22 Mart 2015 Pazar

Mühür - Varlık - Karazin - Başka Peron

Normalde ne sıkı bir dergi takipçisiyim ne de buraya süreli yayınlar ile ilgili fikirlerimi yazma niyetindeydim. Üstelik yeterli de değilim. Bu konuda düşüncelerimi değiştiren iki şey oldu: Mühür'ün ocak sayısı dergiden sayılmaz, tümüyle sayfalarını şiir yıllığına çevirmiş. İkincisi de sanal ortamda dergiler ve fanzinler daha net bir ifadeyle bunların sayıları hakkında yeterli değerlendirmelere rastlamanın güçlüğü. Öyleyse bir kaç satır karalamanın ne zararı olur?

Mühür 


Şiir yıllıklarının geçen senelerde pekbirçok tepki çekmesi, zaten adet olarak çığırından çıkmaya başladığı bir dönemde pek çok derlemenin devamının gelmesini önledi. Şairlerin kompleksini bir kenara koyarsak, farklı zevklere ve hatta eleştiregeldiği üzere niyetlere sahip derleyenlerle birlikte farklı okuyucuya hitap eden yıllıklar bence daha da çok basılmalıydı. Daha spesifik alanlarda ve hitap edildiği okuyucuya net bir yönelimle misal. Popülist bir bakışla şiire uzak, benim gibi sıradan okuyucunun farkındalığını artıran bir araç olarak bu tarz yayınların yararlı olduğu kanaatindeyim.
2005 yılından beri basılan şiir ve edebiyat dergisi Mühür, bir şiir yıllığı olarak tasarladığı sayıya başlık olarak Şair Dağın Doruğunda - 2014 , 99 Şair 100 Şiir başlığını uygun görmüş. Bahsi geçen eleştirilerin hedef tahtasındaki isim Baki Ayhan T.'nin geçen seneye yönelik bir değerlendirme yazısı ile dergi bizi karşılıyor demek isterdim ama bir baskı hatası sebebiyle 113 ve 128 nolu sayfalar ile açılışı yapıyor dergi. Değerlendirmede post-modernizmden geriye dönüş konusunda yazılanlar ilgi çekici. Seçilen şiirler ise daha çok belli bir çevreye hapsolmuş bir şiir tarzının örneklerini sunuyor. Devinimi, dirimi, belleği, ıraksağı bol şiirler bunlar. Ayrıca Ege imbatının kokularını taşıyan nesnesini doğada bulan şiirler de dergide yer alıyor. Ne kadar anlam ifade ediyor bilmiyorum ama şiirler daha çok Mühür, Akköy, Varlık, Yasakmeyve, Sincan İstasyonu, Kitap-lık, Karabatak gibi yayınların sayfalarından seçilmiş. Yine de alıntı yapabileceğim dize ve şiirler olmadı değil.

Tuğrul Tanyol/Bağbozumu

ruhun ıssız ormanı
geceye açılan kapı
tozun rengini alır rüzgar,
puhu kuşunun ötüşünde bile
beklenmedik sözler ışıldar

anlamadığın dildeki fısıltı
bir okşayış gibi, sanki
özlediğin yerde bir koku
gelecek günlerin şarabı
beklerken bağlarda

hadi, olmayan bahçelere dal şimdi
çoktan sökülüp atılmış ağaçtan
meyvalar çal, bağır denize doğru
çağır geriye
kendi sesinin çocukluğunu

orada o, hep oradaydı
unutsan da bir koku
ya da tatla, döner gelir
bir burgu gibi
söker yüreğini

ruhun ıssız ormanı
geçmişe açılan kapı, 
bir eski şarabı soğutup içmek
yılları çekip çıkarır gibi içinden
güneşin altında terleyen
o ilk üzümü
bulabilmek için yeniden

Betül Taraman/ Rüzgarın Azabı

ben rüzgarın azabıyla
hatıralara ilmiklenen
aklımın aldığıyla
almadığı arasında
bir sökük
terzi var gibi orada
    sabaha ulandım

koştuğum bu
son şarkı dedim
başa sarar mı
intiharla yaşam arasında
bir tasvir
okyanus var gibi orada
    ıssız ovaya salındım

seçildim tesadüfün
üzerime yığdığı tüfle
duymakla bir sesi bahtiyar
çocukluğu kötü geçmiş 
yazla kış arasında
bir cinnet var gibi orada
    endişeye kapıldım

zor olanı seçtim
uçurum uzun sürecek gibi
teslim oldum tamahkar
hissettiğimle
hissetmediğim arasında
bir ünlem var gibi orada
    söze sarıldım

gördüm bunu
içine doğduğum rüyayı
ve hatırladım
gülle diken arasında
bir yara sis varmış gibi orada
    kuytuma çağrıldım


küçük İskender/ Fas Planları

insan bebekliğinde sevişir en güzel
tarçın kokusunu sevmem ondan
rüzgar ve tül ne kadar da uyumlu iki şey
için hayatı sevmem ondan

baharat çarşısı bulacağım Marakeş'te
bir elime kırmızı, diğerine karabiber süreceğim
kartal yavrusu bir oğlan kapacak cüzdanımı
için yolculuğu sevmem ondan

her şehirde istersem denize inerim ben
şu teknenin altı hep balık, bununki hep yosun
kimse bilmiyor yüzmeyi hangi okyanusta öğrendim
için bilinçaltını sevmem ondan

sıcakta buz gibi vişne suyuna asla hayır demem
için seni sevmem ondan

İlhan Kemal / Hasar Onarma Töreni

dökülürdü dudaklarından, sözü yitik
türküler. Öperdim, dokunmdan; incinmesin
için, içinden geçerdim parmaklarımın
ucunda! sonra bşr abdalın sazına tel ettiğim
vakit, kasırgaya durdururdu inceden,
aşkın mızrabını!
-sevgilim, iyi böyle!-

bir yara bahçesi şu yeryüzü:
gözlerimize kan nakışlar,
işte tam şuramızda,
şakaklarımızın kül evinde,
çalışır durur azap yontusuna, arsız!
-sevgilim, kötü böyle!-

ama biz hasar onarma töreniyiz,
iki kişilik;bir'liğe çoğalırız!
işimiz yok ikilikle!

İyilikle açtığımız?..

bir yol var, orada duruyor; gidilesi...
bir uzak var;yakın...
sağımız bahar, solumuz güz...
"güzden yanayız!"
güz:yenilenmek yıkık avluda!..yenilmemek!..
-sevgilim, büyüt bir dirilişi: böyle?-

Asuman Susam / Sıcak Taş

avuç içlerim kadar sıcak biriktirdiğim taşlar
ağrıyan yerlerine bırakacağım tılsımını
taştan bir heykele dönüşeceksin korkarım
gözlerini öpeceğim, elmacık kemiklerini
suyun anlattıklarını dinleyen bir pars olacağım
kanımın hışırtısıyla uyutacağım seni
barbar diyecekler, ama olsun
sırf kemik kalacağız yolun sonunda
bilge değilim
boşuna sözümde durma benim

ormanı okuyorum boş zamanlarımda
gövdeye bakıp kökü görüyorum
ağaçların yatay serüvenini
çayırlarında iyiyim ülkenin
acı ot topluyorum ağzının kenarında

bir atın soluk soluğa terlemesi
aşkın iması, genleşen bir şimdi


Betül Dünder / Adem Ağacı

ben bunu kimseye anlatamadım da tuttum
periye anlattım, biraz uzun biraz kederli
tuttum kendimi iki cümle arası
acı da aşk gibi uzun bir sözcükmüş
ben hakikatle ikisini karıştırdım da
bu bir derdi çok dert yapar dedim periye
kalbimde bir kaya var onu oraya ben koymadım
parmak izlerini okudumsa nasıl
içimdeki seni duydumsa nasıl
o geceden sabaha çıktımsa nasıl bir periye
dedim: kim koyduysa onu oradan söyle alsın

akşamı herkes bilir eli ayağı kesilir kiminin
kimi çok ellidir çok ayaklıdır karanlık güzeldir
pericim ben az elli miyim hiç ayaklı mıyım
ben neredeyim dünya bi dünya sınırları bol dünya

ege'yi boydan boya geçmiş idim
kendimi bir kötü kumaşa dikmiş idim
periiiii çok dilemiş idim:kalabalık kalmasın kalbim
eledim eledim dünya beni kıyıda beklermiş 
bir bıraktığım aslında iki edermiş

Gökhan Arslan / Aç Kapa Aç Kapa Artema

I.
bulup bulup yitirdiğimiz ne varsa, aşk gibi zakkum gibi
bir sabah ansızın denizi görmekten vazgeçmek gibi
ateş gibi yanık ellerin dağın kalbinden çıkardığı
ve dağılan incecik, tutuşan perde, kırık cam
tütün, kükürt, künk, kurtpençesi, kalay tozu gibi
ne varsa bulup bulup yitirdiğimiz
denizi ilk defa gören bir cırlangıcın gözlerinde

orda durdum, orda sustum, orda makam ağır
orda hırkasını ağaca kaptıran çocukluk
gurbet orda, ölü diller, yarım halklar, yarım halkalar
dokunmaya kıyamadığımız narın yarası
taciz ateşi, ilaç kutusu, limon çekirdeği
orda uludere kırsalında yüzükoyun yatan gökyüzü

II.
tomalarından inip akreplerine bindiler
kalplerimizde işlek bir pazar yeri
kalplerinde kendi cenazesine geç kalan sultan
usulca dolandılar özenle açtıkları yaranın etrafını

ayna ayna söyle ona
ondan daha zalimi yok bu dünyada

kirazı çekirdeği, eti kemiği, şehri insanıyla yuttular
gözlerine inen perdede izlediler direniş günlerinde aşkı
üstelik hem kurşunları hem kalemleri vardı
barikatlara yatırılmış defterlerimize saplamak için
ve güneşi bekleyen gözlerimiz için karanlıkları

ayna ayna söyle ona
ondan daha zalimi yok bu dünyada

lice'de sular kesilse, istanbul'da bir parkı kapattılar
sonra açtılar, sonra yine kapattılar
diyarbakır'da bir karpuz çatlasa orta yerinden
sonra açtılar, sonra yine kapattılar
hakkari'de bir çocuk ellerini gökyüzüne çevirse
sonra açtılar, sonra yine kapattılar
bir yıldırım yalasa artvin'de bir çam kozalağını
sonra açtılar, sonra yine kapattılar
ayaklarına bir ot dolansa, bir diken batsa parmaklarına
selektör yapsa durduk yere yoldan geçen bir araç
bir tencere sesi duysalar gecekondunun mutfağından
mazgala yuvarlasa delik cepten düşen bir misket
sonra açtılar, sonra yine kapattılar

ayna ayna söyle ona
ondan daha zalimi yok bu dünyada

III.
bunlar, vurulduğu yerde üstü gökyüzüyle örtülen çocuklar
bunlar da jurnalciler, parmaklarıyla dağlara ateş eden
mazlumlar ve mağdurlardır en çok mazlumları ve mağdurları ezen
sonra bir sürü çocuk isterler senden
içlerinden birkaçını devlete kurban vermen için
katil hep uşak çıkacak değil ya
yanlarında mürekkebe batmış görünmez kılıçlarıyla gezerler

işte korku ve cinai faaliyetler bakanlığı
işte mermeri yürüten su, mermerden düşen günışığı
işte ağzımızda taşıdığımız deniz suyuyla kurduğumuz
şu barikatta dörtnala sevişmenin hüznü
gördünüz mü yerde yatan oğul ölüsünü
yakasında bir ipekböceği, saçlarında güvercin
duydunuz mu sesini sisin içinde yanan mumların
işte kendini boşluğa asmış ağaçlar
işte kendini boşluktan atmış kuşlar
işte sargı bezi, işte çalgı, işte kargı, işte yargı
işte sosyal devletin mucizesi zehir

bunlar, kaşlarının ortasına sapan bağlayan evlatlar
bunlar da göğüslerinin arasında ateş yakan kadınlar

IV.
şimdi düşüp giden oğulların suskunluğuna ağlar
devletin makasıyla traşlanmış ağaçlar


...
hem kurtulmak istiyordum hem kurtulmamak
ama daha çok kurtulmamak
çünkü kusmam gerekiyordu, biliyorum
öyle iki parmakla değil
boğazımda gecenin yüz bin eliyle kusmak
                              (Özkan Satılmış/Memurlar uyurken Şairler Ne Yapar)




Varlık

Ocak sayısı Didem Madak şiirini konu alan makaleleri sebebiyle dikkatimi çekmişti. Ayrıca Medya Notları başlığı altında eleştirel makaleler de güncel bir dosya oluşturuyor. Burada yazılanlarla birlikte derginin nasıl merkez dergiciliğin amiral gemisi olduğunu sezinliyoruz. Didem Madak Şiirinde Zaman ve Mekan gereksiz fazlalıkta sunduğu örneklerin altında boğulmakla beraber neredeyse Didem Madak'ın Şiirleri Üzerinden Kadınların Eşyayla İlişkisini Okumak adını taşıyan makale kadar dikkat çekiyor. Aralık 2014'de hayatını kaybeden Talat Sait Halman hakkında güzel bir yazı, yine 2014 yılı içinde hayata gözlerini yuman cumhuriyet aydınlanmacısı kültür adamlarından Vecihi Timuroğlu ile yapılan söyleşi ve yine Vural Bahadır Bayrıl ile son yapıtı hakkında bir söyleşi dergi sayfalarından okuyucuyu selamlıyor. Ürün olarak ise niceliksel açıdan daha fazla bir beklenti içindeydim. Öykülerden Eda Geven'in Dansöz'ü, şiirlerden ise Enes Taşbaşı'nın sandviçsel bir yalnızlığın dirimsel uzantıları ilgi çekiyor. Ki bu şiirle Meçhul'un sayfalarında da merhabalaşmıştık.

yollar ki uzar gider en kalabalıklara
bir ekmeği orta yerinden bölüyorsun

iki yeşil balondur herhalde mutluluk
zeytinleri tek tek diziyorsun içine ekmeğin

bütüne varma çabasıdır insan
peyniri kesiyorsun yavaş yavaş

elbet birinindir o çizgili yüz
uzanıyorsun üst raftaki tabağa

düz yolun iki yanı kuş boşluğu
dolaptan bardağı alıyorsun

garip kıyılarla dolu bu şehrin avuçları
meyvesuyunu bardağa koyuyorsun

sil sonsuz beyazlığımızdan açlığımızı
bu kenti yırt en yerlerimizden

bir şeyler kat bir şeyler kat mavimize
kendinden olsun

Karton kapağı ve sarı sayfalarıyla birbirine benzeyen çok sayfalı dergileri, bir dosya konusu vesair, kanca atacak mevzu olmadan neden satın almayacağımın cisimleşmiş halidir Varlık.

Karazin

Şubat/mart sayısıyla okuyucuya ilk merhabasını çakıyor yarı fanzin yarı dergi Karazin. Üstelik http://karazindergi.org/ adresinden ilk sayıya issue'da ulaşmak mümkün. Bertold Brect'ten Hakikati Yazmada Beş Güçlük daha ilk sayfalarda okuyucuyu karşılıyor. Aslında yayının bir nevi manifestosu olma iddiasını taşıyor diğer bir deyişle. Geri kalan sayfalarda ise öykü ve şiirlerde bu muhalif çıkışın henüz altı layıkıyla doldurulamamış. Adım Ece Ayhan Çağlar kitabıyla ilgili kısa ve öz bir değerlendirme yazısı ardından Sylvia Path ve Nilgün Marmara'nın izinden giderek genç yaşında kendi hayatına son veren şair Zafer Ekin Karabay hakkındaki makale yer alıyor. Keşke şiir olarak bir kaç yaratımı da alıntılansaymış. İlk sayı olmasından kelli ufak tefek dizgi ve basım hataları ve çirkin seçimler göze çarpıyor. Bir şiirdeki dizelere konan yıldızların açıklaması yok örneğin. Seçimler derken de şiir ya da öykülerdeki sayfa boşlukların estetik açıdan göz yoruculuğunu kastediyorum. Yer verilen ürünlerden de özellikle kapanışı yapan Odun Ateşi (Mehmet Yiğit Göktepe) tatmin edici. Her ne kadar çok bilindik bir formülü izlese de çıkan sonuç keyifli.

Başka Peron

İTÜ Edebiyat Kulübü tarafından basılan Başka Peron'un bu ilk sayısı şubat 2015 tarihini taşıyor. Öz ve şirin bir baskısı var. Yalçın Tosun'un son öykü kitabı hakkında bir değerlendirme içermekle beraber ürün olarak öyküye daha çok eğilinmiş bir görüntü çiziyor yayın. Kaleminin gücünü göstermeye hevesli kısa metinler kadar iç sıkıntıları kusma ihtiyacı güden deneme öykülere ve şu aralar fanzinlerde ve burada da Bilinç Akışı ismiyle sıkça gördüğüm köy öğretmeni hassasiyetini taşıyan toplumcu hikayelerden kurguyu vurgulayan akıcı hikayelere değişen farklı tarzlarla karşılaşmak mümkün. Metinlerin kısalığı yayının sayfalarına takılıp kalmamızı engelliyor ki bu benim için iyi bir şey. Gelelim beğendiğim örneklere; Çok da amatör olmayan bir isim, Selim Bektaş'ın kaleminden Geç Bile Kaldım ki Karazin'de olduğu gibi o bir kapanış öyküsü ve Emre Açar'ın aşağıda yer verdiğim şiiri.

Suç Sus

                                                   "o bana bir rüya verdi, inanamadım"
                                                                               Birhan Keskin

bir.suç.
kürenin ısınması bizim yüzümüzdenmiş
deprem, fitne, katillik de bizim sarıldık ya
heybesinden heyulası çıkacakmış dünyanın
dilin beni tattığı için
kıyamet bizden kopacakmış
sadece bir erkek ve bir erkek daha old...şşş suç.

iki.suç.
yarımadada park etmişti güneş bisiklet yollarına
gördüğüm en baahrlı aralık çünkü (küre mi ısınmış ne) neden sonra
likörlü çiklata çıkardın heybenden acılık gelene kadar dilime anlamadım
dilinmiş değ...şşş suç.

Suç Sus dışında yayın sadece bir şiir daha içeriyor. Bahar Yılmaz, Didem Madak'a fazlasıyla adıyor şiiri. Buradan da bir alıntı yapalım.

En zarif kederlerin kadınıydı.
Sözleri yağlı bir urgandı onun, acıyıboğmayı ancak böyle başarıyordu.
İnfaza götürülürken gözüne gökkuşağı bağlansın istiyordu.
Bir tarafı kalbinizin raflarına renk renk reçeller diziyor,
Öte tarafı kaybolmak istiyordu, dalgınlığa gelmek ve o dalgınlıkta yok olmak...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder