29 Nisan 2015 Çarşamba

Sharon Van Etten - Are We There (2014)

Geçen sene bayağı ses getiren indie çalışmalardan biri oldu bu. Albüm kapağında kafasını camdan sarkıtarak tehlikeli işlere yeltenen hanımkardeşbacımız, bu beşinci ve son albümüyle emin adımlarla sesini daha geniş kitlelere duyuruyor. İster istemez belki de sorun bende Lana Del Rey'in keskinlikleri törpülenmiş, stüdyodan dışarı adımını atmış, poptan biraz daha soyutlanmış bir versiyonu gibi geliyor. Ki bunlardan sıyrılınca hiç de Lana Del Rey olmaması gerekiyor aslında. Dolayısıyla zingermingerzongwriter ekolünden folk tadı bırakan bir çalışma ile karşılaşıyoruz uzun lafın kısası. Sözlerde kalp ağrısı aşk acısı işleniyor genelde. Albümdeki bestelere ve şarkı sözlerine de imza atarak bir ordu gibi çalışan Sharon Van Etten, yalın gitarlı kendi türkülerini söyleyen bir ozan ile popülerleşmiş amerikana soundu arasında dengeyi bularak hem orkestrasyonu ihmal etmiyor hem de güçlü sesinin dinleyiciye geçmesini önleyecek bariyerlere imkan vermiyor. Sözler, dengeli prodüksiyon ve elbette her şarkıya titizlikle aşılanmış melodilerle birlikte bu albümün neden bu denli tutulduğunu anlayabiliyorsunuz. Ama dediğim gibi her şey fazlasıyla dengeli, yani bu türü çok dinlemedim bilmem, ama janrın içinde anaakım gibi. Standart varyasyonu düşük. Daha ne diyeyim bilemedim.

7,25+/10

28 Nisan 2015 Salı

Bibliotech #21, UP #XIV1 , Yalnızlar Mektebi #12, Başka Peron #2, Kuzgun #2

Bibliotech

Gezi protestolarının arkasında gelen sayı ile tanıştığım ki o sayı müthiş yazılar içeriyordu, hatta bir
tanesi neredeyse yazarına tebrik emaili attıracaktı da bana neyse ki böyle hisler uzun soluklu kalmıyor, çok şükür asosyalim, Ankara kökenli felsefi dergi son sayısında Ölüm temasını işliyor. Dosya konusuyla ilgili pek çok düşünürün görüşüne az çok yer verilmiş. Hegel, Foucault, Freud, Novalis gibi. Yazıların ortak noktası ölüm olduğu için hayatın anlamı olduğu etrafında helezon çiziyor. Kant sözlüğü devam ediyor. Sayının kapsayıcılığı Bataille, Haman, Herder ve Schiller'e kadar uzansa da bu ek katkılar çok da sürükleyici bir okuma sunamıyor. İşin aslı Bataille'in aşkınlığı ilginçti.

UP ya da yeni Underground Poetix


Kadıköy'ün kült yayınevi 6.45 tarafından düzensiz aralıklarla ve oldukça kalın ebatlarda çıkartılan Underground Poetix ismiyle birlikte periyodunu değiştirerek okuyucuyu selamlıyor. Anladığım kadarıyla bu sayı 14. ve aynı zamanda ilk sayı. Beat olsun yeraltı edebiyatı olsun arka sokaklara eğilen yayın fazlasıyla batıcı bir politikaya sahip. Dolayısıyla çeviriler yazı ve şiir olarak fazlasıyla yer buluyor sayfalarda. Çeviri demişken birebir kelime çevirmenin kültürel farklılıklara dayalı kadim geçmişi bünyesinde barındıran diller arasında mantık denen şeyi bozduğunu düşünüyorum. Kısacası bazı kelimeleri çevirmemeli, deyimleri çevrilen dildekilerle ikame etmeli vessair. Keyifli okuma böyle olur. Kapak konusu benim de dergi vasıtasıyla tanımış bulunduğum Antonin Artaud'a ayrılmış. Her ne kadar Altay Öktem her şey şiirin konusu olur dese de başlangıçta yer verilen Tool'un şarkı sözü... ne diyeyim şimdi bilemedim. SPK müzik grubu üzerine kapsamlı bir makale ile birlikte kitap, sinema ve diğer konular üzerine post-it notu kıvamında tek sayfalık yazılar derginin sayfalarını tamamlıyor. Şöyle baştan değerlendirilirse şiirin öne çıktığı görülüyor. Bu arada italik yazılarda d harfinin yerini noktaya bırakması bir dizgi hatası mıdır yoksa avantguardlık mıdır pek anlamadım.
Her ne kadar şiirin politikleştirilmesinin estetiğini sıklıkla zedelediğini düşünsem de, zedelemeyenler zaten pek ala, Kerim Atay'ın Bezirganbaşı alıntılanacak kadar etkileyici olmuş. Bir de Onur Özcan metni eklenmiştir.

postallarınla girdiğin o camiyi getirdim sana.
sana süngünü getirdim aç kapıyı...
onsekiz göz getirdim sana, nazara karşı,
başa hükmeden ayaklar getirdim.
imansız hava aracı getirdim uzak huduttan.
yayla çorbası getirdim; bol reyhanlı...
bir grev sözcüsü getirdim fotoğraflardan,
ezelden mücahit bir köse delikanlı!
abide-i hürriyet’ten taze silinmiş
fren izi getirdim sana, aç kapıyı, Hicran!
hint keneviri getirdim yeğene, kızana navluncuk,
yand-aşevleri getirdim; uzak, yakın, torun, torba, akraba...
deniz feneri getirdim sana, garipçe’n aydınlansın da,
reenkarnasyona inansın fakir fukara, garip gureba...
peşkeşe hazır ihaleler getirdim özendiğin çöllerden...
bir otel getirdim sana, teke tüke sakalı... oy madımak!
bir lise getirdim sana... şarapnel mahallesi; gazi...
bir deniz getirdim sana, denizliğinden hes’er yok!
bir kadın, bir kız getirdim tek bedende – ki kadın mı kız mı sen merak etme;
ismi e.a., ismi n.ç., ismi yüzlerce alfabe...
şahtın, şahbaz getirdim. getirdim tüm zencileri...
mağdur pehlivan, malum türkücü, derin tv, pala sabri...
bozuk sütten çıkmış AK kaşık getirdim sana,
yan gelip yatma yeri getirdim ege’den.
domuz bağı, filistin askısı, gaz, cop, mermi getirdim,
bir de karar mahkemeden...

sana üç değil,
tam beş çocuk getirdim.

aç kapıyı bezirganbaşı.
kapı hakkı;
sana sonunu getirdim.
ben her zaman...

Onur Özcan - Ölmek İçin Uygunsuz Burası

Ölmek için uygunsuz burası. son için yakışıksız.yanlış…vurabilirim kendimi ama burası değil-belki seattle-, hava gazıyla boğabilirim ya da ama paris değil burası – belki auschwitz- her şeyin dibini ya da sonunu görebileceğim bi yer burası. alkolün, kahkahanın,uykusuzluğun, junkın, amın,gözyaşları ve yalnızlığın… ama yaşamın değil. bi akıl hastanesinde kendimi asabilir, bi gökdelenin paratönerine tırmanıp yıldırım düşmesini bekleyebilir, venezüela’da karşı devrim örgütleyip kurşuna dizilebilir, benÖlüm’de kaplanlarca parçalanabilir, güneşin içine atlayabilir ya da güneş sisteminin dışında bir gezegende altın vuruş yapabilir, chiapas’ta vurulabilir, antartik açıklarında kendimi yakabilir, montana’da kafama sıkabilir, otuzlarda barcelona’yı kuşatmaya giderken falanjlara yakayı eleverebilir, deniz ayıları kurtuluş cephesi adına güney afrikada intihar komandoluğu yapabilir, kronstad’ta ya da makhnovsthina’da kızıl ordu’ya direnirken alnıma bi kurşun yiyebilir, meksika’da bir uyuşturucu çetesine kafa tutup bedenimi milyonlarca eş parçaya böldürebilir, vietnam’da sağanak napalm altına anadan üryan sırtüstü yatabilir, kör gecede bir kürt köyünde alevler içinde yanabilir ya da gazze’de bir panzerin altına yatabilir,kız arkadaşımı düzerken orgazma yakın bir anda şah damarımı kesebilir, pisa kulesinden atlayabilr, bi alabalık çiftliğinde boğulana kadar kafamı suya batırabilir, bi demiryolu kenarında yüksek alkolden nalları dikebilirim. ama burada, antalya’da gelmemeli son. direnmek değil bu, azim ya da inat değil, yaşama dört kolla sarılmak saçmalığı hiç değil.sadece burada ölmek istemiyorum.çünkü en sıradan ölümlerin bile bir görkemi vardır,olmalı.kimse için bir şok etkisi yaratmayacak olsa bile kıymetlidir ölümler, ölüler için. ama burası uygun değil, yakışıksız…zira ölümün bile saygınlığını yok edecek kadar berbat bu siktimin kenti.

Başka Peron


Özgecan'a adanan ikinci sayının ilk sayfalarını hayli politik değerlendirmeler kaplıyor. Çoğunluğu kadınların kaleminden çıkma bu yazılar ortodoks sosyalist fikirler bağlamında değerlendirmelerini ortaya koyuyor. Feminist duyarlılık beklerken, beklemeye alışmışken bu minvaldeki yazılar şaşırtmadı değil. Edebi olarak doğan boşluğu Selim Bektaş'ın daha önceden yayımlanmış bir öyküyle kapamaya çalışması dikkatten kaçmıyor. Fahrenheit 451 ve Yüzyıllık Yalnızlık kitapları hakkında makaleler bulunuyor bu sayı. Şiir köşeleri ise yine sadece iki isme emanet.

Yalnızlar Mektebi


Üzerimde nedense sağcı olma intibası, ki problem değil aslında bağnaz değilim ama dolaylı ya da dolaysız iktidar güzellemeleri okumak istemiyorum en azından bu alanda, bırakan dergi son sayısını fantastik kurguya ayırıyor. Bir yanıyla eleştirdiğim, yıllardır hep aynı mevzular, bir yanıyla da takdir ettiğim, bu mevzulara farklı bir bakış açısı getirmeleri gibi, bir dosya olmuş. Açalım: Branden Sanderson'lar, Patrick Rothfuss'lar hiç gelmemiş gibi, hatta hatta George RR Martin fırtına estirmiyormuş gibi, hadi onları geçtim yılların emektarı Michael Moorcock, Dragonlance ve Forgotten Realms yazarları, Robert Jordan, Ursula LeGuin, Raymond Feist hiç yokmuş gibi yazıların hala ama hala Tolkien bazen C.S.Lewis ve tabi ki Harry Potter'ı baz alması moral bozucu. Hala her dosyada Harry Potter'ın çevirmeni Sevin Okyay ya da Barış Müstecaplıoğlu ki tek yerli yazar kendisi değil, ile yapılan röportajların aşılamaması bir eksik. Gel ve de gör ki hayatımda okumadığım, ilk filmini bile üç kez başlamama rağmen dayanamayıp bitiremediğim Harry Potter üzerine yapılan röportajda paylaşılan o fan tutkusunu okumak çok keyifliydi. Fantastik kurgu üzerine yazılan, hayatta gerçek diye bir şey yok ki her kurgu fantastik zaten, ispatını ortaya koyan makaleler olayın farklı bir noktasına parmak basıyordu. Farklı olma çabasını lezbiyen vampirler üzerine kitap değerlendirmesinde de görüyoruz. Ayrıca yer verilen öyküler de fantastik kurgu izlerini vurguluyor. Cem Özüduru'nun Kek'i ve Tolga Aydın'ın Kök Kutsalsa'sı gayet iyiydi örneğin. FRP net portal sitesini hazırlayanlarla da bir söyleşi içeren dergi şiirlerinde UP'de olduğı gibi Kaan Koç'un yanısıra Nurullah Eren, Ahmet Mücahit Bülbül (bkz azcık aşağı) ve Ahmet Keskinkılıç'a sayfa ayırıyor. İki tane Tolkien şiiri yer alıyor, daha ne olsun! Kapak, evet kapak daha iyi olabilirdi.

hıncını benden aldı kör baykuş,acımasız orman
ve uludu kurtlar, acım kocadıkça
ben de ne kadar ölünebiliyorsa bu dünyada
işte o kadar öldüm
tüm eve dönenlerin ciddileşen yüzlerini görerek
ve hatta taşıyarak yanımda bir kaçını


Kuzgun

İkinci sayıyı internetteki sayfalarından okuyabildim. Format aynen devam ediyor. Tıpkı dinamik, sürükleyici yayın politikası gibi. Altay Öktem müstehzi yazılarıyla eğlenmeye eğlendirmeye derler ya düşünürken güldüren, devam ediyor. Röportajlarda son kitabı ile can Ursula ablamızın şimşeklerini üzerine çeken ve işte sadece bu sebeple nefret ettiğim isim Kazuo Ishiguro ile birlikte Hayko Çepkin'e yer verilmiş. Bu son söyleşide ısrarla aşk temasının zorlanmasını pek anlayamadım. Deniz kabuklarının tarihten bugüne resim sanatındaki yerini irdeleyen ve sayfalar süren yazı oldukça ilginç. Melih Cevdet Anday üzerine yazı ister istemez tadımlık kalmaya mahkum bu ebadıyla. Tarihte unutulan metinler köşesine ise Nahid Sırrı Örik'in bir öyküsü konuk oluyor. Şerhh ve Gard isimli şiir dergi ve fanzinleri değerlendiriliyor son sayfalarda. Şiirleri sayfalarda yer bulan şairlerin isimlerini, sanal ortamda bir dergiye bir de bu siteye girip bakıp yazmanın zorluluğu sebebiyle yer vermeyeceğim bu sefer. Öykü, biraz daha öykü fena olmazdı yalnız.

26 Nisan 2015 Pazar

İhsan Oktay Anar - Kitab-ül Hiyel

Büyülü gerçeklik akımının yurdumuzdaki en büyük temsilcisi İhsan Oktay Anar, benim kafamın hiç basmadığı mühendislik ekseninde ve çizimler eşliğinde iktidar ve güç arzusunu işliyor bu kısa romanında. Sınırsız enerji üretecek devri daim çalışacak bir makine icat etmenin peşinde ile  iktidarı kovalayan Yafes Çelebi çok kısa süreliğine görünüp kaybolan iktidar taşını eline aldığında artık dervişliğe adımını atmıştır. Gerçeğin kendisi bir mucizedir. Ama her şeyini vasiyet ettiği kölesi Calûd, ustasının yolundan gitmeyecek ve gücün de kölesi olarak bir ömrünü bu yolda harcayacaktır. Zürriyeti için nice bebek ve kadını, Diyarbekir'den getirttiği ikizleri hatta ustası Yafes Efendi'yi bu yolda harcamaktan kaçınmayacaktır. Uzun İhsan Efendi'nin Peter Pan misali hep çocuk kalan evladı Davut, Calûd'un elinde yıllar boyunca eziyet görmesine rağmen masumiyetinden hiç bir şey kaybetmezken, çocuğun sukünetini bozduğu o tek anın Calûd'un hayatını nihayete erdirmesiyle, Uzun İhsan Efendi'nin neden çocuğun  senelerdir o evde kalmasına müsade etmesi anlaşılır hale gelir. Calûd'un evlat edindiği Üzeyir ise seneler süren şartlandırmalara rağmen iktidarı garantileyecek savaş makinesi icadının peşini bırakır ve Uzun İhsan Efendi'nin yani yazarın meclisinde yerini alır.

Sakin - Hayat (2008)

Ufak çapta efsaneleşen bu albümü dinlemeye başladığımda ilk dikkatimi çeken soundun tam da indie rock diye tabir edilen türün birebir bizim topraklarımıza ki bu toprakların havasını suyunu arabeskleştirip istismar etmeden, uyarlanmış hali ile karşılaşmış olmam. Ki albümün bu mevcut karakteri eseri Türk rock tarihinde unutulmazlar içine dahil ediyor zaten. Her ne kadar mıymıy bir versiyonu takip etmeyip yeri geldiğinde cazırtıyı esirgemeselerde dinleyiciden işte tam da indie rock kulvarında koşturmaları sebebiyle bende bir yerden öteye gidemiyorlar. Yolda bir kaya var ve bu türde terennüm eden gruplar o kayayı kımıldatacak güçte değil. Başkasında o kaya bir misket olur, o da beni ırgalamaz. Tıpkı diğer türdaşları gibi, yurtdışında olur bunlar genelde, albümde hatta şarkılar içinde dahi bir yüksek gerilimi idare edememe sorunu yaşarlar. Şarkının içinde bir ya da bir kaç bölüm, solosu ya da vokal performansı, nakaratı, bir rif parlaması felan çok iyidir ama şarkının yüzü vasata dönüktür gibi...Ayrıca sözler de önemlidir zira. İsminin tersine albümün soundu bir miktar huzursuz bir tat barındırıyor. Albümü dinler dinlemez ve defalarca dinlemenin ardından aşka düştüğüm parça ise Bu Defa oluyor. Müteveffa grubun tek yaratısı.

7,75+/10

25 Nisan 2015 Cumartesi

Fen - Epoch (2011)

Fen'in ikinci albümü Epoch ile İngiliz black metali dinleme kampanyamın sonuna gelmiş bulunuyorum. Bir yandan bu dinletide büyük oranda emeği geçen müzisyen sanatkar arkadaşlara teşekkürlerimi borç bilirken diğer yandan da bu saatten sonra karşıma çıkacak İngiliz black metal gruplarının tamamiyle rastlantısallığını deklare etmekten, efenim, kendimcağızımı alıkoymayacağım. İlk albümüyle post-rock ile neo-folku çok da kaotik olmayan monofik özelliklere haiz bir black metal ile ustaca birleştiren bir soundu icat eden grup bu albümde de aynı tarzı icra etmekten pek uzaklaşmıyor. Toprak kokan havasıyla diğer atmosferik black metal gruplardan çok daha fazla doğayı hissettiren grup yine dinleyeni sisli gecelerde bir yürüyüşe davet ediyor. Ama albümün ikinci yarısında adımlar, çamurlu yollardan olsa gerek yalpalamaya başlıyor. Çünkü grup olmaya çalıştığı şey içinde kendi yolunu kaybediyor. İlk albümde parlattıkları mermileri bu albümde ne yazık ki tükenmeye başlıyor. Hem de hiç fena başlamamışken yolculuğa... Neticede 2013'de çıkardıkları Dustwalker ile 2014'de yayınladıkları Carrion Skies'ı dinlemek konusundaki iştahım kaybolmaya başlıyor yavaş yavaş.
Of Wilderness and Ruin favori bir tanem.

7,25/10

22 Nisan 2015 Çarşamba

Grant Green - Idle Moments (1965)

Cazın gitar versiyonunu daha önce dinlememiştim. Tam bir cahillik nezdimde. Gayet şık oluyormuş doğrusu. Grant Green her ne kadar gitarını tıngırdatıyorsa da diğer enstrümanlar, piyano ve saksafon gibi, ile uyum ve dengeyi sağlamış görünüyor. Özellikle başlangıç şarkısı Idle Moments isminin işaret ettiği gibi mood dakikalar sunuyor. Hani işten yorgun argın dönüp tül perde gibi salınan bir müzik canınız çeker ya, işte öyle. Diğer şarkılar ki Jean De Fleur ve Django ile benim versiyonumda yer alan bu şarkıların alternatif yorumları, bir de Nomad oluyorlar, o kadar aheste ilerlemese de acayip çılgın bir tempo vessair beklenmemeli. Bir yandan canlı zinde bir dinleti sunarken diğer yandan da arka fon müziği olarak çok güzel işliyor bu besteler. Uzun lafın özeti derslere gömülmüşseniz , ev işi ile meşgulseniz ya da gecenin 11'i eve iş getirip çalışıyorsanız ve orada kalmayıp bir tam gün süren bir tatilde misal yarın, incelemesi mesai saati kadar sürecek kucak dolusu evrakla birlikte bir cafeye (kaaribuuu der biri), çünkü evde disipline olmak çok zordur, kapanmayı hayal ediyorsanız ve üstelik bunla keyiflenerek ertesi güne beklettiğiniz ve bu yüzden aciliyet kazanmış çok acil işlere nihayet vakit ayırabileceğinizden ümitliyseniz, işte bu müzik arkada çok güzel akıp gidiyor. Evet içimden gapitalik düzene sövüyorum. Dikkatli dinlediğinizde ise Ketih Jarreth gibi ama onun kadar apartmayan mırıldanmaları duymak da mümkün. Son olarak o duyduğunuz ilginç ses vibrafona ait.

8.0+/10

18 Nisan 2015 Cumartesi

Orphaned Land - All Is One (2013)

Grubu metalik kökeninden dolayı değil de  ortadoğu ezgilerini farklı bir bakış açısıyla ele almaları sebebiyle dinlememden ötürü metali hemen hemen bütünüyle terketmeleri beni şu kadar, işaret parmağının ucunu gösteriyorum bir yandan, enterese etmiyor. Ama özellikle yaylı düzenlemelerinde bir arabesk fantazi etkisinin ağır bastığını görmek , hatta bir kaç şarkının başında ne dinlediğimi unuttum, işte bu rahatsız edici. (ki onlardan bir tanesi tüyler ürpertici bir seyirle görüntüyü çok güzel bir şekilde kurtarıyor: Through Fire and Water) Folklorik şarkıları bir çeşni ya da geçiş aracı olarak kullanmayı da zaten bir önceki albümde arkada bırakmışlardı. Şimdi albüme ağırlığını veren tamamiyle bu tarz besteler. Diğer yandan hepimiz kardeşiz, hepimiz aslında biriz mesajının ağırlığı basit bir saflık ve naifliğin ötesine geçmiyor artık. Farklılık içinde aynı değil miyiz? Farklılıklarımızla bir arada yaşamayı öğrenmemiz gerekmiyor mu? Niye bu tekleştirme çabaları? Bu kadar eleştirmem aslında grubun güzel iş çıkarmadığı anlamına gelmiyor. Elbette yıllardır sahada olmanın avantajlarını gayet şık bir şekilde kullanmasını biliyorlar. Bir kaç şarkıdaki senfonik düzenlemeler ile farklı bir yüzlerini de göstermesini bildikleri gibi. Bu noktadan sonra nereye gideceklerini merak ediyorum doğrusu. Yoksa bu ara bölge onları yeterince tatmin ediyor mu?

7,75/10

16 Nisan 2015 Perşembe

RETRO: Iced Earth - Something Wicked This Way Comes (1998)

Hmm evet bence de grubun en iyi albümü. Söz tasarrufu yapmanın tam vakti. Daha haftayı bitireceğiz, bir dolu iş yani anlayacağınız.

8,75/10

14 Nisan 2015 Salı

RETRO: Kalmah - Swampsong (2003)

Neredeyse They will Return kadar iyi. Yok yok bir tık ötesinde. Gitar işi mucizeler yaratıyor. Düzenlemeler çok iyi. Ve üstelik birbirine benzeyen bestelerin ötesinde kendini açığa vuran parıldayan hitler mevcut. Aklıma takılan tek şey son şarkının cover olup olmadığı. Aklıma takılan diğer şey bu bataklık lordu mu yaratağı mı ne gibi bir konsepte sahipler sorusu. Yapmayacağım şey ise aklıma takılan bu mevzuların takibine düşmek. Yeni iş görüşmesinden çıktım ve hala yeni şeyler öğreteceğiz, ok mi felan diyorlar. Mezarda öğrenime geçtik hay Allahım. Çalışmak da ölüm gibi bir şey. Hayatı anlamlı kılıyor.

7,75/10

12 Nisan 2015 Pazar

Peyniraltı Edebiyatı #23, Meçhul #8 , Kuzgun #1

Peyniraltı Edebiyatı

Kapak yazarı olarak geçtiğimiz ayki sayısında Borges dergiye konuk olmuştu. Gönül ister ki güzel illüstrasyonu ile konuk olan dosya yazarlarına daha çok sayfa ayrılsın ve hatta yeni okuyuculara yönelik bir okuma rehberi eklensin. Gözlerden kaçmayan bir şey var ki bu dosyaların niteliği de düşmeye başladı. Aslında spesifik olarak bu sayı için değil uzun süreli bir eğilime bakarak bunu söylüyorum. Belki sonraki sayılarda dosyada yer alacak yazarlar önceden ilan edilerek dışarıdan da yazıların ulaşması için çağrı yapsalar bu sorun aşılabilir. Bu sayıyı okurken şiir ya da öyküler arasında sanki göndermeler var gibime geldi; ya benim hüsnü kuruntum ya da imgelerin temaların belli başlı noktalarda sıkışmışlığın göstergesi. Bazı şiirlerdeki yoğun deniz imgesi ya da tanrısı ölmüş müdür artık/mensubu olmayan dinlerin sorusu zikredilen bir şiire cevaben Algos'un Yeri isimli fantastik öykü gibi. Öykülerden özellikle Emre Ocaklı'nın Korku'su, Uğur Uçkıran'ın Algos'un Yeri'si hoşuma gitti. Bir kaç tane de gayet iyi okuma sunan metin vardı. Şiirlerden ise dikkatimi çeken aşağıdaki oldu. Bir de ufak bir mısra.

dün ile bugün arasındaki köprüden atlamış bir adamın şiiri /ismail sertaç yılmaz

orada dur işte/oraya deniz koyacağız./koymazsak bizi bu karada avlarlar./
önümüz bin türlü mevsim.
içimde at yolları/buralarda uçurumlar/dalgaların oyukları
nelerim yok ki/bu dünyanın bir oyuntusuyum yalnız/
bir ağustos böceği olmak için çok şiir var/
şimdi bütün yollarda bir mevsim kadar güzel ötüp/
en güzeli ile sevişmek için yarışıyorum/
ben dünya kurmayacağım./bu deniz güzel/bu ağaç iyi/
ben onun balığı/ben onun sincabı/öylecene gideceğim.

içimden tüm yolları geçirdim/kolaçan ettim kendimi/bir nefes aldım/bir tükürdüm/çişim geldi işedim/bu ben benim
erişebildiğim insansız hava sahalarıma ağaçlar diktim/çayırlar çimenler attım sağa sola/suni terkedilmişlikler yarattım
hayalarımdan ekşi ekşi sular akıttım/üzerine rumi figürler akıttım.seviştim ve faust ile anlaşma yaptım/günü bitiremedim/
ama pek bir şeyi kalmadı/yakında biter bu dünya da. bu dünya bitmeden/gel bu meteorolijiye inat iç içe geçmiş iki bulut olalım/seviş seviş yağmura dönelim/bilincimizi kaybedip kendimizi bulalım/aklıma da başka bir şey gelmiyor/yerçekimi kendini bir unutsa/dün ike bugünün arasındaki köprüden atlayacağımı biliyorum/
gerçi hiçbiri olmasa da sen varsın kalabalığa inat/

bak bu kaya güzel buraya oturalım/dünya da bir kaya parçasıdır en nihayetinde
ben seninle isalaşıyorum/tanrı şaşkın, meryem sevinçli/
asma şu suratını ben boğulurum/bir öp yularımı çek çekelim gidelim./dünya dediğin ne ki.isa keşke dirileceğim demeseydi/ne kadar çok insan ne kadar çok şey bekliyor/belki de bir beklemedir yaşamak be/sıkıldım bu kendimi kemirmekten
aklımın düşünme deresinde balıklar/kımıl kımıl/
zihinsel bir göç belki de seni hatırlamak/ağ attın beynime ulan/yine de bu kaburgamı yuvaya çevirmiş güzel bir balıksın/
he ben de az değilim.

şşş bir bak dinle/gülümse

biat edene dek çarpışmalıyız!..( Neslihan Yalman)

Meçhul

Meçhul fanzin ise Cemal Süreya'yı konuk ediyor kapağında. Biyografik ve biyografi esintili yazılara yer verilmesi ayrı hoşuma gidiyor doğrusu. Bu fanzini içi dolu turşucuğa benzetiyorum. Ellerinden geldiğince içini farklı yazılarla doldurmaya önem gösteriyorlar. Siyaseten dört eğilimciliklerine ısınamasam da tiyatro, sinema ya da gezi yazılarına kadar uzanan bir kapsamda ifade buluyor bu çizgi. Gelenek olduğu üzere orta sayfa seçkisine bu sefer Karacaoğlan'ın aşk dörtlükleri eşlik ediyor. Bu sayıda dikkat çeken öykünün yazarı Salih Aras: Fakat Nevin, Neden Yanakların Okyanus? ismini taşıyor. Görece basılan şiirler yalnız zayıf.

Kuzgun


Cebe çantaya sığmaz upuzun baskısı ve özellikle içindekiler sayfasında taçlanan çirkin tipografisiyle merhaba diyor Kuzgun dergisi. Editör yazısında yazar fotoğraflarına ya da isimlerine yer veren kapak anlayışını protesto ettiklerini söyleyerek kuş ayağını seçmeyi tercih etmişler. Ayrıca fiyat konusunda da verdikleri sözü daha ikinci sayılarında bozuyorlar. Fakat amerikan yerlisi edebiyatına yeni bir soluk getiren Sherman Alexie röportajı ve onun tarafından yazılmış bir öyküyle fırtına gibi bir başlangıç yapıyor dergi. Refik Halid'in kaleminden Osmanlıca üzerine yazılan iki makale, Özbek şair Çolpan üzerine inceleme yazısı, İran'lı kadın şairlerden seçki, Paul Auster röportajı arka arkaya sıralanınca derginin oldukça dinamik bir girizgah yaptığını anlıyoruz. Altay Öktem başta olmak üzere pek çok yazar köşe yazısı minvalinde kendilerine yer buluyor. Şair olarak da Hayati Baki, Ali Hikmet Eren, Mark Strand, Haşim Hüsrevşahi, Veysel Çolak, Arda Karapınar, Mehmet Aycı ve Bilal Kolbüken'in eserlerine yer verilmiş, Özellikle çeviri eserlerin yoğunluğu göze çarpıyor. Derginin pilot koltuğunda oturan ve daha önce Kül gibi örneklerle dergicilikte kendini ifade etmiş olan Bilal Kolbüken'in tecrübesi umarım derginin sürekliliğine katkıda bulunur. İnternet sayfaları http://www.kuzgundergi.com eski sayıları online okuma imkanı sunuyor.

SBTRKT - Wonder Where We Land (2014)

İlk albümünü dinlemek nasip olmadı. Bu albümü ise beğenen pek olmadı. Hakikaten ilk albümde çizdiği daha doğrusu bende uyandırdığı mistik ve deneysel ve karanlık çizgi yerine hepi topu biraz maceracı bir r&b ve pop örneklerinden başka bir şey bulamıyoruz. Buna benzeyen şeyleri ne bileyim Justin Timberlake felan da yapmıştı. Beklentiyi karşılayamanın ya da farklı boyutlarda kesişememenin getirdiği duygusal yalpalama dışında beatiyle harmonisiyle çok da kötü bestelerin olduğunu söyleyemem doğrusu. Hatta bir kaç şarkı var gerisi tırt diyenlerden de favori şarkıları saymaları istendiğinde eminim cevapları değişik değişik olacaktır. Çünkü emek harcanan bestelerle karşı karşıyayız. Hiç de öyle albümün süresi dolsun maksadı güdülmemiş. Albüme ses veren Sampha, Raury, Caroline Polachek, Ezra Koenig, Jessie Ware, Denai Moore ve A$AP Ferg gibi müzisyenlerin işbirliği, hiç de tanımama rağmen güzel bir katkı oluyor. Benim beğenilerim ise The Light, Voices in My Heart, New Dorp New York gibi ritmi yüksek ve itiraf etmek gerekirse daha düz parçalar üzerinde yoğunlaşıyor.

6,75/10

11 Nisan 2015 Cumartesi

Faith No More - We Care a Lot (1985)

Bazen anaakım grupları ihmal edip ilginçlikler içinde boğulduğumu düşünüyorüm diğer vakitler ise tam terine sıradan işlere fazla yüz verdiğimi. Tam arasını buldum bu albümüdinleyerek. Faith No More büyük bir grup. Almış yürümüş. Son yıllarda ise maalesef kendini unutturmaya başlamış grubun bu ilk albümü bir kere farklı tarzı ve farklı vokaliyle, Mike Patton yok burada, ne çok bilinen bir çalışmaları ne de kaale alınan. Kendi içinde bir obskürlük numunesi. Alamet-i farikası olan alternatif soundlarıyla post-punk arasında denge kurmaya çalışan altyapının aslında oldukça sağlam olduğunu söyleyebilirim. Bu sallantılı iş araya giren sözsüz parçalarla daha da dağınık hale geliyor. Ama albümün en büyük handikapı bağıran, çağıran, ne dediği anlaşılmaz, kafa şişiren, sarhoş vokali. Sadece bir yerde o da melodik açıdan vokal şarkıya uyum sağlıyor hatta yakışıyor. Onun dışında grup elemanları Bağdat, vokal Viyana seferinde. Albüme adını veren şarkı Epic'in proto hali gibi. Onun dışında bir kaç şarkı daha anılabilir. Ama grubun sonraki işlerini biliyorsanız bunu geride burakmak en iyisi olacak.

6,25/10

10 Nisan 2015 Cuma

Murray Bookchin - Devrimci Halk Hareketleri Tarihi 4: Spartakistlerden İspanya İç Savaşına

SONUÇ

On yedinci yüzyılda İngiltere'de başlayan isyanlar-devrimler döngüsü gelecekte de devam edecek mi? Tartıştığımız türden bir devrimin Avrupa'dave Amerika'da hala gerçekleşme olasılığı var mı?
Buna kesin bir cevap vermek zor. Devrimci çağın sona erip ermediğini ancak zaman gösterecektir. Fakat tarihsel olayların gidişatını şekillendirmede kendine özgü olanın, rastlantısal olanın ve bireysel olanın oynadığı rol, başarılı bir devrimi gerçekleştirmek için kullanılabilecek bir elkitabı sunmayı güçleştirmektedir. Birbirine benzer olaylar çarpıcı bir şekilde mevcut olsa da, bütün devrimci gelişmelere uygulanabilecek şematik formüllere ya da yasalara sahip değiliz. Bu tür formüllerle yasaları üretme yönündeki girişimler insanları hep yanlış yönlere sevk etmiştir, Bolşeviklerin 1920'lerde kendi Ekim Devrimlerine (ya da darbelerine) özgü olayları dünyanın başka yerlerinde girişilen devrimlere empoze etme gayretlerinde görüldüğü gibi.
Ancak tarihin bize öğrettiği ders şudur: devrimci bir hareket, kendi ilkelerinin, eylemi bir ağ gibi sarıp kımıldayamaz hale getiren katı bir dogma haline dönüşmesine izin vermemelidir. 1917-18 yıllarında Avrupa'daki hiç bir devrimci parti Rusya'daki Sol Sosyalist Devrimcilerle (SD) ideolojik açıdan boy ölçüşemezdi. SD'lerin programı, Rus işçileriyle köylülerinin büyük çoğunluğunun istediği ve coşkulu bir şekilde destek verecek olduğu eyleri, diğer bütün Rus sosyalist grupların programlarından çok daha fazla ifade ediyordu. Fakat SD'ler işçilerin kendiliğinden bir devrim başlatacak yaşam enerjilerine şaşmaz bir inanç besliyorlardı. Devrimci partinin tek bir hareketiyle proletarya ve köylülüğün kendiliğinden başkaldıracağını ve yeni bir toplumsal düzen kuracağını ümit ediyorlardı. İsyanı andıran eylemlerine başladıklarında ve hatta Çeka'nın başı Feliks Dzerzhinski'yi rehin aldıklarında, artık avuçlarının içine kadar gelen iktidarı Kremlin'e girip almaya yanaşmadılar. Bunun yerine safdil bir tutumla, kitlelerin kendi başlarına ayaklanmasını beklediler. Yani tarihsel açıdan en kritik anda dogmanın esiri oldular. Böylece kendi hareketlerinin, tam da güçlerinin doruğundayken, yok olmasına imkan verdiler.
Buna karşılık Lenin, kariyeri boyunca büyük bir taktiksel esneklik sergiledi. Kurnaz bir devrimci olan Lenin, koşullara bakarak kavgadan ne zaman vazgeçmesi, ne zaman diretmesi gerektiğini biliyordu. Sol SD'ler devrimci hareketlerine başladıklarında onların yarı gönüllü her çıkışını bertaraf etti ve onları hızla siyaset sahnesinin dışına itti. Diğer hasımlarıyla da gene hiç vakit yitirmeden başa çıkmayı bildi. Dogmanın kendisini felç etmesine izin vermeyen Bolşevik lider, pragmatik bir anlayışla adamlarını bütün önemli pozisyonlara yerleştirdi ve böylece partisinin Ekim 1917'de ve sonrasında galebe çalmasını mümkün kıldı.
İspanyol anarko-sendikalistler Sol SD'lerle şu temel inancı paylaşıyorlardı: gerçek bir devrim organik ve kendiliğinden olmalıdır; onun başarısı inceden inceye planlanmış bir stratejiye dayanmamalı, doğal bir gelişim seyri izlemelidir. Dolayısıyla da anarko-sendikalistler, kendi devrimci jimnastiklerinde 1930'ların başındaki her grevi bir kalkışmaya, her kalkışmayı bir ayaklanmaya, her ayaklanmayı da bir devrime dönüştürmeye çalıştılar. Bu ultra-devrimci ilkeler katı bir dogma haline geldi. Sokaklara dökülmek diye adlandırılan bu pervasız pratik öylesine klişeleşti ki, ultra devrimci Asturiaslı madenciler bile 1934'teki Ekim ayaklanması sırasında, CNT üyelerinin devrimi tahammül edilebilir sınırların ötesine taşıyıp başarısızlığa mahkum edecekleri korkusuyla, CNT-FAI üyelerine silah temin etmeyi reddettiler.
Tarihin bize öğrettiği bir diğer ders de şudur: savaşkanlık/militanlık devrimcilikle aynı şey değildir ve onunla karıştırılmamalıdır. 1918-23 yılları arasında Alan işçiler orta Avrupa'nın en savaşkan, en militan işçileri arasındaydılar. Dışarıdan bakan herkese bu işçiler bir konsey cumhuriyeti istiyorlar gibi geliyordu. Gerçekteyse, Sosyal Demokrat liderler konvansiyonel demokratik reformları sosyalist reformalr ya da en azından sosyalist bir topluma erişmek için atılan adımlar olarak göstererek, bu işçileri yanlış yöne sevk etmekte neredeyse hiçbir güçlük çekmemişlerdir. Ebert ile onun Halk Komiserleri Konseyi'ndeki işbirlikçileri, Alman işçilerini, sosyalist retorikle süslü bir temel demokratik cumhuriyeti kabul etmeye kolayca yönlendirebilmişlerdir.
Bu tarihin öğrettiği bir başka ders, iktidar uğruna birbiriyle çekişenlerin, birbirlerine karşı, yoldaşça davranmak şöyle dursun, genelde hiç de iyicil olmayan bir tavır içerisine girdikleri gerçeğidir. Devrimci çağda, örgütlü askeri birlikler kitlesel ayaklanmaları bastırmada olağanüstü bir yeteneğe sahiptiler. Üç bin civarında Freikorps askeri, 1919 yılında sayıca kendilerinden on kat büyük ve oldukça iyi silahlanmış olan Bremen işçilerini zorlanmadan dağıtabilmiş, bunda paramiliter kuvvetlerin kente yaklaşmakta olduğu haberi de büyük rol oynamıştır. Troçki kaçan Kızıl askerleri kentin dış bölgelerinde olağanüstü bir kişisel cesaret örneği sergileyerek toparlamamış olsaydı, Beyaz Rus komutan general Yudeniç Petrograd'ı kolaylıkla ele geçirebilirdi.
Karşı-devrimin emrinde de genelde iyi eğitimli, iyi donanımlı ve görece disiplinli ordular vardır. Geçmişte, devrimin başarıya ulaşması çoğunlukla benzer şekilde örgütlenmiş ve eğitilmiş bir asi kuvvetin oluşturulmasına değil sadece, fakat aynı zamanda sıradan neferlerin bağlılıklarını ve desteklerini devrimcilere ne denli sunduklarına da bağlıydı. Bunun en çarpıcı örneği Şubat 1917'de Kazaklar kalabalığa ateş açmayı reddettikleri zaman vuku buldu; böylece isyan tüm kente yayıldı ve çar devrildi. Troçki, Brest-Litovsk'ta Alman işçilerini kendi askeri ve politik liderliklerine isyan etmeye çağıran büyük bir kampanya başlattığında, askerlerin sadakatini kazanmanın ne denli nemli olduğunu biliyordu.
Ne var ki bugün ordular, bir zamanlar askerleri halktan ayırmayan askere alma uygulamasına aykırı olarak, gönüllü ve hatta elit askerlerin başı çektiği birliklerden oluşmaktadır giderek. Günümüzde, elit askerler şöyle dursun, sıkı disiplinli askerlerin , kendilerini isyancılardan ayıran o neredeyse mistik çizgiyi geçeceklerine inanmak muazzam derecede güçtür. İroniktir, bugünün anti-militarist radikalleri askere alma uygulamasına karşı çıkarak, askerlerin devrimcilere/halka bağlılıkla hareket etmesini neredeyse imkansız kılmışlardır. Dahası, modern silahlar askeri tarzdaki ayaklanmaları daha da geçersiz kılmıştır. Egemen sınıflar teknik olarak çok gelişmiş, politik olarak da  herhangi bir kaygı gözetmeyen, inanılmaz derecede etkili bir savaş makinesinin desteklediği bir askeri güce sahip olmanın bütün avantajlarına sahiptir. Lazer ve uydu güdümlü silah sistemleri bir yada iki kuşak önce tahayyül bile edilmeyen bir isabet kaydetme ve öldürme gücüne sahiptir. Ahlaki ikna ile siyasi ideolojinin güçlü bir psikolojik etki yarattığı inkar edilemese de, insan bedeni soğuk çeliğe ve güçlü patlayıcılara karşı koyamaz. Bu tür kuvvetler karşısında zayıf eğitimli, merkezileşmemiş ve eşitlikçi ilişkilerin hakim olduğu bir kuvvetin yenilgiye uğraması kaçınılmazdır.
Dolayısıyla bugün devrimci bir hareketin önündeki en önemli görev halkın büyük çoğunluğunu kendi safına çekmektir. Devrimci çağın Üçüncü Devrim'de incelediğimiz büyük kalkışmaları, farklı yollardan da olsa, bu tür çağrılarda bulunmaya çalıştı. İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimlerinin liderleri - bu devrimler demokratik devrimlerdi ve kendi hedeflerini yönetimsel kurumların değişitirilmesi açısından tanımlıyorlardı - toplumun büyük kesiminin -küçük mülk sahibi beyaz erkeklerin- yararına hareket ettiklerine inanıyorlardı. On sekizinci yüzyıl ansiklopedistleri gibi toplum teorisyenleri, yazılarında, bu kitleye halk diye hitap ediyor, soylu sınıfın gasp ettiği özgürlüklerin yeniden getirilmesini savunuyorlardı.
Ne var ki Marksist tarihçilere göre bu demokratik devrimler burjuva devrimleriydi, çünkü onların halk için öngördükleri devrolunamaz doğal haklar, bir bütün olarak, nüfusun ancak küçük bir kesiminin -burjuvazinin- istifadesine sunulan haklardı (* İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimlerini burjuva devrimler diye nitelemek saçmadır, çünkü Amerikan İç Savaşı'nın oluşturduğu olası istisna dışında hiçbir burjuvazi bir halk ayaklanmasına önderlik etmeye kalkışmamıştır. Tam tersine burjuvazinin devrimden korkması için sağlam nedenleri vardır. Devrimci kargaşa sadece mülk sahibi spesifik sınıfları değil, fakat bizatihi mülkiyet olgusunu da tehdit eder. Sözüm ona devrimci burjuvazi ise her türlü kitlesel eylemden, bu eylem hangi davayı güderse gütsün, hep korkmuştur) Oysa Marksistler nüfusun çok daha geniş bir kısmının -işçi sınıfının- lehine olan devrimci fikirler ortaya atıyorlardı. Proletaryanın henüz nüfusun çoğunluğunu oluşturmadığı durumlarda bile, işçiler eninde sonunda büyük çoğunluğa ulaşacaklardı. Demografik açıdan bakıldığında toplumda temel bir rol oynamaya yazgılı olan proletarya, tarihsel süreç içerisinde hegemonik güç olacak ve otantik özne olarak hem siyasi hem de iktisadi değişimi gerçekleştirecekti.
Birinci Dünya Savaşı'nı önceleyen on yılda, modern sanayinin ve sivil hakların sürekli gelişme kaydetmesinin proletaryayı mutlak çoğunluk yapacağına ve bir bütün olarak nüfus içerisinde en önemli pol,tik unsur haline getireceğine kesin gözüyle bakılıyordu. Fakat proletarya İngiltere'de, Almanya'da ve Birleşik Devletler'de ne denli büyük olsada, bu ülkelerin hiç birinde nüfusun mutlak çoğunluğu haline gelmedi. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Avrupa'da kendine özgü tarzda gerçekleşen her sosyalist devrim gerçekte bir azınlık devrimiydi. 1914'te Rus sanayi proletaryası nüfusun yüzde sekizi bile değildi, oysa köylü sınıfı nüfusun geri kalanının büyük çoğunluğunu oluşturuyordu. Lenin, Sol SD'lerin köy komünleri aracılığıyla toprağın yeniden dağıtılmasını öngören tarım politikalarını benimsememiş olsaydı , Bolşevikler kırlarda tutanamazlardı. Rus köylüleriyle olan ilişkilerinde aldatmacaya başvuran Bolşevikler, kendi aralarında küçük burjuva diye gördükleri ve muhtemelen de uygulamak gibi bir niyetlerinin de olmadığı bir tarım programına bağlı kalacaklarını savlamış, ayrıca işçilerin sanayiyi kontrol etmelerini destekleyeceklerini bildirmişlerdi. (Ekim Devrimi'nden sadece bir kaç ay sonra Lenin'in tek kişi yönetimini ve sanayinin millileştirilmesi lehine, bir kenara attığı bir görüştü bu) Komünistler esas itibariyle Sol SD'lerin damgasını taşıyan bu politikalardan vazgeçtikten sonra halk desteğini kaybetmeye başladı; belli bir andan sonra komünist rejim varolabilmek için baskı ve zor uygulamasına bel bağlamak durumunda kaldı. Böylelikle bir azınlık diktatörlüğü bile değil, Rus işçileriyle köylülerinin büyük çoğunluğunun karşı çıktığı politikaları uygulamaya koymak için ülke içinde terör estiren ve iç savaş içinde iç savaş veren tek parti diktatörlüğü kuruldu. Bu da çok geçmeden Bolşevikleri ülkenin büyük bölümünde halktan tecrit etti ve düpedüz tek kişinin despotizmine dönüştü.
Batı ve Orta Avrupa'daki Sosyal Demokratlar nüfus içerisindeki bir azınlık tarafından kalkışılan bir devrim hareketinin, Rusya örneğinde görüldüğü üzere, kaçınılmaz bir biçimde iç savaşa yol açacağına ve bu azınlığın, giriştiği darbenin başarılı olması halinde, kendisini ancak nüfusun çoğunluğu üzerinde (bir sınıfsal azınlığın bile değil) sivil bir azınlığın diktatörlüğünü kurarak idame ettirebileceğine inanıyorlardı. Bu bakış açısı, Alman Sosyal Demokrat Partisi'nin lideri Friedrich Ebert'in, 1918'de devrimi günahı kadar sevmediğini söylemesine neden olmuştur. Alman işçi sınıfının büyük çoğunluğu da devrimci falan değildi. Devrimci MArksizmin izolasyonunu, hiç bir şey 1914 ile 1939 yılları arasında belli başlı hiçbir Avrupa ülkesinde tek bir sosyalist ya da komünist partinin seçimlerden birinci parti olarak çıkmayı başaramaması olgusundan daha kati surette gözler önüne seremez. İşçi sınıfı içerisinde devrimciler hep azınlığı oluşturmuşlardır, 1917-1918 yılları arasında Rusya'daki durum hariç.
Aslında proletarya, bir bütün olarak, genelde ayaklanmalardan korkmuş, ancak çok istisnai koşullarda isyankar bir tavırla hareket etmiştir. 1919 Ocak ayının başında Berlin işçilerinin üç günlük silahlı gösterisi bu hükmü geçersiz kılmaz. Hem Luxemburg'un hem de Lenin'in isabetle gösterdiği gibi, ayaklanmadaki gecikmenin -hatta saatlerle ölçülebilecek bir gecikmenin- faturası çok ağır olabilir. Alman proletaryası bugün Batı Avrupa ülkeleri içerisinde mevcut kapitalist sisteme sosyal açıdan en fazla entegre olmuş işçi sınıfıydı belki de; ihtiyat ve ılımlılıkta Avrupa'nın diğer işçi sınıflarından sadece derece bakımından farklıydı. Bunun iki büyük istisnası belki de İspanya ve Rusya'ydı. Bu iki ülkede silahlı işçiler çoğunlukla silah kullanmaya ve kanlı bir altüst oluşa sebebiyet vermeye heves etmemiş olsa da, pek çok işçi-köylü, kırdaki geçmiş yaşantılarının içlerinde bıraktığı tortudan ötürü, doğrudan eylem geleneğinin etkisi altındaydı. İspanya'da ve Rusya'da aleni sömürüye ve kötü muameleye alışıldık tepki verme biçimi toplumsal devrim değil, saf ve basit doğrudan eylemdi.
Yirmi birinci yüzyılın başında çeşitli nedenlerden dolayı sanayi işçileri nüfusun ufak ve giderek de ufalan bir kesimi olarak önümüzde durmaktadır. Fakat başarılı olmayı uman her devrim nüfusun çoğunluğunun desteğini almak zorundadır; dolayısıyla da işçi partilerinin ortaya koyduğu programların radikal bir değişime tabi tutulması gerekmektedir. Bu partilerin programı kelimenin tam anlamıyla uygarca bir bildirim olmak durumundadır - iktisadi bir bildirim olmanın yanı sıra hümanist, ekolojik ve ahlaki bir bildirim. Yönetimsel kurumların farklı biçimlerini doğurduğu karmaşıklıkları dikkatlice çözmek ve özgür bir topluma yaklaşmak için onları kullanmanın yollarını bulmak, tek ve şiddetli bir darbeye değil adım adım gerçekleştirilecek ilerlemelere dayanmak zorundadır.
Devrimler, güçlü bir zorunluluk insanları, kişisel olarak tehlikeli ve toplumsal olarak da istikrarsızlaştırıcı önlemlere başvurmaya -yani, insanların yüzyıllar içerisinde inşa etmiş oldukları demokratik kurumları çoğaltmaya- itmedikçe gerçekleşmez. Marksistlere göre klasik zorunluluklar (Marx'ın Kapital'inin üçüncü cildinde betimlendiği üzere) bütünüyle iktisadiydi ve Fransız Devrimi'yle birlikte ortaya çıkan siyasi zorunlulukları tamamlamayı amaçlıyordu. "Kar oranındaki azalma kapitalist birikimde genel bir kriz" doğuracak, bu kriz işçi sınıfını sefalet koşullarına itecek, bunun sonucunda da proletarya -nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan sınıf olarak- bütün burjuva kurumlara karşı ayaklanıp onların yerine sosyalist bir toplumu koyacaktı. Dolayısıyla birçok Marksiste göre, kapitalizm zorunlu ve kaçınılmaz bir biçimde, yerini sosyalizme bırakacaktır, insan öznesine bile sahip olmaksızın. 
Geçen yarım yüzyıl o eski Marksist iktisadi zorunlulukların artık iler tutar bir yanının olmadığını gösterdi. 1930'lardan bu yana hiç genel kriz yaşanmadı; kapitalizm bugün, herhangi bir devrimci sosyalistin öngörebilmiş olduğundan çok daha sağlam. Sosyalist teori kapitalizmin gelişimini tamamlayıp tam olgunluğa erişip erişmediği konusunda bile henüz kararını vermiş değil. Kapitalizmin yaşam döngüsünün tam olarak hangi evresinde -ergenlik, gençlik ya da olgunluk dönemi- olduğumuzu doğrusu bilmiyoruz. Dahası, proletarya kendi sınıf kimliğini ve burjuva sınıfına yönelik mücadele geleneklerini giderek kaybediyor. Hatta orta sınıfla büyük bir tutumsal yakınlık içerisinde. Kapitalizm hala sağlam bir toplumsal düzen; onun çöküşü belirsiz bir geleceğe ertelenmiş durumda. Kapitalizm, iki dünya savaşı arası dönemde pek çok Marksistin ileri sürdüğünün aksine, can çekişmiyor, gerilemiyor ya da teknolojik gelişmenin önünde engel oluşturmuyor.
Gelgelelim, kapitalizmin geleceğini tartışmaya açan yeni bir zorunluluk ortaya çıkmış durumda. Bu iktisadi değil ekolojik bir zorunluluk. Kapitalizmin iktisadi yasası piyasada giderek artan bir rekabetten ve sermayenin sonsuz büyümesinden oluşur. Kapitalist toplum düzeni büyü ya da öl diyen teknolojik zorunluluğa dayanır. Böylesi bir zorunluluk ortamında kapitalist toplum en sonunda doğayla çatışmaya girmek ve toprağı kuma, organik olanı da inorganiğe çevirerek doğal dünyanın basitleşmesine yol açmak durumundadır. Kapitalist toplum, amansız bir biçimde, biyosferin zengin flora-faunasının yerine camı, çeliği, çimentoyu ve tuğlayı koymaya sürüklenmekte, bu arada denizleri hiçbir canlının yaşamadığı lağım göllerine, ormanları ise kum ve çimento çöllerine dönüştürmektedir. Atmosfere zehirli maddeler bırakırken, nehirleri karmaşık yaşam biçimlerinin muhafazasıyla bağdaşmayan kimyasal atıklarla kirletmektedir. Bu problem soyut bir teori değildir, bu konuda atmosferdeki karbondioksit miktarına, tarıma elverişli toprakları yok eden erozyonun ulaştığı boyuta, tarımın besleyici değeri şüpheli ürünler üretecek şekilde sanayileşmesine, kanser vakalarının artışına vb. bakarak nesnel bir değerlendirme yapılabilir.
Ekolojik çöküş sadece bir sınıfın önündeki problem değildir. Toplumun kendisine içkin olan bir piyasa mekanizmasını içerdiği için bütün sınıfları tehdit etmektedir. Özcesi, devrim artık sınıfla sınırlı bir kavram değil, bir bütün olarak insanlığı etkileyen bir kavramdır. Ekolojik çöküşün etkilediği kesimler nüfusun çok büyük bir çoğunluğunu oluşturmaktadır. Ekolojik çöküş ancak rekabetçi piyasa sisteminin ortadan kaldırılmasını ve doğal verimliliğin desteklenmesiyle önlenebilir.
Böylesi bir devrimin, toplumu ille de şiddet yoluyla dönüştürmesi gibisinden bir zorunluluğu yoktur. Kurumlar, nüfusun büyük çoğunluğunun desteğiyle, toplumu değiştirmenin başat araçları haline gelebilirler. Özgür basının ve yeni iletişim teknolojilerinin verili olduğu bir ortamda, kent konseyleri ve mevcut demokratik kurumların büyümesi, insanların bilincini dönüştürme ve burjuva özçıkarının yerine yeni bir kamusal fayda anlayışını koyacak civic bir etik anlayışı canlandırma yolunda büyük mesafe kaydedilmesini sağlayabilir. Rasyonel bir ekolojik toplumda geleneksel siyaset kurumları, mesleki faaliyet ve ilgilerin çeşitliliğine rağmen, geniş kitleler arasında demokrasiyi maksimize etmek üzere geliştirilebilir.
Rasyonel bir ekolojik toplumun eski toplumların binlerce yıl içerisinde üretmiş olduğu bütün değerli teknolojik özellikleri bir kenara atmasına gerek yoktur; tersine, otomasyona dayanan üretimin büyüdüğü bir ortamda yeni toplum, kişilerin kendilerini geliştirmelerine ve siyasete katılmalarına imkan veren boş zamanı temin edebilir. Gerçekten, ürünlerin giderek yeterli hale gelmesi kıtlığın ve zahmetli çalışmanın yerini kullanım hakkı ile boş zamanın almasını sağlayabilir, beşeri potansiyellerin estetiksel, psikolojik ve politik açıdan geliştirilmesi tek boyutlu işçilerin yerine toplumun yönetiminin ve değişmesinin öznesi olarak çok boyutlu yurttaşın geçmesini mümkün kılabilir.
Devrimci çağ boyunca formüle edilen büyük toplumsal ideallere ulaşmanın, insanlığın sahip olduğu potansiyellerin haddinden fazla kullanımını gerektirip gerektirmeyeceğini ancak zaman gösterebilir. Bana göre, sosyalizmin iki yüzyıl önce ortaya koyduğu o büyük toplumsal proje bugün kırılgan gözükse de asla ölmemiştir. Demokratik kurumlar sahici bir dönüşüme uğradıkça ve zamanla daha da büyüdükçe, devrim nosyonu da değişime açık olmak durumunda kalacaktır. Ancak bu öngörü zamanın vereceği hükmü beklemelidir. Yeni bir toplumsal gerçeklik yaratma görevi gelecek kuşakların çözmesi gereken bir problem olarak karşımızda durmaktadır.

5 Nisan 2015 Pazar

Mono - One Step More and You Die (2002)

Kahvaltı arasından sonra biraz önce uyandım. Bünye de  ki gündür uyuyorsun diye itiraz etmiyor vallahi. Kafayı koyduğumu yastığa gidiyorum. Boğazıma ise Bizans namerdi zincir çekmiş. Karadan yürütüyorum yiyecekleri.
Ara ara canım post-rock dinlemek istediğinde en garantisi kurucu babalara geri dönüp diskografilerinde dinlemeyi es geçtiğim bir albüm bulmaktır. Normalde birbirine benzeyip birbirinin içinde kaybolmaya yatkın post-rock besteciliğinin tuzağına düşmeden her şarkıya ayrı bir karakter yükleme beceresine sahip grubumuzun ikinci albümleri bu. Son dönemdeki orkestral ve sofistike çalışmalarına nazaran yalın yani daha kök bir albüm. Com (?) ve A Speeding Car gibi iki dev beste içeriyor. Pişman olmak zor. Bu hafta doğru dürüst ne müzik dinledim ne de kitap okudum. Yazmaya da fırsat bulamadığım için neyse ki bir kaç biriktirmişim var. Yine kafabindünya olmaya başladı. Yatayım bari.

8,0/10


4 Nisan 2015 Cumartesi

Gas - Pop (2000)

Dört beş gündür hastayım vallahi. Alerjik diyor işyeri hekimim ama daha kötü oldum verdiği ilaçları kullandıktan sonra. Bana sorarsanız domuz gribiyim ben. Aşağısı yakışmaz zaten. Film festivaline aldığım biletlerden birini yaktım mecburen. Şu saatte hala o film başlamadı misal. Ghibli'nin Marnie'sini izleyip kahve içip kafede uyuklayıp yanımda getirdiğim işle ilgili dökümantasyona çalışıp eve dönüp uyuyup yemek yiyip tekrar uyuyup lep ve de tapı açtım. Hala film başlamadı. Marnie demişken ya Japonlar sapık ya da ben. 12 yaşlarında huysuz evlatlık bir kız ile onun o yaşlardaki hayalet arkadaşı ki aslında çoktan ölmüş büyükannesi oluyor arasındaki lezbiyence olduklarını bilmedikleri ilişkiyi anlatıyor. Çizimler müthiş ama. O köyde o koyda olmak isterdim. Gas'a gelelim. Ambiyans musikisi. Şu ana kadar dinlediğim kadarıyla Blade Runner gibi futuristik ve Fallout gibi post-apokaliptik ürünler dışında beni çok etkileyebilen bir tür değil. Uyumaya yardımcı oluyor o kesin. Bu iki yapıtın ortak özelliklerinden birisi başta etnik olmak üzere zengin etkilenimler. Gas'ın efsanevi Pop albümü ise anlattıklarımın o kadar dışında ki. İki elini açar ve der: işte bu kadar!
Albüm kapağında gördüğümüz gibi doğa baş etmen burada. Ama sentetik bir turnusolun arkasında göründüğü kadarıyla. Bir kaç on yıl sonra ya da büyük ihtimalle doğayı yoketmişiz ve biz vatandaşlara ya da genç öğrencilere zoraki olarak derslerde beyaz perde üzerinde doğa görüntüleri ya da doğa belgesellerinden ne kaldıysa geriye onlar gösteriliyor. Geriye hiç bir şey kalmamış olacak ki gösterdikleri film aslında plastik yapraklar ve onların arasına dağıtılmış doldurma hayvanlardan ibaret. Filmdeki bu hayvanların dişlerine gözlerine yapılan zummların kesik kesikliği gülünç bir şekilde izleyiciye doğanın gerçekte ne kadar da tehlikeli olduğu mesajını iletiyor. İnsanlığın doğadan, modern insanın her zaman korktuğu ve düşman bellediği doğadan kurtulmasının kendine göre haklı gerekçelerini sunarak vicdanını, doğayı hiç görmemiş çocuklarına karşı yalanlarla yıkama operasyonu. Bu albüm büyük bir tertip yani. Müzik böyle bir trans haline sokuyor insanı yane. Albümün dinleyiciye attığı ve o harmonik devinim ve aşırı tekrarı dinlenir kılan kancanın adı ise tekno. Dolaylı bir tekno anımsatıcısı dense daha doğru. Ağır ritimlerin ustalıkla derine yerleştirildiğini albümün en az yarısında duyuyorsunuz. Neyse ateş bastı, kafam iyi değil. Ne yazdığımı bilmiyorum. Etkileyici deyip geçelim.
Hapşıra hapşıra gelin çocuklar.

8,0/10

1 Nisan 2015 Çarşamba

K.J. Parker - Mühendislik Üçlemesi I: Hınç

"Dünya sıkıntı kaynaklarıyla doludur ama hiçbiri insanı geçerli bir noktaya temas etmiş bir geri zekalı kadar çileden çıkaramaz"


Kimliğini saklayan K.J. Parker isminde kadın bir yazarın kaleminden çıkma bu üçleme ki maalesef güzel yurdumuzda yeterli ilgiyi görmemiş olsa gerek çevirinin devamı gelmedi, oldukça ses getiren bir çalışma aslında. Muhteşem olmasından çok fantastik kurgu okuyucularını tam ortadan bölen bir yapıt olmasından kaynaklanıyor bu ses getirme mevzusu. Göklere çıkaran da var, eleştiren de. Ben ilk kampa daha yakınım. Ama öncelikle okuduğum şey tertemiz olsun, sonunda bütün düğümler bağlansın diyorsanız burada duraklayabilirsiniz. Hınç'ın sonunda bir noktalı virgül var. Üçlemenin geri kalanını beklemek lazım demek ki. Şöyle de bir şey var: artık üçlemeler bile bir açık kapı bırakıyor, vakit geçtikçe ayrı bir üçleme vey yahut beşleme yedileme tepeleme böyle devam edebiliyor. Alışalım bunlara. Amazondan toparladığım eleştiriler üzerinden görüşlerimi belirterek ben de elimi açık edeyim.
-Makine ve alet edevat konusunda aşırı detaycılık
Evet, kurgu zaten dörtnala gitmiyor. Bir de aralara yarım sayfayı bulan çivisi, vidası, yayı, volanı, çapıtını esirgemeden yapılan alet edevat tarifi anlaşılmaz dakikalardan başka bir şey sunmuyor. Acaba hakkatten öyle mi? Bir nefes alıyorsunuz ve üstelik gerçekçilik katıyor halbuki. İnsanları dahi mekanik bir aygıt gibi değerlendiren bir zihni (Ziani) anlamamıza yardımcı olmuyor mu? Sarmadıysa buyrun bir sürü kitap var ejdermızrağı ve unutulmuş diyarlar serisi dahilinde.
-İlgi çekici, bağlanabilecek, öykünecek bir karakter yok.
Zorunda mı arkadaşım? Allah Allah. R.Scott Baker'ın romanı geldi aklıma bak şimdi. Prince of Nothing okumadığına şükredip geçebilirsin. Bir de Miel fena bir ağbi değil sanki. Karakterlerin
duygusuzlukları konusunda biraz hem fikirim. Bakalım bu konuda Ziani ne düşünüyor
Ne hissettiğini tahlil etmek için duraladı, çünkü malzemelerin özellikleri, bir operasyonla onlara yüklenen baskılara göre değişirdi. Suçluluk duygusu vardı, kaçınılmaz olarak. Ve matem ağırlığı, bir insanın diğerlerine karşı hissettiği önlenemez merhamet. Bu tür duygulara hayatta yer vardı, çünkü ideal bir dünyada, tıkır tıkır işleyen bir makinede, yük altındaki bileşenlerin sıkışmalarını ve tutukluk yapmalarını önleyen soğutucu ve yağlayıcı maddelerdi bunlar; bir toplumun bunlar olmadan işlemesi zor, belki de olanaksızdı. Ne var ki Ziani için şu aşamada hepsi imalat talaşı ve atıktı ve kontrol altına alınmaları gerekiyordu
-Yan hikayeler boşuna zaman kaybı. Hatta ana hikayeye katkısı olmayanı bile var.
Yüzüklerin Efendisini okumadığını düşünüyor ve gülüp geçiyorum. Şahsen bu tam da benim aradığım şey. .
-Bayan karakterler çok klişe
Şimdi bayan karakterler yok Veatriz ve tüccar kadınlar var. Ve ecnebilerin deyişiyle yu ar gaddaemnrayt. Hem de kadın bir yazar tarafından bu tercihin yapılması ilginç. Ama sadece Veatriz ile sınırlı değil. Biraz detaylandırılıp derinleştirilse de diğer karakterler de düz. Ziani sadece ama sadece aklındaki intikam planına göre hareket ediyor. İntikam peşinde koşanlara eyvallah saygımız büyük ama sana yardım edenlere ihanet edersen şerefsizlik yapmış olursun. Eyy Ziani efendi, öl emi! Miel de dükün sağ kolu nasıl davranır rehber kitabının dışına çıkmıyor. Düşündüm de yazar mekanikliği insan üzerinden de vurgulamak istiyor olmasın sakın.
-Sosyal dokudaki uyumsuzluk ne peki?
Konumuzu hatırlayalım. Bir kıtanın doğu kıyısında göçmenlerce Mezentin cumhuriyeti kurulmuş, bu devlet gelişmiş, kabaca iki lonca grubunun çekiştiği bir siyasal düzen oturtmuş. Sanayi malları üreterek bunları başında av partilerinde tatbik ederek stratejide uzmanlaşan Valens'in olduğu gümüş bakımından zengin Vadani ve onlarla sadece son bir kaç yıldır o da sallantılı bir barış içinde yaşayan ve başında Orsea'nın olduğu (en büyük yardımcısı başka bir soylu aileden gelen Miel) tarım hayvancılık dışında tırt bir ülke olan Eremi'ye satıyor. Bu ülkelerin daha da ötesinde ise yüzbinlerce milyonlarca nüfusu ile birbiriyle kavgalı pek çok göçer kabileye bölünmüş Cure Hardy ülkesi var. Üretilen her malı çok sıkı düzenlemelere tabi tutmuş Merezinler. Ne bileyim, tahta bir oyuncakta kaç adet vida kullanılacağı bu vidanın eni boyu, takılı olacağı yer, boyası şusu busu hepsi yazılı. Ufak tefek farklılıklar da kabul edilebilir boyutlarda ise tolerans içinde kabul ediliyor ve onun da ürün bazında oranları var. Silah fabrikasında baş mühendis olan Ziani ise ihbar sonucu evinde bazı araç gereçlerde deneysel iyileştirmeler yaptığı için zillet denen suçla yargılanıyor ve ölümle cezalandırılıyor. Her şeyin üzerine inşa edildiği bu kaide gerçekten de çok zayıf. Ticaretle geçinen ve komşu ülkelerini geri bırakacak hareketlerden çekinmeyen kapitalist-erken emperyalist (toprakla ilgilenmiyorlar ama) bir ülkenin ürünlerindeki iyileştirmeleri, inovasyonu yasaklamasının mantığı anlaşılır değil. Ayrıca kıçıkırık Eremilerin Mezentinlere karşı sefere çıkması hezimetten başka ne getirebilirdi. Görmedikleri bir yerden mızrak boyunda ok fırlatan akrep denen silahlarla gelen bu hezimet sonrasında Mezentinlerin bu sefer Eremilerin kökünü kazıyacak bir saldırı başlatmasını sırf politik fraksiyon kavgalarına dayandırmak ne kadar akıllıca? Paralı askerlerin ölmesine üzülmemeleri de işleri güçleri para olan bir medeniyet için ne kadar gerçekçi? Eminim vatan evlatları katledilirken analar daha çok asker doğurur diye düşünürlerdi. Ve böylece bayağı bayağı konuya girmişim. Bundan sonrası spoiler efendim.
Orsea utanç içinde ve yaralı bir şekilde komutanlığını Miel'e bıraktığı yenilmiş ordusuyla ülkesine geri dönerken, askerleri idamından önce bir kaç muhafızı öldürüp kırsala kaçan zillet mahkumu Ziani'yi yakalar. Şeref golü niyetine onu casus olarak asacaklarken ben size  teknolojiyi öğretirim hatta o akrep denen silahları da elden geldiğince size inşa ederim teklifiyle karşılanırlar. Bu arada Vadaniler kolay lokma görüp ordunun geri kalanını yok etmek yerine onlara tıbbi insani yardım etmeye gelirler. Çünkü dükleri Valens, Orseans'ın karısı Veatriz ile gizlice mektuplaşmaktadır. İlişkileri arkadaş gibidir de değildir. Valens zeki bir arkadaştır. Misal:
Gerçek şu ki, ancak sevdiğini avlayabilirsin. Seni sıkan veya tiksindiren bir şeyi kovalayıp öldürmek, olsa olsa kıyımdır, çünkü onu anlamak istemezsin, aklının içine girmek. Babam bunu hiç anlamadı, avladı ve savaştı, çünkü kazanmayı seviyordu. Her ikisinde de hayatı boyunca olduğundan daha iyiyim ben.
 Katıldığı bir yaban domuzu avındaki tahlillere bakınız
Gözlerinin içine bakıyordum ki aramızda ucunda kara çivi olan dişbudak bir sırıktan başka bir şey yoktu. Saldırdığında benden nefret ettiği belliydi; nefret ettiği için saldırdı bana; saldırdığı için kaybetti. Benim gücüm mızrağı tüm o deri, kas ve kemiğe sokmaya yetmez ama onunki yetti. Nefreti, felaketi oldu, böylece hak ettiği cezayı buldu. Avcı asla nefret etmez avından; eline geçirmek, mülkiyeti altına almak istediği bir şeyden nasıl nefret etsin ki? Domuz benden, sırf kandırılıp kazanmasının veya hayatta kalmasının olanaksız olduğu bir duruma düşürüldüğü için nefret etti. Bunu anlayabiliyorum. Benden nefret emesine ben neden oldum. Ama nefret affedilemez, o da hak ettiği cezayı buldu. Tuzağa düşmesi benim suçumdu ama felaketinden kendisi sorumluydu.
Ve ilişkileri konusuna kafa yorar.
"Bu aşk değil" dedi Valens kendi kendine. Aşkı tanırdı, arkadaşları ve çevresindekiler arasında nasıl işlediğini görmüştü aşkın. Aşk her açıdan daha talancıydı. Takip etmeyle, yakalamayla, haktan yararlanmayla ilişkiliydi;güzellikten kaynaklanırdı, cildin çiğ kızarıklığının güneşten kaynaklandığı gibi; bir iştahdı, açlık veya susuzluk gibiydi, tatmin oluncaya kadar insana eşlik eden fiziksel bir huzursuzluktu. Mektuplarından biliyordu ki bunlar onun Orsea'ya -onların birbirine- hissettikleriydi, öyleyse kendisininki aşk değil salt arkadaşlık olabilirdi; paylaşılan ilgi alanları, öğretici bir perspektif kıyası, usların buluşması, kaynakların birleştirilmesi...Aşk olmadığı ortadaydı.Aşktan farklıydı. Daha iyiydi. Üç kere daha baştan sona okudu mektubu, ikinci ve üçüncü okumalarında bir kağıda notlar aldı. Bu bile başlı başına bir kanıttı: Kim bir aşk mektubundan notlar alırdı ki?..Aralarındaki şey aşk olsa mareşal ve generallerini çok uzun zaman önce göndererek Eremia'yı işgal etmiş, Orsea'nın kafasını mızrağa geçirmiş, büyük ve muhteşem bir ganimet olarak evine getirtmiş ve gecenin bir yarısında kalenin duvarlarından tırmanarak onu halat merdivenlerle ve büyük bir dikkatle planlanmış noktalarda hazır bekletilen yedek atlarla kaçırmış yahut stratejik durumu göz önünde tutarak bu girişimin uygulanamaz olduğu sonucuna vararak vazgeçmiş ve başka kadına tutulmuş olurdu.
 Neyse, Mezentin kentinde politik alavere dalavere nihayetinde Eremiler hakkında soykırım kararı çıkartılır ve zamanında göç etmiş bulundukları anakaradaki paralı askerlerden oluşma bir ordu tertip ederler. Normalde şehirden kaçan Mezentinler esmer renklerinden kolaycana ayırt edilip suikastla öldürtülmüş ve ticari sırlar korunmuştur. Bu sefer işler daha bir büyütülmüş durumda. Ziani sarp dağlıklarda kurulu Eremi kentinin surlarını kendi yaptığı akreplerle doldurur. Gelen ilk orduyu mahveder geri gönderirler. İkincisi daha dişli çıkmakla beraber bizzat Ziani tarafından kulaklarına şehrin kapılarını açacak sır fısıldanır. Mezentin şehrinde güvendiği bir arkadaşıyla yazışarak suçunu hafifletmek ve şehre sağ salim dönmektir amacı gibi ama burada da okuyucuya açıklanmayan gizler bulunuyor. Hatta Valens ile düşesin mektubunu ele geçirip saklayan Miel'i Orsea'ya ispitleyip hain diye hapse attırarak şehrin komutasının zayıflamasını bile sağlar. O ne hayındır o! Velhasıl ordu mahzenlerdeki su sarnıçlarından şehre sızar. Tam bir katliam. Miel neyseki yaralı kurtulur. Mielin karizmatik kuzeni Jarnac, Orsea'yı yaralı kurtarmışken ve düşes Veatriz hain Mezentinle beraber şehirden çıkmaya çalışırken, Valens ve süvarileri yetişir. Bu arkadaşları toparlayıp geri dönerler. Valens diğer yandan aptallığına yanmaktadır. Hakikaten de kitabın sonunda Mezentin onun ülkesine de savaş ilan eder. Son satırlarda da karısına dönme hayalini aşağıdaki sözlerle de yineleyen ve ona ve çocuğuna dönme planlarında tüm insanları bir mekaniğin parçaları gibi görüp değerlendiren ve kullanan ve her şeyi mübah sayan Ziani'nin Mezentindeki irtibat halindeki arkadaşının çok da güvenilir bir tip olmadığı ortaya çıkar. Karısıyla birliktedir. Acaba Ziani'nin zillet suçunu kim ihbar etmiştir, bak şimdi merak ettim. Hah hayt.
Ben de özlüyorum karımı. Ve onu bir daha göremeyeceğim. Ama şehirleri paramparça edecek, uluslara kıyacak ve muhteşem, şanlı, kutsal Mezentia Ebedi Cumhuriyeti'nin sonu olacak bir makine yapıyorum. Hepsi sadece sevgi yüzünden; hepsi günün birinde evime dönüp karımı ve kızımı bir daha görebileyim diye. İstediğim küçücük bir şey, daha ulvi makinenin çok basit bir operasyonu. Dünyanın bütün şehirlerinde , kasabalarında, köylerinde erkekler her akşam evlerine, karılarına ve çocuklarına gelir. Gündelik bir şeydir bu; hiç bir şey değildir, herkes için öyledir. Benim dışımda. Benim şehir surlarını yarmam, kapıları yıkmam, binlerce cansız bedenin üstünde dikkatle yürümem gerekiyor aynı şeyi yapmak için; kendi evimin kapısına ulaşabilmek için. Vazgeçmek, her şeye yeniden başlamak, burada Civitas Eremiae'de kalmak, bir iş kurmak çok daha kolay, çok daha akıllıca. Ve sadece sevgi nedeniyle benim öyle bir seçeneğim yok. Bunun yerine aşkın her nasılsa galip geleceğine olan inancım var. Evet, aşk her şeyi fetheder.
Büyük ihtimalle onbinmilyon nüfuslu Cure Hardy ile Mezentin arasındaki güvenli bölgeyi oluşturan bu iki ülkeyi yıktırıp bu devasa kalabalıkla memleketini karşı karşıya getirme planlarını işletiyor Ziani. Kurgu gördüğünüz gibi çok dallı budaklı değil, tahmin edilmekten uzak da değil, hatta entrikası da yeterince bir karmaşa sunmuyor. Ama bu alıntılardan ne için okunması gerektiğini anladınız sanırım.