29 Mart 2015 Pazar

Tchaikovsky / Rachmaninoff - Concerto No. 1 / Concerto No. 2 (Van Cliburn, Kondrashin,Reiner) 1987

Çaykovski'nin konçertosunu dinlemeye başladığımda melodilere istemsiz birşekilde eşlik edince doğuştan bir yeteneğim olmadığına göre daha önce de dinlediğimin farkına vardım. Hatta buraya da yazmışım: O zaman piyanonun başındaki isim Horowitz imiş. O vakit de bu parça için olumlu görüşlerimi bildirmişim, bildiriler yayınlamış, brifingler vermişim. Bu sefer tuşlara sihirli bir şekilde dans ettiren isim bugüne kadar hiç duymamış olduğum ve içten içe hayıflandığım Van Cliburn isminde bir zat-ı muhterem. O ne muhteşem bir performans öyle. Adeta piyano hayat buluyor, konuşuyor bizimle muhabbet ediyor. Farklı farklı ama birbirini tamamlayan duyguları dinleyiciye geçiriyor. Ha keza orkestra da oldukça iyi iş çıkartıyor. İlk konçertoya Kirill Kondrashin şefliğinde RCA Senfonisi, ikinciye de Fritz Reiner yönetiminde Chicago Senfonisi eşlik ediyor. İkinci piyano konçertosu demişken bu eser yine Rusya yörelerinden aramıza katılan Rachmaninoff'un imzasını taşımakta. Onun eserlerini fazla durgun ve romantik bulmakla beraber beklediğimden daha fazla keyif verdiğini söyleyebilirim. Sonuçta klasik müzik ve piyano konçertosu bu, boş bıraktığınızda dağılıyor. Dolayısıyla dinlemesi de emek ve konsantrasyon isteyen çalışmalar.

8,0-/10

28 Mart 2015 Cumartesi

Athena - Altüst (2014)

Athena'nın son albümü hakkında tonlarca şey yazıldı çizildi. Bir şeyi değerlendirirken ister istemez kıyas yapma ihtiyacı güttüğümüz için özellikle benim gibi 70'lerin müziğine uzak olan dinleyicilere bu albümü bir yere alıp koymak oldukça güç. Bu yüzden ilk dinleyişte albümün soundunu özetleyen Davet ya da eski tarz hareketli Athena ekolünü devam ettiren çıkış parçası Kafama Göre gibi şarkılar aklımızda devri daim ederken bir süre sonra albümün ne gibi cevherler içerdiğinin farkına varıyorsunuz. Bu elbette Gökhan'ın popüler yarışma programında jüri üyeliğinde tanık olduğumuz sentez yapmaya yatkın , çok iyi bir kulağa sahip biri olarak müzikal yaratıcılığı üst seviyelere taşımasından besleniyor. Eğlenme odaklı insanı ve yaratımı bir araya getiren sahne sanatı yani. Demek istediğimiz şu kısa süre içinde albümün iniş ve çıkışlarının farkına varıyoruz. Evet, güçlü olduğu kadar zayıf yanları da var. O eski kafa reggae parçasını beğenmedim örneğin, pek kaba saba. Süper bir fikre dayanan kapanış parçası 10 dakikalık Bela, hammond destekli jam ruhunun inişli çıkışlı aralığına dayanan dinamiği yeterince inşa edemiyor örneğin, zemin ve çatı kat arasında bir gökdelen beklerken Bağcılarda bir apartmana dönüşebiliyor parça. Bir de nedense hiç beğenmediğim Adımız Miskindir Bizim var ki bu yorumuna en azından nötr kalabiliyorum. Şarkı bazında ise yetkin bir performans, buğulu bir vokal ve tabi derin bir altyapı ile karşı karşıyayız. Yani bazı bestelerdeki müdahalelerin şıklığını anlayabilmek kısıtlı zihni yapımı zorluyor doğrusu. Üç Lira Bir Anahtar'daki ıslık ne alaka diye kafa karıştırırken aslında tam da bu nüansın şarkıda nasıl bir fark yarattığını anlıyoruz örneğin. Kaçak'taki nostaljik hava muhteşem. Albümde özellikle saykedelik olarak nitelenen bazı modern grupların kolunun altına tavlayı katlayıp güle güle yolcu edecek parçalar var ki dinlemek ayrı bir mest. Elektronik tınılarla modern etkilere açık Ses Etme, hipnotik ve tezat bir şekilde atılgan Parçalanıyoruz, tüyler ürperten değeri dinledikçe katlanan belki de albümün taçsız kralı hayır hayır belki yok albümün en iyisi ötedünyamsılığa yakın bir deneyim Bu Adam Fezadan ve Tek Başına. İşte dipten derinden ve gürül gürül gelen parçalar. Sevdik takipteyiz.

8,75-/10

24 Mart 2015 Salı

Wodensthrone - Curse (2012)

İlk izlenim olarak daha sert bir soundla, agresif tavırla karşılaşınca önceki albüme nazaran daha fazla hoşuma gideceğini düşünmüştüm. Çubuğun yönünü tümüyle terketmeksizin folktan melodik black metale doğru bükmüşler. Baharat olarak da progresif tınılar serpiştirilmiş. Jormungandr isimli şarkı bütün anlattıklarımı içeren ilginç bir şarkı, bir noktada flütler ile birlikte folk etkisi baskın geliyor bir noktada clean vokal destekli koro ile zaten dipten derinden gelen epik atmosferin altı çiziliyor. Fakat 7 dakikalık süresi dinlerken olduğundan daha uzunmuş gibi tınlıyor. Bu da her ne kadar bu albümde hafiften hafiften progresif yönlerini göstermeye çalışsalar da bu parçanın tekrarcılığa düşmesinden kaynaklanıyor. Melodi yoğunluğu First Light'da da devam ediyor. Kuş ve doğa sesleri ve kısa folksy kırıntılarının yanısıra gitar solo bile duymak mümkün. Fakat temponun ağırlığını da hesaba katarsak hayli ağdalı bir parça. Şarkının sonundaki ürkünç efektler bir sonraki parçanın cehennemvari başlangıcı ile arasında bir köprü oluşturuyor. Bu haliyle Great Darkness biraz daha eskileri hatırlatan, atmosferik black metal çizgisinin uzağına düşen bir parça oluyor. 11 dakikayı aşan süresiyle takip eden şarkı ise ki ismini bile anmıyorum, dikkat dağıtacak sıkıcılıkta performansıyla hem öncesindeki hem sonrasındaki parça ile bir tezat içinde. İşte tamamiyle modern hatta postmodern bir izleği takip eden Wyrgþu grubun ait olduğu türü zorlayan sounduyla üzerimde hayli hissedilir bir etki bırakıyor. The Storm da benzer bir hali biraz daha ortodoksiye kayarak devam ettirirken kapanış uzuuun gereğinden uzun bir parça The Name of Wind ile gerçekleştiriliyor. Grubu geçmişiyle takip edenler bu albümü üst bir noktaya evrilmenin parçası olarak değerlendiriyor. Doğru olabilir, ne kadar hoşlanabilinir, o ayrı bir konu.

7,25-/10

22 Mart 2015 Pazar

Mühür - Varlık - Karazin - Başka Peron

Normalde ne sıkı bir dergi takipçisiyim ne de buraya süreli yayınlar ile ilgili fikirlerimi yazma niyetindeydim. Üstelik yeterli de değilim. Bu konuda düşüncelerimi değiştiren iki şey oldu: Mühür'ün ocak sayısı dergiden sayılmaz, tümüyle sayfalarını şiir yıllığına çevirmiş. İkincisi de sanal ortamda dergiler ve fanzinler daha net bir ifadeyle bunların sayıları hakkında yeterli değerlendirmelere rastlamanın güçlüğü. Öyleyse bir kaç satır karalamanın ne zararı olur?

Mühür 


Şiir yıllıklarının geçen senelerde pekbirçok tepki çekmesi, zaten adet olarak çığırından çıkmaya başladığı bir dönemde pek çok derlemenin devamının gelmesini önledi. Şairlerin kompleksini bir kenara koyarsak, farklı zevklere ve hatta eleştiregeldiği üzere niyetlere sahip derleyenlerle birlikte farklı okuyucuya hitap eden yıllıklar bence daha da çok basılmalıydı. Daha spesifik alanlarda ve hitap edildiği okuyucuya net bir yönelimle misal. Popülist bir bakışla şiire uzak, benim gibi sıradan okuyucunun farkındalığını artıran bir araç olarak bu tarz yayınların yararlı olduğu kanaatindeyim.
2005 yılından beri basılan şiir ve edebiyat dergisi Mühür, bir şiir yıllığı olarak tasarladığı sayıya başlık olarak Şair Dağın Doruğunda - 2014 , 99 Şair 100 Şiir başlığını uygun görmüş. Bahsi geçen eleştirilerin hedef tahtasındaki isim Baki Ayhan T.'nin geçen seneye yönelik bir değerlendirme yazısı ile dergi bizi karşılıyor demek isterdim ama bir baskı hatası sebebiyle 113 ve 128 nolu sayfalar ile açılışı yapıyor dergi. Değerlendirmede post-modernizmden geriye dönüş konusunda yazılanlar ilgi çekici. Seçilen şiirler ise daha çok belli bir çevreye hapsolmuş bir şiir tarzının örneklerini sunuyor. Devinimi, dirimi, belleği, ıraksağı bol şiirler bunlar. Ayrıca Ege imbatının kokularını taşıyan nesnesini doğada bulan şiirler de dergide yer alıyor. Ne kadar anlam ifade ediyor bilmiyorum ama şiirler daha çok Mühür, Akköy, Varlık, Yasakmeyve, Sincan İstasyonu, Kitap-lık, Karabatak gibi yayınların sayfalarından seçilmiş. Yine de alıntı yapabileceğim dize ve şiirler olmadı değil.

Tuğrul Tanyol/Bağbozumu

ruhun ıssız ormanı
geceye açılan kapı
tozun rengini alır rüzgar,
puhu kuşunun ötüşünde bile
beklenmedik sözler ışıldar

anlamadığın dildeki fısıltı
bir okşayış gibi, sanki
özlediğin yerde bir koku
gelecek günlerin şarabı
beklerken bağlarda

hadi, olmayan bahçelere dal şimdi
çoktan sökülüp atılmış ağaçtan
meyvalar çal, bağır denize doğru
çağır geriye
kendi sesinin çocukluğunu

orada o, hep oradaydı
unutsan da bir koku
ya da tatla, döner gelir
bir burgu gibi
söker yüreğini

ruhun ıssız ormanı
geçmişe açılan kapı, 
bir eski şarabı soğutup içmek
yılları çekip çıkarır gibi içinden
güneşin altında terleyen
o ilk üzümü
bulabilmek için yeniden

Betül Taraman/ Rüzgarın Azabı

ben rüzgarın azabıyla
hatıralara ilmiklenen
aklımın aldığıyla
almadığı arasında
bir sökük
terzi var gibi orada
    sabaha ulandım

koştuğum bu
son şarkı dedim
başa sarar mı
intiharla yaşam arasında
bir tasvir
okyanus var gibi orada
    ıssız ovaya salındım

seçildim tesadüfün
üzerime yığdığı tüfle
duymakla bir sesi bahtiyar
çocukluğu kötü geçmiş 
yazla kış arasında
bir cinnet var gibi orada
    endişeye kapıldım

zor olanı seçtim
uçurum uzun sürecek gibi
teslim oldum tamahkar
hissettiğimle
hissetmediğim arasında
bir ünlem var gibi orada
    söze sarıldım

gördüm bunu
içine doğduğum rüyayı
ve hatırladım
gülle diken arasında
bir yara sis varmış gibi orada
    kuytuma çağrıldım


küçük İskender/ Fas Planları

insan bebekliğinde sevişir en güzel
tarçın kokusunu sevmem ondan
rüzgar ve tül ne kadar da uyumlu iki şey
için hayatı sevmem ondan

baharat çarşısı bulacağım Marakeş'te
bir elime kırmızı, diğerine karabiber süreceğim
kartal yavrusu bir oğlan kapacak cüzdanımı
için yolculuğu sevmem ondan

her şehirde istersem denize inerim ben
şu teknenin altı hep balık, bununki hep yosun
kimse bilmiyor yüzmeyi hangi okyanusta öğrendim
için bilinçaltını sevmem ondan

sıcakta buz gibi vişne suyuna asla hayır demem
için seni sevmem ondan

İlhan Kemal / Hasar Onarma Töreni

dökülürdü dudaklarından, sözü yitik
türküler. Öperdim, dokunmdan; incinmesin
için, içinden geçerdim parmaklarımın
ucunda! sonra bşr abdalın sazına tel ettiğim
vakit, kasırgaya durdururdu inceden,
aşkın mızrabını!
-sevgilim, iyi böyle!-

bir yara bahçesi şu yeryüzü:
gözlerimize kan nakışlar,
işte tam şuramızda,
şakaklarımızın kül evinde,
çalışır durur azap yontusuna, arsız!
-sevgilim, kötü böyle!-

ama biz hasar onarma töreniyiz,
iki kişilik;bir'liğe çoğalırız!
işimiz yok ikilikle!

İyilikle açtığımız?..

bir yol var, orada duruyor; gidilesi...
bir uzak var;yakın...
sağımız bahar, solumuz güz...
"güzden yanayız!"
güz:yenilenmek yıkık avluda!..yenilmemek!..
-sevgilim, büyüt bir dirilişi: böyle?-

Asuman Susam / Sıcak Taş

avuç içlerim kadar sıcak biriktirdiğim taşlar
ağrıyan yerlerine bırakacağım tılsımını
taştan bir heykele dönüşeceksin korkarım
gözlerini öpeceğim, elmacık kemiklerini
suyun anlattıklarını dinleyen bir pars olacağım
kanımın hışırtısıyla uyutacağım seni
barbar diyecekler, ama olsun
sırf kemik kalacağız yolun sonunda
bilge değilim
boşuna sözümde durma benim

ormanı okuyorum boş zamanlarımda
gövdeye bakıp kökü görüyorum
ağaçların yatay serüvenini
çayırlarında iyiyim ülkenin
acı ot topluyorum ağzının kenarında

bir atın soluk soluğa terlemesi
aşkın iması, genleşen bir şimdi


Betül Dünder / Adem Ağacı

ben bunu kimseye anlatamadım da tuttum
periye anlattım, biraz uzun biraz kederli
tuttum kendimi iki cümle arası
acı da aşk gibi uzun bir sözcükmüş
ben hakikatle ikisini karıştırdım da
bu bir derdi çok dert yapar dedim periye
kalbimde bir kaya var onu oraya ben koymadım
parmak izlerini okudumsa nasıl
içimdeki seni duydumsa nasıl
o geceden sabaha çıktımsa nasıl bir periye
dedim: kim koyduysa onu oradan söyle alsın

akşamı herkes bilir eli ayağı kesilir kiminin
kimi çok ellidir çok ayaklıdır karanlık güzeldir
pericim ben az elli miyim hiç ayaklı mıyım
ben neredeyim dünya bi dünya sınırları bol dünya

ege'yi boydan boya geçmiş idim
kendimi bir kötü kumaşa dikmiş idim
periiiii çok dilemiş idim:kalabalık kalmasın kalbim
eledim eledim dünya beni kıyıda beklermiş 
bir bıraktığım aslında iki edermiş

Gökhan Arslan / Aç Kapa Aç Kapa Artema

I.
bulup bulup yitirdiğimiz ne varsa, aşk gibi zakkum gibi
bir sabah ansızın denizi görmekten vazgeçmek gibi
ateş gibi yanık ellerin dağın kalbinden çıkardığı
ve dağılan incecik, tutuşan perde, kırık cam
tütün, kükürt, künk, kurtpençesi, kalay tozu gibi
ne varsa bulup bulup yitirdiğimiz
denizi ilk defa gören bir cırlangıcın gözlerinde

orda durdum, orda sustum, orda makam ağır
orda hırkasını ağaca kaptıran çocukluk
gurbet orda, ölü diller, yarım halklar, yarım halkalar
dokunmaya kıyamadığımız narın yarası
taciz ateşi, ilaç kutusu, limon çekirdeği
orda uludere kırsalında yüzükoyun yatan gökyüzü

II.
tomalarından inip akreplerine bindiler
kalplerimizde işlek bir pazar yeri
kalplerinde kendi cenazesine geç kalan sultan
usulca dolandılar özenle açtıkları yaranın etrafını

ayna ayna söyle ona
ondan daha zalimi yok bu dünyada

kirazı çekirdeği, eti kemiği, şehri insanıyla yuttular
gözlerine inen perdede izlediler direniş günlerinde aşkı
üstelik hem kurşunları hem kalemleri vardı
barikatlara yatırılmış defterlerimize saplamak için
ve güneşi bekleyen gözlerimiz için karanlıkları

ayna ayna söyle ona
ondan daha zalimi yok bu dünyada

lice'de sular kesilse, istanbul'da bir parkı kapattılar
sonra açtılar, sonra yine kapattılar
diyarbakır'da bir karpuz çatlasa orta yerinden
sonra açtılar, sonra yine kapattılar
hakkari'de bir çocuk ellerini gökyüzüne çevirse
sonra açtılar, sonra yine kapattılar
bir yıldırım yalasa artvin'de bir çam kozalağını
sonra açtılar, sonra yine kapattılar
ayaklarına bir ot dolansa, bir diken batsa parmaklarına
selektör yapsa durduk yere yoldan geçen bir araç
bir tencere sesi duysalar gecekondunun mutfağından
mazgala yuvarlasa delik cepten düşen bir misket
sonra açtılar, sonra yine kapattılar

ayna ayna söyle ona
ondan daha zalimi yok bu dünyada

III.
bunlar, vurulduğu yerde üstü gökyüzüyle örtülen çocuklar
bunlar da jurnalciler, parmaklarıyla dağlara ateş eden
mazlumlar ve mağdurlardır en çok mazlumları ve mağdurları ezen
sonra bir sürü çocuk isterler senden
içlerinden birkaçını devlete kurban vermen için
katil hep uşak çıkacak değil ya
yanlarında mürekkebe batmış görünmez kılıçlarıyla gezerler

işte korku ve cinai faaliyetler bakanlığı
işte mermeri yürüten su, mermerden düşen günışığı
işte ağzımızda taşıdığımız deniz suyuyla kurduğumuz
şu barikatta dörtnala sevişmenin hüznü
gördünüz mü yerde yatan oğul ölüsünü
yakasında bir ipekböceği, saçlarında güvercin
duydunuz mu sesini sisin içinde yanan mumların
işte kendini boşluğa asmış ağaçlar
işte kendini boşluktan atmış kuşlar
işte sargı bezi, işte çalgı, işte kargı, işte yargı
işte sosyal devletin mucizesi zehir

bunlar, kaşlarının ortasına sapan bağlayan evlatlar
bunlar da göğüslerinin arasında ateş yakan kadınlar

IV.
şimdi düşüp giden oğulların suskunluğuna ağlar
devletin makasıyla traşlanmış ağaçlar


...
hem kurtulmak istiyordum hem kurtulmamak
ama daha çok kurtulmamak
çünkü kusmam gerekiyordu, biliyorum
öyle iki parmakla değil
boğazımda gecenin yüz bin eliyle kusmak
                              (Özkan Satılmış/Memurlar uyurken Şairler Ne Yapar)




Varlık

Ocak sayısı Didem Madak şiirini konu alan makaleleri sebebiyle dikkatimi çekmişti. Ayrıca Medya Notları başlığı altında eleştirel makaleler de güncel bir dosya oluşturuyor. Burada yazılanlarla birlikte derginin nasıl merkez dergiciliğin amiral gemisi olduğunu sezinliyoruz. Didem Madak Şiirinde Zaman ve Mekan gereksiz fazlalıkta sunduğu örneklerin altında boğulmakla beraber neredeyse Didem Madak'ın Şiirleri Üzerinden Kadınların Eşyayla İlişkisini Okumak adını taşıyan makale kadar dikkat çekiyor. Aralık 2014'de hayatını kaybeden Talat Sait Halman hakkında güzel bir yazı, yine 2014 yılı içinde hayata gözlerini yuman cumhuriyet aydınlanmacısı kültür adamlarından Vecihi Timuroğlu ile yapılan söyleşi ve yine Vural Bahadır Bayrıl ile son yapıtı hakkında bir söyleşi dergi sayfalarından okuyucuyu selamlıyor. Ürün olarak ise niceliksel açıdan daha fazla bir beklenti içindeydim. Öykülerden Eda Geven'in Dansöz'ü, şiirlerden ise Enes Taşbaşı'nın sandviçsel bir yalnızlığın dirimsel uzantıları ilgi çekiyor. Ki bu şiirle Meçhul'un sayfalarında da merhabalaşmıştık.

yollar ki uzar gider en kalabalıklara
bir ekmeği orta yerinden bölüyorsun

iki yeşil balondur herhalde mutluluk
zeytinleri tek tek diziyorsun içine ekmeğin

bütüne varma çabasıdır insan
peyniri kesiyorsun yavaş yavaş

elbet birinindir o çizgili yüz
uzanıyorsun üst raftaki tabağa

düz yolun iki yanı kuş boşluğu
dolaptan bardağı alıyorsun

garip kıyılarla dolu bu şehrin avuçları
meyvesuyunu bardağa koyuyorsun

sil sonsuz beyazlığımızdan açlığımızı
bu kenti yırt en yerlerimizden

bir şeyler kat bir şeyler kat mavimize
kendinden olsun

Karton kapağı ve sarı sayfalarıyla birbirine benzeyen çok sayfalı dergileri, bir dosya konusu vesair, kanca atacak mevzu olmadan neden satın almayacağımın cisimleşmiş halidir Varlık.

Karazin

Şubat/mart sayısıyla okuyucuya ilk merhabasını çakıyor yarı fanzin yarı dergi Karazin. Üstelik http://karazindergi.org/ adresinden ilk sayıya issue'da ulaşmak mümkün. Bertold Brect'ten Hakikati Yazmada Beş Güçlük daha ilk sayfalarda okuyucuyu karşılıyor. Aslında yayının bir nevi manifestosu olma iddiasını taşıyor diğer bir deyişle. Geri kalan sayfalarda ise öykü ve şiirlerde bu muhalif çıkışın henüz altı layıkıyla doldurulamamış. Adım Ece Ayhan Çağlar kitabıyla ilgili kısa ve öz bir değerlendirme yazısı ardından Sylvia Path ve Nilgün Marmara'nın izinden giderek genç yaşında kendi hayatına son veren şair Zafer Ekin Karabay hakkındaki makale yer alıyor. Keşke şiir olarak bir kaç yaratımı da alıntılansaymış. İlk sayı olmasından kelli ufak tefek dizgi ve basım hataları ve çirkin seçimler göze çarpıyor. Bir şiirdeki dizelere konan yıldızların açıklaması yok örneğin. Seçimler derken de şiir ya da öykülerdeki sayfa boşlukların estetik açıdan göz yoruculuğunu kastediyorum. Yer verilen ürünlerden de özellikle kapanışı yapan Odun Ateşi (Mehmet Yiğit Göktepe) tatmin edici. Her ne kadar çok bilindik bir formülü izlese de çıkan sonuç keyifli.

Başka Peron

İTÜ Edebiyat Kulübü tarafından basılan Başka Peron'un bu ilk sayısı şubat 2015 tarihini taşıyor. Öz ve şirin bir baskısı var. Yalçın Tosun'un son öykü kitabı hakkında bir değerlendirme içermekle beraber ürün olarak öyküye daha çok eğilinmiş bir görüntü çiziyor yayın. Kaleminin gücünü göstermeye hevesli kısa metinler kadar iç sıkıntıları kusma ihtiyacı güden deneme öykülere ve şu aralar fanzinlerde ve burada da Bilinç Akışı ismiyle sıkça gördüğüm köy öğretmeni hassasiyetini taşıyan toplumcu hikayelerden kurguyu vurgulayan akıcı hikayelere değişen farklı tarzlarla karşılaşmak mümkün. Metinlerin kısalığı yayının sayfalarına takılıp kalmamızı engelliyor ki bu benim için iyi bir şey. Gelelim beğendiğim örneklere; Çok da amatör olmayan bir isim, Selim Bektaş'ın kaleminden Geç Bile Kaldım ki Karazin'de olduğu gibi o bir kapanış öyküsü ve Emre Açar'ın aşağıda yer verdiğim şiiri.

Suç Sus

                                                   "o bana bir rüya verdi, inanamadım"
                                                                               Birhan Keskin

bir.suç.
kürenin ısınması bizim yüzümüzdenmiş
deprem, fitne, katillik de bizim sarıldık ya
heybesinden heyulası çıkacakmış dünyanın
dilin beni tattığı için
kıyamet bizden kopacakmış
sadece bir erkek ve bir erkek daha old...şşş suç.

iki.suç.
yarımadada park etmişti güneş bisiklet yollarına
gördüğüm en baahrlı aralık çünkü (küre mi ısınmış ne) neden sonra
likörlü çiklata çıkardın heybenden acılık gelene kadar dilime anlamadım
dilinmiş değ...şşş suç.

Suç Sus dışında yayın sadece bir şiir daha içeriyor. Bahar Yılmaz, Didem Madak'a fazlasıyla adıyor şiiri. Buradan da bir alıntı yapalım.

En zarif kederlerin kadınıydı.
Sözleri yağlı bir urgandı onun, acıyıboğmayı ancak böyle başarıyordu.
İnfaza götürülürken gözüne gökkuşağı bağlansın istiyordu.
Bir tarafı kalbinizin raflarına renk renk reçeller diziyor,
Öte tarafı kaybolmak istiyordu, dalgınlığa gelmek ve o dalgınlıkta yok olmak...

21 Mart 2015 Cumartesi

RETRO: Iced Earth - Days of Purgatory (1997)

Grup ilk şarkılarını bir kez de Matt Barlow vokalinin eşliğinde yeniden kaydetmeye karar verir ve ortaya çift siğdilik bu ürün ortaya çıkar. Yalın bir değerlendirmeyle ilki, ikincisini dövüyor ve iki kaydı bir arada dinlemek insanı bayağı bir yoruyor. Gel ve de gör ki güneş balçıkla sıvanmıyor, yani grubun efsanevi vokaliyle yeniden ses bulan bu besteleri dinlemek oldukça ayrı ve keyifli bir lezzet bırakıyor insanın ağzında. Ciddi ciddi aklıma böyle doyurucu karbonhidratı bol yiyecekler aklıma geldi. Prodüksiyon anlamında kaydın kaliteli olması, o kirli ve karanlık atmosferi bir miktar etkilese de, özümsemesi ve eşlik etmesi kolay bir dinleti meydana getiriyor. Üstelik tür içinde grubun yerleşmiş olan kendine özgü egzotik tarafı kaybolmuyor.

8,0/10

19 Mart 2015 Perşembe

Mailyn Manson - The Pale Emperor (2015)

Slave never dreams to be free
Slave only dreams to be King

Marilyn Manson'ı da genizden söyleme, söylenme tekniğini de severim. Ergen hallerime de eşlik ettiği için, safiyane bir çocuk gibi şarkı sözlerini okur depresif ruh hallerine bürünürdük, hep kalbimde yaşayacaktır, felan. Şimdi bile biraz daha nesnel baktığımda kötü işler çıkardığını söylemek zor. Her ne kadar nefret edeni seveninden çok olsa da her zaman ilgi çekici bir melodinin, bir atraksiyonun, müzikten bahsediyorum caanım, omuriliğinden değil, peşini kovlamasını bildi. Elbette o eski günlerini aratıyordu şarkıları. Yaş kemale erince bir de evlilik, o şevki heyecanı öldürüyor değişen miktarlar boyunca. Son dönemlerinde ise bayağı bayağı albümlerini filler dedikleri doldurboşalt şarkılarla doldurdu. Bu albümde neyse ki bu tür şarkıların sayısı az. Bir bomba yok, olmayan beklentimiz gibi. Ama Holy Wood'dan beri en etkileyici çalışma olarak nitelendirilecek kadar iyi şarkılarla donanmış, arzı endam eylemiş şarkıcı. Ölmüş gibi söz ettiğimin farkındayım, Allah nice ömürler versin. Versin ki sevmeyenine inat biz de dinlemeye devam edelim.

7,75/10

Bunu da ahan da ekleme yapıyorum: Bonus son 3 akustik parça albümün ortalamasını yükseltiyor, hatta içlerinden biri boynuz olup kulağı geçiyor.

15 Mart 2015 Pazar

Michel Foucault - Seçme Yazılar 6: Sonsuza Giden Dil

"suların hanedanlığı"

Serinin söz konusu son cildi roman, film, resim, fotoğraf gibi çeşitli sanat eserleri hakkında Foucault'nun yazdığı makaleleri ve yayımlanan röportajları içermesinden mütevellit, serinin görece zayıf bir bileşeni oluyor. Açarsak; buradaki yazılar daha çok erken dönem Foucault'nun kaleminden çıkmalar ve bahsi geçen sanatçılar ve ürünleri hakkında zaman itibariyle bilgi sahibi olmamanız ya da o büyük ihtimal yapılan analizleri bir noktaya kadar anlaşılmaz kılıyor. Kalemin odağında yer alan en tanındık kişiler Sade , Marguerite Duras ve klasik müzik bestekarı ve şefi Boulez ile sınırlı kalıyor benim açımdan, Dolayısıyla paragraflar arasında genelleştirmeleri kazımanız gerekiyor. Bu demek değildir ki okunacak hiç bir şey yok. İhlalin sınırı öteleyerek  meydana getirme sürecini (çok çok kabaca dersek) anlattığı İhlale Önsöz isimli makalesi ya da onunla bir şekilde bağıntı kurulabilecek özde Dışarı Düşüncesi, Yazar Nedir başlığı altındaki yazım ve Anti-Retro başlığı altında tarihi retrospektif şekilde yeniden yazma çabaları üzerine tartışmalar, Sonsuza Giden Dil başta olmak üzere diğer yazılardan damıtıldıkça toparlanabilen  dili üzerine yazdıkları kayda değer anları oluşturuyor bu derleme kitabın. Dili biçimsiz bir uğultu ve sel gibi akış olarak tanımlayarak gücünü gizlemeye bağlar ve ekler: zamanın erozyonuyla da tek ve aynı şeyi yapar, o, derinliksiz unutma ve beklemenin şeffaf boşluğudur. Dilin, magma tabakasının altındaki ağır çekirdeği oluşturması kadar kitaba ismini vermesi de aşikar bir görüntü.

14 Mart 2015 Cumartesi

Björk - Vulnicura (2015)

Özün biçimi ezip geçtiği bir albümle Björk özelikle onda modern zamanların ozanı beklentisi içinde olan dinleyici ve eleştirmen güruhunu şöyle bir salladı ve albüme ruhunu veren ayrılık haberi ile günlük basında (garip olan şey:bizim medyada) bile yer bulabildi. Son dönem işlerini de seven ve müziğinde melodiyi de arayan bizler ise bu coşkuya yeterince katılamadık. Arca ve Haxan Cloak gibi yeniyetme sanatçıların prodüksiyona katkılarının Björk'ü ne vezir ne de rezil etmemesi  melodik zayıflığı aşmada açıkçası çok da yardımcı olmuyor. Tersine örneğin History of Touches'un ana melodisinde Selmasongs'daki parçaların basit tekrarını dinliyor gibi oluyoruz. Albümde ayrılık sonrası yürek hırpalayıcı sözlerin bile, oy nerelere gidem, nerelere adakta bulanam derecesine varan, oldukça zincirli bir vokal ile söylenmesinin de negatif etkisini hissediyoruz. Notget'te olduğu gibi duyguların vokale de yansıyarak taşkın selleri andırırcasına akması sıkça duymak istediğimiz hareketler ya da doğal afetler mi demeli? Diğer yandan sanki Anthony sihirli değnek taşıyormuşçasına sesinin değdiği her ezgiyi uçuracak beklentisine girdiğimiz için Atom Dance'da biraz hayal kırıklığına uğramıyor değiliz. Ve aklıma yine Selmasongs'daki şahane düet geliyor, hayıflanıyorum. Buraya kadar anlattıklarım albümü biraz aşağıya çeken şeyler elbet. Tam tersi noktada ise yaşanılan uzun ilişkinin ardından çok mantıklı ve dokunaklı sözlerle albümün dolu olması ya da her zamanki gibi r'si vurgulu etkileyici ve duygulu Björk performansı es geçilemez. Kendine kastığı dakikalar boyunca Björk'ün bazı kelime ve cümleleri artık dizginleyemez halde yaşadığı acı dolu dönemin izlerini taşır şekilde telaffuzu, albümün hiç de bu ayrılık döneminin kronolojisi içinde yazılmadığını tam tersine mantığın hakim geldiği bir nekahat döneminde başlanıp bitirildiği havasını veriyor. Sound olarak da elektronik kısmı saymazsak, bazı beatlerin yarım ve aksak bırakılması, ritmik harmonilerden kaçırılması, ilişkilerin hissettirdiği sıcak güven duygusunun tersine bağıntısız soğuk bir atmosfer sergilemesi gibi hoşlanmadığım seçimler, yaylı çalgılar güzel bir etkide bulunuyor.

7,75--/10

11 Mart 2015 Çarşamba

RETRO: Kalmah - They Will Return (2002)

Pavırik death metalin malum öncü grubunu hala dinlememiş olmaktan övünç duymuyorum. Yine de Children of Bodom'un gölgesinde kalan bir kaç melodik gruba kulak vermiştim zamanında. Bunların arasında en çok sevilen saygı duyulanlarından biri Kalmah ve They Will Return de onların ikinci albümleri oluyor. Neden bu albümden başladım, hiç bir sebebi yok. Rastlantısallık iyidir hani. Albüme kulak verdiğimizde kendi tarzını yaratmış, hayli becerili ve teknik manada ehil elemanlarla karşılaşıyoruz. Şarkıların her bir biri birbirinden biraz değişik bir güzergah izleyerek türün getirdiği ayniyet sıkıntısını aşabiliyor. Arada bir vokaller  sertleşse de tabiri caizse brütal vokalin efemine versiyonu, powerımtırak dedik ya, hakim albüme. Takibi keyifli kaliteli gitar performansı arada haddini aşan keyboardu hizaya getirmeye çalışıyor. Aradan geçen o uzunununun seneler ardından tekrar dinlediğimde ise türü tür yapan öğelerin hem besteleri hem de dinleyen olarak beni yorduğunu söyleyebilirim. Ya da bu albümün yüksek enerjisini artık kaldıracak durumda değilim. En iyisi doom dooma doom dinlemek sanırım.

7,75/10

8 Mart 2015 Pazar

J.D. Salinger- Dokuz Öykü

Hikayelerin ruhuna göre yazım tarzını değiştirebilen büyük bir isim Salinger. Genelde basit ve hayattan fotografik bir kesinti minvalinde ilerleyen hikayeler yine de anlattığı ve anlatmadığı ile okuyucuyu sarsabilecek tatlar barındırıyor. Misal Eskimolarla Savaştan Hemen Önce'de genç Ginnie, uyuz olduğu sınıf arkadaşından verdiği borcu almak üzere (kısaltarak anlatıyorum, bu kadar basit değil vuku bulan olaylar) evine uğradığında önce ağabeyi sonra da ağabeyin bir arkadaşıyla sohbet etme imkanı bulur. Ardından parayı almadan çıkıp gider. Tomurcuklanan bir aşktan çok daha derin bir anlam içerdiğini sezersiniz hikayenin. Eleştirmenler İncil ile bu hikayenin bir ilişkisini ortaya koymaya çalışmışlar felan. Dili ile, örüntüsü ile bu kadar yalın bir hikayenin yatay görünürde ve aynı zamanda dikey hissedilen bağıntıları aracılığıyla kendini bir kez daha okuma hatta araştırma yönünde harekete geçirebilmesi, öykücülüğün okuyucu üzerindeki sarsıcı etkisi kanıtlamak için güzel bir örnek teşkil ediyor. Bir hikayede savaşın askerler üzerinde yaptığı psikolojik etkiyi, diğerinde ailesine karşı yabancılaşmış evhanımlarının hayatı anıları üzerinde anlamlandırmaya çalışmalarını okuma imkanı buluyoruz. Diğer etkileyici bir hikayesi De Daumier-Smith'in Mavi Dönemi adını taşıyor. Paris'te büyüyüp tekrar Abd'ye dönen sanatçı ruhlu genç bir adamın kimlik değiştirerek bir sanat okulunda öğretmen olmasını ve ruhani bir uyanma anı yaşayana kadar bir rahibe ile yakınlaşma çabasını da içeren uçarı hayatını okuyoruz. Mesela bu hikayedeki dil de diğerlerinden farklı olarak öze uygun biçimde oldukça havai, alaycı ve okuması eğlenceli. Son hikaye Teddy ise yazarın uzakdoğu felsefesini belki de biraz da didaktik bir şekilde aktardığı manifesto gibi okunabilir. Eserlerinde sıklıkla yer verdiği zeki ve gizemli çocuk imgesi üzerinden, on yaşındaki baş karakterin dilinden aydınlanmanın mantığı açıklanıyor. Bu h,kaye ayrıca yazarın okuyabildiğim en sorunlu çocuk karakterini de Teddy'nin kızkardeşi olarak gözler önüne seriyor. Muz Balığı için Mükemmel Bir Gün hikayesi başta olmak üzere ki baş karakter Seymour'un bizzatihi kendisi zaten, meşhur Glass ailesinin fertlerine dair göndermeleri de okuyabilmek mümkün.

7 Mart 2015 Cumartesi

Steven Price - Gravity (2013, OST)

Birincisi, Gravity > Interstellar. En azından çenesi düşük bir uzay kovboyu yoktu. İkincisi bu albüm büyük bir potansiyeli harcıyor. Battlestar Galactica'yı kimi zaman hatırlatan atmosferiyle daha ilk dakikalarda filme geri dönüyor ve meteorların uyduya çarptığı o anı tekrar tekrar yaşıyoruz. Sonrası da çok farklı değil. Fakat şarkıların üzerine inşa edildiği formül hep aynı. Pata pata pata pata GÜMM fısst. ani bitiş. Bir an sürekli bir dejavu döngüsü içinde hapsolma duygusunu yaşamadım değil. Özellikle yaylı çalgıların devreye girdiği dakikaları ki albümün sonlarında yer alıyor, sesini de açarak dinlemek oldukça coşku katıcı oluyor. Sonuçta gerilimli heyecanlı uzay ambiyans müziği diye sınıflandıralım, kabaca ne üzerinde konuşulduğu ortaya çıksın.

6,75-/10

4 Mart 2015 Çarşamba

Fairouz - Andaloussiyat (1966)

Feyruz, belki de Ümmü Gülsüm'den sonra klasik Arap müziğinin en önemli ismi. Yıllarca süren iç savaşta bile memleketi Lübnan'ı terketmemiş ve ünü Arap ülkelerini aşmış bir sanatçı. Seslendirdiği bazı şarkılar Türkçe düzenlemelere dahi tutulmuş yani aranje edilmiş vakti zamanında. Bu tarz albümlerde şarkıların en azından bir bölümü sanki gazinoda canlı kaydedilmiş gibi duruyor. Alkışlar feveran felan. Dinlerken o ruhu hissedebiliyorsunuz. Albümde yer alan her şarkı yalnız böyle değil. O yüzden prodüksiyon anlamında birbirini tutmayan, kötü ile bayağı kötü arasında değişen bir kayıtla karşı karşıyayız. Albüm vokal ağırlıklı ve genelde kısa şarkılardan oluştuğundan aralara şiir gibi daha da kısa anlatılar katılarak renklendirilmeye çalışılmış. İşin aslı enstrümanların ağırlığını koymasını, taksimler cihangirler yapmasını tercih ederdim.

7,50+/10

3 Mart 2015 Salı

Keith Jarrett & Charlie Haden - Last Dance (2014)

Bazen bazı albümlerden zorla hoşlanabilmek için defalarca dinliyor ve hala içine giremeyince pes ediyorum. Salonları hıncahınç dolduracak popülerlikte Keith Jarrett'in bu son işini o kadar da beğenmiyorsam, sorun bende demektir diye düşünüyorum ister istemez. Aslında bu kendime güvensizlikle alakalı bir durumu her yerde yaşıyor yaşatıyorum. Günlük hayatımda da, işte de bir aksilik ile karşılaşınca önce kendimi bir sorgularım. Neyse, bu albümü de defalarca dinleyip pes etme eşiğini bulana dek uzatmaya gerek olmadığının inancıyla bir yerde dur dedim ve sonlandırmaya karar verdim dinlemelerimi. Albümün piyasaya sürüldüğü aynı yıl hayatını kaybeden kontrbas, hani adam boyu uzunluğunda olur ya, Charlie Haden, dünyaca ünlü Keith Jarrett'a eşlik ediyor diyebiliriz ancak. Ön planı devasa piyanosu ile kimin kapladığı aşikar. Zaten dın dın dın kontrbasın odunsu sesini de pek beğenmem. Odunsu kokular gibi. Bir de erkeksi deri kokuları diye satılan parfümler vardır ki bildiğin leş ter. Uzun lafın mini versiyonu piyano ve kontrbas ikili olarak kulağa çok da cezbedici gelmiyor. En azından benimkisine. İkincisi bilemiyorum bu besteler emprovize mi ama melodi fukarası oldukları kesin. Tekdüze ritimler ki misal hızlı Dance of Fidels de dahil, albüme hakim durumda. Ee yani güzel,o kadar. Ta ki sabredip albümün kapanış parçasına gelene dek bu yapı aynen devam ediyor. Ve işte duymayı arzu ettiğimiz besteye Goodbye'ımıza kavuşuyoruz. Keith abinin inlemeleri ise artık sıkmaya başladı beni. Hatta bir şarkıda artık sarhoş sayıklamalarına döndü ki işte o anda bir rahatsız oldum, anlatamam. Dinlenecek binlerce albüm var orada bir yerde. Öyleyse yola devam.

6,50-/10

1 Mart 2015 Pazar

Blind Guardian - Beyond the Red Mirror (2015)

Ahh Blind Guardian, Blind Guardian! Senle de olmuyor sensiz de... A Night at the Opera dönemine geri dönüyoruz. Besteciliğiyle bu albümün fakir adam versiyonu gibi görünmesi, bu şarkılardaki yapıların çok daha fazla katmanlı olmasından kaynaklanıyor. Yani bu yaratılan parçaları kendi içinde dahi takip etme güçlüğü, garip prodüksiyon ile birleşerek dinlemesi içine girmesi zor bir dinleme sunuyor. Zaten öylelerdi ama artık uç bir yere varmışlar. Bu engeli aşmanın tek yolu dinlemek, çok dinlemek. Dinleyici de biraz dersine çalışsın yafu. Imagination from the Other Side'daki hikayenin devam ettirilmesi konsept gereği bu karmaşık örüntüyü gerektiriyor olabilir. Ama yine de sonuç olarak grubun beni en çok rahatsız eden özelliğine geliyoruz: aşırıya kaçma. Bilmemnerelerde bilmemkaç kez kaydedilen ve hep nedense en popülist noktalara takılıp kalan senfonik katkılar, vokal vokal vokal, koro koro koro, yükselip alçalan harmoni. Hansi apbimiz sustuğu anlarda bazen gerçekten güzel tonlarda canalıcı rifleri duymak mümkün, açılış parçasındanda olduğu gibi örneğin. Ahanda şarkı isimlerini zikretmeye başladım demek ki: albümün çıkış parçası At the Edge of Time cilalı senfonik düzenlenmesi ile dikkat çekiyor. Flüt çok hoş gitmiş. Benzer bir formülün The Throne'da da çok güzel işlediğini söyleyebiliriz. Kreşendolar yıkılıyor. Her ne kadar determination kelimesinin tekrar edildiği kısımlar bayat numaralardan da olsa mazur görülebilir. Farklı yerlerde böyle bir kaç ağız burkan ana rastlayabiliyoruz ne yazık ki. Ve elbette Sacred Mind var. Albüm uzun bir şarkıyla başladığı gibi uzun bir gülegüle parçasıyla sonlanıyor. Sözlere de baktım ki bayağı risale-i tedrisat gibi, oku oku bitmez... Şöyle genel ortalamalara baktığımda insanlar da benim gibi düşünüyor. A Twist in the Myth'den âlâ ama ne At the Edge of Time ne de bir A Night at the Opera.

7,25/10