. Vokal biraz tekdüze geldi. Yaklaşık yarım saate 12 parça sığdırması da benim gibi tekniğe kafası basmayan bu yüzden kısa şarkıları pek beğenmeyen birisi için tercih edilir bir teklif değil. Bir on sene önce dinlemiş olsaydım, yani...

6,75-/10


3 Şubat 2012 Cuma

Savatage - Hall of the Mountain King (1987)

Benim kitabıma göre bu albüm tam da bana hitap eden şey. Ama öyle değil. Bir açıklamam yok. Öyle işte. Mantık işlemiyor bazen kalbe buradaki örnekte kulağa. Evet, ünlü bestekar Grieg'in mutlaka dinlenmesi gerekli Peer Gynt isimli çalışmasından yorumlanan Hall of the Mountain King ve önsözü Prelude to Madness'a sözümüz yok.  Lakin o kadar. Beni heyecanlandıramadı.

7,50+/10

2 Şubat 2012 Perşembe

RETRO: Anathema - Eternity (1996)

Şarap gibi yıllanıyor bu albüm, daha bi çekici olmuş, güzelleşmiş, yanakları al al, işveyi cilveyi öğrenmiş, maşallah, Allah sahibine yani bizlere bağışlasın. Özellikle bana erken dönem Tiamat ve Lake of Tears gibi grupları hatırlatan bir gotik metal soundu ile sonradan benimseyecekleri atmosferik (bir kez daha Pink Floyd demeyelim artık, değil mi?) rock çizgisini progresif ismini taşıyan bir yatakta aşna fişneye bulaştıran grubun bu çalışmasında parça bazında ufak tefek kusurlar bulunabilirse de genel anlamda dişe dokunur bir eleştiri getiremeyiz. Şarkı şarkı incelemeye de gerek yok, yazmaktan yorulurum vallahi. Ama işte ne bileyim, bazen bu sessizlik/gürültü kontrastı ya da progresif rock ve ham doom metal atmosferinin uyumu daha iyi işlenirmiş gibi geliyor. Ya da şahsen Far Away'in vokal partisyonlarını basit buluyorum. Diğer yandan bayan vokalin geri de kullanılmasının kattığı ayrı tadı, güçlü yürek dağıtan rifleri, genelde vokalin ağır dinamizmini (zıtlık aslında) de unutamayız. İlginçtir Angelica, Hope, Eternity'ler, Cries on the Wind fibi şaheserleri içeren bu dramatik albümü dinlerken bir kaç yerde 80'ler post-punk bile geldi aklıma. İşte bu noktada da yeter gayri dedim. Başka bir Anathema'ya geçelim Zira kış Anathema'ya çok yakışıyor.

9,25+/10