28 Şubat 2021 Pazar

Quikion - Ramadan (2004)

Japonya'dan folk etiketiyle satışa sunulmuş bir albümü dinlemeye başladığınızda akerdiyon sesiyle sirk veya karnaval müziğini andırır birşeylerle karşılaşınca bir duraklıyorsunuz. Zaten mevzu bahis Japonya ise her şeye bir şüpheyle yaklaşmak gerekli. Abd işgali sonrası geleneksel kültürel yapıları öyle bir değişmiş ki neredeyse beyzbolu bile ata sporu ilan edecekler. Dinlemeye devam ettikça Fransa'dan Balkanlar'a, oradan da İran üzerinden Hinsitan'a uzanan geniş bir coğrafyadan esinlenmiş bir altyapı üzerine Japonca güfteler iliştirdiklerini anlayacaksınız. Yine de acaba yerel gerçekliği var mıdır diye meraka düşmedim değil. Neyse, progresif bir folk ama albüm kapağındaki kadar deneysel avangart bir şey de beklemeyin. Bence ortaya çıkan şey gayet tatlış ve Cha-Ri-Ne ile Spellbound gibi iki devasa şarkı da bir o kadar etkileyici.


7,75-/10

27 Şubat 2021 Cumartesi

Zerrin Özer - Seni Seviyorum (1979)

 Zerrin Özer'in bu çıkış albümü dönemin pop imzasını hayli iddalı bir düzenlemeyle taşımakta. Kendine özgü sesin tınısını gençliğinde de duymak mümkün. İşin aslı Zerrin Özer o güçlü sesine rağmen hakettiği değeri görmemiş, daha doğrusu hayatı gibi inişli çıkışlı bir müzik hayatı sonucunda şu an sessizliklerde kaybolmuş bir isim. Özellikle ilk albümlerini beğenenler, 80'lerin arabesk furyasından etkilenmesinden haz etmeyerekten, sanatçının kendi ses rengine gitmeyen parçalarla ya da yanlış seçimlerle  kariyerini zedelediğinden dem vururlar. O kadar bilemem ama bana sorarsanız bu durum ilk albümde de çok farklı değil. Funky, sinematik ve eğlenceli ama 70'lerde kalakalmış  aranjman ve düzenlemeler de sesine ,bence , çok gitmemiş. Sesini çıplak dinlesem daha iyiydi diye düşünmeden edemiyorum bazı anlar. Yalnız yanlış anlaşılmak istemem, duyduğum en ince ve ayrıntılı yani müzik ruhuna hitap eden çeşitlilikte beste düzenlemeleri bu. Diğer yandan Samanyolu, Gönül gibi çalınmaktan hali kalmamış şarkıların da artık bana hitap ettiğini söyleyemeyeceğim. Her ne kadar çok fazla ve o zamanın popüler isimleriyle çalışsa bile albüme adını veren parça gibi yine bence kötü örnekler de içeriyor albüm. Bununla birlikte  Kung fu filmlerinden çıkmış Son Bir Defa ya da Yaman Olurum gibi sürprizler de bulunmakta. 2000'lerin başında bayağı döndürdüğüm derlemesine takıldım belki Zerrin Özer'in veya hiç sevmediğim arabesk öyle böyle bana da sinmiş durumda.

5,75/10

25 Şubat 2021 Perşembe

Dinosaur Jr. - Beyond (2007)

Alternatif rock piyasasının önemli gruplarından Dinosaur Jr.'ı yeniden toparlandıktan sonraki 2. albümleri ile tanıma ve sevme fırsatı bulmuştum. Ahan da bu yeni dönemlerinin ilk kaydı. Takip eden albüm kadar sevdiğimi söyleyemeyeceğim. İlk dört şarkı ve It's Me etkileyici parçalar. Sonlarda ise artık odaklanma sorunu yaşıyorum. Bir bakıma grup herkese hitap etmiyor zaten. Canlı, renkli ve şeker gitar işçiliği kadar tiz olan ama temponun tersine bezgin bekir modunda ve bazen tonunu bile tutturamayan ve belki de bu yüzden değerli bir vokal tarzını sevmek kolay iş değil. Ha, ben beğeniyorum genel olarak. O yüzden de radarımdalar. Bir de ilk dönemlerine bakmak lazım.

7,50-/10

22 Şubat 2021 Pazartesi

Bohren & der Club of Gore - Patchouli Blue (2020)


Karanlık caz üstadlarının son yapıtı yine güzel dakikalar vaat ediyor ama o kadar da değil. Bir kere yavaş tempoda sessizliği de bir enstrüman gibi kullanmaları takdire şayan. Bu besteleri nasıl akılda tutup çalabiliyorlar bu disipline hayran kalmamak elde değil. Atmosfer yine ilk dakikalarda kana karışıyor , boğmuyor da. Hani biraz ambiyansa janrına yakın bile diyebiliriz zorlarsak. Karanlığı estetik güzellikle ve ferahlıkla birleştirmişler. Bazı anların neredeyse romantizme yakın tadlar sunduğu sözkonusuyken önceki albümlerin karanlığına bizi sürükledilerini canı gönülden söyleyemeyiz. Yine de saksafonun ipeksi tonla dansı iç gıcıklayıcı bir deneyim sunmakta. Sonlarda bir kaç şarkı hariç akılda kalıcılık ise zayıf.

7,50-/10

20 Şubat 2021 Cumartesi

Saor - Forgotten Paths (2019)

Atmosferik melodik black metalin İngiliz (İkoç mu demeli bilemedim) şubesinden Saor'u elimden geldiğince hayal kırıklığına uğratmayacakları inancıyla takip etmeye çalışıyorum. Her ne kadar bir önceki albümlerini kaçırmış olsam da evveliyatlarını Arsaidh oldukları dönemden beri biliyorum. Böyle çoğul konuştuğuma bakmayın, grup tek elemanlılar familyasından. Ama elbette başka müzisyenlerden destek alıyordur. Arada kaçırmış olduğum üçüncü albümlerini es geçtiğimde bir beş senelik farklılığa tanık olduğumda sound anlamındaki değişiklik hemencecik dikkatimi çekiyor. Hala black metal kulvarında at oynatsalar da folk melodiler bayağı bir baskın. Kayıt zaten kısa, bir de son şarkı tamamiyle akustik Kelt terennümü eda ediliyor. Ayrıca keman, flüt (ilk şarkıda böyle bir şeyler var ama emin olamadım) , gayda, arp gibi çalgılar da kayıtta kendine yer bulabilmiş. Metal ile bu denge iyi kurulmuş kurulmasına da geçmişlerine göre yumuşadıkları ve bir melez akıma yöneldikleri aşikar. Müziğe kontrast olacak şekilde sert brütal vokal herkese hitap etmese de ben bayılıyorum. Temiz traşlı hayalperest vokal zaten tahmin edeceğiniz gibi, o da var. İlk şarkıda müziğin bir bölümde blackgaze'e kayması da rastlantı değil. Alcest'den Neige'in şarkıya el atması sözkonusu. Velhasıl epik ve natural atmosferi inşa etmede bir o kadar mahir grubun bu işini de bir türlü kulağımdan uzaklaştıramasam da en iyi işleri de ha budur demeye de cesaret edemem.

7.75/10

19 Şubat 2021 Cuma

Doc Martin (3-4-5. sezon) - The Movies That Made Us (1. sezon) - Uzaylıların Dünyaları (1. sezon) - Peaky Blinders (1. sezon) - Anne With An E (1-2-3. sezon) - The Good Place (1-2. sezon) - Star Trek: Voyager (4-5. sezon)

İzlemesi keyifli çatlak doktor dizimizin yani Doc Martin'in 8. sezona kadar olan bölümleri Netflix'den kaldırılmış. Damn! 5. sezon bitmek üzereydi. Sezon diyorsak da  sezonu 8 bölüm felan. Şu İngilizlerin yavaşlığı can sıkıyor, bizi örnek alsalar ya. Neyse özleyeceğiz  çatlak reisi...

Bizi biz yapan filmler belgeseli yani The Movies That Made Us şu oyuncaklar'da olduğu gibi hiperaktif bir montajla bünyeyi yorsa da eğlenceli dakikalar vaat ediyor. İlk Aşk İlk Dans yani Dirty Dancing, Evde Tek Başına, Hayalet Avcıları ve Zor Ölüm bölüm konularını teşkil etmekte. Evet bahsedilen filmlerin hepsini de izlemişim. Dikkatimi çeken iki konu var. Biri genelde filmlerin as oyuncularıyla röportaj yapamamış olmaları. Diğeri de aradan geçen zamana göndermelerle bazı üzücü anları belgelemeleri. Halbuki büyük gişe başarısı yapan bu filmlerin kutlama anlarına daha fazla tanık olmak isterdik. Ama sinema endüstrisinde böyle bir şey var. Filmler çekiliyor ve kadro dağılıp gidiyor. Sonuçta altı üstü iş. 

Diğer bir Netflix belgeseli Uzaylıların Dünyaları da sadece dört bölümden oluşuyor. Farklı gezegenlerin doğal şartlarına uygun evrilebilecek hipotetik uzaylıları bittabi güçlü efektlerle ve cgi teknolojisinden destekle konu almakta. İş neredeyse fantastik kurguya varıyor, anlayacağınız . Diğer yandan biliminsanlarını da konuk alarak dünyamızla bağlantı kurmak hedeflenmiş. Nedense IMDB'de çok da beğenildiğini söylemek mümkün değil. Puanı sadece 6,50. 

Cillian Murphy'nin ki Batman, 28 Gün Sonra, Dunkirk gibi devasa filmlerden hatırlarsınız, başrolünü oynadığı kült dönem dizisi Peaky Blinders'a  ben de artık başlayayım dedim. Ciks kıyafetler, kuul duruşlar, akıl oyunları, psikopat eylemler, şiddet, suç, aşk, polisiye, drama, psikoloji. Her bir şeyin içiçe geçtiği suça bulaşmış bir ailenin yükselişini konu alan  dönem dizisi her nedense kolay seyir sunmuyor. Yani akmıyor, akıcı değil. Fazla iddialı, ne kadar zeki ya da yakışıklı ya da güzel olduğunu bilen insanlar vardır da böyle göze göze batırırcasına tazrlarını hareketlerini davranışlarını abartırlar. Gösterişçi. Anladık anladık sen neymişsin Peaky Blinders. 

Anne with an E : Bu diziye ben de istekli başladım ama bir süre sonra ilgimi kaybettim. Biraz da eş dolayısıyla devamını yarı uyur yarı dikkatsiz bir şekilde tamamlayabildim. Bu da bir dönem dizisi ve bildiğim kadarıyla bir kitaptan uyarlanma. Her şeye laf yetiştiren sinir bozucu bir kızın döneminden çok ileride kimi zaman feminist kimi zaman Kanada yerlilerinin haklarını korur soevnizm karşıtı, kimi zaman LGBTİ, kimi zaman zorbalık karşıtı görüşlerini büyüklere benimsettiği sürekli bir vaaz hali de bu diziyi biraz gösterişçi ve zorlayıcı hale bürüyor. Ders veren itici liberaller var ya öyle. Ha 19. yy Kanada'sında kavgasını verdiği şeyleri bugün ülkemizde bu tarzda söylediğinde hanımkızımızın kendini Silivri'de bulma ihtimali de ayrı bir korkutucu. Bir yetim olarak kendini hiç evlenmemiş yaşlı iki kardeş'e kabul ettirmeye çalıştığı ilk sezon fena değildi. Yine de çok konuşuyor tıpkı insanların genelinde olduğu gibi. Konuştuğu şeyler boş değil hiç olmazsa. 

Biraz komedi niyetine de The Good Place'e hızlı bir giriş yaptım. Daha çok durum komedisi gibi, inşa ettiği gerçekliğin absürtlüğüne sırtını fazla dayamış. Yoksa böyle kahkahayla güldüğünüz felan yok. Dolayısıyla karakter önem kazanıyor ki deneyimli isim Ted Danson (bir 40 yıl öncesine gidin efsane sit comlardan Cheers'de oynamıştı) döktürüyor. Kendine robot denmesine kızan Janet rolündeki oyuncu da şaşırtıcı bir performans. Konu ilginç. İyi insanlar öldükten sonra ruh eşleriyle birlikte yaşadıkları iyi yer denen bir mahallede yaşamakla ödüllendiriliyorlar. Mahallenin mimarı da melek rolündeki Michael. Fakat oraya geldiğinde hiç de iyi olmadığını bilen Eleanor sırrını saklayabilecek mi? Bu mahalledeki diğer garip huylu kişiler de kimin nesi? Madem burası iyi yer niye psikolojik endişe yaşıyorlar? Böyle bir konu nereye kadar sündürülür, ben de merak ediyorum.

Uzay Yolu'nun Voyager serisi tam gaz devam ediyor. Ekip ruhu fena değil, karakterler güçlü değil, kusurları var, bu da iyi bir şey. Ama bölüm senaryoları bir yere gitmiyor. Bu kaçıncı holodeck, hologüverte mi denmeli, kazası? Seven neden vücut taytı giymek zorunda? Hoş artık 6. sezondayım. Şöyle bölümlere baktığımda aslında kalite açısından bir standart tutturabildikleri zor , gayet sıkı performans çıkaranı da var vasatı da ve bazı bölümlerde bilim kurgu izleyici zaten aptaldır, önlerine taytlı Seven'ı koy illaki izlerler diye düşünmüşler gibi. Aptal değiliz ama Seven'ı öyle giydirirseniz bize de izlemek düşer.

17 Şubat 2021 Çarşamba

Gregorian - Masters of Chant Chapter II (2001)

 İlk albümden sonra bayağı iyi bir sıçrama yapmış bu gregoryan efendiler. Her ne kadar albüm ilki gibi coverlardan oluşsa da albümün genelinde işitsel bir bütünlük hakim. Ve bu sound yine new age etrafında şekillense de çok daha renkli ama bilakis yormuyor, dinlendirici. Dolayısıyla yorumlamaya kendi imzalarını atmışlar. Enstrümantal kısımların da üzerine kafa yormaları sevindirici. Yorumlanan şarkıların çoğu bilindik sanatçılar ve  gruplar tarafından seslendirilmiş. Ancak parça olarak en ünlüleri Lady D'Arbanville (Cat Stevens) , Everybody Gotta Learn Sometimes (çok yorumlanmış Beck felan ama aslı Korgis diye bir grubun, sanırsam, galiba), Wish You Were Here (Pink Floyd diye yazmaya gerenk var mı?), Child in Time (Deep Purple) ve Stairway to Heaven (Led Zeppelin demeyeni dövüyorlar) . Lakin pek bilinmeyen şarkılar da orijinallerini merak ettirecek kadar etkileyici. Bkz. Don McLean'dan dini referanslı Babylon. Damga gibi bir melodi. Ufak bir yalan attım tüm albüm coverlardan oluşuyor diye. Başlangıç şarkısı Sarah Brightman destekli grup için bestelenmiş özgün bir parça.

7,50+/10

14 Şubat 2021 Pazar

RETRO: Empyrium - Songs of Moors and Misty Fields (1997)

Altyapıda dark folk ve black metalin olduğu bu doom metal çalışması melankolik melodileri ile grubun başyapıtı olarak değelendiriliyor. Daha önce dediğim gibi uzatılmış notalar, ağdalı armoniler, kendine zarar içe doğru ağıtlar bana pek hitap etmiyor, şaka değil klostrofobim var. Birebir benzeşmese de My Dying Bride ve Agalloch dinlerken de benzer bir ruh haline bürünmüştüm. Bir funeral doom örneği dinlerken ne hissederim bilmiyorum, renkler ve zevkler meselesi. Maskeyle yolculuk ettiğimiz şu günlerde Ode to Melancholy dinlerken daha da boğuldum. Ancak çok tatlı riffler ve fikirler barındırdığı da bir gerçek. Aradığınız buysa, aralarda akustik gitarlı pasajlara da ölüp bitiyorsanız işte bu tam size göre.

6,50/10

12 Şubat 2021 Cuma

Ruhi Su - Köroğlu (1974)

 

Destanı Balkanlar'dan Orta Asya'ya geniş bir coğrafyada farklı versiyonlarla anlatılan Köroğlu'nun türküleri de cesaret ve kahramanlık odaklı olacak elbette. Ruhi Su'nun davudi sesinin en çok yakıştığı tür bu olsa gerek. Yalnız sözlerdeki at kırat kelle gibi iç gıcırtıcı kelimelerin tekrarı biraz kulak sızlatıyor. Her nedense Benden Selam Söyle Bolu Bey'ine sözleriyle bilinen türküye yer verilmemiş olmasını garipsedim. 

7,25/10

10 Şubat 2021 Çarşamba

SHXCXCHCXSH - OUFOUFOF (2018)

 Bu grubu takip etmemin sebebi her kaydında şaşırtacak farklı şeyleri gösteriyor olmaları. Hoşlanırsınız hoşlanmazsınız umrum olmaz lakin arayış içinde, yenilik içinde olanlardan zarar gelmez. Yalan yalan, en çok zararı onlar verir. Yine de en fazla eğlenceyi, en fazla duygulanımı da onların sunacakları kesin. Grubun bu dördüncü albümü de olabildiğince kışkırtıcı bir sounda sahip, bir kere beatler ve vuruşlar balyoz gibi ve hızlı, amansız. En zayıf bulduğum ilk şarkıyı tarif edeyim biraz: üst kattaki komşudan gelen sürekli çalışır durumda bir perçin tabanca sesi, arkasından çocuklarının basket topunu tavanınızda sektirmesi ve klasik tencere tava tekno beati. Minimalizmin dibine vurmuş brutal ve monoton hali bir kayıt. Kalbim küt küt atıyor ve bu adrenalini sevdim. Bu deli adamlar ne yapıyor, ne gibi bir kafaları var bilmem ama aynı kafayla yollarına devam etsinler.

8,0/10

7 Şubat 2021 Pazar

Muharrem Kaşıtoğlu - 60'lar Hikaye, 70'ler Terane, 80'ler Şahane

80'leri madde madde bir nevi sözlük gibi listeleyen kolay okunur bu kitap, o dönemlere ucuyla da olsa bulaşan biri için "reminder" andaç tadında hoşluklar sunuyor. Aslında kitabın bayağı bayağı 90'ların başına da taşmış olması bana daha çok hitap etmesini sağladı. Elbette bu derlemenin her şeyi kapsadığını söylemek zor ki yazar da bunu önzsözde de itiraf ediyor. Hatta  kendi maddelerimizi ekleyebilmek için kitabın sonundaki boş notlar sayfaları vasıtasıyla bizleri teşvik etmekte. Yine de yazım sürecinin bir miktar aceleye geldiği gerçeğini hissettirmiyor değil bu eser. Okuduğum bu 18. baskı ile aslında ilk basımın , künye kısmında tarihini göremiyoruz, Netekim paşa'yı eleştirmekten imtina ettiği madde vasıtasıyla gayet eski olduğunu da anlıyoruz. Diğer bir deyişle bir kaç maddede içerik günümüze göre eskimiş kalmakta. Ayrıca yazarın kitap adında 60'lara, 70'lere çamur atması hoş olmamış. İşin özeti nostaljik hatıraları depreştirecek bir solukta okunacak hoş bir sada.

5 Şubat 2021 Cuma

Have A Nice Life - Sea of Worry (2019)

Ohh post punk'ı özlemişim. Biraz hafif, depresyona sokmayan, böyle biraz light Smiths gibim bir şey.  Elbette bir debü albümü etmiyor. Tam tersine özellikle ikinci yarısındaki oyalanma-sayıklamalarla karşılaşan dinleyicisi tarafından kıyasıya eleştirildi de. Ama bu kaydın olabildiğince  çarpıcı bir girizgaha sahip olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hani böyle gri bulutların üzerinde yükseliyor gibi, avucunuzda ışık demetleri. Yine de en azından benim için albümün en zayıf parçası 13 dakikalık kapanış parçasının bile ilginç bir albenisi var. Dini bir konferans monoloğu yada vaaz konuşukları yavaş yavaş ambiyatik post rockvari bir müzikle içiçe geçiyor. Dikkatli dinleyicin aklına GY!BE gelecektir.

7,25/10

3 Şubat 2021 Çarşamba

Headbang #1-2-3-4-5-6

 
Kitapzine'e dönüşerek yayın hayatına devam eden Headbang Türkiye metal camiasının efsanevi ismi ve aynı zamanda yayın yönetmeni olan Çağlan Tekil'in hayatını kaybetmesinin ardından son sayısının kapağına onu taşıyarak ithaf ettiği 6. sayı ile macerasını durdurma kararı almış durumda. Karantina günlerinde etkinliklere aç kalmış, susuz kalmış bünyemin bir çırpıda tükettiği dergiler (kitapzine, bookzine ya da her neyse, ama benim için dergi) hakkında bu  noktadan sonra görüş belirtmeye gerek var mı, bilemedim. Tanıyanları daha iyi bilir tabi de Çağlan bu projenin böyle sonlanmasını istemezdi zannımca. Her ne kadar internette bir tık uzakta her istediğimize ulaşıyor olsak da elle

tutabilmek, sayfaları karıştırmak ayrı bir haz. Yine de bir iki fik,ir, bir iki aklıma gelen soruyu dillendireyim. Böyle kuşe kalite kağıt gerekli mi örneğin? Metal müzik bir hayat duruşu ise müzik dışındaki konulara ve hatta metalci modası, metalcilerin takıldığı yerler, hobilere değinilse fena olma mıydı? Her ne kadar hep belirli gruplara takılı kaldıkları zihniyetin farkına vardıkları belli olsa da bunu kadronun niceliksel darlığından bir türlü yenememeleri. Periyodik sıkıntının da bir miktar etkisiyle günceli yakalayamamak. İşte hep maliyet, hep sayfa azlığı. Sağlık olsun. Devamı bir şekilde gelecek diye umudumuzu kaybetmiyoruz. Bu arada bazı kapaklar tam bir kült şaheser, demeden geçemeyeceğim.