Ancak modern cumhuriyetçiliğin özel bir tanımı eninde sonunda diğerleri karşısında galip geldi: mülksüzleri dışlayan ya da ikinci plana atan, mülkiyet egemenliğine ve özel mülkiyet haklarının dokunulmazlığına dayanan bir cumhuriyetçilik. Zengin kesim, mülkiyet cumhuriyeti kisvesi altında tüm toplumu temsil ediyormuş gibi yaparak yalan-yanlış evrensellik iddialarında bulunur; ama aslında birliği ve homojenliği mülkiyet sahipliğiyle teminat altı na alınmış, dışlayıcı bir kimliğe sahiptir
Bedenlerin fenomenolojisi, Foucault'da en yüksek noktasına biyo politik analizinde ulaşır ve burada, eğer temel şeylere odaklanırsak, Foucault'nun araştırma gündemi oldukça basittir. Ortaya atılan ilk aksiyom şudur: Bedenler varlığın biyo-politik dokusunun yapıcı unsurlarıdır. İktidarın sürekli oluştuğu ve dağıldığı biyo-politik düzlemde bedenler direnir; bu da ikinci aksiyomdur. Bedenler varolabilmek için direnmek zorundadır. Tarih bu yüzden, sadece biyo-iktidarın tahakküm aracılığıyla gerçekliği kurguladığı ufuk olarak anlaşılamaz. Bilakis tarih, biyo-politik antagonizmler ve biyo-iktidara karşı direnişler tarafından belirlenir. Foucault'nun üçüncü aksiyomu, bedensel direnişin öznelliği sadece yalıtık veya bağımsız bir şekilde değil; aynı zamanda diğer bedenlerin direnişiyle girift dinamikler içinde ürettiğidir. Öznelliğin bu direniş ve mücadele aracılığıyla üretimi, analizimizin öngördüğü gibi sadece varolan iktidar formlarının tahribi için değil; aynı zamanda alternatif özgürleşme kurumları için de bir merkez sağlar. Biyo-iktidar (oldukça kabaca) yaşam üzerindeki iktidar, biyo-politika ise direnmek ve alternatif bir öznellik üretimi belirlemek için yaşam gücü olarak tanımlanabilir.
Cumhuriyetin baskın biçimi mülkiyet tarafından tanımlandığı için çokluk, yoksullukla karakterize edildiği sürece, onun karşısında durur. Fakat bu çelişki, sadece zenginlik ve yoksulluk çerçevesinde değil; aynı zamanda ve daha da önemlisi üretilen öznellik biçimleri bakımından kavranmalıdır. Özel mülkiyet, aynı anda hem (birbirleriyle rekabetleri içinde) bireysel olan hem kendi mülkiyetlerini (yoksula karşı) korumak için bir sınıf olarak birleşen öznellikler yaratır. Büyük modem burjuva cumhuriyet anayasaları, bireyselcilik ve mülkiyetin sınıf çıkarları arasındaki bu dengeye arabuluculuk eder. Yoksul, hiçbir şeyi olmayanı değil; sosyal düzen ya da mülkiyet gözetmeksizin, toplumsal üretim mekanizmalarına dahil edilenlerin oluşturduğu geniş çokluğu ifade eder. Yoksul kesim ise tam aksine, toplumun dışlayıcı bir bölümünün kimliği değildir; daha ziyade tüm çeşitliliği içinde açık ve çoğul bir öznellik üretimiyle can bulmuş, rütbeye ya da mülkiyete bakılmaksızın toplumsal üretim mekanizmalarına yerleştirilenlerin tümünün bir oluşumudur.
Entelektüel, anti-modernitede sıkışıp kalmaktan kaçınmalı ve onu aşarak üçüncü bir aşamaya geçmelidir. Fanon için devrimci sürecin doğrudan sonucu, modemite ve anti-modernite arasındaki statik karşıtlığın ötesine geçen ve yaratıcı, dinamik bir süreç olarak ortaya çıkan yeni bir insanlığın yaratımı olmak zorundadır. Anti-moderniteden alter-modemiteye geçiş, zıtlıkla değil, kopuş ve dönüşümle tanımlanır. Sosyalizm müphem bir şekilde modernite ve anti-modernite arasında dururken; komünizm, alter-modernite yollarını geliştirmek için ortak varoluşla doğrudan bağ kurarak hem modernite hem anti moderniteden kopmak zorundadır.
Bu eğilimlerden birincisi, kapitalist değerlenme süreçlerinde, maddi olmayan üretimin hegemonya veya ağırlık kazanması eğilimidir. Andre Gorz "ürünlerin maddi olmayan boyutları" yani sembolik, estetik ve toplumsal değerleri, "onların maddi gerçekliğine baskın çıkıyor" şeklinde bir iddiada bulunur. Örneğin imgeler, enformasyon, bilgi, duygulanım, kodlar ve toplumsal ilişki ler; kapitalist değerlenme süreçlerinde, maddi metalara veya metaların maddi yönlerine ağır basar hale geliyor. Elbette bu, otomobil ve çelik gibi maddi malların üretiminin ortadan kaybolduğu veya nicel olarak azaldığı anlamına değil; bu malların değerinin gitgide maddi olma yan faktör ve mallara bağlı ve tabi olduğu anlamına gelir. Hizmet işi, duygusal emek ve düşünsel emek gibi, maddi olmayan mallar (veya maddi malların maddi olmayan yönlerini) üreten emek biçimleri, gün delik dilde kafa ve kalp emeği olarak isimlendirilebilir. Bu dönüşümün merkezinde canlı varlıkların sabit sermaye haline gelmesi yer alıyor ve yaşam biçimlerinin üretimi katma değerin temeli haline geliyor. İkinci si çalışmanın kadınsılaşması, işgününde niteliksel bir değişime; yani hem erkek hem kadınlarda emeğin zamansal "esnekliği"ne işaret eder. Emeğin teknik bileşiminin üçüncü ana eğilimi, toplumsal ve ırksal karışım süreçleri ve yeni göç motiflerinin sonucudur. Bugün kapitalist birikim, üretim süreçlerine giderek artan bir biçim de dışsaldır ve bu nedenle sömürü ortak varoluşa el koyulması biçimini alır. Emek gücünün sömürüsü ve artı-değer birikiminin, kar yerine kapitalist rant çerçevesinde anlaşılması gerekir. Sermaye, biyo-politik emeği kontrol etmek ve ortak varoluşa el koymak için her müdahalesinde, süreci baltalayarak sekteye uğratıyor.
Metropolün kendisi devasa bir ortak zenginlik deposudur. Bununla birlikte, bugün endüstriyel metropolden biyo-politik metropole bir kaymaya tanıklık ediyoruz. Fabrika endüstriyel işçi sınıfı için neyse, metropol de çokluk için odur. Metropol biyo-politik üretimin alanıdır; çünkü ortak varoluşun, bir likte yaşayan insanların, kaynakları paylaşmanın, iletişimde bulunmanın, metaları ve fikirleri değiş tokuş etmenin alanıdır.
Kapitalist toplumun, ortak varoluşun yozlaşmış bir biçimde görüldüğü en önemli üç toplumsal kurumu aile, şirket ve ulustur. Üçü de ortak varoluşa hareketlilik katar ve ona erişim sağlar; ancak aynı zamanda onu kısıtlar, çarpıtır ve bozar. Çokluk, faydalı olanı seçmek ve ortak varoluşun zararlı formlarını terk etmek zorundadır. Bu kurumlardaki ortak varoluşun yozlaşmış hali, artık görebileceğimiz gibi, hiyerarşiler, ayrımlar ve sınırlar aracılığıyla söz konusu kurum ların öznellik üretimini ve dahası ortak varoluş üretimini tıkamasıdır. Seçim ve toplu çıkış aracılığıyla çokluk , tekrar harekete geçmek, üretim süreçlerini tekrar açmak zorundadır. Örgütlenme alanı, çokluğun devrimci bir figür olabileceği yerdir ve gerçekten de bugün devrime muktedir tek figür çokluktur. Sevginin ontolojik olarak kurucu olduğunu söylemek, basitçe sevginin ortak varoluşu ürettiği anlamına gelir. O halde ortak varoluşun yozlaşmış biçimleri olan aile, ırk ve ulus, şaşırtıcı olmayan bir şekilde sevginin yozlaşmış biçimlerinin de temelidir. Yabancı sevgisi, en uzaktakinin sevgisi ve baş kalık sevgisi, sevgiyi daima aynıyı tekrarlamaya zorlayarak onun üret kenliğini sakatlayan ve çarpıtan özdeşleştirmeci sevginin zehrine karşı bir panzehir işlevi görebilir. O halde burada sevginin bir başka anlamı, biyo-politik olay olarak ortaya çıkar: Sevgi sadece varolandan kopuş ve yeninin yaratımına işaret etmekle kalmaz; aynı zamanda tekilliklerin üretimi ve bir ortak varoluş ilişkisinde tekilliklerin oluşturulmasını da ifade eder.
Devrimci politika kimlik ten başlamak zorundadır fakat orada bitemez. Burada önemli olan şey, kimlik politikası ve devrimci politika arasında bir ayrım yapmak değil, aksine kimlik politikası içerisindeki -muhtemelen hepsi paradoksal bir şekilde kimliğin ortadan kaldırılmasını amaçlayan- paralel devrimci düşünce ve pratik çizgilerini takip etmektir. Başka bir deyişle, devrimci düşünce, kimlik politikasından kaçınmayıp, kimlik politikası aracılığıy la iş görmeli ve ondan öğrenmelidir. Kimlik, mülkiyet cumhuriyetinin bir silahıdır; ancak kendisine karşı çevrilebilen bir silahtır. Devrimci Marksizm geleneği, yal nızca işçi sınıfının maruz kaldığı şiddet ve acıyı açığa çıkararak değil; sermayeye tekrar saldırma ve özgürlüğünü ondan kazanmaya muktedir olan bir işçi gücü figürü inşa ederek de proleter kimliği sermayeye karşı bir silah ve sınıf mücadelesinin motoru olarak sunar. O halde, kimlik politikasının ikinci görevi, tahakküm altına alınmış kimliği özgürlük arayışında bir silah olarak kullanarak; tahakküm yapılarına karşı öfke den isyana ilerlemek ve böylece o geleneksel rolü, devlet iktidarının ele geçirilmesi rolünü oynamaktır. Çokluk, başka hedeflere yöneltmek için bile olsa devlet aygıtlarının kontrolünü ele geçirmekle ilgilenmez; daha doğrusu, çokluk devlet aygıtlarını sadece onları parçalamak için ele geçirmek ister. Çokluk devleti bir özgürlük alanı olarak değil, kapitalist sömü rüyü teminat altına alıp, mülkiyet egemenliğini savunmakla kalmayan, aynı zamanda da tüm kimlik hiyerarşilerini sürdüren ve denetleyen bir tahakküm odağı olarak değerlendirir. Devlet kurumlarıyla politik ilişkilenme, tahakküm karşıtı mücadeleler için zorunlu ve faydalıdır; ancak özgürleşme hareketi yalnızca bu kurumların yıkımını hedefleyebilir. Bu ayaklanmanın kurumlara ters düştüğüne işaret ediyormuş gibi görüne bilir ama aslında, belirttiğimiz gibi, ayaklanmanın kurumlara ihtiyacı vardır; ama farklı türde kurumlara. Geleneksel sosyolojik gö rüşe göre kurumlar bireyleri ve kimlikleri oluştururken, bizim kavrayı şımızda tekillikler kurumlan oluşturur ve bu nedenle kurumlar sürekli olarak akış halindedir.
Aslında, mevcut hükümetlerin ve küresel yönetişimin çeşitli kurumlarından talep edilebilecek ve edilmesi gereken bir progra mın temel taslağından zaten bahsetmiş bulunuyoruz. Bunun için kurulacak ilk platform sefalete karşı yaşam desteği talep etmelidir, yani hükümetler herkese temel yaşam ihtiyaçlarını sağlamalıdır. İkinci bir platform herkesin toplumun kuruluşun da, kolektif öz-yönetimde ve diğerleriyle yapıcı etkileşimde temsil edil me hakkına sahip olmasına imkan tanımak suretiyle hiyerarşiye karşı eşitlik talep etmek zorundadır. Herkesi demokratik karar alma sü recinde temsil edecek insanların sınırları geçmesine ve istedikleri yerde yaşamalarına izin verecek bir yönetim istiyoruz. Üçüncü platform, özel mülkiyetin engellerine karşı ortak varoluşa açık erişim talep etmelidir. Bu üç platform, bugünün egemen iktidarlarından isteyebileceğimiz meşru ve makul taleplerdir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder