Geçen sene çıkış albümleriyle büyük ses getiren heavy metal grubu Ghost hakkında söylenecek çok şey var. Ama kafam dağınık.Özetin özeti bir şeyler karalarsak;
Yumuşak bir heavy metal yapıyorlar. Tatlı baslarıyla birlikte geleneksel doom etkisini hissetmek mümkün. Özellikle şov ve lirikleri önesürülen Mercyful Fate benzetmesi konusunda haksız sayılmazlar. Bunu bazı parçalardaki teyatral havadan da sezinliyebiliyoruz. Lakin buradaki vokal şekerpare tatlısı, ılık ılık boğazdan geçen şerbet gibi. Benzetmeler burada bitmiyor. 70'ler rock dünyası hakkında bir bilgim olmadığı için ben susuyorum. Ancak başta Blue Oyster Cult olmak üzere pek çok isim geçiyor ortalıkta. Bu yüzden orjinal değiller diyenler de var da o grupları hala dinleyen kaç kişi var. Dolayısıyla genç metalcilere geleneksel heavy metali öğretecek bir rehber varsa eğer bir yerlerde bu albüm de mutlaka o rehberde konu edilmiştir. Ben de sizdenim, gencim güzelim. Beni de alın aranıza ühü...
8,25/10
19 Ağustos 2011 Cuma
18 Ağustos 2011 Perşembe
White Lies - Ritual (2011)
Joy Division'dan Depeche Mode'a değişik grupların etkilerini kolayca bestelerinde görebildiğimiz synth pop bazlı post-punk (new wave'i duyan var mı?) grubumuz özellikle şarkılarındaki bu na-oricinal esinlenme ve söz ve müzikleriyle bürünmeye çalıştıkları karizmayı dolduramamaları gibi sebeplerle eleştirmenler tarafından gayet itİlip bir de üstüne üstlük kakılsalar da pek çok pek çok takipçi edinmiş durumda. Benim ise özellikle aradığım bir grup değil ama dinledikçe de ihya olduğumu itiraf edebilirim. İlk albüme göre hit fukarası olan albüm bununla birlikte kişisel spesiyaliteler sunmaktan da geri durmuyor. Misal Strangers, misal Holy Ghost. İlk albüme kıyasla çarpıcı şarkısı az olmakla birlikte hoşuma gitmeyen parça da olmadı. Karanlık kuul sound ve tavır üzerlerine bir kaç numara büyük geliyor. Yine de genelde ortalamanın üstünde keyif sunan parçalar bana grubu ileride de takip etmem için fener oluyor.
7,50/10
7,50/10
16 Ağustos 2011 Salı
Peyk - Suluşaka (2007)
Gitar tonlarından vokal tekniklerine ve bestelere kadar aynileşen yerli rock piyasasına taptaze soluk getiren grubun methini duymama rağmen uzun bir süredir ihmallerdeydim ve en uygun anı yeni albümlerini çıkarttıkları şu vakitler olarak belirleyerek ilk albümleri üzerinden bir girizgah yapayım dedim. En kaba tabir ile indie rock diye tanımlayabileceğimiz sound yurtdışındaki emsallerinin mızmızlığından sıyrılma becerisini gösteriyor. Kendine has vokal ve söyleme tarzı ile ki aslında evrensel ölçütlerde çok da yaratıcı değil, dikkat çeken albümdeki besteler sözleri ve hafif depresan havası ile dinleyeni sarmalıyor. Pek alakam yok ama alkolle iyi gider gibi tınlıyor sound. Arabeske düşmeden yürek tırmıklayan Gidin'den mehteran gazcısı Hareminde Han'a albüm çok iyi ve daha doğrusu ayrıksı, belirgin parçalarla süslü. Yeni klipleri de çok etkileyici.
8,50+/10
8,50+/10
14 Ağustos 2011 Pazar
Haşim Albayrak - Tarih Boyunca Doğu Karadeniz'de Etnik Yapılanmalar ve Pontus
Öncelikle milliyetçiliğin her türlüsünün ayrıştırıcı olduğuna inanan birisiyim. Toplumların kendi kültürünü koruyup geliştirmesi gerektiğine inanıyorum. Ve taş devrinden günümüze birbiriyle karışarak oluşan ve hala karış karış karışmaya devam eden etnisite üzerinden oluşan ulus kavramı ile bir ideoloji inşası da pek manalı gelmiyor bana. Ayrıca sınırların ortadan kalkması gerekirken yeni sınırların çizilmesini de pek anlamıyorum. İkiyüzlülüğe de katlanamıyorum. Osmanlı Devleti'ni kötüleyip dururken 1. Dünya Savaşı dönemine kadar bölgenin etnik yapısı ve dağılımının çok büyük değişikliğe uğramadan devam etmesini gözardı etmek gibi. Hep Türkleri suçlayıp Kafkaslarda Balkanlarda olanları görmemek gibi. Liberal ve sol çevrelerin bu propagandaları tabi kardeşleşmeden ziyade gayet anlaşılır bir ters tepkiye sebep oluyor. Kısacası ailesi Meriç'i geçerken boğulan Yunanistan göçmenine, yüzyıllarca yaşadığı yöresinden Enosis politikası ile sürülen Girit göçmenine, halkı yok edilen Kırım Tatarı'na, 'sol' bir lider tarafından kültürel baskıya uğratılan Bulgaristan göçmenine, sürekli etnik temizlemeye maruz tutulmuş Çeçen ve Çerkeslere bazı şeyleri bu yolla anlatamazsınız.
Kitaba dönersek, yazarın amacı gayet belli. Doğu Karadeniz'de etnik Türkler'in varlığının yüzlerce yıl önceye dayandığını ispatlamak. Sadece Alparslan öncesinde Anadolu'ya varan Türkmen göçerlerin değil Peçenek ve Kıpçak'ların da bahsi geçmesi bir eksikliği kapamış. Teknik olarak da ırkçı yöntemlerden kaçınmaya çalıştığını görebiliyoruz, en azından Hemşinliler olmasa da Pontus Rumları, Gürcüler ve Lazlar'ın ayrı varlığı bir manada tanınıyor, ayrıca kendi düşüncesine zıt iddialara da kitapta yer veriiyor. Çalışmanın sadece köy isimlerinin dilbilimsel çözümlemesini baz alması ise çok büyük bir noksan. Şimdi Ankara'da yaşayanlar Hititli mi? Araştırmasında yazar Yunan ve Anadolu'daki Rumları etnik açıdan ayrı tutuyor. Anadolu'nun yerli halklarının Hellenistik dönem sonrası asimile edilmesi sonucu Yunan değil Rum kimliğinin oluştuğu iddia ediliyor. Sonuçta milliyetçiliğin hortlaması ile Yunanca konuşanların kendilerini ortak kimlikle ifade ettiğini biliyorken bu iddia biraz zorlama olmuş. Kitabın başlangıcında güçlü iddia olarak nitelendirilen Saka, İskit, Kimer hatta Amazon ve Sümer gibi kavimlerin bir kısmının kitap bitmeden Türk ilan edilmesi de zorlama ve bize hiç de yabancı olmayan iddialardan biri. Bugün bile Orta Asya ülkelerinin kendilerini Türk değil ülkelerine ismini veren ulus adlarıyla tanımladığını düşündüğümüzde ve hatta birbirlerini kestiklerini haberlerde izlediğimizde trajik bir konu. Bozkır kültürü hakkında bilgisi olanların deyişiyle ancak bu kavimlerin içinde pe-Türk kabilelerin olabileceğini söyleyebiliriz sadece. Hem olsa ne olur olmasa ne olur, anlayamadığım mevzu bu. Ne kadar eskiysek o kadar güçlü müyüz? Bkz. Abd.
Tarihçilerin gözardı ettiği Osmanlı'daki nüfus kayıtlarına burada da örnek verilerek bölgede Pontus Rumlarının azınlıkta kaldığı gösteriliyor. Ki inanıyorum. Ha keza Ermeniler de öyleydi, yaşadıkları coğrafyada en büyük etnisite ama müslümanlar karşısında azınlık. Vahşi milliyetçilik döneminde , 19.yy sonu başı-20.yy başları, süreç şöyle işliyor: Güçlü ve çoğunluk olan millet yaşadığı bölgeyi homojenleştirmek için azınlık ve güçsüzü yok eder. Bu Anadolu'da da oldu, Balkanlar'da da. O zaman en doğrusu hepsini soykırım ilan etmek değil mi? Peki bu durum, sistematik olarak yok edilme kampanyası uygulanan Yahudiler karşısında soykırım teriminin değerini düşürmüyor mu? Sorular, sorular...
Kitaba dönersek, yazarın amacı gayet belli. Doğu Karadeniz'de etnik Türkler'in varlığının yüzlerce yıl önceye dayandığını ispatlamak. Sadece Alparslan öncesinde Anadolu'ya varan Türkmen göçerlerin değil Peçenek ve Kıpçak'ların da bahsi geçmesi bir eksikliği kapamış. Teknik olarak da ırkçı yöntemlerden kaçınmaya çalıştığını görebiliyoruz, en azından Hemşinliler olmasa da Pontus Rumları, Gürcüler ve Lazlar'ın ayrı varlığı bir manada tanınıyor, ayrıca kendi düşüncesine zıt iddialara da kitapta yer veriiyor. Çalışmanın sadece köy isimlerinin dilbilimsel çözümlemesini baz alması ise çok büyük bir noksan. Şimdi Ankara'da yaşayanlar Hititli mi? Araştırmasında yazar Yunan ve Anadolu'daki Rumları etnik açıdan ayrı tutuyor. Anadolu'nun yerli halklarının Hellenistik dönem sonrası asimile edilmesi sonucu Yunan değil Rum kimliğinin oluştuğu iddia ediliyor. Sonuçta milliyetçiliğin hortlaması ile Yunanca konuşanların kendilerini ortak kimlikle ifade ettiğini biliyorken bu iddia biraz zorlama olmuş. Kitabın başlangıcında güçlü iddia olarak nitelendirilen Saka, İskit, Kimer hatta Amazon ve Sümer gibi kavimlerin bir kısmının kitap bitmeden Türk ilan edilmesi de zorlama ve bize hiç de yabancı olmayan iddialardan biri. Bugün bile Orta Asya ülkelerinin kendilerini Türk değil ülkelerine ismini veren ulus adlarıyla tanımladığını düşündüğümüzde ve hatta birbirlerini kestiklerini haberlerde izlediğimizde trajik bir konu. Bozkır kültürü hakkında bilgisi olanların deyişiyle ancak bu kavimlerin içinde pe-Türk kabilelerin olabileceğini söyleyebiliriz sadece. Hem olsa ne olur olmasa ne olur, anlayamadığım mevzu bu. Ne kadar eskiysek o kadar güçlü müyüz? Bkz. Abd.
Tarihçilerin gözardı ettiği Osmanlı'daki nüfus kayıtlarına burada da örnek verilerek bölgede Pontus Rumlarının azınlıkta kaldığı gösteriliyor. Ki inanıyorum. Ha keza Ermeniler de öyleydi, yaşadıkları coğrafyada en büyük etnisite ama müslümanlar karşısında azınlık. Vahşi milliyetçilik döneminde , 19.yy sonu başı-20.yy başları, süreç şöyle işliyor: Güçlü ve çoğunluk olan millet yaşadığı bölgeyi homojenleştirmek için azınlık ve güçsüzü yok eder. Bu Anadolu'da da oldu, Balkanlar'da da. O zaman en doğrusu hepsini soykırım ilan etmek değil mi? Peki bu durum, sistematik olarak yok edilme kampanyası uygulanan Yahudiler karşısında soykırım teriminin değerini düşürmüyor mu? Sorular, sorular...
13 Ağustos 2011 Cumartesi
Aeternus - Dark Sorcery (1995) EP
Tam da albüm kapağında yer aldığı gibi toprak kokan çürümüş ağaç köklerine yaslanıp ormanın kasveti tarafından örtülen karanlık gökyüzünde yıldızları aramak gibi bir şey bu. Kısa süresiyle dudağa çalınan bir damla bal.
Köküne kadar old skuul kuul paganik black metal.Özellikle disiplinli temposu, heyecan denen olguyu ham yapıp yutmuş vokali ile ilgi alaka çekiyor.
7,50/10
Köküne kadar old skuul kuul paganik black metal.Özellikle disiplinli temposu, heyecan denen olguyu ham yapıp yutmuş vokali ile ilgi alaka çekiyor.
7,50/10
Michel Foucault - Seçme Yazılar 2: Özne ve İktidar

Son dönem felsefecilerden Foucault'ın yazı, röportaj ve konferans notlarının toplandığı seçme yazılar serisinin ikinci cildi seriye başlamak için gözüme ideal göründü. Entelektüelin Siyasi İşlevi isimli ilk cildin entellektüel mi toplumdan çıkar toplum mu entellektüelden sorunsallığını işleyeceğini düşünerek üzerinde hiç durmadım. Açıkcası kimin ne dediği pek umrumda değil. Lakin tanıtım yazısında Foucault'un batılı entellektüelin kendini evrensel hakikatın sözcüsü rolünü oynayarak öncü kisvesine (ve nbence jakoben) bürünmesini eleştirdiğini okumam şimdilik beni tatmin etti. Şimdilik diyorum çünkü, Foucault bir röportajında kabul ettiği gibi kitap isimleri ile konuları arasında birebir uyum sunmayarak okuma deneyimini fazlasıyla derinleştiriyor. Dolayısıyla sözkonusu ilk cildin altında ne gibi konulara değinildiği arada bir zihnimi kurcalamıyor değil.
Öncelikle yazar, ana çizgi olarak delilik, ölüm, suç, cinsellik gibi deneyimler ile çeşitli iktidar teknolojileri arasındaki ilişkileri ortaya koymayı hedeflediğini belirtiyor. İlk olarak da iktidarın karakterini hristiyanlık döneminde pekişen pastoral terimi ile ifade ediyor. Zaman içinde devlet bir yandan merkezileşirken diğer yandan iktidar bireyselleşerek pastoral tekniklerle detaya iniyor. Bu pastoral etki halkı güden çoban imgesi ile pekiştiriliyor. Çoban güdülen halkı iradesellikten kurtarıp itaatkar hale sokarken aynı zamanda yönettiği kitle üzerinden sorumluluk yükleniyor. Bu tekniğin üçüncü özelliği etken ve edilgen unsur arasında kendilerine has geliştirilen bilgi kodlaması ve vicdan. Ve son olarak da hristiyan felsefenin özneyi nefsden kurtarmaya çalıştığı öne çıkan olgulardan biri. Devletin ve politikanın oluşma dönemiyle birlikte bu teknik geçerliliğini yitirse bile devletin en güçlü aktörü olduğu iktidarın hem bütünselleştirici hem de bireyselleştirici karakteri üzerinde önemli katkısı oluyor. Bunun üzerinden Foucault iktidarı tanımlama yolunu seçiyor. En basitiyle iktidar bireyler arasında bir tür ilişkidir. Bu ilişkide taraflaran biri genellikle diğeri üzerinde belirleyici olabiliyor. İnsanların birbirini yönetmesi araç olarak rasyonelleştirmenin kullanılması ile mümkün oluyor. Potansiyel bir reddetme ya da başkaldırma olmadan iktidar var olamıyor. Yani özgürlük bir nevi iktidarın yaşam kaynağını oluşturuyor. Dolayısıyla tek-tip bir gövdeden ziyade halka ve bölgelerden müteşekkil iktidar sadece olumsuzluk değil olumluluk üzerinden de inşa ediliyor. Üretim ve verimlilik üzerinden düşünürsek çalıştığımız işyerleri başta olmak üzere pek çok örnek kolaylıkla ortaya konabilir. Hakeza Devlet bakış açısıyla birey, ancak devletin gücüne asgari düzeyde bile olsa olumlu ya da olumsuz yönde olsun, bir değişim getirebilecek durumda ise vardır. Ve devlet, kimi kez bireyden yaşamasını, çalışmasını, üretmesini ve tüketmesini ister, kimi zaman da ölmesini.
İktidar ve direniş konusunda da yazar büyük bir açıklıkla fikirlerini belirtiyor. Bir tarafın diğer tarafı yönlendirdiği her insan ilişkisinde iktidarın mevcut olduğunu bu yüzden de iktidar ilişkileri tanımının kullanılmasını tercih ediyor.Tersine dönerek geçici duruma dönüşebilen iktidar ilişkisini sağlıklı olarak nitelendiriyor düşünür. Örneğin, diyor, röportaj verirken genç bir gazeteci hayranı olduğu ve yılların getirdiği olgunlukla konuşan düşünür karşısında ilk başta daha çekingendir. Bu ilişkide baskın taraf Foucault'dur. Fakat röportaj uzadıkça gazetecinin gençliğinden , araya ne eklemek isteseniz ekleyin zeki olması, yakışıklı ve ya güzel olması vs.., etkilenen düşünür daha çekingen bir konuma sürüklenebiliyor.İşte böyle bir iktidar ilişkisi özgürlüğün varlığına gereksinim duyar. Ama ilişkinin belirleyiciliği tek yöne kayıyorsa burada tahakküm mevcuttur.Yani amaçlanan tahakkümün en aza indirgendiği iktidar ilişkilerini kendilik kaygısı, kukuk kuralları, rasyonel yönetim teknikleri gibi pratiklerle geçerli hale getirmekdir.
Öznenin, denetim ve bağımlılık yoluyla başkasına tabi hale gelmesi veya vicdan ya da özbilgi yoluyla kendi kimliğine bağlanmış olması her durumda tabi kılan ve boyun eğdiren bir iktidarın etkisinde olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Değişik durumlarda değişik biçimlere bürünen öznenin tanımlanmasından ziyade cinsellik, delilik gibi hakikat oyunları ile ilişkisini inceliyor yazar.Diğer yandan da delilik gibi bir tanımı reddetmediğini özellikle belirtiyor, düşünür. Kurumsallaştırılıp standartize edilerek akıl hastalığına indirgenmesini ve br sorunsala çevrilmesikabul edilmiyor.
Kant'ın Aydınlanma üzerine makalesini yorumlarken Foucault, devrim üzerine oldukça esgeçilen bir fikri tekrarlıyor: Önemli olan devrimci süreç olmadığı gibi devrimin başarıya ulaıp ulaşmadığı da değildir, bunun ilerlemeyle hiçbir ilgisi yoktur. Dolayısıyla bir tersine çevrilme olarak, başarılı ya da başarısız olabilecek bir girişim olarak, ödenemeyecek kadar ağır bir bedel olarak devrim, kendi başına, insanlığın tarihi boyunca sürekli ilerlemeye devam edebilmesini sağlayan bir neden bulunduğunun işareti sayılmaz. İlerlemenin işaretini oluşturacak şey coşku derecesine varan bir özlem birliğidir. Yani devrimde önemli olan şey devrimin kendisi değil devrimi yapmayanların ya da onun belli başlı aktörleri olmayanların kafalarından geçenlerdir, onların devrimle kurdukları ilişkidir. Devrimi gözlemleyenlerin coşku odağı devrim oldukça ilerlemenin bir parçası olabilir.
Geleneksel ahlaka karşı yaşama değer katılarak sanat nesnesine dönüştürülmesi yoluyla kendilik kaygısını etik pratik olarak ortaya koyan filozof, özellikle Bir Özgürlük Pratiği Olarak Kendilik Kaygısı Etiği ile kitapta yer alan söyleşide konuya açıklık getiriyor. Bir tür yarı-özneleşme unsuru olarak post-yapısalcılığın kabul etmediği evrensel özne kuramının reddi üzerinden yükseliyor bu teknik. Ve en basit ve en kaba ifadesiyle bireyin kendini tanıyarak, arzularını tanımlaması ve kontrol edebilmesi yoluyla kendi iktidarını kendi üzerinde kurmasına dayanıyor. Bir nevi new-age pratiklerini hatırlatmıyor değil. Ayrıca meditasyon, vicdan muhasebesi, nefis terbiyesi gibi öğelerin hayli köklü bir geçmişe sahip olduklarını unutmamak lazım.Bu sayede insan kendisini, başkalarını tanıyabiliyor ve hissettiği sorumluluğun neticesinde örnek olma misyonuyla hayatını olumluyor. Foucault antik çağda kişisel bir etik arayışından hristiyanlık döneminde itaat etmekle yükümlü olduğumuz bir kurallar zincirine dönüşen ve bugün kaybolmaya başlamış olan ahlak anlayışının bu bahsedilen varoluş estetiği arayışı ile ikame edilebileceğine inanıyor.
Ortalama zevkler bana hiç bir şey ifade etmez ve yaşamımı buna göre düzenleyemem. Benim toplumsal bir varlık olmamamın, hakikaten kültürel bir varlık olmamamın, gündelik yaşamda çok sıkıcı olmamın nedeni budur. Benimle yaşamak insana sıkıntı verir.
12 Ağustos 2011 Cuma
Rage - The Missing Link (1993)
Hiç olmadığı kadar Metallica etkilerini yansıttıkları bu albümle kendilerine has heavy-power-thrash sentezini bir adım daha öteye taşıyorlar. Bu derlenme toparlanma süreci aniden ortaya çıkmıyor elbette. Ama bu kadar sıkı, enerjik ve moderen olduklarını da duymamıştım. Bu gelişmeyi sözlerde şarkı sözlerinde pek gösteremiyorlar. Ve hala uzun albümün iyi olduğuna inanıyorlar. Herzaman değil, arkadaşım, hatta çoğu zaman yorucu oluyor.
8,25/10
8,25/10
11 Ağustos 2011 Perşembe
Anton LaVey - The Satanic Mass (1968)
Şeytan Kilisesi'ni Abd'de kuran Anton Lavey'in ayin ve vaazlarını içeren bu albümü dinlemeyi her ne kadar çok merak etsem de Ramazan'a bıraktım. LaVey satanizmin fazlasıyla şamata sansasyon kısmına bulaşsa da sihir ve ayinlerin de içinde bulunduğuna göre, neme lazım , kendimi garantiye alayım dedim ve Ramazan'ın kutsallığına sığındım. Gariptir, bu kayıt beklediğimden daha funky çıktı. Öncelikle karizmatik bir ses tonuyla, Şeytan övülüyor, vaaz üstüne vaaz felan. Arkadan ise kilise orguyla, klasik müzikden alıntılarla destekleniyor. Vaaz biraz ekşın kazanınca arkada da müzik dadadan yapıyor. Bu haliyle eski bilimkurgu filmlerini, genellikle B sınıfı olurlar ya da 60'lar Star Trek dizilerinin tadını almak mümkün. Ama absürtlük amerikan klasik lise bando marşının devreye girmesiyle zirve yapıyor. Klasik lise de bildiğiniz gibi amerikan eğitim sisteminin önemli bir parçası, ticari meslek lisesi, trade occupation highschool gibi, super highschool gibi, heh he bir dönem süper lise diye bir şey vardı değil mi? Cümle içinde kullanalım: Ben süper lisede okuyorum, Sen mega liseden mezunsun. Benim babam ultra über süper lisede hademelik yapıyor.
Yapılan ürün geyiğe müsait, bıdı bıdısı bol olduğu için de ambiyansı atmosferi hafiften komediye kaçtığı için de üç dinlersin beş dinlemezsin, ama abi böyle satanik matanik neyoluyormuş merakını giderebilirsin diğer yandan.Tabi Lavey satanizmi aslında varlık olarak Şeytan'a inanmıyorlar, sem bol olarak kullanıyorlar ve din karşıtı bireyci materyalist ateistler.
Şöyle de bir şey: Misal son parçanın başlarında ya da albümün başında usul usul tırstığın ya da etkilendiğin kısımlar yok değil, hatta belki genç arkadaşların bünyesinde bir nebze helecan bile yaratabilir. Yine de toparladığımızda holivudvari bir eğlencenin ötesine geçemiyor.
5,25/10
Yapılan ürün geyiğe müsait, bıdı bıdısı bol olduğu için de ambiyansı atmosferi hafiften komediye kaçtığı için de üç dinlersin beş dinlemezsin, ama abi böyle satanik matanik neyoluyormuş merakını giderebilirsin diğer yandan.Tabi Lavey satanizmi aslında varlık olarak Şeytan'a inanmıyorlar, sem bol olarak kullanıyorlar ve din karşıtı bireyci materyalist ateistler.
Şöyle de bir şey: Misal son parçanın başlarında ya da albümün başında usul usul tırstığın ya da etkilendiğin kısımlar yok değil, hatta belki genç arkadaşların bünyesinde bir nebze helecan bile yaratabilir. Yine de toparladığımızda holivudvari bir eğlencenin ötesine geçemiyor.
5,25/10
10 Ağustos 2011 Çarşamba
RETRO: Katatonia - Dance of December Souls (1993)
Death metalin yavaşlatılmış versiyonu olarak doom metal maalesef pek ilgimi çekmiyor.Her ne kadar albüm kapağını pembiş pampiş yapsalar da kanmam bu tuzağa. Daha modern gruplar bir ne bileyim melodiden, ambiyansından ne bileyim senfonisinden doom olayını çeşitlendiriyorlar ki bu albümün atmosferinin güçlü olmadığını da söyleyemeyiz. Ancak şarkı sözlerini bile takip edemiyorum sıkıntıdan.Ha!, bu albüm tür içinde sevilmiyor mu? Seviliyor, biraz norm içinde fazla standart kalsa da seviliyor. Yine de üç beş kısa melodik atraksiyon dışında bu albüm bana pek bir şey ifade etmiyor. Eskiden de böyleydi şimdi de değişen bir şey yok.
5,50+/10
5,50+/10
9 Ağustos 2011 Salı
Suede - Suede (1993)
Çabuk parlayıp sönen buna rağmen süper şarkıları yetim bırakan brit-pop akımının önde gelen gruplarından biri de Suede olmuştur. Yanlış bilmiyorsam ünleri daha çok kendi ülkelerinde sınırlı. Bir nevi ingiliz kültürü. Zaten dinlerken sadece Oasis gibi diğer Brit-pop grupları değil Cure, David Bowie hatta Morrisey gibi isimler aklıma geldi, genel olarak değil an be an. Belki de fazla uçtum ama bu ada kültürü ve müziği daha çok kendi atalarından besleniyor, evriliyor ve hatta ölüyor. Bunalımları problemleri ile bir kuşağın temsilcisi olan bu türdeki gruplar arasında bestelerine yazdıkları sözler ve elbette Brett Anderson'un karakteristik ses rengi ile öne çıkıyor.Yalnız Animal Nitrate ya da So Young gibi singlelar değil albümde yer alan parçaların çoğu kendini güzel güzel dinletiyor. Ama büyük bir ama var. Kendilerini radyo hiti gibi dinletiyor. Hepsi bir araya geldiğinde ise bence büyü bozuluyor, insan yoruluyor. İşte bu sebeple ne bu albüm ne de grup 'ararım sorarım seni her yerde' olmayacak benim için.
6,75-/10
6,75-/10
7 Ağustos 2011 Pazar
RETRO: Dark Tranquillity - A Moonclad Reflection (1992) Demo
Melodinin daha bir belirgenleştiği bu ikinci demo da ağır şekilde kötü kayıt kalitesinden muzdarip. Sadece iki şarkıdan oluşmasına rağmen 15 dakika kadar sürüyor. Sanki süreyi doldurabilmek için parçalar gereğinden uzun tutulmuş. Diğer bir sebep de dinleyiciye atmosferin yansıtılma çabası olabilir. Ancak bu durum elbette parçalarda konsantrasyon bozukluğu gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor.
6,0+/10
6,0+/10
6 Ağustos 2011 Cumartesi
Mitochondrion - Parasignosis (2011)
Bu albümü dinlemenin tek sebebi Deathspell Omega'nın death metal versiyonu gibi iddialı bir cümlenin kendisi için sarfedildiğini bir yerlerden okumamdı. Okültizm, endüstriyele kaçan karanlık bir ambiyans. Bu sefer ekürisi black değil death metal normları. Kotur kotur derin vokal teknik seviyede belli bir sınırı geçen enstrümantal pasajlara seçilen kayıt tercihi sebebiyle zaman zaman karışıyor. Albümün başındaki güzel harmanlanmış sert ve mistik atmosfer sonlara doğru parçalanmaya başlıyor. Çünkü DsO'nun incelikli ve güzel kaos'u yerine müzik kendisini en basit tanımla karmaşaya bırakıyor. Bestelerde düzlük bir yandan ilgi çekici bir dinleme sunmazken ambiyans kısımlardaki amaçsızlık bu sentezin altından çok da başarıyla kalkınmadığı izlenimi veriyor. Albümün kalanında başlangıçtaki hatta en fazla yaklaşarak eleştirilerimi bir nebze çürüten Banishment adlı parça öne çıkıyor. Ama beni dinlemeyin, zira ben brütal death sevmem normalde (ve bu albümün pek çok türün takipçisi seveni var) , dediğim gibi alttan alta destekleyen atmosferi ile fazlasıyla umutlandım sadece. Ki albümü sevmedim de diyemem.
6,75/10
6,75/10
4 Ağustos 2011 Perşembe
Loreena McKennitt - Elemental (1985)
Melek sesli dünya müziğinin kraliçesini hepimiz biliyoruz. Ama kaçımız albümlerini layıkıyla dinledi ki? İşte bu utanca bir son vermek için baştan, sanatçının kariyerine ilk adımlarını attığı Elemental'dan başlamak istedim. Vokalin baskın olduğu besteler sanatçının memleketi Kelt (1. neden bazıları Selt bazıları Kelt der? 2. evet, Kanada Keltlerin anayurdu değil) yöresinin kırılgan dokunaklı melodileri etrafında şekilleniyor. Bir kaç erkek vokalden de destek aldığı bu albümde özellikle, şahsi kulaklarımın daha önceden de aşina olduğu Blacksmith gibi bir kaç parça parıldıyor. Ancak albüme bir iddiasızlık, bir sönüklük hakim. Evet o vokali bu dingin şarkılara eşlik ederken dinlemek büyük bir zevk. Ancak akılda kalıcılık çok düşük.
7,25/10
7,25/10
3 Ağustos 2011 Çarşamba
Fuck Buttons - Tarot Sport (2009)
İlginç bir elektronik albüm bu. Ne çılgın kıvrak dans ritimlerine sahip ne de fazla kuul, chill out. Küt küt beatlere rağmen minimal derecede tekrarlayan melodilere sahip olması enteresan bir bahar havası estiriyor, güneşli bir dinlenceye dönüşebiliyor. Elektronik müziğine ve alttürlerine çok vakıf değilim. Yer yer hafifçene kreşendoya uğrayan tekrarcı melodisi sebebiyle minimal techno da diyorlar. Özellikle cırcırböceğini andırır beatler ve yine tekrara dayan ritimlerden kaynaklı atmosferi sebebiyle neo-psychedelia da . Benim tek bildiğim ise çok keyifli dakikalar sunduğu ve pozitif aşı kampanyası başlattığı. Albüme değil de en azından bi Surf Solar'a, bi Lisbon Maru'ya, bi Flight of the feathered Serpent'a kulak vermek gerekli.
8,0-/10
8,0-/10
2 Ağustos 2011 Salı
Herbie Hancock - Maiden Voyage (1965)
Head Hunter'daki funky tarzına göre oldukça klasik sayılabilecek bu yapıt ne uyku getirici bir sakinlikte ne de hop tempolu. Arada bir yerde dinlendirici demek kafi. İşin ilginci aslen piyanist olan Hancock albüm benim arkadaş deyip albüme ağırlığını koymuyor. Daha önce dinlediğim caz albümlerindeki gibi kendi bölümünü çaldıktan sonra diğer müzisyenlerin de sırasıyla hünerini göstermesine de izin vermiyor. Hayır, besteler bu anlamda çok uyumlu ve bir bütün. Kimi zaman bir enstrüman diğerlerine baskın gelse de hiç biri susmuyor, hepsi bir kompozisyonun parçası. Albüme adını veren parça özellikle tür içinde namını salmış, alış yürümüş. Ve piyano tekniğinin biraz klasik müziğe meyilli olduğunu da ekleyebilirim sanırım. Lakin yine kendimi tekrarlayacağım: Caz musikisinde aradığım bu değil.
7,0+/10
7,0+/10
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













